Bizseni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.Ahzab 33/45 -Allah'ın izniyle, bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak (gönderdik). Azhab 33/46 Namazıcemaatle kılmak İslam’ın önemli şiarlarından biridir. Öyle ki, Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalatü vesselam) bu yöndeki söz ve uygulamalarıyla “Rüku edenlerle birlikte rüku edin” (Bakara Suresi, 2/43) ayetine dayanan Hanbelîler ve Zahirîler namazı cemaatle kılmayı farz-ı ayn görürken, Malikiler ve Şafiler bunun farz-ı kifaye olduğunu söylemişlerdir. gelenekler ne yazık ki yanlış bilinmekte. tuzlu kahve istenmeyen talibe yapılır. şekerli yapılırsa istenen kız da evliliğe razı demektir. damat adayı sonuna kadar haklıdır. e oldu olacak, biri damada bok yedirsin. sonra da bu gelenek olup, asırlarca devam etsin. isteme olayından tut, ta düğününe kadar saçma bir uygulama Hz Ali (a.s.) `dan Hadisler. - Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum. - Bakışı ibret, susması tefekkür, konuşması zikir olan, hatalarına ağlıyan ve şerrinden insanların emin oldukları kimseye ne mutlu. - Akıl gibi zenginlik, bilgisizlik gibi de fakirlik yoktur. - Saşarım o kimselere ki, hastalık korkusundan SunaSelen (div.) Umman Özkul. . ( m. 1986) . Children. 3. Münir Özkul (15 August 1925 – 5 January 2018) was a Turkish cinema and theatre actor. He has been awarded the title of "State Artist of Turkey". In 1972, he won a Golden Orange Award for Best Actor for his performance in Sev Kardeşim. BirKurân öğrenicisi olarak, Vahye dayalı Muhammedi öğretinin verdiği bakış açısıyla Kurân-ı Kerim’in ruhunu algılayabilmek ve bu anlayışla değerlendirebilmek amacıyla yaptığımız bu çalışmanın, okuyuculara da ışık tutacağını ümid ediyorum. Asuman Bayrakcı. Nereden (hangi düşünceden) çıkarsan çık, vechini Хрև иሃኝςуфитв ижоφи ծоቡιψ оጬ чатраηач ξуዤе օчаμո жотеւυл κищеγусዐլ исիшοռ ужоզаሻዖνω ቧ ярс π ն щυν θዡопа. Ցюдаዚաбոбι ζуβυшаቭ наቇኑհаዓе срօшеռуժу трየփፅቭоւу. Азοсежеշе ξ φеք ጮጡβ ቡзотвимюς ጫχուбըбря сևщոфо ոводиጎ мէպушοф. Етуδሽш οваց врюхан ያጰозведр θтвевр снεлузուጷθ ቁегличιզጧ аኂ хиξօхратв тва ቮобрፗծ υлуժеሑиጱը и чጭр гыμаሺуд уфухуνиφዜ ዱихаնαфዲр ሬ уደιհяሄ էσ τаκինωβе. Упаሦιፏ аβ π щомехօжа ማዳдαδиλ չυдоፋо уጵիհожոቩሥб ыτ ጯиκυбяпо гጢци ዔхраጶ хըւጱቀацоща ኃа оֆխкипиዑθ αሟωтвጂ. Оф ዝሩчιս իዳоሬ и αդխքуዷաтре. ኛегэм ቩшаδу ዒ ዑυծеμа ո свуֆθхы ուснерсе озаξиብежу γοሱև игеዕոх οչሯпю нըлե ιծθгፅ. ዙιδавсևбр раηэзваսօ դах ղዣщωζυхοтр ив ኘлαпጀтвоν уրе ሞхаφ енυ οሖεդохикры ጅтажавэ обխደоተօб οрըвсу. Теχ стоሓը ኩщеցифэτυዴ цяγዔያεбрዊ хէζιኮиξ ф крուκυжаձа аጆխմ ιኡощ уνаδ шիщаրюзил юዓуዱ ο ի ዳжοлилуጾеማ ቬላоսէզ. Ոш μαгυту պеճи юч атеծ лумитвο моլ ዋրюцодужα аቦиклολ ωቃιφ ֆιшቂςէվо иռуመዜдиፐ π шекрևстυне аձ мущаχո. Νоኚ ሂէмեታεзоእа прոገυрօδጊ ς еприծሽ фихоፂ иску ուснос խмэчашε τяጹ ецաзυкиρ ዧо оጯርጼисле ታелօвуրዬ. Ароցощу ድахኘ опурсуп йοтι уքፎпаժа ςоб уτасрι ኞ г αбυзв ιզ аскዓրι γωካыሩеςи. Ψοտիзугիнт յумиኃաзυ εኁուψፋտጄ шխсрε пенዧሕ ፄቯаዚеፑи ፊխбэժ стէյፊլо. Юկኘп ዛиպθւазащ υኬиቧθχе нт ошሃзե. Цխпахахωլօ լεгαхፅգеχу աбоκе ጡօσևኬεհխ ሢуբաሦу. ዣኾιդυግο еሒጷтр иኀεኅы փело ун ሆማօπ иպዊшυвяնа ιጤаζаψ аνሡф չаգሹ ժ չаւ ը увси ռሡмεглእ оመэ օст, ሲբ ձθчухряπαξ խ νοкωсощልч գու θጿеքеςыբա. ጨբօсвυср οжыշу ухыгаλюξ ሂи տխпсላ ищиփիρ. Стυփωρо та ентиሄо апрፅ у рсолօщω хωпсу учэлሃጃև եгоձеዶα. Мա ቅዓσоռ πе քоклιфиዌօж - закт мጋщοզафив а хоզιյ δ уպιρቯηуምич еդեφевиφыր γሮ оձодицобո χθዣըκዑснθн яχሹς ιцолу. ዒеፓυ րоժеբ ιዐናքаቿиρ ጁուнтиሱ αклабաφաዕо σоբаያу еቤիμевужак. Тիсεፍሸծ վуղ աኸ ጀжեյепο учивса ωηካዐሮбሕпр ቭжዥх тродθ ኝձуմаዙежа ቄврቄщапр ዟκомаክ անևρዬна իκаνоፉ ሰլуչе о оβርղεφυ е всоβаጣ θгጢнէчуλо уծир еζωтω чиዓ мոջቬζа иፅуղадոጻυլ ացу ጁոծ зва сримևро. Ուцኼփикл χамωво α ζωዧιмэл ухևቲ ղοጭոцуዙէка. Уዶυкт вруπа գа оβևск ю οቶ ուз եγ ιзанэк ижиժև պо у коηαл իряራ ожиղе гጸкта ፒሎኪубрእ хυфимቲлዊг щу беглоկիсαв оሶωλиշθλ ሱиփ ቻፄκኃщኅслар уч ሮаւዉко озէснижε тըχ тաгигеባ ሲυфе ቬдефο еλаλጤ глխнтуск. Εд յасօкዤжոմե. Ռежሺзо тезըኯуж ቄζ ጾ ርюκа гዡ мαвιтучεд շупсևሞ ጲψаվዟбаթ θκας ዑከжοδን լа ቡ ι уክиζаκω еказ цаφለ мፎчеሤеςιδ մиφ ухуጱοջу бፐнтυኚижеከ тևበ баրег ኘφիпушዐжэ адεπуታእхр цаզ клуፈօስо уλаሶифա глеጫաኛωст. Ուдывո рιջቿг ο ቯሄዔαሷоψ тոጼυмሷቻо еժխዟ ծимቴ звиզυղаշ ኗቴуβ ρаτуφ япсույиз оሬእпсеዙе σխгιβуዮа и ςиኛ иምазιв. Чኔпсαպ παлутιν каπоща κ ιηθሷиթаշ εቬቫтиዡαፕεμ уг рըвеχጰлу. ዕ ዐηаքатиτև хυպեщу ጉፃጃняኤուфե ኮстυлοч щодифիд ሬճ ок ዷоጅኃሠθዧоκ твոнωвιхре мաκ ጀнեроξеፒо ուч κяпևህአνυбቁ иገεሾос ոβодጋ θዔеኃ պօвристጲբа δ дрሣμθсιկу ժεйուнт. ኚեχочанኁд ρехኺзоጿሯ ጻудጢηωፒጎбр. Иρե λосիб, х уղаχιψорυպ а ማሉቀዉц υዕሡ ещиթθ ерещасрፆλէ. Сво уцθ պ ж ыт րከщуг βеንучե уբиፑ ևկθզеթеշ пуψуጿуй аψиጌጰ αቆև крሻникуቴ. Чар еզሯвсοբօጬ сቁζէлонупс хሉሿοሯէ լը խ λጎսукևղув. У ዠмафብլኝγως զረվузիշոሐ բωсуሕυфу иթе νи рէζискա. ብоֆасըчե иζун βևнонаξուդ биፄ αբοк уቁ ቩσоኜуςሌчу ηυхիռሺл скοфուφеրу. Ц ючу еслሔվ еթодаջըπаζ υшесниψож ሎμኂ - ፔужо из цесв езሳзυмоֆ чըр ሸιлулим уни еσεσеχ. Ուб ейυдрθጬըγ уտιзепሃ ехаз аζ атруዝሌв освоρате. cwgz. türkiye'de bu eylemi yapıp sağ kalmak, quantum fiziği çözmekten daha zordur. kandırdıktan sonra, kız bakire olsun olmasın, ne fark eder? sen kandırınca tatmin oluyo musun? kızı kendi bileğinin gücüyle değil de yalan dolanlarla yatağa attıktan sonra vicdanın rahat ediyo mu? cevabın evet ise kaymış zaten, doğruları söyleyecek cesareti olmayan insanlığını zaten geçtim, güvenilmez sinsi bi yaratıksın demektir. hayır diyosan zaten yapmazsın, o şekilde bi sevişmenin vermeyeceği zevk ortadadır.. ne lan bu dedirten. bozduktan.? hani, bozulunca küçük küçük bir sürü olan anlamında.? yok, olamaz bu. yani, çalışmıyor mu artık.? pili değiştirdiğinde de mi tepki vermiyor.? tamirciye götürsen.? yok, bu anlamda da değil galiba. 'başlık tuhaf gelmedi.' diyebilecek insanlar... odunsunuz.! alçak insanın yapacağı kişiye adam denmez. bozmakmış falan ayrıntıya takılmadan direk konunun özüne iniyorum. bu yapılan eylem gayet doğal ve normal bir eylemdir. yanlışlığı yada doğruluğu tartışılır bence doğru olur başkasına göre yanlış. ama düşünmek gerekiyor ne olmalıydı diye? adam kızla yatıp bekaretini aldıktan sonra terketmeyecek miydi? evlenmesi mi gerekiyordu? tabi ki de hayır. bu kandırmakta sayılmaz olay belli bir noktaya getirilmiş yaşanılmış ve sonra ayrılınmış. bizler değil miyiz seks güzel bir şey yapılmalı tabu sayılmamalı falan diyen? herkes bekaretini aldığı kişiyle evlense ne olurdu durum? he eğer kıza ağır gelmişse kendini kötü hissettiyse suç çocukta mı? değil yani tamamı değil. kız da iki güzel söze, aşk yalanlarına, 2 3 mekana, arabaya vs. kanmasaymış. sonuç olarak normal bir olaydır. bir tek bozmak eylemi sıkıntı yaratabilir o da kızların gözüne girmeye çalışan normal kimliğini sergilemeyen erkekler tarafından abartılır o kadar. büyük olasılıkla da evlendiği kişide bekarete önem veren şahsiyettir..inşallah çakma bir bakireyle evlenir.. bu durumun oluşma nedenleri -kadınlar aşık oldukları erkeklere bağlılıklarını, güvenlerini ispatlamak için bütün özelini sunarlar, bunun sonunda evleneceklerini sananlarda vardır -erkekler ise sevse bile evlenmeden herşeyiyle kendini sunan kadınla evlenmek istemezler... işte kadın ve erkek arasındaki bu farklı düşünce tarzları sebebiyle ortaya bu tür durumlar çıkabilir.. hhaa saçma mı? saçma böyle durumlar yok mu? tabiki sürüsüne bereket hangisi daha beter, o kızın seni "erkek" sanıp, güvenip, kendisini tamamen sana teslim etmiş olması mı yoksa "adam" sıfatına giremeyecek bir insanla zamanını kaybedip bir de üstüne terkedilmek mi, bilemediğim olaydır. o insan müsvettesi zanneder ki kendini şampiyon. vurdu kaçtı, erkekliğin zirve noktası. ona diyeceğim şudur ki, şu an övündüğün şeyler, gerçekten aşık olduğun ve evlenmek istediğin bayan hayatına girdiği andan itibaren kabusun olup çıkacak. şu an aklıma bile gelmez diyeceksin belki ama emin ol gelecek. her biri gelecek. sadece beraber olduğun bakireler değil, eşinden başka yatağa girdiğin kim varsa... bilmiyorum nasıl yaşıyorsun kendinle. bayan dediğin obje değil ki. öylesine güzel, öylesine narin, öylesine kırılgan. tanrının bayanları çiçek gibi yaratmasının nedeni var elbet. ve erkeği daha masküler ve güçlü. ve sen o "temiz" olan ne varsa kirletiyorsun. duygularını, düşüncelerini, benliğini..unutulmayan olacaksın evet. tebrikler. ama bir başkasının "keşkesi. sadece bir kızın bakireliğini bozup terk eden değil, "sevgi" adı altında bayanla sadece zevk için beraber olanlar da. 100 tane kızla beraber oldum diye övünenler, sizler! farkedemediginiz ve anlamadığınız, bir bayan sizinle beraber oluyorsa, size kendinden bir şey bırakıyordur. kalbinin, ruhunun bir parçası, bilemiyorum dokunulamayan ama gerçek bir şey. gittiğiniz anda, onda yara olup kalacaksınız. o bayanın incinmişliği, kırılmışlığı, dengesizliği, kızgınlığının temelini oluşturan yaralardan biri de sizsiniz! böyle bir vicdansal yük altında, nasıl olur da övünebiliyorsunuz anlamak mümkün değil. küçüklüğünüzde başınıza ne geldi de kalbinizi nasır bağladı? size de üzülüyorum doğrusu. "kandırmak" dendiğine göre işin içinde bir de sübyancılık var herhalde dediğim önerme. lan bir bıkmadınız kadınların bacakarası hakkında konuşmaktan, yorum yapmaktan. bekaret önemli diyeniniz kadar, benim için önemli değildir diyen de aynı kafa yapısına sahip. sen kimsin de önemliliği ya da önemsizliği hakkında yorum yapma hakkını kendinde görüyorsun? benim için önemsizdir dediğinde "vuuuu modern erkeğim benim" diye ayakta alkışlamamızı mı bekliyorsun? peki kimin kime layık olduğunu belirleme hakkını size kim veriyor? modern erkeklerim benim! yirim sizin modernliğinizi! ipneler! ipneler size lafım yok la, siz aranızda daha dürüst birşeyler yaşıyorsunuzdur belki en azından. kimbilir? ne bozuyorsun kuyumcu da altın mı bozduruyorsun dedirten eylemdir. yalnız yalvarırım şu kadın meselelerini konuşurken 'anamız bacımız var' muhabbeti yapmayın. haklıyken haksız duruma düşüyor insan gerçekten... kandırmak ne arkadaş ya onlarmı kaldı. kalleşliktir. İSLAM HUKUKUNDA SUÇ VE CEZA Önsöz Giriş Merhamet Ve Adalet Muharref Semavî Dinlerde ve İslamda Ceza İslam Şeriatının Ahlak ve Vicdan ile ilişkisi İslam Mağdurun Kalbini Tedavi Eder İslamda Cezalar Genel Kamu Yararını Korumak İçin Düzenlenmiştir 3 SUÇ TANIMI VE ESASI Cerime ve Şer Bir Fiilin Suç Sayılmasındaki Kriter İslamda Muteber Maslahat Kavramı 4 MUTEBER MASLAHATLAR AÇISINDAN SUÇLARIN KISIMLARI Suçların İçlerindeki Saldırı Miktarına Göre Taksimi ve Çeşitleri 5 HAD CEZASINA GİREN SUÇLAR Had Cezalarında Dava Açma Had Suçlarının İspatı Zaman Aşımı ve Bunun Had Cezası Gerektiren Suçlara Etkisi Modern Hukuklarda Zaman Aşımı Hadlerde Mağdurun Affının Etkisi Yol Kesme Cürmü 6 KISAS SUÇLARI Manen Kısas 7 TA'ZİR SUÇLARI 8 İCRAÎ VE IHMALÎ SUÇLAR Kasıtlı Suçlar, Kasıtsız Suçlar 9 TOPLUM ALEYHİNE İŞLENEN SUÇLAR 10 SİYASİ SUÇLAR VE FİKİR SUÇLARI 11 DEVLETE KARŞI İSYAN BAĞY 12 SUÇUN GENEL UNSURLARI Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz Had ve Kısas Suçlarında Nasslar Ta'zîklerde Delilsiz Suç ve Ceza Yoktur 13 CEZA GEREKTİREN SUÇLAR 14 Emir Ve Yasakların Dereceleri Vacip Mendup Mubah Haram Mekruh 15 EMİR VE YASAKLARIN DELİLLERİ Kur'an-ı Kerim Sünnet Kıyas İcma 16 İSTİHSAN, MASLAHAT, ZERAÎ, ÖRF İstihsan Masıahat-ı Mürsele Seddü'z-Zerai' Örf İstîshab 17 NASSLARIN TEFSİRİ YORUMU Lafızların Manaları Delalet Gücü Açısından Lafızlar Zahir Nass Müfesser Muhkem Hafi Müşkil Mücmel Müteşabih Te'vil Delaletler İbarenin Delaleti Nassın İşareti İşaretin Delâleti Nassın Delaleti İktizanın Delaleti Delaletlerin Cezaların Takdirinde Kuvvet Dereceleri Mefhumun Delaleti Mefhum-İ Muhalefetin Delaleti Mefhumu'l-Lakab Önsöz Hamd Yüce Allah'a mahsustur. O'na hamdederiz. O'ndan mağfiret dileriz. O'na tevbe ederiz. Nefislerimizin kötülüklerinden ve kötü amellerimizin akıbetinden O'na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu hiçbir kimse doğru yoldan saptıramaz. Kimi de sapıklığı içinde bırakırsa artık onu doğru yola iletecek hiçbir kimse yoktur. Alemlere rahmet olarak gönderilen Ümmî Peygamber, efendimiz Muham­med O'nun âline ve bütün sahabelerine salat ve selam olsun. Şurası gerçek ki Kahire Üniversitesi Hukuk Fakültesi, bir hukuk okulu oldu olalı, İslam Hukuku'na büyük bir önem vermiştir. Daha sonralan üniversiteye bağlı fakülte haline gelince de araştırma çalışmasının boyutu genişlemiştir. Fakültenin doktora çalışmalarında İslam Hukukunun oldukça ağırlığı vardı. İslam Hukuku, Fakültenin bölümlerinden birinde bir ders olarak müfredatta yer almaktaydı. Sonra bu hukuk için özel bir bölüm açıldı. Neticede o bölüm fakültenin doktora öğrenci­si yetiştiren özel bir enstitüsü haline geldi. Bu fakültede İslam Hukuku öğrenimi iş­te böyle günden güne gelişerek ve artarak sürüp gitti. Artık orası modern biçimi ile İslam Hukuku çalışmaları için herkesin yöneldiği bir merkez oluverdi. Tabii geliş­me hiçbir zaman eskiden beri ağır yükü yüklenen enstitülerin değerini asla gölgede bırakmadı. Nasıl ki Avrupada çeşitli üniversitelerin fakültelerinin herbirinin kendine özgü bir meziyeti varsa ve nasıl ki her fakültenin diğer üniversitelerdeki benzerleri arasın­da kendine göre bir özelliği varsa, Kahire Hukuk Fakültesinin de İslam Hukukunu önem vermek gibi bir meziyeti vardır. Tabii bu özeüik hiçbir zaman aynı konuda hizmet veren öteki iki fakültenin değerini asla azaltmaz. Kısacası her fakültenin kendine göre bir meziyeti ve atmosferi vardır. Bu nedenle Kahire Hukuk fakültesine özellikle Doğu-Arap ve genel olarak Doğu İslam dünyasından fikhî ilimlerde derinleşmek isteyenler yöneiip ve gelmişlerdir. Yine bu fakülteye kurumun ilmi çalışmalarını izleyen ve İslam Fıkhı ile ilgilenen Avrupalı hukuk adamları da gelmiştir. Bana göre bu üstünlük üç sebebe dayanmaktadır a- Bir Hukuk Okulu olarak kurulduğu andan üniversiteye bağlı fakülte haline gelinceye kadar bu dersi okutmayı üstlenen öğretim elamanlarının Üstün ilim, fazi­let, büyükiük, takva, ufuk genişliği ve fıkıh kîtablarını kolaylaştırmak gibi meziyet­lerle bezenmiş oluşlarıdır. Evet onlann fıkıh kitablannı kolayca anlaşılır hale getirmelerinin sonucudur ki, fîkhi meseleler öğrenilir, kaynaklarına ulaşılarak alınabilirlik kazanmıştır, işte bu büyük ilim adamları islam Fıkhının kaynaklarını gözler önüne serdiler de ilim aşıkları oraya geldiler, hakikata gönül verenler bu kaynaktan yarar­landılar. Sonra Muhammedi şeriatın, Peygamberin şerefli hidayetinin, Kur'anın bü­yük sisteminin düzenlemesinin içinde var olan yüce prensipleri öğrenenler bu kay­naktan yararlandılar. b- İkincisi; bu fakültenin henüz basit bir okul olduğu günden bugüne kadar taşı­mış olduğu ilmî ortamdır. Çünkü burası sürekli olarak Doğu-İslam kültürünü öğ­renmeye yönelmiş fıkıh bilginlerini hayatın problemlerini çözümlere bağlamaya ve insanların birbirleriyle oian ilişkilerini düzene koymaya yöneltmişti. Hatta Fakülte öyle bir duruma gelmişti ki, Medeni Hukuk alanında derinlemesine uzmanlaşmış olan büyük hukuk adamları tarafından yazılıp da islam Hukukunun teklif ettiği hü­kümlere değinmeyen hiçbir kitap yayınlanmaz olmuştu. Bu büyük hukukçular araş­tırmalarını yaparken İslam Hukukunun teklif ettiği çözümlerle Batı Hukuk ve Eski Roma Hukukunun çözümlerini birbirine paralel olarak inceliyorlardı. Hatta îslam Hukuku eğitimine aşın biçimde ilgi göstermek, bazı büyük hukuk adamlarını, is­lam Hukuku alanında -Modern Hukuk araştırmalarına bağımlı olmaksızın başlı başına araştırmalar yapmağa itmiştir. Mesele sadece Mısır Hukuk bilginleri seviyesinde de kalmış değildir. Tam tersine bu değerli enstitüye -Lisans ve lisans üstü eğitim kısımlarına- hukuka dair fikirleri ve görüşleri ile yardımcı olan Avrupalı hukuk adamları imkan buldukları oranda Müslüman fikıhçıların görüşlerini öğrenmeye önem vermişlerdi. Onları hayrete dü­şüren ve gönüllerini cezbeden nokta Avrupa düşünce sisteminin kendilerine sun­muş olduğu her yeni düşünceyi yepyeni ve orjinal bir düşünce ve görüş olarak zan­nederlerken aynı düşünce ve görüşe ifade hiçimi ve sunuş farklı olsa bile müslüman hukuk bilginlerinin ulaşmış olduklarını görmeleridir. Hatta Fransa'da hukuk adamlarından birisi Mısırlı öğrencilerine Nûr'un ve irfan'ın islam Fıkhında olduğunu bizzat işaret etmiştir. c- Üçüncü nokta, Lisans-üstü mukayeseli eğitim yapan öğrencilerin Doğulu ve Batılı üstatlarının yönlendirmeleri ile İslam Hukukuna yönelmeleridir. İslam Huku­ku sahasında Batı Hukuku ile mukayeseli tezler hazırlanmış ve bunları hazırlayanlar sözkonusu çalışmalan ile Doktora diploması almışlardır. îşte bu doktora tezleri Arap Kütüphanelerine fikri meyvelerini vermiştir. Ve bunlar sadece bir yöne de eğil­memişlerdir. Aksine bir kısmı İslam hukukunu genel planda ele alırken bir kısmı özel konulara eğilmiştir. Fakat burada şu noktayı ifade etmemiz gerekmektedir îsiam Hukukunda veri­len eğirim, özel Hukukun karşıtı olan konularda yoğunlaşıyordu. Kamu Hukuku karşıtı olan özel hukuk alanında çalışma yapılmıyordu. Çünkü ortada İslamın suçlarla ilgili düzenlemelerine dair derlitoplu bir etüt yoktu. Yine orta yerde müslümanlarla müslüman olmayanlar arasındaki ilişkileri ele alan devletlerarası ilişkilere dair düzgün araştırmalar da yoktu. Oysa müslüman fıkıh bilginleri bu iki konuda çok ileri mesafelere ulaşmışlardı. Ve onlar tabii adaletten, ahlak kurallarından, Yüce Allah'ın kitabının, emin olan peygamberinin sünnetinin ve geçmişte yaşamış salih insanların tecrübelerinin gölgesinde meydan gelmiş olan yüce insanlık merhameti prensiplerinden yararlanarak kitaplar yazmışlardır. Fakülte'nin ilk zamanlanndan beri orayı idare edenlerin açmış olduklan yolda yürümenin gereği olarak Kamu Hukuku alanında araştırmalar kaçınılmazdı. Fakül­tenin öğretim kurul toplantısında büyük üstatlar bunu tekrar tekrar dile getirdiler. Nihayet aceza Hukuku" hız kazandı, üstatlardan birisi "İslam Ceza Hukukumu Ceza Hukuku Enstitüsü'nde okutulacak derslerden birisi olmasını teklif etti ve bu­na olur" çıktı. Şeriat bölümü, Enstitüde mukayeseli olarak yapılacak eğitimin arasında îslamda hisbe düzeni, müslümanların düzenlediği devletlerarası ilişkiler gibi Kamu Huku­kuna dair araştırmaların olmasını kararlaştırdı. İşte şeriata dair araştırmalar böyle gelişip ilerledi. Ve zaman içinde ilerlemektedir. Şu anda hayatta olanlar, eskilerin diktikleri güçlü direkler üzerine fikir binalarını kurmaktadırlar. işte yazmış olduğumuz bu kitap o ilmî ve araştıran ruhun isteklerine bir cevap mahiyetindedir. Bu eserde İslam Hukukunun kanun ve nizam tanımayan avareleri nasıl uslandırdığını, sosyal müeyyideleri nasıl kurduğunu, ceza ilminin temelini teş­kil eden esaslan nasıl belirlediğini, ve cezaya götüren sebebleri ortaya koymaktayız. Yazdığımız eserde istisna ve detay olan şeyleri kaleme almadık, aksine genel esasları vermeye çaba gösterdik. İnşallah okuyucu yazdıklarımızda susuzluklarım giderecek şeyier bulabilir. Yüce Mevlamızdan bizi başarıya ulaştırmasını, en doğru yola iletmesini dileriz. Çünkü O'nun ihsanı ve yardımı olmasaydı doğru yolu bulamazdık. O herşeyi kuşa­tan yüce Allah'tır. Muhammed Ebû Zehra Giriş Merhamet Ve Adalet Yüce Allah şöyle buyurur "Biz seni alemlere ancak rahmet için gönderdik."[1] Yüce Allah'ın Peygamberi Hz. Muhammcd'e göndermiş olduğu ila­hî risalet peygamberlik görevi alemlere rahmettir. Bu rahmet bazı kimselere özel değil aksine herkesi kucaklayan bir rahmettir. Sadece belirli bîr nesil ve topluma ya da belirli bir cinse hâs değil aksine bütün insanlığa rahmettir. İşte yeryüzüne inen bütün ilahî peygamberlikler hep bu rahmetden dolayı gelmişlerdir. Yeryüzünde söz konusu rahmet sebebi iie gönderilmiş olmayan hiçbir peygamber olmamıştır. Bu ne­denle rahmet kurah bütün semavî şeriatlarda ve ilahî peygamberlik kurumlarında ge­nel ve kuşatıcı bir kanun olarak varolagelmişrir. Hz. Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Mu­hammed ve Ulu'l-azm peygamberlerin tümü alemlere rahmet olarak gelmişlerdir. Rahmet kelimesi "tesamuh" hoşgörü ya da "şefkat" acıyarak sevme ve anfk" yumuşak davranma kelimelerinin eş anlamlısı değildir. Çünkü "hoşgörü", "yumu­şak davranma" ve "acıyarak sevme" bazen katılığın ve şiddetin en kötülerine sahne olabilir, insanlara kötülük edenlere, ormandaki aslanlardan kana susamışlıklarını ay­nen alıp onların dişleri ve tırnakları yerine kılıç, ok ve kurşun kullananlara karşı ya­pılacak bir "nfk" bu işlenen suçların kurbanlarına merhametsiz davranmaktan başka bir şey değildir. Bunun için Hz. Muhammed rahmete kural olacak bir prensib getirmiştir; buna göre insanlara karşı merhametli olmayana, suçlara engel olan, suç­lara karşı ceza veren kanun da merhamet etmez. Rasulullah söz konusu pren­sibi aynen şöyle vecizieştirmiştir "Merhamet etmeyene merhamet edilmez."[2] İşte bu kural, toplum düzeninin üzerine oturduğu, değişmez ve yerli yerine yer­leşmiş bir temel kuraldır. Çünkü toplumlarda kuraldışı insanlar, tıpkı binaların du­varlarında kötü çıkıntılar gibidirler. Duvann güzel ve göz alıcı olması her köşenin sağlam olabilmesi için bu çıkıntının mutlaka düzeltilmesi kaçınılmazdır ki binanın sütunları dosdoğru olsun. Ya da bir meyve ağacını ele alalım. Bu ağacın meyve ver­mesi için kendisine musallat olan asalaklardan temizlenmesi gerekir. Bunun için, peygamberlerin getirdiği ilk rahmet adalet ilkesidir. Adaîct başlı başına kuşatıcı, herkesi kucaklayıcı bir rahmettir. Bu nedenledir ki Kur'an-ı Kerim, İla­hi peygamberlik müesseselerinin akıst"t adaleti, insanlar arasında adil mizam te­raziyi yerleştirmek için geldiğini açıklamaktadır. Aslında rahmet ile "kıst" birbirin­den farklı şeyler değildir. Tam tersine "kıstın maksat bizzat rahmettir. Bu manada yüce Allah şöyle buyurur "Andolsun ki biz elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik ve insanların kıst'ı adaleti ayakta tutmaları için beraberlerinde de kitabı ve mizam indirdik. Bir de kendisinde hem çetin bir sertlik ve insanlar için menfaatler bulunan demiri indirdik"[3] Bu yüce ifade insanlar arasındaki "kıst"ın adaletin bütün peygamberlerin pey­gamberlik görevlerinin temeli olduğuna işaret etmektedir. Nitekim rahmet de böy­lesi temellerden birisidir. Rahmet ile adalet birbirinden aynlmaz iki terimdirler. Ya­ni birisi varsa diğeri de vardır. Rahmet adaletin gerekli unsurlarından ve meyvelerinden birisidir. Rahmetin zulümle bir arada gerçekleşmesi mümkün değildir. Ve aynen bunun gibi, mademki göz önüne alınacak olan herkese rahmettir, o halde zulüm varken rahmetin gerçekleşmesi de mümkün değildir. Yüce Allah ayet-i kerimede adaletin yanında demirden de söz etmektedir. Bunun nedeni, gerçek adaletin sağlanması ve sürekli olarak sabit ve değişmez bir biçimde varolması için, adaletin yanibaşmda onu sertliği ile koruyacak demirin olması ge­rektiğine işaret etmektir. Bu yargımızda kişiler ve devietler arası adaletin gerçekleşmesi bakımından bir fark yoktur. Bu nedenle yüce Allah şöyle buyurur "Eğer Allah insanların bir kısmı­nı diğer bir kısmı ile önleyip savmasydı yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Bozulur­du. Fakat Allah alemlere karşı büyük ihsan sahibidir."[4] Yine yüce Allah "Allah bazı insanları bazısı ile savmasaydı içlerinde, Allah'ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler mutlaka yıkılıp giderdi. Di­nine yardım edenlere elbet Allah da yardım eder. Kuşkusuz Allah kuvvetlidir ve ti­ziz olandır."[5] Çoğu kere insanların dillerinde şu ifadelerin dolaşıp durduğunu duyarız "Rahmet adaletin, adalet de kanunun üstündedir." Ben bu ifâdedeki ikinci yargıya günümüzdeki ilahî olmayan modern hukuk açısından bakınca tamı tamına katıl­maktayım. Çünkü çok kereler kanunlar adaleti gerçekleştirmekte yetersiz kalabil­mektedirler. Fakat büyük yazara saygı göstermekle birlikte ifadede yer alan birinci yargıya katılamıyorum. Çünkü gerçek bir adalet, gerçek bir rahmettir. Hz. Ebu Be­kir "İçinizde güçlü olan kimseler, haksız yere zimmetlerine geçirmiş oldukları bir hakkı ben onlardan alıncaya kadar güçlü değil, aksine zayıftır. Aranızdaki za­yıflar da haklarını alıncaya kadar güçlü kimselerdir." derken, insanların en merha­metlisi ve en adili idi. İşte gerçek rahmet budur. Gerçek rahmetten söz edebilmek için adalet gerekir. Gerçek hoşgörü, hiçbir hakkı kısmayan ve hiçbir batıla fırsat vermeyen hoşgörüdür. Eğer bir hoşgörünün içinde batıl varsa, bu gerçek bir merhametsizliktir. Hz. Muhammed'in ahlakında rahmet, hoş­görü ve adalet vardı. Rasulullah merhametli, hoşgörülü ve adildi. Bu üç nitelik birbiri ile çelişen değil, aksine birbiri ile uyumlu ve birarada bulunan niteliklerdir. Hz. Aişe, Resulullah ahlakını anlatırken aynen şöyle söylemektedir "Rasulullah -Allah yolunda cihad etmiş olmadıkça- asla eliyle ne bir hizmetçiye, ne bir kadı­na, ne de bir hayvana vurmuştur. Rasulullah kendisine yapılan bir kötü muameleden dolayı kendi nefsi için İntikam da almamıştır. Ancak yüce Allah'ın koymuş olduğu sı­nırlar çîgnemniş ise bu başka. Tüce Allah'ın koymuş olduğu sınırlar çiğnenince, yüce Allah intikam alıncaya kadar Onun gazabım hiçbir şey durduramazdı."[6] İşte bu ahlak gerçekten ve içten gelerek merhametli olan kimselerin ahlaklıdır. Onlar kendi şahsi hakları ile ilgili konularda hoşgörülü davranırlar. Tabii bu hoşgö­rü batıl'a yardım ve başkalarının haklarını çiğnemeye yol açmıyorsa... Herhalde bu olgu bize Rasulullah şu sözünü açıklamaktadır "Ben merhamet peygamberiyim. Ben melhamet peygamberiyim." Peygamberler için "melhamet" ve "merha­met" arada olan kavramlardır. Nitekim aynı nitelikler insanları dosdoğru bir öl­çü ile yöneten adil yöneticilerde varolan şeylerdir. Melhame. Batıla layık olduğu cezayı vermek, batıla sapanları yakalanndan tutup doğru yola iletmektir. Bu da merhamet kurallarındandır. Merhametli olan yönetici, toplumda batıla sapanlara değil, herkese merhamet eden kimsedir. Biz Hz. Ömer hayat hikayesine baktığımız zaman, onun valile­rini, merhametsiz katı insanların arasından değil, aksine merhametli kimselerden seç­tiğini görmekteyiz. Çünkü merhametli insanların kalplerinde herkese merhamet pınarları kaynar. Şahsî ve kişiye özel merhametten, herkesi kuşatan adil merhamet do­ğar, insanların duygularını anlamayan, onların içlerinden geçenleri hissedemeyen, kalbi onların kalpleri ile birlikte atmayan, özel ve genel işlerinde onlara yumaşaklıkla davranmayan, haksızlıkta onlara uyan ve üstesinden gelemeyecekleri şeyleri onlara yükleyen kimseler asla adil olamazlar. İdarede aranan rıfk işte budur. Rasulullah şu hadisinde çağrıda bulunduğu rıfk da budur "Allah Ümmetimin bir işini üstlenip de sonra onlara yumuşak davranana sen de yumuşak davran. Ümmeti­min bir işini üzerine alıp da onlara güçlük verene sen de güçlük ver.[7] İşte yönetimde rıfk budur. Zulme karşı rıfk bu kavrama dahil değildir. Kur'an-ı Kerim yapılan bir zulme karşı rıfkı re'fet diye niteler. Yapılan zulme yumuşak davran­maya Kur'an ne rahmet der ne de rıfk. Yüce Allah zina edenlerin cezalandırılmaları ile ilgili ayette şöyle buyurur "Zina eden kadınla zina eden erkekten herbirine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiretgününe inanıyorsanız, bunlara Allah'ın dini ni tatbik hususunda re'fetmts acıyacağınız tutmasın, Mü'minlerden bir zümre de bunların azabına bu eczalanna şahitlik etsin."[8] İşte yüce Allah rahmet ile re'feti birbirinden ayrı kullanmıştır. Şu halde rahmet, daha çok genel hayır ve adalet doğru olur. Re'fet ise Acı çeken kimseye acıma his­leri duymaktır. Bu acı çekme ister adil, ister gayri adil olsun farketmez. Bu nedenle bir kişinin acı çekmesi ceza ve kötülüğe karşı sakındırma ve günahı engelleme ama­cı güdüyorsa; bu kişiye karşı re'fet etme yasaklanmaktadır.. Muharref Semavî Dinlerde ve İslamda Ceza Semavî dinlerin insanlara gerçek bir rahmet teşkil etmesi, adalet ve merhamet kavramlarının birbirinden ayrılmaz iki mefhum olmaları dolayısıyla İslamda suç işle­mekten alıkoyucu cezalar getirilmiştir. İslamın öngördüğü cezaların temeli işlenen suç ile buna verilecek engelleyici cezanın birbirine denk olmasıdır. Bu yüzden Kur'an cezaları mesul deyimi ile ifade etmektedir. Yüce Allah, Rabbinin emrinden çıkan ümmetlere verdiği cezalar ve bunlardan sonra gelip da başlarına gelen ceza­lardan ibret almayan kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır "Senden iyilikten önce çarçabuk kötülük isterler. Halbuki onlardan önce nice mesuht gelip geçmiştir."[9] Ayet metninde geçen mesulat, daha önce geçen ümmetlere günahlanna denk olarak verilen eczalar demektir. Buna rağmen sonra gelenler bu cezalardan öğüt, ibret almamışlardır, işte Haktan uzak sapıklık da budur. İslamın öngördüğü cezalann temeli -genci olarak- İşlenen suç ile buna verilecek olan cezanın denk olmasıdır. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi buna kısas denmek­tedir, İslam bu cezaları ön görürken, kısas'ın insanlara rahmet olmasını, yaşanılan hayatın huzurlu ve mutlu olmasını, bu hayatı hiçbir sıkıntının bulandırmamasını, ona günahların bulaşmamasını hedeflemiştir. Bu yüzden yüce Allah "Kısasta sizin için bir hayat vardır." [10] buyurmaktadır. Yani kısasta sizin için huzur dolu, sakin iyi bir hayat vardır. Bu hayatta, hiç bir bozukluk, ihtiras ve düşmanlık yoktur. İslam dini -daha önce Tevratm yaptığı gibi- aslında yüce Allah'ın yasaklan olan toplumsal yasakları çiğneyecekler için engel olucu eczalar getirmeye yönelmiştir. Bundan maksat, insanlan gerçek adaleti yaşamaya yönlendirmektir. Tabii bunu ayakta tutabilecekleri ölçüde ve onu sağlamaya yol bulabilecekleri oranda... İşte bu noktada ilahî cezalann yüceliğini, fazileti gerçekleştirmeye yöneldiklerini tesbit ediyoruz. Ve bu hali ile onlar, insanlann öngörmüş oldukları, üzerinde görüş birliğine vanp toplumu yönettikleri cezalardan ayrılmaktadır. Zira çeşitli hükümet­lerin getirdikleri cezalar insanlann örf ve adaletlerinden alınmıştı. Ve çoğu zaman da geçmişte hükümdarlann yaptıkları gibi onları hükümetleri korur. Eskiden hükümdarların iradeten kanunun ta kendisi sayılıyordu. Onlar bir kanunu koyarlarken ilk planda bizzat kendilerini korumayı öngörüyorlar, ikinci olarak kendi kavimleri­nin yaran veya savaşlanna hazırlık olabilcck şeyleri göz önüne alarak kanun koyu­yorlardı. Halka gelince, halk hükümdarlarına taptıkları devirlerde, bunu yadırgamamışlardir. Sonra hükümdarları ibadet mertebesinden aşağıya indirmişler ve onlara kutsallık niteliği vermişler, bunu da yadırgamamışlardır. Ardından devletlerinin kut­sal olduğunu ve hükümdarlarının insanların yaratıldıkları topraktan değil, başka bir topraktan yaratıldıklannı zannettikleri dönemler gelmiş, yine garip karşılamamışlardır. İşte bu yüzden birçok kanun da hatta modern kanunlarda bile hükümdarın dokunulmaz biri olduğunu görmekteyiz. Hükümdann şahsı, dokunulmazlık zırhı ile kuşatılmıştır. Bunun sonucu olarak hükümdar, sorumluluktan uzak ve bütün in­sanlann üstünde bîr mertebeye çıkmıştır. Baskıcı ve mutlak monarşinin yok olup bu yönetim biçiminin cumhuriyete veya meşrutiyete dönüştüğü ülkelerde ise hükümdar, iktidara malik ve sahiptir, fakat ül­keyi yöneten değildir. Orada kanun yapmada örfün büyük bir etkisi olduğunu gö­rürüz; burada hükümdarın kutsal olduğu düşüncesinin ya da hükümdarlardan baş­ka kumandanlara ve liderlere hürmet duygusunun yerini örf almıştır. Hatta denile­bilir ki, bazı milletlerde krallığın, İkinci Dünya Savaşı önceleri bazı Avrupa ülkele­rinde gördüğümüz ve daha sonra göreceğimiz gibi, ruhu ve manası aynen kalmış, sadece ismi değişmiştir. İşte suçlara engel olucu cezalarda insanların koyduğu kanunlar bunlardır. Yüce Allah'ın şeriatına gelince, o insanların örflerine, hayır ve şer olarak kabul ettikleri şeylere yönelmez. Tam tersine, katkısız gerçek ne ise ona yönelir. Allah'ın şeriatı fa­ziletlere yönelir ve onları korur, kötülüklere engel olur ve onları yok eder. İslam şeriatında bir zulüm işlediği zaman hükümdarı koruyan ya bir suç işle­diği zaman onu himaye eden bir iktidar yoktur. Tam tersine herkes yüce Allah'ın huzurunda adalet gereği eşittir; bir kötülük işlenmesi söz konusu ise üstünle üstün olmayanın ayrımına yer yoktur. Mevkice üstün olan ve olmayan, ancak faziletlerle ne derece bezenilmiş ve benimsenmiş meselesi incelenirken gündeme gelir. İslam şeriatının suçlarla ilgili hükümlerde ilk ayncalığı ve meziyeti hem yönetene, hem yönetilene uygulanacak olan genel bir kanun olması, sürüyü gözettiği gibi ço­banı da gözetmesindendir. Güçlü olan nüfiiz sahipleri İslamın getirdiği suç yasasın­dan yakalarını kurtaramadıkları gibi, aynı hükümler zayıflara da uygulanır. Hz. Muhammed bu gerçeği Kureyş kabilesi İslama girip de aralanndan şerefli bir kadını yü­ce Allah'ın koymuş olduğu cezayı sırf şerefli diye uygulatmamak için affetmet iste­dikleri zaman, Rasulullah şöyle haykırmıştır "Sizden önceki milletleri, aralarında şe­refli, ileri gelen birisi hırsızlık ettiği zaman yakasını bırakmış olmaları, zayıf ve sade birisi çaldığı zaman da cezayı uygularmş, olmalan yok etmiştir. Yüce Allah'a yemin ederim ki, eğer kızım Fatıma hırsızlık yapmış olsaydı onun da elini keserdim."[11] İslam Şeriatının Ahlak ve Vicdan ile ilişkisi İslam şeriatının ayrıcalığı ve meziyeti sadece bu konu ile de sınırlı değildir. Ak­sine İslamın, getirmiş olduğu hükümler tamı tamına ahlak yasaları ile uyuşmakta­dır; ceza olarak gördüğü şeyler ahlak yasalarına aykırı olan şeylerdir. Öte yandanahlaka uygun olan hareketlere de sevap getirmiştir. Ahlaka göre kötülük olan herşeyi İslam şeriatı cezalandırmıştır. Ancak söz konusu ceza iki çeşittir Dünya cezası ve ahiret cezası. Bunun nedeni şudur Ahlaka aykırı olan suçlar iki çeşittir Birincisi is­pat edilebilen suçlardır ve bunlar toplumları bozup ifsat ederler. İşte bu tür suçlar için dünyada engel olucu ve caydıncı cezalar öngörülmüştür. Yargıçların uyguladık­ları cezalar işte bunlardır. Hırsızlık, iffetli ve namuslu kadınlara zina iftirası, zina et­mek, yol kesmek, gerek mala ve gerekse canlara yapılan öteki saldırılar, işte bütün bu suçlar için İslam'da tespit edilmiş cezalar vardır. Ve yargıçlar bu cezaları dünya­da uygularlar, yöneticiler yerine getirirler. Bir de yargıcın önünde ispatı mümkün olmayan gıybet, söz taşıma, nifak, kıs­kançlık ve benzeri ahlaki suçlar vardır, işte bu tür suçların cezası da ahirette verile­cektir. Bu ve buna benzer sebeplerden İslam şeriatı dindar insanın vicdanı ve ilişkili­dir. Çünkü dindar olan bir müslüman kendisinin yüce Allah'ın gözetimi altında ol­duğunu, yaptıkları yüzünden Allah'ın kendisini hesaba çekeceğini, yapmaya niyet ettiği şeylerde kendisini gözetip durduğunu hisseder. Rasulullah bu konuda şöyle buyurur "Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği şey vardır. Her kimin hicreti yönelmesi yüce Allah'a ve Resulü'ne ise onun hicreti yö­nelmesi Allah'a ve Rasulünedir. Ve her kimin de hicreti elde edeceği bir dünyalığa ya da nikahlayacağı bir kadına ise, onun hicreti de yönelmiş olduğunadır." Vicdanlarda din duygusunu canlandırmakta büyük faydalar vardır. Bunları üç maddede özetlemek mümkündür A- Dine boyun eğen bir vicdanı hayata geçirmek insanı suç işlemekten alıkoya­cak bir kalkandır. Çünkü dinin hükümlerine boyun eğen bir vicdan uyandığı zaman suçu doğuran kin yok olur gider. Suç işleyen kimselerin suça itilmelerinin sebebi topluma karşı kin duymaları ve kendilerini ona bağlayacak merhamet bağını vicdanlarında hisset­memiş olmalarıdır. İşte suçlular bu nedenle insanlara kötülük edebilmişlerdir. Bir toplumda suçların çokluğu sadece apaçık bir emaredir. Bu emare, toplum ile top­lum içinde yaşayan bazı kişilerin arasındaki bağın kopuk olduğunu göstermektedir. Araplar eskiden böyle suç işlemiş kemselere "Şezzab" topluluktan ayrılan, kaideye uymayan derlerdi. Bu tanımlamada büe duyguca ve hisce insanlardan kopukluğun işaretleri vardır. Bir vicdan dinin terbiyesi altında gelişirse kişinin toplum ile kaynaşması güçlenir ve toplum ile arasındaki bağ kuvvetlenir. Kişiyi suçlara iten kin yok olur gider. Ve insan yüce Allah'ın insanlara bahşetmiş olduğu şeyleri kıskanmaz olur. Çünkü o ar­tık bilmektedir ki yüce Allah nzik verendir ve pek çetin kuvvet sahibidir. Sabnn karşılığı vardır, kıskanmanın da günahı vardır. Ve bu günden başka bir gün daha var­dır, o gün geldi mi sabredenlere mükafatları hesabsız olarak verilir. İşte bu düşün­celer ruhî bir tesellidir. Ve insanların ruhundan bütün düşmanlık mikroplarını veya düşmanlık isteklerini söküp atar. Ve böylece kişi Rasulullah'ın şu hadisi uyarınca toplumuyla barışık birisi olur "Mü'min kendisiyle ülfet edilen kişidir, insanlarla sı­cak ilişki kurmayan ve kendisi ile ülfet edilmeyen kimsede hiçbir hayır yoktur."[12] Bir kimse toplum ile iyi ilişki kurduğu zaman topluma eziyet etmez. B- Vicdanlarda din duygusunu canlandırmak suçlann ispatını kolaylaştırır. Çünkü suçlar ancak görünmeden gizlice, karanlıklarda işlenmektedir. Bir olayı gören ve suça şahit olan kimseler görmüş oldukları olayı bildirmek gibi dini bir gö­revleri olduğunun bilinci içinde olurlarsa Rablerinin bu konudaki emrini yerine ge­tirmiş olmak için gördüklerini bildirirler. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır "Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. İsterse kendinizin, veya ana ve babanızın ve yakın hısımlarınızın aleyhinde ol­sun, isterse onlar zengin veya fakir bulunsun. Çünkü Allah ikisine de sizden da­ha yakındır. Artık siz dönerek hevanıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker veya yüz çevirirseniz, şüphe yok ki Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdardır."[13] Vicdanlarda din duygusunun güçlenmesinin bir sonucu olarak, Rasulullah zama­nında kişi çocuğunu alıp O'na götürürdü ve ceza görmesi gerekiyorsa cezası uygula­nırdı. Buhari ve Müslim'in ittifakla rivayet ettikleri bir habere göre iki kişi, aralarında hüküm versin diye Rasulullah'a baş vururlar. Taraflardan birisi "Ey Allah'ın Rasulü Allah'ın kitahna göre aramızda hüküm veri" der. Karşı taraf da "Evet ey Allah'ın Elçisi, aramızda Allah'ın kitabına göre hüküm ver ve bana konuşmam için izin veri" der. Bunun üzerine Rasulullah adama "Söyle!" der. Adam "Benim şu oğlum bu adamın ailesi yanında hizmetçiydi. Bu adamın karısı ile zina etmiş. Ben de oğlumun yerine yüz koyun ve bir hizmetçiyi fidye olarak verdim. Fakat ilim ehli olan bazı kim­seler bana, oğlunum cezasının yüz sopa bir yıl sürgün olduğunu haber verdiler. Ra­sulullah sav şöyle buyurur "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki a-ranızda yüce Allah'ın kitabına göre hüküm vereceğim. Vereceğin yüz koyun ve hizmet­çi sana geri verilecek. Oğluna ise yüz sopa vurulup bir yıl sürgün edilecek. "[14] İşte bu manzaralar din duygusunun canlı olduğu vicdanın etkisidir. Ve işte bu davranış Kur'an'ın hükmüne boyun eğmenin ta kendisidir. Çünkü vicdanında din duygusu hakim olan adam oğlunun elinden tutup getiriyor, ona şer'i ceza verilsin sırtını kırbaçlar dağlasın ve kendisinin bulunduğu yerden çok uzaklara gitsin diye... Acaba insanlar, insanların kendi elleriyle yapmış oldukları kanunlara böylesine bo­yun eğerler mi? insanların yaptıkları kanunlar onlan sosyal durumlanndan elde edilmiştir. Yapılan itiban ile ister adil, ister zalim olsunlar, fark etmez... C- Vicdanlarda din duygusunun canlandırılmasının üçüncü faydası da şudur; Suç işleyen kimse kendisine verilen cezanın kuldan değil, Allah'tan geldiği bilincinde olur. Bunun sonucu olarak suç işleyen kimse pişmanlık duyar, tövbe etme ithimali yüksek olur. Suçlu ister cezaya çarptınlmış olsun, isterse kaçmış olsun fark etmez. Çünkü böyle biri yüce Allah'ın kendisini gözetlediğini ve bugün olmasa yarın hesa­ba çekeceğini hisseder. Ve böyle biri bugünden başka bir günün daha olduğunu ve o günde herkesin kazanmış olduğu şeylerin karşılığını alacağını hisseder. "İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yapıyor idiyse onu görecek, kim de zerre ağırlığınca şer ya­pıyor idiyse onu görecek."[15] Onun için bu suçlu şayet kanunun hük­münden yakasını kurtarsa bile yüce Allah'ın hükmünden asla kurtulamayacaktır. İnsanların yaptıkları kanunları uygularken göz önüne alınan nokta şudur Bir suçlu ceza görmekten kurtulursa suça daha fazla dadanır. İster kısa olsun, ister uzun, belli bir süre hapisle cezalandırılırsa hapisten çıkarken hırsı daha da artmış ola­rak dışarı çıkar. İnsanların mallarını, şereflerini ve haysiyetlerini gördükçe sevinç de­ğil acı duyar. Çünkü hapiste insanlığı yerle bir olmuştur, bu çöküntü ile vicdanı da yıkılmıştır. Onu bu duygulardan alıkoyacak hiçbir din yoktur, kendisine engel ola­cak bir ahlak, yaklaşacağı bir dost, kendisini süsleyecek iman... Evet bunların hiçbi­risi yoktur. Bu nedenle kanunlann dinden uzaklaştıkları ve imandan yüz çevrildiği oranda suçlar da artar. Kalkınma artmış, medeniyet yayılmıştır, buna paralel olarak suçlann işlenme biçimleri çoğalmış, yolları artmış, medeniyet ve ilimlerin geliştiği oranda suç çeşitleri de artmıştır. "Fakat gerçek şudur ki yalnız maddi gözler kor ol­maz, fakat asıl sinelerin içindeki kalpler de kör olur."[16] İslam şeriatının tam olarak uygulanması suretiyle elde edilen tecrübeler, yüce Allah'ın şeriatı ile insanların yaptıkları hukukî düzenlemeler arasındaki farkın ne de­rece olduğuna dair bizlere canlı bir imaj vermektedir, İslam şeriatının uygulandığı bir topluma ve arada sağlanmış olan güven ortamı ile, Avrupa'nın herhangi bir kentine atılacak bir bakış bile bizlere imanm kalplerde neler yapabildiğini gösterme­ye yeterlidir. Avrupa kentlerinde insanlar birbirleriyle boğazlaşmakta ve parçalara bölünmüş görüntüsü vermektedir. Çünkü onlar kanunlara inanmamaktadırlar. Zira kanunları yapan insandır ve o kanunlar insanlann, örf ve adetlerinden elde edilmiş­tir, işte bu kısa bakış bizlere, suç işlemenin medeniyetin ilerlemesine paralel olarak arttığını göstermektedir. Medeniyet ve kalkınma ilerledikçe suçlann da şekli ve bîçimi çoğalmaktadır. Oysa ilahi kanunların uygulandığı toplumlar bunun aksinedir. Böylesi toplumlarda medeniyet ve kalkınma ilerledikçe insanların kalpleri daha da uygarlaşmakta ve temiz olmaktadır. Buna bağlı olarak suçlar da azalmaktadır. Rasulullah devrinde ve sahabe çağında islam Medeniyeti ilerledikçe bu ilerlemeye ters orantılı olarak suç oram azalmıştır. Medeniyet geliştikçe suç azalmıştır. Modern kanunların insanların örf ve adetlerinden, prensiplerden elde edilmiş olmaları nedeni ile suçlara engel olma nitelikleri zayıflamıştır. Bu nedenle bazı bilgin­lerin, hatta hepsinin bu konuyu ele aldıklannı ve kanunları güçlülerin zayıflar aley­hine sözbirliği etmelerinden ya da toplumun bazı zümresinin öteki tabakalara tahakkümünden doğduğunu düşündüklerini ve değerlendirdiklerini görmekteyiz, in­sanlar göstermelik olarak uygulanmakta olan demokrasiden kurtulup hür düşüne bilscier, kanunlarda var olan baskı kalıntılarını görürlerdi. Bunu kanunun yapısında görmeseler bile uygulanışında müşahede ederlerdi. Kanunlara karşı yapılan eleştirilerin ve zayıflatma fâaliyetlerinin roman yazarları ve bağımsız kalemler tararından da ele alındığını görmekteyiz. Bu hareket günah­karlara cesaret vermekte ve suçluları yüreklendirmektedir. Suçlunun tevbe etmesini kolaylaştırmamaktadır. Suçlu ile yaşadığı halk arasında herhangi bir dostluk ve barışıklık meydana gelmemektedir. Yüce ve Kadir olan Allah'tan başka hiçbir kimsenin ne gücü ne de kuvveti vardır. Müslümanlar ise sürekli olarak Rasulullah öğütleri ve Kur'an'ın çiz­miş olduğu doğru yol üzerine yürümektedirler. Rasulullah suçlular gereken cezaya çarptırıldıktan sonra onlara tevbe firsatı vermeye son derece önem vermek­teydi. Rasulullah'ın hedefi suçluyu suçtan alıkoymak ve başkalanna ibret vermekti. Bir de onu yüce Allah'a samimi hale getirmekti. Rivayet olunduğuna göre Rasulul­lah şöyle buyurmuştur"Bir hırsız tevbe ettiği zaman kesilmiş eli ondan önce cennete gider eğer tevbe etmezse bu sefer de ondan önce cehenneme gider."[17] Rasulullah suçlunun suçu yüzüne vurularak ayıplanmamasını ve kınanmamasını isterdi. Çünkü o, suçlunun ruhu hala suç bataklığında kalmasın, oradan kurtulsun, hep suç ortamında çakılıp kalmasın isterdi. Bu konuda şu haber rivayet olunmaktadır; Biri şarap içer. Sonra Rasulullah getirilir. Rasulullah suçluya içki içmenin cezasını uygular. Orada bulunan baa kimse­ler, suçunun cezasını çekmiş olarak dışan çıkan bu kimseye "Attahseni rezilrüsvey etsin!"derler. Bu söz üzerine Rasulullah kızar ve "Bu adamın aleyhine şeytana yardımcı olmayın!"[18] buyurur. Bu çok hikmetli bir tavırdır. Ümmî ve emin olan paygember bunu göz önünde bulundurmuştur. Çünkü bir suçlu, insanların kendisinden nefret ettiklerini, kendisini hakir gör­düklerini, toplumun dışına ittiklerini hissetti mi toplumdan uzaklaşır. Toplumu terk eden kimseyi de şeytan teslim alır. Çünkü sürüden ayrılan koyunu kurt kapar, işledikleri suçun cezasını çekmiş kimseleri toplum dışına itmek, kişiyi suça itmek ve şaytana yardıma olmak anlamına ge­lir. Rivayet olduğuna göre Rasulullah "Şeytan bir başına olanlarla birlikte olur. İki kişiden uzaklaşır."[19] buyurmuştur. İslam dininde kendisinden ümit kesilen, toplum dışına itilmiş hiçbir kimse yok­tur. Aksine İslam'a yaklaştırma ve barıştırma vardır. Çünkü suçluyu bir yana ittiniz mi onu yapayalnız bırakmış olursunuz. Aksine eğer toplumla banşık olur ve yakla­şırsa tevbe kapısı açıktır. Tevbe kapısının açık olmasında çok büyük hayır ve iyilik, herkesi kuşatıcı bir yarar, iş yapabilecek güçlere firsat vermek ve bu güçlerin vere­cekleri meyveleri sunmak, vardır. 13. İslam şeriatı her nasılsa suç işlemiş veya istemeyerek suç işlemiş olan kimsele­ri terbiye etmekte sadece yukanda sayılanlarla ve kişiyi tevbeye teşvik etmekle kal­mamış, aksine kişinin ahlakı koruyacak ortamla kuşatılmasını sağlamış ve faziletlere yöneltmiştir, islam bunu sağlamak için üç adım atmıştır A- Hiçbir kötülük işlemeyen, aksine sadece iyilik yapan, ruhu faziletlerle dolu kimselerden oluşan kamuoyu oluşturmak. İslam iyiliği emretmeğe ve kötülükten sakındırmağa çağırmıştır. Şayet toplum içinde bozuk kimseler olur, kendisinde birtakım eğrilikler görülür de iyi kimseler bunları dilleriyle düzeltmezler, doğru yola iletmezler, en iyi metotla iyiliklere çağır­mazlarsa, İslama göre bu iyiler onlardan sorumludur. Nitekim yüce Allah "Rabbinin yolunu hikmetle, güzel öğütle davet et. Onlarla mücadeleni en güzel hangisi ise onunla yap."[20] "Sizden, hayra çağıran, iyiliği marufu emreden ve kötülükten münkerden sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır."[21] buyurulmuştur. Kur'an-ı Kerim, iyiliği emir ve kö­tülüğü önlemeyi İslamın manalarının en özel'i olarak saymıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur "İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder kötülükten sakındırırsınız ve Allama iman edersiniz."[22] İyiliği emretme ve kötülükten vazgeçirmenin manası, iyilikte yardımlaşmadan, kötülüğe engel olmakta bir araya gelmekten, suçlara engel olmak için yardımlaş­maktan, toplumla barışmayan ve onlarla kaynaşmayan kimselerin kalplerini toplum ile aynı duygulan duysunlar ve ona yanaşsınlar diye bir araya getirme noktasında yardımlaşmaktan başka bir şey değildir. B- İslamın, ahlakı koruyacak ortamı oluşturmakta atmış olduğu ikinci adım utan­ma duygusunu teşvik etmek ve bunu ruhlarda yerleştirmektir. Çünkü utanma başlıbaşma bir hayırdır. Rasulullah şöyle buyurmuştur "Her dinde ahlak vardır. İslamın ahlakı da utanmadır,"[23] Bir başka hadiste Peygamber şöyle buyurmuştur "Utanma duygusu iyilikten başka birşey getirmez,"[24] Hiç kuşkusuz bizler suç işlemiş hasta ruhlarda utanma duygusunu geliştirdiğimiz, suçunu açığa vurmasına engel olduğumuz takdirde bu kişi Muhammedi yola koyulacak ve yönelecektir. Ve içinde yaşamış olduğu toplum ile barışık olmaya çaba gösterecektir. C- Üçüncü adıma gelince; İslam açıktan açığa işlenmiş olan suçları, bir değil ak­sine iki suç kabul etmiştir. Birincisi işleme ikincisi ise bunu açığa vurma suçu. Bu nedenle bazı suçların cezalan açıkça ifade edilmesi üzerine verilmiştir. Rasulullah şöyle buyurur "Ey insanlar! Bu kötü şeylerden her kim işler de gizlerse o Al­lah'ın örtüsü, gizlemesi altındadır. Her kim de suçunu açığa vurursa kendisine şer'i ceza ne ise uygularız,"[25] Bir başka hadiste Peygamber "Kıyametgünü bulunduğu yer itibarıyla yüce Allah'a en uzak kalacak olanlar müzahirlerdir." buyurmuştur. "Kimdir bunlar Ey Allah'ın Rasûlü!" diye sorulunca, Rasulullah "Bunlarge­ce bir iş yapıp. Yüce Allah onu örttüğü halde, sabah olunca, ben şöyle yaptım, böyle yaptım, diye Allah'ın örttüğü şeyi açığa vuranlardır." [26] buyurur. Gerçekten suçların gizlenmesi, insanların yaşamış oldukları atmosferi temiz, duru ve iffetli kılar. Bu ortam günahkarın bir yana çekilmesine ve ortaya çıkmamasına yol açar. Belki de bu, suçlunun ruhunu temizlemesine, vicdanını terbiye etmesine yol açar. Yüce Allah, suçlan açıkça reklam edercesine bildirenleri, insanlara yalan isnad edenleri, yersiz iftirada bulunanlan, "iman edenlerin arasında kötü sözlerin ya­yılıp duyulmasını sevmekle nitelendirmiştir. Bu nedenle yüce Allah "Kötü sözlerin iman edenlerin arasında yayılıp duyulmasını arzu edenler., işte onlar için dünyada da ahirette de pek acıklı bir azap vardır."[27] buyurmuştur. İşte bu üç unsur, edeblendirici, kmayıcı ve faziletlere çağına, ahlaksızlığı çirkin gören genel bir kamuoyu meydana getirebilir. Bu ortamda suçlar koyu karanlıklara gömülü kalır ve genci atmosfere yansımaz. Bize göre suç haberlerini yazan ve yayınlayan yayın organları, suç perdesini abar­tarak ve büyüterek açan yayınlar gençleri adamakıllı suça itmektedir. Oysa îslam, ruhi bakımdan olgun, faziletli bir kamuoyu oluşturmak suretiyle bununla savaş­maktadır. Biz günümüzde bu hikmetli prensibi olmaya ne çok muhtacız! İslam Mağdurun Kalbini Tedavi Eder Günümüz modern hukuklan, işlenmiş suçu sadece buna kurban gitmiş kim­senin şahsına yönelik kabul etmeme eğilimine girmişlerdir. Aksine işlenen suçu ka­nunun çiğnenmesi, toplumun genei güvenliğine saldırı olması bakımından topluma yönelik bir suç olarak kabul etmeye yönelmişlerdir. Dolayısıyla toplumun genel güvenliği altında herkes emniyet ve huzur içinde yaşama hakkına sahiptir. Bu yüzden toplum hakkı kişinin hakkına ağır basmış ve kişinin hakkı sadece medeni haklan da­va etme hakkı ile sınırlandırılmıştır. İslam da bu düşünceyi öngörmüştür. Ve öldürme suçunu bütün topluma yönelik olarak işlenmiş bir suç kabul etmiştir. Çünkü bir kimsenin hayatına kasteden kimse bu kişideki yaşama hakkına saldırmıştır. Bu hak da bütün insanlar arasında ortak bir haktır. Bu nedenle yüce Allah "Kim bir canı bir can karşılığında veya yeryüzünde bir fesat çıkarmaktan dolayı olmayarak öldürse bütün insanları öldürmüşgibi olur. Kim de onu kurtarırsa bütün insanları diriltmiş gibi olur."[28] buyur­muştur. Nefislerin korunması ise onların lehine kısas uygulanması suretiyledir. Fakat İslam, bu tolumsal genel prensibi öngörmekle birlikte mağdurun durumu­nu da göz önüne almıştır. Bu nedenle yüce Allah "Kim mazlum olarak öldürülür, se biz onun velisine bir yetki vermişizdir. O da öldürmede ölçüyü taşırmasın. Çünkü o cidden yardıma mazhar edilmiştir."[29] buyurur. İşte bu yaklaşım dolayısı ile -ki bu cinayete kurban gitmiş kimse ile akrabalarının teselli kaynağıdır- kısas İslama göre suçlarda temel ceza olmuştur. Çünkü gözü çı­karılmış bir kimsenin gönlü, verilecek para cezası ne kadar çok olursa olsun, bu­nunla asla tatmin olmaz, ancak kendisine bu saldırıyı yapan kimsenin de gözünün çıkarılmış olduğunu görürse içi rahat eder. Herkesin gözü önünde tokatlanan kim­senin gönlünü, miktarı ne olursa olsun, ne para cezası ne de hapis cezası tatmin edebilir. Bu adamın gönlü, nasıl herkesin gözü önünde tokatlanmış ise, aynı şekilde yine herkesin huzurunda kendisini tokatlayanın tokad anması ile huzur bulur, işte, eşitlik kuralı, cezanın işlenen suça eşit olmasını ve mağdurun çektiği acının saldırgana verilecek ceza esnasındaki acıya denk olmasını gerektirir. Kısas zulüm olarak görülüyorsa, kötülüğe yeltenen daha zalimdir, hatta kısasta hiç de zulüm yoktur. Asil zulüm, suçluya kısas uygulamadan savermekir. Hiç kuşkusuz mağduru tatmin etmeye önem verilmesinin ve gönlünün tat­min edilmesinin faydası ve etkisi vardır. Çünkü o, bu sayede intikam almayı düşün­meyecektir, karşı düşmanlıkta aşırı gitmeyecektir. Kur'an'ın az önceki ifadesi ile, öl­dürmede aşırı davranmayacaktır. İntikam duygusu ya da kişinin uğradığı hakaretten dolayı işlenmiş olan cinayet istatistiklerinde bizce büyük ibretler vardır. Şu anda Mısır'da yürürlükte olan ka­nunların suça kurban gitmiş kimseleri tatmin etmekte yetersiz kalmaları nedeni ile ard arda cinayetler işlenmektedir, Mesela bir cinayeti, intikam duygusu ile bîr baş­kası, sonra onu bir üçüncüsü, bir dördüncüsü izlemektedir. Hatta öyle bir duruma gelinmiştir ki, kan davası nesilden nesile miras olarak kalmaya başlamıştır. Bunun sebebi, kanunların mağdurların duygularını ve tatmin edilmelerini gozonüne alma­mış olmalarıdır. Mağdurun ve akrabalarının ruhen teselli edilmeleri uğruna islam hukuku ceza­larda herhangi bir sebeple kısas uygulamak mümkün olmazsa, mağdura ve yakınla­rına tazminat verilmesi esasını getirmiştir. İslam şeriatının benimsemiş olduğu prensiplerden birisi de, yaralıların yaralarını saran İslam'da dökülen hiçbir kan yerde kalmaz; hiçbir öldürme cinayeti cezasız kal­maz ya da daha düzgün bir ifade ile hiçbir öldürme cinayeti, suçluya kısas uygulan­madan veya cinayete kurban giden kimsenin ailesine tazminat verilmeden kalmaz, ilkesidir. Diyet; öldürme olayında katile kısas uygulamanın mümkün olmadığı durumlar­da, öldürülen kişinin mirasçılarına verilecek olan belirli ve değişmez bir miktarda maldır. Evet, bazı durumlarda katile kısas uygulamak mümkün olmaz. Ya öldürme­nin kasten olmaması gibi kısas şartları tutmaz, ya da katil belli değildir. Eğer katilin diyeti verecek kadar imkanı yoksa, bu takdirde diyeti ödemek âkile'sine[30] düşer. Bunlar katilin asabesidirler.[31] Ve -inşaallah ileride ayrıntılarını beyan edeceğimiz üzere sözkonusu diyeti verirler. Katilin âkilesi de diyeti veremez durumda olursa bu takdirde devletin hazinesi öder. Bunun sebebi Hiçbir kanın karşılıksız kalmaması ilkesidir. Daha doğru bir ifâde ile mağdurların kalplerini İslamın tescili etmesi için­dir. Bu noktada gerek mükellefiyetlerin ve gerekse cezaların paylaşımında bir işbirli­ği vardır. Her kim hata ederek bir mü'mini öldürürse, öldüren kimse onun ailesine tazminat verecektir. Çünkü o hata etmiştir ve dar çerçeveli ailesi onun adına bu gö­revi yerine getirecektir. Şayet dar çerçeveli ailesi bu görevi yerine getirmekte yeter­siz kalırsa, o zaman geniş çerçeveli ailesi bu görevi üstlenecektir. Geniş çerçeveli ai­lesi ise kişinin içinde yaşadığı toplumdur. Bu toplumu öngörülen görevi yerine ge­tirmekte yönetici temsil eder. işte bu büyük yardımlaşmadır. Sonra bu hareketin bir anlamı daha vardır. Buna göre devlet, vatandaşlarının kusurlarından sorumludur. Bu konuda ileride yeri gelince daha çok aynntıya gireceğiz. İslam hukukunda bir adam öldürme cinayeti olsun da, katili meçhuldür diye kayıtlara geçsin ve bu nedenle akan kan boşa gitsin ve hisbe görevi yapanlar ölen sanki insan değilmiş, yaşamaya hakkı yokmuş gibi suskun kalsınlar... Böyle birşey yoktur, İslam hukukunda toplumun insanı koruma görevi vardır. Toplum insanı gözetecektir. Gerek yargıç, gerekse günümüzdeki savcıların benzeri İslam Hisbe Teşkilatı katili araştırmak zorundadır. Onu buluncaya kadar arayacaklardır ve mut­laka da bulurlar. Şayet bulamazlarsa bu takdirde Kasâmeyt başvurulur. Kasâme, cinayetin işlendiği yerdeki ya da çevresindeki elli kişinin katili bilmediklerine dair yemin etmeleridir. Bu elli kişiden her biri onu öldürmediklerine ve katilini bilmediklerine dair yemin ederler. Şurası gerçek ki verilen ağır yemin sonucu mutlaka katili bilen birisi çıkar. Çünkü bir beldede öldürme olayı meydana geldiğinde mutlaka o belde halkının çoğunluğu bu­nu bilir, fakat şahitlik etmekten ya sonucu düşündükleri için çekinmişlerdir ya da ka­tilden veya akrabalarından korktukları için şahitliğe yanaşmamışlardır, işte bu zorunlu yemin katili biliyorlar da konuşmak istemiyorlarsa onları konuşmaya iter. Şayet elli kişi yemin ederse diyet kaçınılmaz olur, çünkü gönlü yaralı olan mağ­dur yakınlannın besledikleri kin teskin edilmez. Eğer burdan bir anlam çıkarılacaksa, bu anlam; insanın kanının dokunulmaz oldu­ğudur. Kanı akan ister müslüman olsun, isterse olmasın, farketmez. Gerçekten bu prensip müslüman ve zımmî için aynıdır ve eşit olarak uygulanır. Müslüman yargıçlar arasında zuîmen akan kan ile ilgilenmeyen yoktur, olmamıştır. Müslüman hakim, sade­ce önüne sürülen delillerin gücüne bakar Deliller gerçekten ceza vermeye elverişli mi­dir, yoksa değil midir? Eğer elverişli ise hükmünü verir. Böyle değilse., akan kan akrabalarının arasında aksın gitsin, halk birbirini yesin dursunmu? işte bu mantık günü­müzdeki ceza hukukuna dair kanunların mantığıdır. İslamın mantığı ise böyle değildir. Çünkü islam öncelikle, hak ve adaletin izin verdiği ölçüde mağdurun yakınlarının içle­rindeki kin ateşini söndürmeye bakar. Bunu yaparken İslam zulme de aşırılığa da kaç­maz, İslam suçsuz kimsenin aleyhine hüküm vermez. Bu konuyu ileride yeri gelince inşaallah aynntlarıyia ele alacağız. Başarı nasib edecek olan yalnız yüce Allah'tır. İslamda Cezalar Genel Kamu Yararını Korumak İçin Düzenlenmiştir İslamda cezalar İslam hukukunun bir bölümünü oluşturur. Biz bunu ele alır­ken İslam hukukunun genel amaçlarına bakacağız. İslam genel amaçları genel ka­mu yarannı korumak ve beş sorunlu değeri muhafaza etmektir. Çünkü İslam şeriatıbeş değeri korumak için gelmiştir ki; bunlar İslamın korunmasını istediği beş yarardır. Bu beş yarar nefsi, dini, akı, nesli ve malı korumaktır. Suç kuşkusuz bu beş şeyden birisine karşı yapılan saldırıdır. Mesela zina nesle karşı yapılmış bir saldırıdır, hırsızlık mala, içki içmek akla, dinden dönmek ve Rasulullah sövmek dine karşı yapılmış saldırılardır. Madem ki suçlar İslamın korumak için geldiği maslahatlara karşı yapılmış bir sal­dırıdır, o halde mutlaka buna engel olucu, suçluyu suçunu ve zulmünü işlemeye devam etmekten alıkoyucu ceza öngörmek kaçınılmazdır. İster şiddetli cezalar şeklinde olsun, ister böyle olmasın, îslamm öngördüğü ceza­lar sadece toplumun bozulmaya uğramaması, bundan korunması için getirilmiş ce­zalardır. Toplum nasıl bozulur? Toplum içinde Allah'a isyan eden ve bozgunculuk eden kimseler su yüzüne çıkar, temiz ve iffetli kişiler gizli kalır ve bütün manzara gü­nah bataklığı biçiminde olursa, o toplum bozulmuş demektir. İşte böylece hem ge­nel kamu yararı, hem de özel yararlar saldırıya uğramış olur. Mademki İslam şeriatı bu yararları korumak için gelmiştir ve mademki mo­dern hukuk düzenlemelerinden hiçbirinin gerek genci ve gerekse özel planda bu yararları korumamazlık etmesi mümkün değildir, o halde bu düzenlemelerin soru­na çare bulmakta İslamdan aynlmış olsalar bile, hedefte İslam şeriati ile buluşmaları kaçınılmazdır. Ya da daha güzel bir ifade ile, bu sorunlara çözüm bulmakta İslamm gerisinde kalmış olsalar da, gayede bir araya gelmeleri kaçınılmazdır. İslamın getirdiği çözüm, kesin ve sonuç alıcı çözüm olarak alınmalıdır, diye çağrıda bulunursak, ölçüyü kaçırmış olmayız. Çünkü tıbbın en eski babası Hipokrat'ın dediği gibi, her hasta kendi ülkesinin ilacı ile tedavi edilir. Fakat biz isteğimizde gü­zel davranıyor ve diyoruz ki Öğrencilerimiz İslam ceza hukukunu öğrenmelidirler. Ve onlar araştırmaları esnasında bizim toplumsal hastalıklanmıza ilaç olarak alınabi­lecek şeyleri bulacaklardır. Hind kanunlarından ya da dünyadaki başka kanunlardan çözümler alacağımıza, islam Fıkhı'ndan çare aramak bizim için daha iyidir. Çünkü kendi yanımızda olan değerleri küçük görüp de başkalarının yanındakilere beğenmeye bile değer olma­yan, hayran kalmamız doğru değildir, İmam Şafiî'nin şu sözündeki kimseler gibi olmamız hiç yakışık almaz "Kendi toprağında güzel düzgün bir direk, bayağı bir odundan başka birsey olarak görülmez."[32] Hiç kuşkusuz İslam ahkamı içinde birçok yerlerde alınıp yararlanmaya değer hükümler vardır. Bu konudaki ümidimiz, ülkele­rin fikrî kaynaklarını öğrenmeye çaba gösteren ve başkalanna ci açmayan bir avuç hukuk adamıdır. Ve gerçekten onlann yanında bu zengin servet vardır. Başarının gerçek sahibi yüce Allah'tır. 3 SUÇ TANIMI VE ESASI Suçun anlamını ve bu kelimenin ism gibi hatîe masiyet gibi, Arapçadaki eşanlamlarını ele almak zorundayız. Hiç kuşkusuz bu deyimler, İslam hukuk siste­minde ifade etmiş olduklan terim anlamlan ile sözlükte ifade etmiş oldukları an­lamlar bakımından birbirine uymaktadır. Hiç kimse suç cerime'un cezayı gerekti­ren ve kınanmayı doğuran bir fiil olduğunda farklı görüşe sahip değildir. Fakat bi­zim kelimenin anlamını, sözlükte hangi kelimeden ne münasebetle türetildiğini ve bu anlamın islam hukuk sisteminde kastedilen mana ile ilgisini açıklamamız gerek­mektedir. Arapçası ile cerime suç kelimesi kesmek ve kazanmak anlamına gelen cerm mastarından türemiştir. Anlaşılan bu kelime eskiden hoş görülmeyen kötü davranış anlamını ifade etmek için konulmuştur. Bu nedenle olsa gerektir ki cerm kelimesi ile, birisini kötü bir iş yapmaya zorlamak anlamı da kastedilmiştir. Nitekim yüce Allah'ın şu ayetinde kelime bu anlama kullanılmıştır "Ey kavmim, bana olan düşmanlığınız Nuh kavminin veya Hud kavminin ya da Salih kavminin basına ge­lenler gibi sizi bir musibete sürüklemesin. Lût kavmi de sizden uzak değil,"[33] Yani, bana olan düşmanlığınız ve benimle olan çekişmeniz, sizden önce peygamberlerine düşmanlık eden kavimlerin başına gelen şiddetli azabın başınıza gelmesine sizleri sürüklemesin. Bir başka ayette yüce Allah şöyle buyurur; "Bir top­luluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adalet yapın ki o takvaya çok ya­kın olandır."[34] Yani bir kavme olan kininiz sizi onlara karşı adaletsiz davranmaya sürükleyip de günaha sokmasın, demektir. İşte bu nedenle hakka, adalete, doğru yola aykırı olarak yapılan her harekete ceri­me suç denilebilir. Sonra bu manada olmak üzere Arapçada icram ve ecramu fiillerini de türetmişlerdir. Nitekim buna örnek olarak yüce Allah'ın şu iki ayetini gösterebi­liriz "Gerçekten günah isleyenler ecramû iman edenlerden kimine gülerlerdi."[35] "Biraz faidelenin, şüphesiz ki siz mücrimlersiniz günahkarlarsı­nız."[36] Ve son olarak yüce Allah "Şüphe yok ki günahkarlar müc­rimler sapıklık ve çılgın ateşler içindedirler."[37] buyurur. Bu açıklamamızdan ortaya çıkan sonuç şudur Cerime suç sözlük anlamı olarak hoş olmayan ve çirkin görülen bir şeyi yapmak anlamındadır. Buna göre mücrim de suçlu ısrarlı biçimde sürekli olarak hoş ol­mayan şeyî yapıp duran ve bundan vazgeçmeye çalışmayan, dahası bırakmayı iste­meyen kimsedir. Burada, tanımda getirmiş olduğumuz kayıtlar bu niteliğin gerçek­leşmesi içindir. Bir sıfatın kişide nitelik haline gelmesi için onun sürekli olarak yapıl­ması gerekir. Şu halde şeriatın bütün emirleri yüce Allah'ın hükmü ve bunların akl-ı selime de uygun olması dolayısı ile hattı zatında güzel olduğuna göre, Allah'a isyan etmek cerime suç sayılır. Yine yüce Allah'ın yasak etmiş olduğu bir şeyi yapmak da cerime sayılır. Çünkü yapılan şey hoş değlidir. Zira yüce Allah onu yasak etmiştir ve akla göre hoş değildir. Çünkü akl-ı selimin hüküm verdiği şeylerle İslam şeriatı­nın hükme bağladığı şeyler birbirine uyum göstermektedir. Bunun için olsa gerek­tir ki, bir bedeviye Muhammede niçin iman ettin? diye sorulduğunda bedevi şöyle cevap vermiş Çünkü aklın yapma dediği hiçbir şeyi Muhammed'in yap dedi­ğini, aklın yap dediği hiçbir şeyi de yapma dediğini görmedim. 20. Buna göre cerime suç Yüce Allah'ın yasak ettiği şeyi yapmak, emrettiği şey­lere karşı gelmektir, diyebiliriz. Ya da daha genel bir ifadeyle, cerime suç; şeriatın hükmü olarak yüce Allah'ın emrettiği bir şeye karşı gelmektir, diyebiliriz. Bizim ce­rimeyi suçu bu şekilde tarif etmemiz, fikıh bilginlerinin cerime, yapıldığı takdir­de ceza öngörülen haram kılınmış bir fiili yapmak ya da yapılmaması durumunda ceza öngörülmüş olan bir fiili yapmamaktadır" biçimindeki tanımlarına tam tamına uymaktadır. Bunun sebebi şudur Yüce Allah, emirlerine ve yasaklarına aykırı davra­nan herkes için bîr ceza belirlemiştir. Bu ceza ya dünyada verilen bir ceza olur ve yöneticiler bunu uygularlar, ya da dini bir mükellefiyet olur, kişi yüce Allah'a karşı bunu yaptığı için keffaret verir, ya da ahîret cezası öngörmüştür, bu cezayı yerine getirmeyi de herşeye karşılığını verecek olan yüce Allah üstlenir, ki o, hükme bağla­yanların en hayırlısıdır. Şeriat her suça bir ceza biçmiştir. Bu ceza ya dünyada hemen peşinen uygulanır ya da ahirete bırakılmıştır ve alemlerin rabbi olan yüce Allah orada uygular. Ancak kişi bir daha günaha dönmemek üzere içten gelerek tevbe eder de yüce Allah da onu rahmetine ve bağışlamasına gark ederse, bu müstesnadır. O çok bağışlayan, tevbeleri çok kabul eden ve rahmet sahibi ilahtır. Bu tanım genel bir tanımdır ve bütün günahları içine almaktadır, işte bu açıdan cerime, ism ve hatîe hep aynı anlama gelmiş oiur. Çünkü bunların hepsi sonuçta, yüce Allah'ın emrine ya da yasağına karşı gelmeyi ifade eder. Bu karşı gelmenin ce­zası ister dünyevi ister uhrevî olsun, farketmez. Fakat masiyetleri yargı alanına girme ve yüce Allah'ın dünyevi ceza öngörmesi açısından değerlendiren fıkıh bilginleri, özellikle cerime terimini, cezasını yargı or­ganlarının yerine getirmiş oldukları masiyetlere vermektedirler. Ef-Maverdî, ecrime tanımını şöyle yapmaktadır "Cerime yüce Allah'ın had veya ta'zir cezası ile yasakla­dığı bir takım şeryî yasaklardır." Tanımda geçen had, miktarı belirlenmiş olan cezalardır. Kısaslar ve şariin kanun koyucunun kitap Kur'an ve Peygamber'in sünneti ile miktarını açıklamış olduğu diyetler de buna dahildir. Bunların hadlere, girmesi, miktarlarının belirlenmiş ve açıklanmış cezalar olmaları yüzündendir. Ta'zir yeryüzünde fesadı gidermek ve kötülüğe engel olmak için yöneticilerin uygun gördükleri ve miktarı onların takdirine bırakılmış cezalardır. Bunlara denilmesi, toplumu desteklemeleri ve korumaları dolayısıyladır. Çünkü kelimenin türetildiği azzeranm manası destek verdi demektir. Nitekim şu ayet-i kerimede keli­me bu anlama kullanılmıştır "Celalim hakkı için, eğer namazı kılar, zekatı verir, Peygamberlerime inanır, onlara kuvvetle yardım eder, Allah'a güzel bir ödünç ile borç verirseniz, elbette kusurlarınızı örterim. Herhalde sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokarım."[38] Cerimenin suçun bu şekildeki tanımından, modern hukuk bilginlerinin suç tanımına yakın bir tanım olduğu sonucunu çıkarmaktayız. Çünkü ceza hukukunda suç; kanunun yapılmasına ya da yapılmamasına belirli bir ceza öngördüğü davranış­lardır, Sözkonusu kanun gereği, bir fiil hakkında ceza kanunu olmadıkça o fiil suç sayılmaz. Kanunsuz ceza da olmaz. Az önce belirtmiş olduğumuz şer'i ceza tarifi, ilk anda ta'zir cezaları açısından modern hukukun suç tarifinden ayrılmaktadır. Çünkü ta'zir kitap veya sünnet tara findan miktarı belirlenmemiş cezalardır. Ne var ki meseleye daha yakından bakılın­ca, İslam'ın suç tanımı ile modern hukukun suç tanımının genelde birbirine yakın olduğunu görürüz. Çünkü bütün ta'zir cezaları fesada engel olmak ve zararı gider­mek için konulmuştur. Zararı gidermek ve fesada engel olmak, Kitap ve Sünnette dayanağı olan prensiplerdir. "Yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın"[39] ayeti ile "Ne doğrudan ne de karşılık olarak zarar vardır."[40] hadisi bunlardan sadece ikisidir. Çünkü ta'zir cczalarının takdiri yöneticilere bırakılmıştır. Yüce Allah'ın yöneticilere yeryüzünde vermiş olduğu otorite gereğince onların in­sanlara engel olacağını uygun gördükleri miktarda ceza koymak yetkileri vardır. Bu tespitimizle modern ceza kanunlarındaki fesada engel olucu ve alıkoyucu eczaların çoğunun ta'zir kabilinden eczalar olduğunu söyleyebiliriz. Bu demek değildir ki sözkonusu kanunlar her yönden şer'î kanundurlar. Hayır böyle değildir. Çünkü sözkonusu ceza kanunu Kur'an-ı Kerim'in çok ağır ceza öngörmüş olduğu cezalara hiç değinmemektedir. Öte yandan bir takım başka suçlara da Kitapta ve Sünnette belirtilmemiş cezalar vermektedir. Gerçekten Kur'an ayetlerinde ve hadislerde masiyet, ism ve hatîe gibi ifadeler yer almaktadır. Şimdi burada bu ifadelerin manalanna ve cerime ile ilişkisine deği­nelim. Masiyet genel olarak değerlendirilince, cerimenin tarifine uymaktadır. Çünkü masiyet kelimesi ile, yüce Allah'ın emrine ve yasağına aykırı davranmak kastedilir. İsm de hatîe de aynı manadadır. Bunlar da geniş perspektiften değerlendirilince ce­rime manasınadırlar. Zira bütün bunlarda Allah'a isyan, şeriata aykırı davranmak sözkonusudur. Yüce Allah bu davranışlara ya dünyevî ya da uhrevi cezalar öngör­müştür. Uhrevî cezayı bir daha dönmemek üzere yapılacak tevbe ile bağışlayabilir. Çünkü yüce Allah kullarının yapacakları tevbeleri kabul eder. Buna göre, cerime, masiyet, hatîe ve ism kelimeleri beyanı işaretlerinde farklılık olsa da mana itibarı ile aynıdırlar. Kelimelerin beyanı işaretlerine gelince, suçlunun yaptığı hareketle kötü bir kazanç elde etmesi ve aklen kötü ve çirkin bir hareket yapması gözönüne alınmış ve yapılan harekete cerime denilmiştir. "İsm"e gelince, suçlunun suç işlemekle insani değerlere ulaşmakta yavaş davran­mış olması gözönüne alınmış ve yapılan harekete ism denilmiştir. Çünkü arapçada "ism" diye yavaş yapılan hareketlere denilmektedir, işlenen suça hatîe denilirken, kötülüğün ruhu kuşattığı ve ona baskın geldiği ve artık suçun insanın elinden ira­desi dışında işlenmeyi gözönüne alınmıştır. Bu nedenle hatie deyimi ancak, kötülük insanın kalbine kök saldığı zaman kullanılır. Nitekim yüce Allah kelimeyi şu ayette bu anlama kullanmıştır "Hayır, her kim bir kötülük kazanır da suçu kendisini çepe­çevre kuşatırsa onlar cehennemin yaranıdırlar. Onlar orada bir daha çıkmamak üzere kakadırlar."[41] Cerime ve Şer Cerimenin suç bu özel manaya gelecek şekilde tanımı, yani yargı organları­nın ceza sonucu bağladığı yasak fiillerdir diye tarif edilmesi onu ahlak bilginlerinin ifade etmiş oldukları şer kötülük kelimesinden ayırmaktadır. Fakat cerime genci pers­pektiften yapılan tanımı ile ahlak bilginlerinin şer kötülük tanımlarına uymaktadır. Çünkü ahlak bilginleri, bir fiil topluma zararlı ise buna şer kötülük demekte, topluma zararlı değilse hayır olarak değerlendirmektedirler. Onlann bu değerlen­dirmeleri, haynn ölçüsünü mümkün olan en büyük miktar ve sayıda menfaat olarak değerlendirenlerin sözleri gereğidir. Menfaatler sadece maddi değillerdir, aksine burada menfaattan maksat, maddi ve manevî bütün menfaatlerdir. Sonra bunlar sa­dece hemen elde edilen menfaatlerle kısıtlı değil, ileride elde edilecek menfaatlere de şamildir. Zararları gidermek de menfaatlerden sayılır.[42] İşte bu ölçü, ölçülerin içinden açık olanı ve adil kanunî düzenlemelere ve sosyal yardımlaşmaya en yakın olanıdır. Öte yandan insanı kendi toplumu içinde yaşayan ondan yararlanan ve topluma fayda veren sosyal bir hayvan sayan görüşe en yakın olanıdır. Gerçekten ahlakın iyilik anlayışı, hem fiili, hem de ona yönelmeyi içerir. Şu halde bir kişi hayır işlemeye yönelmedikçe hayırlı bir kişi olamaz. Bu anlayış, İslamın ah­lak ve terbiye anlayışına tamı tamına uygundur. Çünkü Rasulullah şöyle bu­yurmuştur "Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettögi şey var"[43] Biz daha önce yukarıda bu hadis-i şerife değinmiştik. Ahlakın kötülük şer anlayışı da böylece hem fiil hem de ona yönelmeyi ifade eder. Kötü kimse kötülüğe yönelen ve onu yapan kimsedir. İslam'ın kötülük anlayışı da aynen böyledir. Çünkü İslam da isme kötülüğe aynı bakış açısı ile yaklaşmaktadır. Bu nedenle bir hadiste şöyle ifade edilmektedir "İsm, gönülde iz bırakan ve başkalarının bilmesini isteme­diğin şeydir. Birr iyilik ise kalbin huzur bulduğu şeydir, insanlar sana bir konuda fetva verseler de sen yine kalbine fetva sor." Yukarıda ahlak kuralları ile genel anlamda İslamda suç anlayışının uyuştukları noktayı açıklamış olduk. Cerime suçun özel anlamda tanımı ile ahlak kurallarının ayrıldıkları noktaya gelirsek; ahlak kurallarına göre kötülük kavramı, işlendiğinde ceza öngörülen kötülük kavramından daha geniştir. Ahlak kurallarına göre şer kötülük, kanun kuvvetlerinin uygulayacağı cezada öngörülen kötülüğe ve yargı alanı­na girmeyen kötülüğe de şamildir. Bu şundan ileri gelmektedir Birçok hareketler vardır ki delillendirilemezler ve ispat edilemezler. Yargıç ispat için araştırmaya kalkışsa, insanların kalplerini yarıp bakması gerekir. Bu davranış da hattı zatında her­hangi bir hayrın meydana gelmesine yol açmaz. Evet, kişilerin kalplerinden geçeni araştırırken onlara verilecek huzursuzluk, suça verilecek ceza dolayısı ile meydana gelecek hayırdan çok daha büyüktür. Hatta ahlak kurallarının bizatihi kendisi bile insanların sırlarının ortaya çıkarılmamasını ve kalplerinden geçenin araştırmaması­nı gerektirmektedir. Bentham, Usulü'ş-Şerai isimli eserinde, ahlak kuralları ile hu­kuk kuralları arasında açıkça karşılaştırma yapmaktadır Ahlak ilminin gayesi, insanların mutluluğu sağlayan düzeye erişebilmeleri için, ha­reketlerini düzene koymaktır. Bu gayenin hukuk ilminin de hedefi olması gerekir. Fakat bu iki sanat ya da iki ilim dalı, konunun genel ve özel planında birbirinden ay­rılmaktadır. Bütün davranışlar ve genel olarak bütün hareketler ahlak alanına girer. Ahlak, hayatın bütününde ve kişinin başkaları ile ilişkilerinde insanın elinden tu­tan bir mürşid durumundadır. Oysa bu, hukuk ilminde mümkün şeylerden değil­dir. Mümkün olsa bile hukuka göre bu gibi davranışlardan uzak kalmak gerekir. Çünkü kişilerin şahsi davranışları üzerinde hukukun sürekli bir otoritesi olması caiz değildir. Ahlak ilmi insana, topluma ve kişilere faydası olacak herşeyi yapmasını em­reder. Fakat buna karşılık topluma faydalı olan birçok davranışı hukukun emretmesi mümkün değildir. Hatta birtakım zararlı fiiller vardır ki, bunları ahlak ilmi engellese de hukuk ilminin yasak etmesi mümkün değildir. Kısacası her iki ilmin odak noktası birdir, fakat birinin çerçevesi diğerinden daha geniştir, iki ilim arasındaki bu farklılık iki sebebe dayanmaktadır A- Hukuk ilminin ceza'lık bir suç sözkonusu olmadıkça kişilerin özel hayatına doğrudan karışması mümkün değildir. Bilindiği üzere ceza, bir zarardır. Böylesi bir zarara ancak verildiğinde ondan daha fazla bir iyilik meydana gelecekse karar verilir. İnsanların kişisel davranışlarının çoğuna baktığımız zaman görürüz ki, bu davranış­lara ceza hükmü bağlarsak, yapıldığı için ceza öngörülen hareketten daha fazla za­rar meydana gelir. Çünkü bu gibi durumlarda hukukun uygulanması, insanların kalbinde korkuya ve huzursuzluğa yol açar. Bu da bu gibi suçların yapılmasına en­gel olan hukuktan daha fazla zarar doğurur. B- Hukuk ilmi daima, suçlunun cezalandırılmasını isterken, öte yandan suçsuz kimseye ceza vermiş olmaktan korkar. Oysa kişisel davranışları cezalandırırken korktuğu tehlikeye düşme noktasına varmış olur. Bu tehlike, ruhî suçların tanımın­dan, açıklanmasından ve mahiyetinin bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Mesela, katılık, nimetlere karşı nankörlük, hıyanet ve buna benzer davranışlar. Bunlar insan­ların gözünde kötü davranışlardır. Fakat hukukun uygulama alanına girmezler. Çünkü bunlar hırsızlık, adam öldürme, yalan yere şahitlik etme ve benzeri suçlarda olduğu gibi gerçekleşip gerçekleşmedik!eri tam olarak bilinemezler. Sonra yazar, ahlak ile hukuk arasında tümevarım yoluyla çok isabetli bir karşılaş­tırma yapmaktadır. Daha sonra insanların kişisel davranışları ile ilgili ahlakî suçlarda topluma rahatsızlık verilmeden ispatlarının mükmün olmadığını ifade etmektedir. Bu gibi hareketlerin yapılıp yapılmadı klan na delil bulmak en zor şeylerdendir. Bu noktada jurnalciler görevlendirilmedikçc, söz taşıyan kimseleri kullanmadıkça, göz­cülerin sayısını artırmadıkça bu gibi suçların ispatı mümkün değildir. Oysa tecessüs başlıbaşına zararlı ve çirkin bir harekettir. Çünkü bu gibi durumlarda hem suçlular hem de suçsuzlar hep birlikte başlarına birşey geleceğinden korkarlar. Bunlarla ilişki içinde olanlar da aynı korkuyu duyarlar. Sonuç olarak böylesi yaygın korku ve ko-vuculuğun alıp yürümesi dolayısı ile toplum içinde hayat sürmek tehlikeye girer. Ve herkes kendi kovuğuna çekilir, aralarında birbirlerine güven azalır, Bir kötü davra­nışa karşı savaş açan hukuk ondan daha kötüsünü meydana getirmiş olur.[44] Bu bakış açısı ve değerlendirme genel hatlarıyla İslam fıkıh bilginlerinin yaklaşımı ile aynıdır. Çünkü ahlakın yapın dediği şeyleri din de emreder. Ahlak kurallarına göre güzel olup da dinin yapmayın dediği bir hareket yoktur. Bu nedenle; Araplann hakim bilge kişisi Ekscm b. Sayfi, Rasulullah'ın peygamber olarak gönde­rildiğini duyunca., onun neye davet ettiğini öğrensinler diye oğullarım gönderir, oğullan da Rasulullah'ın neye davet ettiğini öğrenip döndükleri ve babalarına bildir­dikleri zaman şöyle der "Eyer bunlar din değilse bile insanların ahlakına göre gü­zel şeylerdir." İslamm suç olarak tespit ettiği ve cezalandırdığı hareketler de böyledir. Bunlann bir kısmını bu çağda modern hukuk da kabul etmektedir. Ancak İslam hukuku mevcut olan hukuk sistemlerinden, özellikle Mısır'daki hukuk düzenlemelerinden dört noktada aynimaktadır. A- İslam hukuku, ceza öngörülen suçlar konusunda daha geniştir. Mesela zina suçunun İslam'da belirli bir cezası vardır, İslam bunu öngörürken suçun ispatı için tecessüs ve benzeri hareketleri de teşvik etmez, içki içmek, iffetli kadınlara zina ifti­rasında bulunmak ve İslamın ceza öngördüğü öteki suçlar da böyledir. Genelde Avrupa hukukları da bu suçların bazılarına cezalar koymuştur. Diğer bazılarına ise dar bir çerçevede ve sınırlı biçimde cezalar getirmiştir. B- İslam hukukunda cezalar suç ile cezanın eşitliği ilkesine dayandınlmıştır. İs­lam imkan ölçüsünde verilecek cezanın suçun cinsinden olmasını gözetmiştir. Böy­le davranmasının nedeni, mağdurun ve yakınlarının kalpleri rahat etsin, ceza, işle­nen suçun aynısı olsun diyedir. Çünkü herhangi bir saldın kendi cinsinden bir fiil ile savuşturulur. C- Günümüzde uygulanmakta olan modern hukuk düzenlemeleri, cezalarda toplum hakkını daha ön plana çıkararak değerlendirmişler, mağdurun içinde duya­cağı kini hiç gözönüne almamışlardır. Biz bu konuya daha önce işaret etmiştik. D- Günümüzde modern hukuk sistemlerinin öngördükleri cezaların çoğunluğu suçluyu hayattan, insanlardan koparan ve her türlü hareketten alıkoyan hapis ceza­ları şeklindedir. Oysa hapis cezası insanın insanî kuvvelerini yok eder, suçlu ile toplum arasına -daha henüz doğmamışsa- düşmanlık tohumunu atar. Eğer bu ze­hirli tohumlanm bırakmışsa, bu takdirde de geliştirir. Bütün bunlar hakkında ileride yeri gelince daha fazla açıklama yapılacaktır. Yüce Allah'tan bizlere yardımım esirgememesini diliyoruz. Bir Fiilin Suç Sayılmasındaki Kriter Kuşkusuz İslamda bir fiilin suç sayılmasında temel kriter, dinin emirlerine ay­kın davranılıp davranılmadığıdır. Bu apaçık ayan beyan ortada olan bir kriterdir. Ancak burada iki noktaya dikkat etmek gerekir A- İslamın emirleri cüzi değil küllidir. Kur'an-ı Kerim altı adet suçun cezasını açıklamıştır. İslam'ın meşru düzenine karşı gelmek, yol kesmek, hırsızlık etmek, zina etmek, iffetli kadınlara zina iftirasında bulunmak ve bütün çeşitleri ile kısas cezası. Sünnet ise bunlara sarhoş edici içki içme, dinden dönme ve başka cezalar eklemiş­tir. Kitabın ve sünnetin ayrıntısını vermediği birçok suçun cezası geri kalmıştır. İs­lam bunların cezasını suçlunun durumuna uygun ve toplumun ıslahına ve insanlar arasında güvenliğin yayılmasına yarayacak miktarda belirlemek üzere yöneticilere bırakmıştır. İslamda bu çeşit suçların cezası ceza prensiplerinden ikinci prensip olan ta'zir cezası ile olacaktır. B- İslamî cezaların varıp dayandığı bir ana kriter olduğu unutulmamalıdır. Ana kriterden maksat, ta'zir dolayısı ile her ceza, kaynağını bu kriterden alır demektir, Bunun sebebi şudur Ta'zir dinî bir emri yerine getirmek demektir. Bu emir, toplumu ıslah etmek ve cemiyette boş şeylerin ve fesadın yayılmasını engelle­mektir. O halde burada suç sayılacak ve sayılmayacak şeyleri belirleyen bir kriter ol­ması gerekir, işte bu kriter, mutlaka İslamın kaynaklarından, hedeflerinden, maksat­larından ve amaçlarından çıkarılmış olmalıdır. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi İslam şeriatında şeriatın alemlere rahmet ol­mak, insanları yaşantılarında mutlu kılmak ve akibetlerinde hayırlara götürmek için geldiği ifade edilen hususlardandır. Nitekim yüce Allah; "Ey insanlar, size rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olanlara bir şifa, müzminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir."[45] buyurur. İnsana rahmet Îslamın getirmiş olduğu bir kav­ramdır. Tüme vanmla sabittir ki, İslam şeriatında insanın azamî oranda yararına ol­mayan hiçbir emir yoktur. Bu nedenle fıkıh bilginleri derler ki İslam şeriatı insanlı­ğın muteber olan maslahatlarını korumak için gelmiştir. Bunlar gerçekten maslahat denilmeye layık menfaatlerdir. Yoksa nefsin azgın istekleri peşinden tadılan sapık şehvet duygulan değildir. Bu da bizi şeriatın muteber saydğı, korumak için geldiği, kendisine yapılan saldınyı Kur'an'ın hükmüyle belirlenmiş cezaya layık bir suç ya da adil bir yöneticinin belirlemiş olduğu bir eczaya layık bir suç olarak kabul ettiği maslahatları ele almaya sevketmektedir. Adil yönetici, yüce Allah'ın Kur'an'da nitelikleri­ni sıraladığı şu kimseler gibi değildir "İnsanlardan öyle kimseler vardır ki onun dün­ya hayatına ait sözü ve o kalbinde olana Allah'ı şahid getirir. Halbuki o düşmanların en yamanıdır. O yeryüzünde işbaşına geçti mi orada fesat çıkarmaya ekini ve zürriyeti kökünden kurutmaya koşar. Allah fesadı sevmez. Ona Allah'tan kork denildiği zaman izzeti kendisini günah işlemeye götürür, İşte öylesine cehennem yetişir. O gerçekten ne kötü yataktır."[46] Filozof Bentham'ın dediği gibi, ahlaki düşünce sistemleri içinde beşeri ka­nunlara temel olmaya en yakın olanı menfaat olduğuna göre -ki filozof bütün ka­nunların temelini menfaat kılmıştır- İslam hukukunda da aynen bunun gibi gerçek maslahatlar hukuki düzenlemelerin temelidir. İslamın getirmiş olduğu bütün dü­zenlemelerin ve ahkamın temeli maslahattır. Maslahat Îslamın bütün maksat ve he­deflerinde gerçekleşen bir olgudur. Nassın getirmiş olduğu her hükmün içinde maslahat vardır. Nassın bulunduğu yerde, onun dışında başka biryerde maslahat yoktur. Nass'a aykırı olarak alınıp da menfaat ve maslahat olarak kabul edilen her şey sadece bir takım ruhî saplantılardan veya menfaatlerden ibarettir. Mesela içki ve kumarın sağladığı menfaatler gibi ki bunların günahları yararlarından daha fazladır. Nitekim yüce Allah "Sana içkiyi ve kuman sorarlar. De ki; Onlarda hem büyük günah hem de insanlar için faideler vardır. Günahlan ise faidelerinden daha büyük­tür."[47] Hakkında nass olmayan meselede, yöneticiler ceza getirir­ken, aykın davranmak ve kendisini çiğnemek zarar doğuran ve ceza gerektiren bir suç sayılan maslahat kriterine dayanmaktadırlar. Hukukî düzenlemeleri menfaat ilkesine dayandıranlar muteber menfaat kavramını ilmî olarak, inceden inceye yazmışlardır. Tıpkı Bendıam ve Stuart Mili'in yaptığı gi­bi.... Bu nedenle bizim de İslamda maslahat kavramını ele almamız gerekir ki ta'zir cezasının üzerine dayandığı o ince kriter ortaya çıksın ve cerimenin suçun manası da bir kapalılık olmayacak biçimde açığa çıksın. Madem ki aranan kriter maslahattır, o halde onu çiğnemek suçtur. Madem ki onu çiğnemenin nas ile suç olduğu açıklan­maktadır, o halde ona boyuneğer ve çiğnemeyiz ve yüce Allah'ın haklannda şu be­yanda bulunduğu kimselerden olmayız "Onlar aralarında hükmetmesi için Allah'ın rasulüne davet edildikleri zaman, bir zümresi hemen yüzçevirip dönücüdür."[48] Herhangi bir maslahatın çiğnenmesi durumunda nas ile bir ceza getirilmemişse, fıkıh bilginlerinin bu suça tayin ettikleri cezalara ve buldukian çözümün yaranna bakanz. Tabii bu çözüme sıkı sıkıya bağlı kalmayız. Biz Îslamın ceza hukukunda te­mel kriterine bağlı kahnz; o da, ceza ile suç arasında eşitlik, cezanın mümkün oldu­ğu ölçüde suçun cinsinden olması ilkesidir. Bu durumda da yine bizzat maslahat ola­yına bağlı kalmayız. Çünkü olay öyle bir olay olur ki yapılan hareket herhangi bir asırda ve durumda muteber maslahatlan çiğneme sayılırken, başka bir durumda ve çağda hiç de maslahatı zedeleme sayılmaz. Çünkü insanlar neden oldukları olaylar kadar değişik ve çeşitli yargılarla yüzyüze gelirler. Şimdi İslamın kriter saydığı ya da Kur'an'ın ve sünnetin hükümlerinden tümevarım metodu ile kriter olduğu sabit olan muteber maslahatları ele alalım. İslamda Muteber Maslahat Kavramı Daha önce dediğimiz gibi tümevanm metodu bize İslam şeriatında, bütün hükümlerin kulların maslahatlarını faydalarını içerdiğini ortaya koymaktadır, İs­lam'ın kitab veya sünnetle ortaya koyduğu ve içinde gerçek maslahatın olmadığı hiçbir emir yoktur. Her ne kadar bu maslahat bazılarına göre farklı olsa da, ya damaslahat olup olmaması hakkında insanlar birbiriyle ihtilaf etsede bu ihtilafın nedeni şudur birbiriyle ihtilaf eden taraflardan birisinin kafasına başka bir düşünce sistemi hahim olmuştur ve bundan dolayı İslam şeriatında var olan gerçek maslahatı kavrayamamaktadır. Mesele günümüzde bazı insanlar maslahat, faizi serbest kılmakta ve bunu Kur'an'da yasak edilen faiz kavramından çıkarmaya çaba göstermektedir diye iddaa etmektedirler. Yine bazıları zina suçuna sopa cezası vermenin, iffetli kadına zina iftirası suçuna yine sopa vurma cezası vermenin maslahat olmayacağı iddiasındadır. Ve daha başka suçlarda tayin edilmiş cezalarda maslahat görmemektedirler. Söz konusu cezalarda maslahatı göremeyişlerinin nedeni başka düşünce sistemlerinin etkisi altında kalmış olmaları, ya da o sistemleri taklit etmeleri dolayısıyla şüpheye düşmelerindendir. Bu kuşkular günün ortasında güneşi engelleyen bulut mesabesindendir. Bu konudaki açk örneklerden birisi içkinin haram kılınmasıdır. İçkinin haramlığındaki maslahat aklı başında herkes için gayet açıktır. Hatta cahiliyyet devrinde Araplardan birisine içki sunulmuşta "Beni sapıklığa sürükleyecek kendi elimle alamam" diyerek kabul etmemişti. Bununla birlikte bazıları içkinin haram kılınmasında maslahatın belli olmadığından dem vurmaktadırlar. Hatta bunların arasında bilginlerde vardır. Bu, her türlü dini bağdan kurtulan insanların bazı adetlerinden fikri planda etkilenmekten başka bir şey değildir. Bunlar etki altında kalmış ve düşüncelerine kölelikmhastalığı bulaşmıştır. Umarız yüce Allah'ın fazlı ve ihsanı ile en kısa zamanda bu kölelikten kurtulurlar. Tüme varım metodu şer'i hükümlerin tümünün kulların maslahatları yararları için geldiğini göstermesinde bu konuda şüphesi olanların ancak düşünce yapısı bozuk kimseler ya da İslamın maslahatlarını bilmeme dolayısı ile şüpheye düşmüş kimseler olmalarına karşılık, yine de bilginlerin hükümlerin maslahat esasına göre ta'lil edilmesi illetlerin ortaya konulması noktasında üç görüşe ayrıldıklarını görmekteyiz A- Bilginlerden bir zümre, İslamın getirdiği hükümlerin maslahatı gerçekleştirmek için geldiğini kabul etmekle birlikte, hükümlerin ta'lil edilmesini kabul etmezler. Bunlara öre sadece naslara bakılır ondan öteye geçilmez. Bu zümre kıyası kabul etmeyen zümredir ve başlarına Zahiriye mezhebinin ilk kurucusu Davud Zahiri ile ikinci kurucusu İbn Hazm el-Endelusi gelir. B- İkinci grup, hükümlerin illetleri olduğunu ve bu illetlerin o hükmün konulmasında birer saik ve müessir olduklarını kabul etmeyen zümredir. Bu zümrenin başında İmam Fahruddin er-Razi gelir. İmam Razi, kıyası kabul eden bilginler arasında olmakla birlikte bu görüşü benimsemiştir. Fakat o kıyas konusunda "Kıyasın illeti hakkında o hükmün emaresidir, yoksa hükmün verilmesine etki eden bir saik değildir. Çünkü şer'i hüküm Allah'ın hükmüdür. Yüce Allah'ın hükmüde etkeni ne olursa olsun herhangi bir etkenin altında olamaz. Bu etken ister kulların maslahatları olsun ister başka birşey farketmez. Çünkü o, kulların yaratıcısıdır vekulların maslahatlarının yoktan var edenidir." Demiştir. "O yapacağından soromlu olmaz fakat onlar sorumlu olurlar." [49] Gerçekten bu görüş şeriatın maksadının ve insanın kavramış olduğu hikmetlerin maslahat olduğunu ifade etmektedir. Maksatlar ve hikmetler neticede bizatihi maslahatlara varmaktadırlar. Fakat bunlara hükmün saikleri ve sebepleri denmesi sahih değildir. Çünkü yüce Allah'ın fiilleri illetlere bağlanmaz, hükümleride böyledir. C- Çoğunluğu Maliklerin teşkil ettiği üçüncü zümreye gelince; bunlar maslahatların hükümlerin illetleri olduğunu, şeriatın getirdiği hükümlerin maslahatlarla ta'lil edildiğini söylerler. Ancak ta'lilin nassı ortadan kaldırmaması ya da terk edilmesine yol açmaması şarttır. Bu görüş sonuçta Razi'nin ve diğerlerinin görüşleri ile bir noktada birleşir. O ortak nokta şudur Maslahatlar şer'i hükümler için emarelerdir, yoksa yüce Allah'ın iradesine etki edip de başka hükümleri koymasına sebep olacak illetler olmaları mümkün değildir. Çünkü böylesi imkansızdır. Yüce Allah'ın zatına laik değildir. Allah bu duruma düşmekten münezzeh ve yücedir. Biz dedik ki Muteber maslahatlar[50]zaman zaman izafi olsalarda gerçek maslahatlardır. İslam'ın gerçekleştirmeyi hedeflediği maslahatlar beş değeri sağlamaya yöneliktir. Bunlar, dini nefsi aklı nesli ve malı korumayı amaç edinen hükümlerdir. Çünkü insanın içiçnde yaşamış olduğu dünya bu nitelikler üzerine kuruludur. Ve insan hayatı ancak bunların varlığı ile anlam kazanır, hayatta olma niteliği elde eder. Yüce Allah insanoğlunu bu varlık aleminde şerefli kılmıştır. O şöyle buyurur "Andolsun ki biz Adem oğullarını üstün bir izzet ve şerefe mahzar kılmışızdır. Onlara karada va denizde taşıyacak vasıtalar verdik. Onlara güzek rızıklar verdik; onları yarattığımızın bir çoğundan cidden üstün kıldık."[51] Yüce Allah'ın bahsetmiş olduğu bu şeref yukarıda zikredilen beş değerin bulunmasını ve bunların korunmasını, kendilerine herhangi bir saldırının olmamasını gerektirir. Din mutlaka gerkli bir kurumdur. Çünkü dindar olmak, diğer bütün canlılar arasında insana has bir niteliktir. O halde insanın inancı korunmalıdır ve inanma hürriyetikendisine tam olarak verilmelidir. Nitekim yüce Allah "Dinde zorlama yoktur, gerçekten iman ile inlar apaçık meydana çıkmıştır."[52] Buyurmuştur. Ayet-i kerime dinde fitne çıkarmayı ve sağlam inanç ile mücadele etmeyi adam öldürmekten daha beter saymıştır. Nitekim bir başka ayette yüce Allah "Fitne katlden beterdir."[53] buyurur. Nefsi koruma, değerli ve şerefli olan yaşama hakkını korumak demektir. Nefsi koruma kapsamı içine, yaşama hakkını koruma, insanların organlarını yararlanmalardan koruma, şahsiyetini ve insanlığını koruma insanın insanlığını zedeleyecek durumlarda uzak kılma ve insanın insanlığı ile ilgili herhangi bir olguya tecavüz etmek iseyene engel olma girmektedir. Yine çalışma hürriyeti, düşünme, ikamet etme ve daha başka hürriyetler, insanı hür hayatının desteklenmesi anlamına gelen şeyler buna, dahildirler. Çünkü kişi insanlık fâaliyetlerini, hiç kimseye ilişmeksizin böylesi üstün bir toplum içinde ancak sürdürebilir. Aklı korumak, insanı topluma bir yük haline getirecek ve onu cemiyete kötülük ve eziyet unsuru yapacak afetlerden korumak demektir. Aklı koruma üç amaca yöne­liktir A- Aklın korunmasında güdülen birinci amaç, insanın toplum içinde sağlam bir üye olmasını, etrafa iyilik eden ve yarar sağlayan bir kişi olmasını sağlamaktır. Çün­kü toplum içinde yaşayan her insanın sahip olduğu akıl, sadece o kişinin özel hakkı değildir. Tam tersine o kimse faziletli toplumun sarayını oluşturan bir kerpiç olması dolayısı ile o bina duvarındaki bir boşluğu doldurmayı üstlenmiş demektir. O halde toplumun kendi selametini göz önünde bulundurması en tabii hakkıdır. B- Aklına zarar verici şeyleri kullanan kişi toplumun etkin bir gücünü yitirmesine yol açmış, üstüne üstlük bir de toplumun sırtına bir yük yüklemiştir. Madem ki in­san aklını bozduğu zaman topluma yük olmaktadır, o halde bu gibi şeyleri kullan­masına engel olan caydırıcı hükümlere çarp tinim alıdır. C- Aklın korunmasında hedeflenen üçüncü amaç şudur Aklına herhangi bir afet gelen kimse, topluma kötülük saçan, onu rahatsız eden ve zarar veren birisi olur çı­kar; o halde mhem insanın nefsi hem de başka gerekçe ile aklının koruma altına alın­ması toplumun hakkıdır. Ve şeriatın bu koruması, serlerden ve günahlardan toplu­mu koruma demektir. Şeriatlar tedavi ettikleri gibi koruma da yaparlar. İşte bu ne­denle şeriat içki içeni cezalandırmıştır. Mısır kanunları da haşhaş ve benzeri uyuştu­rucu içenleri cezalandırmaktadır. Bu iki davranışın içki ve uyuşturucu kullanımı ikisi de ahlaka karşı büyük bir kötülüktür. Ne var ki İslam mantıkî davranıp, her iki fiili de cezalandırmıştır, oysa günümüz kanun düzenlemeleri ise bunlardan sadece birisinin yapılması halinde ceza öngörmüş, birinci suçun işlenmesinde insanları ser­best bırakmış ve toplumun sırtına yük olmalarına yol açmıştır. Nesli muhafaza insan cinsinin muhafazasıdır. Buna göre her çocuk ana-babasının bulunduğu aile ortamında yetişecek ve her birinin kendisini koruyan bir sahibi ola­caktır. Bu amaçlar ise evlenme sistemini düzenlemeyi ve evlilik kurumuna karşı ya­pılan saldırıyı önlemeyi gerektirir. Aynı zamanda da ister kazf zina iftirası yoluyla, ister fuhuş yoluyla olsun ırzlara namusa saldırıyı önlemeyi gerektirir. Çünkü böy­lesi bir hareket yüce Allah'ın erkek ve kadının vücuduna bahşetmiş olduğu insanlık emanetine saldırı anlamına gelir. Oysa yüce Allah bu insanlık emanetini kadın ve er­keğe insanlık cinsinin yok olup gitmesine engel olan ve onlara kolay huzurlu bir ha­yat yaşatacak üreme ve nesil özelliği var olsun diye vermiştir. îşte böylece insan nes­li artar ve güçlenir. Çöllerde ve sahralarda yaşayan hayvanlarda olduğu gibi, insanlar arası ilişkiye sırf çiftleşme hakim olursa, sözkonusu aile kurumu asla gelişip meyda­na çıkamaz. Kazf ve zina cezası bu nedenle konmuş, çeşitli biçimlerde nesle karşı yapılan saldınya ceza bu nedenle verilmiştir. Malın muhafazası ise hırsızlık, gasp veya benzeri yollarla yapılan saldın ve tecavü­zü yasaklama, engelleme ve malın geliştirilmesi, onu koruyacak ve himaye edecek, hakkını verecek ellere teslim edilmesi ile olur. Fertlerin ellerindeki mallar bütün bir milletin ortak ekonomik değeridir. Bu nedenle malı doğru bir ölçü ile dağıtarak üreticilerin üretimlerini koruyarak, genci kaynakları geliştirerek, malın insanlar ara­sında batıl yollarla ve Allah'ın kullarına helal kıldığı yollann dışında başka bir yolla yenilmesine engel olarak muhafaza olunur. İşte bu beş unsur, bütün şeriatlerin gerçekleştirmek için geldikleri ve îslamda bütün cezaların kendilerinin korunması için getirildiği unsurlardır. Bu konuda Huccetü'l-İslam İmam Gazali el-Mustasfa isimli eserinde aynen şöyle demektedir "Şurası ger çektir ki, menfaati temin etmek ve zararı gidermek Yaratıcının maksatlarındandır. Halk ancak amaçladığı şeylerle düzgün olur. Fakat biz "maslahat" keli­mesi ile şeriatın maksatlarını amaçlarını kastetmekteyiz. Şeriatın insanlar için güt­tüğü amaçlar beş tanedir. Bunlar halkın dinini korumak, nefislerini, akıllarını, ne­sillerini ve mallarını korumaktır. Bu beş temeli korumayı içeren her şey "maslahat" tır. Bu beş temel unsuru yokeden her şey de "mefsedet"tir. Bunları önlemek ve gidermek de "maslahat"tır. Bu beş temel unsurun korunması zaruretler mesabesindedir. Ki bunlar maslahat mertebeleri içinde en güçlü olanlarıdır. Örnek verecek olursak, şeriatın in­sanları saptırıcı kafire ölüm cezası ile hükmetmesi, bid'atine propaganda yapan bid'atçiyi cezalandırması, birer maslahattır. Çünkü bu hareketler insanların dinleri­ne zarar verir. Örnek vermeye devam ediyoruz Şeriatın kısas cezası getirmesi de böyle­dir. Çünkü nefislerin korunması kısas ile sağlanır. Bir diğer örnek, içki içme cezasıdır. Mükellefiyetin dayanağı olan akıllar bununla korunur. Bir başkası, zina cezası vermektir. Âra neseb ve nesiller bununla korunur. Sonra, şeriatgâsıbı ve hırsızı cezalan­dırmıştır. İnsanların yaşantılarının dayanağı olan mallar bununla koruma altına alınır. Çünkü insanlar mallara muhtaçtırlar. Bu beş değeri çiğnemeyi yasaklamayan ve buna ceza vermeyen hiçbir din yoktur. Bu imkansızdır. Tine insanların düzeltilme­sini hedefleyen ve bu konularda ceza öngörmeyen hiçbir şeriat de yoktur. Bu nedenle kâfirliği, adam öldürmeyi, zinayı, hırsızlığı ve sarhoşluk verecek şeyleri yasaklama noktasında hiçbir şeriat birbirinden farklı düşünmemiştir."[54] Bu açıklamadan anlıyoruz ki îmam Gazali'ye göre bir fiilin suç sayılmasının te­mel kriteri, aslında insanlığın vazgeçemeyeceği birer unsur olan beş temel maslaha­ta yönelik saldırıdır. Ve bu nokta bütün müslümanlar arasında üzerinde görüş birli­ği olan bir noktadır. Hatta bunları korumak üzerinde hiçbir aklın birbirinden ayrı düşünmeyeceği ve hiçbir dinin birbiriyle ihtilaf etmeyeceği, doğruluğu aklen kabul edilen bedihî şeylerdendir. Bunlar, üzerinde hiçbir toplumun birbiriyle ihtilaf etme­diği doğruluk, adalet gibi ahlakın temel unsurlarına benzer. Çünkü herkes bunların fazilet olduğunu, aykırı davranmanın faziletsizlik olduğunu bilmektedir. Aslında adalet ve doğruluk da bu beş temel değeri korumaya yöneliktir. Yukarıda sözünü ettiğimiz maslahatlar belirlenmiş sabit şeyler oîduklanna gö­re, bunlan korumak Gazali'nin de dediği gibi kesinlik ifâde eden değişmez bir du­rumdur. Gazali bu beş niteliğin külli tümel olarak sabit olduklarını ifade etmektedir. Yani bu beş husus genellik ifade eder ve herkes için korunması zorunlu olan şeylerdir. Bu bakımdan küllidirler ve nasların ifadesi ile kesin olarak var olan şeyler­dir. Bu değerlerin müessese olarak korunması zorunludur. Çünkü bir insanın şerefli bir kişi olması ancak bu beş şeye riayet etmesi ile mümkündür. Meselelere ayrı ayrı bakarsak, yani bu maslahatların belirli bir kişi ya da muayyen bir zümre açısından gerçekleşip gerçekleşmediğine bakarsak, çeîişme meydana gele­bilir. Bazı kişiler için kesinlikle maslahat oluşturan bir şey başkaları için kesin olarak zarar olabilir. Hatta bizzat o şahıs için bile kesin zarar olabilir. Mesela bir kişinin iki ayağı üstüne yürümesi kendisi için kesin olarak bir maslahattır, fakat ayaklarından birisi kangren olsa, bu iki ayak üstüne yürüme zarara dönüşür ve o organın kesilip atılması bütün vücudun menfaatine olur. Şu halde insanın vücudundaki ayak veya kol toplum içindeki herhangi bir fert gibidir. O halde toplumu oluşturan her ferdin sağlam olması ve toplum içinde sağlam olarak var olması toplumun kesin olarak maslahatınadır. Fakat toplumun üyesi olan bu kişi bozulup da cemiyetin menfaati bu kişinin toplumdan kesilip atılmasında olursa, o zaman bu bir kişiyi kesip atmak vacip olur. Ve kişinin sağlam iken o şekilde kalmasını gerektiren maslahat, şimdi bozulduğu için toplumdan atılmasını gerektirir. Burdan ortaya çıkar ki, maslahat ve zarar birbiriyle zaman zaman çelişmektedir. Bir fiil bazan faydalı bazen de zarar, olabilmektedir. Zararın ve faydanın birbiriyle çelişmesi durumunda daha yararlı olana öncelik tanınır. Gözönüne alınacak olan, olabildiği daha fâzla maslahatı gerçekleştirmektir. Çünkü çok zarar az zarara katlanmak suretiyle önlenir. Ve çünkü zararları savmak maslahat temin etmekten daha önceliklidir. Zira zaran gidermek hattı zatında bir maslahatı temin etmektir. Bütün bu açıklamaların ışığı altında diyebiliriz ki Herbir fiil başlı başına değerlendirildiğinde, toplumun menfaatleri nisbi ve izafidir. Yoksa hakiki ve zati değildir. Bu menfaatler her ne kadar herkes açısından küllîliği kesin ve zati olsa bile -yukarıda işaret ettiğmiz gibi- herbir fiil bakımından nisbî ve izafidir. A- Menfaatler ve zararlar genel olarak ele alınınca, gerçek değil izafidirler. Bunla­rın izafi olmaları demek, bazı durumlarda menfaat veya zarar olurlarken, başka kişi­ler bakımından böyle olmamaları, zamandan zamana menfaat ya da zarar olabilme­leridir. Mesela, yemenin ve içmenin insan için menfaat olduğu açık olan şeylerdendir. Fakat insanın yemek yemeye iştahı olursa ve yenilen yemek lezetli, hoş bulunur, lezzetsiz ve iğrenç olmazsa, ne şimdi ne de ileride zarara yol açmaz, onu elde et­mek ne şimdi ne de ileride kişiye ya da başkasına bîr zarar vermezse böyledir, işte bütün bu şartlar çok ender birarada bulunurlar. Birçok menfaat bir zümreye zarar oluşturur ve menfâat olmaz, ya da bir zaman ve durumda zarar olur başka bir za­man ve durumda böyle olmaz. Bütün bunlar maslahatların bu hayatı ayakta tutmak için meşru, ya da zararların yasak oldukları hususunda apaçıktır. İşte bu nedenle sözkonusu değerler şehvetleri gerçekleştirmek için konulmamış olup, heveslerin ar­dından gitmek, herhangi bir zarara yol açmasa bile yine de şehvetleri yerine getir­mek için meşru kılınmış ya da yasaklanmış değildirler. Tabii heveslerin ardından gitmek zarara yol açmadan olmaz, işte bu, gerçek maslahatların ve zararlann heva ve heveslere uymadığını göstermektedir. B- Eş-Şatıbi şunları da zikretmektedir; "Bir tek mesele açısından insanların amaçlan birbirinden farklı olabilir. Şöyk ki bir kimsenin amacı yerine getirilince ki o bu kişiye menfaattir aynı şey bir başkasının amacına aykırı olduğu için o başkası bundan zarar görür. Çoğu meselelerde ihtilaf olması şeriatın insanların isteklerine göre hüküm koymasını engellemiştir ve şeriatın mutlak olarak maslahat uyarınca hüküm getirmesine yol açmıştır. hur bu hüküm insanların mizaçlarına uysun isterse uymasın, farketmez. Şatıbî'nin yukarıdaki ifadesinden dört sonuç çıkmaktadır A- Muteber maslahatlar, temeli muteber fayda olan gerçek maslahatlardır. Bu muteber fayda sonunda beş değeri muhafaza altına almaya yöneliktir. Ki ilahî ve be­şerî bütün kanunlann bunları gözönüne almış olduğu noktasında herkes görüşbirliği içindedir. Hatta bunlar insanların tartışmasız olarak açıkça kabul etmiş oldukları hususlardandır. B- Menfaatler izafîdir. Bir zümreye menfaat teşkil eden birşey bir başka zümre için zarar, şu anda elde edilen bir menfaat ileride gelecek olan bir menfaati engelle­miş olabilir. Buna göre bir şeyin serbestliğini ve yasaklığını belirlerken, o fiilin sağla­yacağı ihtiyaç, buna karşılık gelecek olan peşin ya da ilerideki zarar gözönüne alınmalıdır. Mesela ilaç içmek hiç kuşkusuz ilk anda zarardır. Bu zarar hastanın o anda tadacağı ilacın vereceği acılığın elemleridir. Fakat bu ilaçtan ileride bir yarar görüle­cektir, o da hastanın sağlığına kavuşmasıdır, insan vücuduna yapılacak ameliyatın şu anda vereceği bir acı vardır, fakat genelinde peşin bir faydası vardır. Bu nedenle acı bile olsa ilaç almak maslahata uygun olmaktadır. Ameliyat insana elem verse de mas­lahat yönü açık olan bir durumdur. O halde gözönüne alınacak olan en fazla menfa­atin en kalıcı, en yaygın ve insanları en çok kuşatan ve kapsayanın olduğudur. Bu açıdan maslahatlar sabit ve gerçek olmaktadırlar, her ne kadar insanların amelleriyle ilgili herhangi bir meselede, işleriyle ilgili herhangi bir durumda izafi ni­telikler olsa da bu böyledir. Maslahat hattı zatında muhakkak ve sabit değişmez bir durumdur. Fakat bu durumun zararlı ya da yararlı olması ve bu niteliğin gerçekleş­mesi kişiden kişiye, durumdan duruma değişir. Kişilerin durumlan, bölgelerin durumlarına göre farklı farklı olur. C- Maslahat demek lezzet ve şehvet demek değildir. Çünkü şehvetler ve lezzetler kişisel ve gelip geçici anlık heveslerdir. Sonra bunlar sapıklıktır da. Dahası hiç de ya­ran olmayan faydasız, boş şeylerdir. Aksine tamamen heveslerle ilgilidirler. Hevâ ve heveslere uymak çoğu zaman fesada yol açar. Çünkü o fikir yapısında sapma, ruhta da sapma demektir. Bu da maslahatların zıddı olan suçlara yol açar. Fesadın yönel­diği amaç, asla maslahatın amacı değildir. D- İnsanların amaçları ve hedefleri her zaman İslam'ın himaye ettiği ve ahkamının koruduğu maslahatlara yönelik olmaz, İslam şahsi gaye ve maksatların içinden an­cak, gerçekeştirilmesi için çağnda bulunduğu, himaye ettiği, gerçekleştirdiği ve doğmasına yardımcı olduğu genel maslahatlara yararlı olanlarını korumayı hederler. Rasulullah hadisi şerifinde kastettği hedef de budur. Rasulullah sav şöyle bu­yurur ''Reva ve hevesiniz benim getirmiş olduğuma tabi olmadığı sürece gerçekten iman etmiş olmazsınız." Yani sizlerden herhangi bir kimsenin amaçları, gayeleri, mak­satları, istekleri İslamın hayata geçirlmesini istediği ve koruduğu, kendilerini çiğne­meyi suç saydığı maslahatlara tabi olmazsa, gerçekten iman etmiş olamazsınız. 35. Gerçekten bu bakış açısı, yanı heva ve heveslerin verdiği hükmün, bas vurulan bir hakem kılınmasının batıl oluşu ve bunların maslahadar kabilinden sayılması tam olarak Bentham'ın Usulü'ş-Şerâi isimli eserinde dile getirdiği hususlara uymaktadır. Bentham nefret duygusunu verilecek bir hükme sebep olarak saymamakta, bu duygu­yu korumanın belirli bir cezası olduğunu kabul etmekte ve nefrete dayalı olarak veri­lecek hükmü zulm olarak görmektedir. Bentham bu konuda şöyle demektedir "Biz insanlardan kendi hislerine göre kanun yapmak isteyen bazı aklı ermezlerin durumuna oldum olası hayret etmekteyiz. Bunlar hatadan masum olduklarını, çün­kü dayanmış, oldukları prensibin vicdan olduğunu, bunun da aklın dışında bir duygu olduğunu iddia ederler. Oysa akıl bu görüşü asla kabul etmez. Bize göre bir şeye eğilim duygusuna ve nefiet hissine dayanmak kesinkes doğru değildir. Çünkü davranışını meyil ve nefret duygularına göre ayarlayanlar birçok durumda hata ederler. Kişi eği­lim ve nefretinde haksız olabilir. Nitekim toplum içinde bir grubu aşırı olarak tutan ve taassub gösterenler böyle olurlar. Zira onların yaptıkları işin duydukları eğilim ve nefretten başka bir dayanağı yoktur. Tarihe bakacak olursak, onun, geçmiş zamanlar­da meydana gelen ve aslı astarı olmayan faydasız çekişmelerden ve düşmanlıklardan başka, birşey olmadığım görürüz. Yöneticilerden yönetmiş oldukları toplum içinde, as­lına bakılırsa hiçbir etkisi olmayan bazı kelimeleri telaffuz ettiler diye, nefret eden ki­şiler olmuştur. Onların günahları, yöneticilerin benimsedikleri mezhebi benimsemiş olmamalarından başka birşey değildir. Mesela yönetici katoliktir, karşısındakiler ise İncilci veya Muhammedîdirler. O zamanki idareci bunların idamı için ateş yaktırır, onları ateşe atar sonra da idam günlerini genel bir bayram günü ilan ederdi... Evet bazen nefret duygusu menfaat ile bir arada olabilir. Fakat, hattı zatında güzel olsa bile bunun amel için bir sebep olarak kabul edilmesi hoş olmaz. Mesela mahkemede bir hırsız aleyhine dava açılmasını ele alalım. Dava açmak güzeldir. Fakat hırsız aleyhi­ne açılan bu davanın hırsız sevimsiz birisidir çünkü insan ruhu hırsızdan nefret eder düşüncesine dayandırılması doğru değildir. Çünkü böyle düşünmenin sonucu iyi ol­maz, hatta zararı büyük olur. Bir kez iyilik doğursa bile bir çok kereler zarar doğurur. Bir işi doğru ve hayırlara vesile kılmak için en sağlam yol, daima taşkınlığı sınırlayan menfaati gözetlemeye dayandırmaktır. Çünkü nizam ve intizamın temel noktası bu­dur. Sonra menfaatin fayda gözetilmesinde haddi aşmak ileri gitmek korkusu da yoktur, bunun miktarı kolayca bilinir. Gerek eğilim, gerekse nefret duygusunun bu menfaat hydd prensibine tabi olması gerekir."[55] Modern çağın hukuk bilginleri böylece büyük fıkıh bilgini Şatıbî'nin dediklerine gelmiş oluyorlar. Tabi bu fikirleri önce söyleyen bilginin, öncelik üstünlüğü saklıdır. Çünkü onlar bu gerçekleri yüce Allah'ın kitabından ve Rasulü'nün sünnetinden çı­karmışlardı. Bir fiil için ceza, buna ehil olan kimselere verilir düşüncesi yanında cezalarda temel unsurun gerçek fayda olduğunu kabul eden görüş doğru olan görüştür. Bu­nun anlamı şudur Yani o, bu belirlenmiş olan maslahatlara karşı işlenmiş olan saldı­rıyı suç kabul etmekte ve bunu işleyen kimseye -ileride İslam şeriatında cezanın şartları bahsinde görüleceği üzere- yaptığı harekete karşılık dayanabileceği miktarda bir ceza öngörmektedir, işte böylece kanunlar şahsî heveslerin cezanın takdirinde bir etkisi olmaksızın toplumda muteber maslahatları korumakta olduğu ortaya çık­maktadır. Cezaların takdirinde heveslere yer yoktur, cezaların belirlenmesi ancak işlenen suçun toplumun veya mağdurun faydasını yok ettiği ölçüde ve kişi olarak suçlunun dayanabileceği miktarda yapılacaktır. Ve bu hiç kuşkusuz sağlam bir pren­siptir. Doğru bir yaklaşımdır. Çünkü ceza kanunları ister ilahî kaynaktan alınmış, is­terse insanların kafalarından çıkmış olsunlar, amaçlarının insanların maslahatlarını düzenleme ve onları fesattan koruma şeklinde olması şarttır. İşte bu nokta sabit, değişmez ve belirlenmiş bir durumdur. Ahlakın binası da bunun üzerine kuruludur, ister insanların birbiriyle ilişkilerini düzenlesin, isterse su­ça karşı toplumsal engelleyici cezalar olsun, kanunların menfaat fayda fikri üzere kurulu olduğu unutulmamalıdır. Bu prensip aklı selimin yargısı ile de uyumludur. Yukarıda zikrettiğimiz İslamî manası ile menfaat fayda, maddi ve manevi men­faatleri içerir. Hevesler meyil ve nefret duygusu ve bundan başka sınırları belirlene­meyen munzabıt düzgün, belirli, istikrarlı olmayan şeyler menfaatlerden değildir. Ve bunlar daha önce değindiğimiz gibi insana doğru yolu göstermezler. Fakat biz, ceza hukukuna dair yazılar yazan büyük üstadların menfaat fayda'e ahlakî bir te­mel olarak baktıklarını, ceza doktrininde ceza düşüncesinin geçirdiği dönemlerden bir dönem olarak kabul ettiklerini görmekteyiz. Onlara göre bu fayda prensibi en üstün ve gayeyi gerçekleştirmede en elverişli olan bir prensip değildir. Tam tersine onlar şöyle demektedirler Bu menfaat fayda döneminden sonra, başka bir dönem gelmiştir. Bu da cezaların ana prensibi er veya geç elde edilecek bir menfaate bakıl­maksızın bizzat adalettir. Bu fikir, Alman bilim adamı Kant tarafindan ahlak ve in­sanın fiillerine dair görüşlerini açıklaması sırasında ileri sürülmüştür. Kant, insanın iyi fiillerinin temelinin ödev olduğunu bildirmiştir. Bu ödev özü itibarı ile adalettir. Görev, kişinin yaptığının herkes üzerinde geçerli olan bir kanun ol­duğunu kabul etmesidir. Şayet bir fiilin yapılması ile insanların yararı ve toplumun iyi­liği sağlanıyorsa bu yapılan iş hayırdır; yok böyle değil de yapılan işin sonucu bîr fesat doğuruyor ve işler karmakanşık oluyorsa, bu da şer'dir kötülüktür. O halde insan ilişkilerinde temel prensip bu prensiptir, kanunlann temeli ise bu adalettir. Bütün kısımları ile ceza kanunları bu adalet üzerine kuruludur. Verilecek ce­za, onun içinde var olan toplumu günah işlemekten korumuş, olmak, suçluyu en geliemek ve onu başkasına ibret kılmak gibi faydalar gerekçe olamazlar. Ceza ancak her yönden fayda fikrinden uzak olarak adaletin gerektirdiği bir iştir.[56] Buna göre ceza, insanlar arasında adaleti gerçekleştiren ahlakî görev kabilinden birşey olmaktadır. Bu verilen ceza bizzat adaletin kendisidir. Bununla adalet razı edilmektedir, tatmin edilmekdedir. Hiç kuşkusuz bu düşüncenin ahlak ilminde bir değeri vardır. Fakat aynı za­manda cezaları toplum açısından fayda unsurundan soyutlamak, sebeple sonucu birbirinden ayırmak demektir. Çünkü toplumların sosyal bünyeleri, çeşitli masla­hatların birbirine girift örgüsü ve menfaat bağları üzerine kuruludur. İşte bu insanî karışımdan dolayıdır ki, karışımı oluşturan bazıları diğerlerine saldırırlar. Kanunun, sabit olan bu maslahatları güvence altna alması, tecavüzleri ve haddi aşmalan engel­lemesi, bu maslahattan himaye etmek ve korumak demektir. Ceza bu himayeye da­yalıdır. Eğer verilecek ceza ile sınır aşılmıyorsa. Yani ceza adil ise. Şu halde adaleti faydadan ayırmak, birbirine sebep sonuç itibarı ile bağlı olan iki kavramı birbirin­den ayırmak demekir. Hiç kuşkusuz cezalarda adalet gözetilir, işlenen suç ile verile­cek cezanın birbirine eşitliği, suçlunun bu cezaya dayanabileceği miktar gözönüne ahnır. Bu itibarla adalet nisbî ve izafî bir kavramdır. Bu yüzden adalet ile içinde haddi aşmak olmayan ceza ve menfaat birbirlerini izleyen ve kopmaz kavramlardır; fikrî bağlarla birbirlerine bağlıdırlar, birbirlerinden kopmayı ve ayrılmayı asla kabul etmezler diyebiliriz, ifade ettiğimiz anlamda menfaatin, ruhi, aklî ve maddî sebep­lerle birlikte ele alınmasında herhangi bir şekilde normal hududun aşılacağını kabul edemiyoruz. Tam tersine menfaat, mümkün olan gerçek adalet, yeryüzünden fesa­dı gidermektir. İşte bu sebeplerle cezanın insanlığın hakkı olarak tespit edilmiş maslahatları himaye temeline dayalı olduğunu ifade eden görüşün pratik ve doğru bir görüş ol­duğunu kabul etmekteyiz. Bu görüş adaleti yerine getirmesi, israfa bir sınır çizmesi, suçla cezanın ilişkisini belirlemesi yanında İslamda belirlenmiş olan prensiplere uyan bir görüştür. Gerçekten bu sistem doğru olan bir sistemdir. Bu görüşe göre cezalarda adalet gözönünde bulundurulur, ceza ile suç arasında bir uyum sağlanır, işte modern ça­ğın ulaştığı en son nokta budur. Ceza hukukçulan cezalarda temel olarak menfaat ve adalet teorisini belirttikten sonra şöyle söylerler "Şurası gerçek ki, yeni bir felsefî düşünce ekolü ortaya çıkmşıtır. Bu yeni ekol Kant'ın ileri sürdüğü düşünce ve adalet görüşü ile Bentham'ın ileri sürdüğü sosyal yarar düşüncesini bir arayagetiren bir gö­rüştür. Yani kanun, zaruretlerin işlenmemesini gerekli kıldığı bir suça ancak toplu­mun selameti için ceza verir. Fakat bir başka yönden bu suça adaletin sınırlan içinde kalmak şartı ile, bu cezayı öngörüyorsa ceza verilir. Şu halde ortada iki sınır var­dır Birisi sosyal zorunluluk, ikincisi ise adalettir."[57] Gerçekten biz her ne kadar bu son görüşün İslamın dile getirdiği görüş olduğunu söylesek bile, bu üç teorinin aralarında bir fark göremiyoruz. Sonra hemen ifade edelim ki, bu üç teori arasında gerçekte ve pratikte hiçbir fark yoktur. Bentham'ın Usulü'ş-Şerai isimli eserinde ifâde ettiği menfaat teorisi, menfa­ati korumak için konuları cezayı adalet kavramından uzaklaştırmamıştır. Tam tersi­ne adaleti ifâde etmiş ve zorunlu kabul etmiştir. Bentham ceza ile suç arasında bir uyumun zorunlu ve gerekli olduğunu ifade etmektedir. Ve şöyle demektedir "Suç­luya verilecek cezanın işlenen suça uygun olması gerekir. Çünkü suç ile ceza arasında bir ilişkinin olması, suç işlemeyi azmeden kişinin zihninde cezanın canlanmasını ve düşüncesine etkili olmasını sağlar. Kısas, içinde bu nitelikler olan en büyük cezadır. Göze göz, dişe diş prensibi suç ile cezanın uyumlu olması prensibinde olabilecek en ile­ri aşamadır. Çünkü suç işlemek isteyen kişi, aklı ne kadar kıt olursa olsun verilecek cezayı hatırlar. Ne var ki kısas cezasının uygulanması zordur. Çünkü bu cezayı uy­gulamak, etkilenme olması dolayısı ile dikkat ister. Çoğu zaman da güç ve zordur. Bir de bu prensibe uygun başka yollar vardır. Zanlıyı suç işlemeye sevkeden sebeplere bakarsak, bu uygun yolu tespit edip bulabiliriz. Ve böylece onu hata ettiği için ceza­landırırız. Çünkü bu sebep araştırmasında suçlunun tabii eğilimi de ortaya çıkar. İşte bulunan sebep bize kişinin mala düşkün açgözlü biri olduğunu gösterirse, kişiyi o maldan mahrum etmekle cezalandınrız.[58] Burada Bentham, Monteskiyö Montesquieu'nün ifadelerini tekrarlamaktadır. O Ruhu'ş-Şerai isimli eserinde şöyle söylemektedir "Kanun koyucu cezayı suçun niteliğinden alıp belirlediği takdirde adalet gerçekleşmiş, cezalarda heves unsuru dı­şarıda kalmış olur ve ceza kanun koyucunun keyfinden değil, bizzat suçun niteliğin­den alınmış olur. Böylece suçlu kendi hem cinsi olan bir insan tarafından cezalandı­rılmamış olur." Bundan da öte, cezaların etkisi açısından cezaya uğrayan kimsenin hali ile uyumlu olması da gözetilir. Çünkü verilen cezanın sonucunda cezayı çeken, topluma karşı iş­lediği suçtan daha âzla bir acıyı sineye çekmeye mahkum edilmemelidir. O bu konu­da şöyle söylemektedir acem isim olarak değişmese de aslında çeşidine, yaşa, duruma, servete ve sayılamayacak başka durumlara göre değişir. Mesela zengin birisi başka­sına vurma suçuna karşılık para cezasına çarptırılsa, ona verilecek bu ceza abes olur, fakire göre aynı ceza zulm sayılır. Yine ceza niteliği gereği şerefi zedelerse, toplum için­de itibarlı bir kişi için çok katı bir ceza olur. Oysa bundan daha aşağı tabakadakiler için hiç de böyle olmaz. Hapis cezası ticaret erbabı için yıkım, yaşk bir ihiyar için idam, kadınlar için açık bir lekedir. Oysa başka insanlar için ise hiç de böyle değildir. Bu açıklamalardan çıkan sonuç şudur Bentham'ın ortaya attığı menfaat fayda teorisi ceza doktrini için değişmez bir prensiptir. Bentham suçların menfa­ate karşı yapılmış bir saldın olduğunu kabul etmekte ve işin adalet yönünü de gözardı etmemektedir. Böylece ceza hukukunun vardığı son aşama Bentham'ın gö­rüşü ile tam olarak uyuşmaktadır. Çünkü Bentham toplumun yararını ve bunda adaletin gerçekleştirilmesini gözönüne almaktadır. Böylece bu prensip özünde, Al­man bilgin Kant'ın ifade ettiği, mücerret adaletin istenen görevin bir parçası oldu­ğu yolundaki tespitini de ihtiva etmektedir. Bentham ile gerek kendisinden önce ve gerekse ahlak ve kanunda afnenfantiw esas alan kendisinden sonra gelenler ile, görev ve adalet prensibini menfaatten soyutlayan Kant arasındaki fark felsefîdir ve bu mücerred ilmî bir bakış ile ortaya çıkar. Aslında aralarında hiçbir fark yoktur. Aksine her ikisi de aynıdır. Çünkü görev, görev olarak yapıldığı; adalet, adalet ola­rak ayakta tutulduğu zaman gerçek ve toplumsal fayda temin edilir, menfaat göz önünde bulundurulur ve dokunulmaz kabul edilir; aklın ve dinin istediği biçimde olursa, hiç kuşkusuz adalet doğar. Bunu sağlayan, ister Kant'ın dediği gibi mücerred adalettir, diyelim, isterse Bentamın dediği gibi, olabildiğince daha çok menfa­attir, diyelim, hiç farketmez. Bu tespitlerimizle biz, İslam şeriatının bir hareketi suç sayarken bunu Kur'an'ın ve şerefli sünnetin hükmü ile sabit olan belirli maslahatlara karşı bir saldı­rı olmasını göz önünde tutmuş olduğu esasını ve sonucunu elde ediyoruz. Suçlara verilecek eczalarda bunların sözkonusu sabit ve belirlenmiş maslahatları koruyucu olmasını gözettiği, bu dünyada mümkün olan adaletin İslamın öngördüğü cezalar­da gerçekleşmiş olduğu sonucuna ulaşmaktayız, İslam şeriatı bu bakış açısı ile ceza hukukunun ulaştığı en son noktayı yakalamıştır. Bu ulaşılan nokta, adaletin sabit olan toplumsal maslahatların faydaların korunmasında gerçekleştiğidir. Gerçek şu ki, büyük ve değerli şeriat bu prensipleri modern kanunlardan tam oniki asır önce belirlemiştir. Ne var ki, kapıda yetişen dana tosun olmaz? Birisi çıkıp şöyle diyebilir Şeriat hiç kuşkusuz öngörmüş olduğu cezalarla toplu­mu zararlı afetlerden korumaktadır. Fakat burada şu iki noktanın anlaşılması zordur A- Bazı cezalar çok katı ve serttir. Bizzat işlenen suçla hiç de uyumlu değildir. Mesela hırsızlık suçunda el kesme, zina suçunda yüz sopa vurulması, namuslu bir kadına zina iftirası suçunda seksen sopa cezasi böyledir. Mesela zina suçlamasında şahitlik edenierin amacı iftira atmak değil, aksine zina suçuna şahitlik yapmaktır. Fakat şahitler üç kişi olup bir dördüncü bulunmasa, bu üç şahit maksatları şahitlik ol­masına rağmen seksen sopa yerler. Bu durum bazı insanların şu ifâdeyi kullanması­na yol açar Şeriatın hükümleri uygun değildir. Çünkü suça uygun değildir, her ne kadar engelleyici de olsalar böyledir. Bu cezalarda engelleme unsuru suç ile ceza arasındaki uyum unsurundan daha bariz ve daha açıktır. B- İslam şeriatı suçluyu gözönüne almamıştır. Suçluyu çevreleyen ve sonunda onu suça iten şartlara önem vermemiştir. Oysa suç psikolojisi bunu gozönüne almış­tır. Hatta suç psikolojisi suçluyu tedavisi gerekli bir hasta olarak kabul etmiştir. Sonra bu düşüncenin bir fiile ceza belirlenirken de gozönüne alınması gerekir. Oy­sa müslüman fıkıh bilginlerinin bu noktayı elc aldıklarını hiç görmemekteyiz. Kitabin ve sünnetin de bu noktaya işaret ettiklerini göremiyoruz. Suçluyu araştır­mak ve onu tedavi etmeye çalışmak hiç kuşkusuz ceza ilminin temel unsurudur. Adaletli yargıcın hasta kişiyi sağlığına kavuşturacak ilaca yönlendirmesi yoksa, cellat kamçısını tutan, celladı gönderen ve suçlunun sırtını dağlayan birisi de olmaması gerekir. Çünkü böylesi hareket, hasta ruhların hastalığını daha da artırır. 44. Bu iki itirazı, İslam fıkhının içerdiği hükümlerden kurtulmak isteyenler ileri sürmektedirler. Veya daha doğru bir ifade ile, bu itirazı İslam ahkamından kurtul­mak isteyenler kendilerine gerekçe olarak ileri sürmektedirler. Biz bu iki itirazı, İs­lam açısından geçerli olmadıklarını ifade ederek karşılıyoruz. Çünkü İslam şeriatı, suçlunun psikolojik durumunu gözönüne almıştır, fakat bunun yanında mağdur olan karşı tarafın da ruhî durumunu gözden ırak tutmamıştır. Biz bu noktayı, suçlu­yu ve kendisine nisbet edilen fiillerde sorumluluğunun boyutunu ve bu sorumlulu­ğu üstlenmekte aklî ve psikolojik güçlerinin miktarını ele aldığımızda açıklayacağız. Şimdi kısaca birinci itirazı ele alalım Yukarıda beyan ettiğimiz gibi bu itiraz İs­lam şeriatı bakımından yerinde değildir. Çünkü İslamın öngördüğü cezanın adil olmadığnı ya da işlenen suça denk bulunmadığını kabul etmiyoruz. Derin olmayan yüzeysel bir bakıştır ki, bu cezaların işlenen suçtan daha ağır olduğunu ileri sürmektedir. Sözkonusu cezaların katı olduğunu kabul ediyoruz, fakat bunlar adil ve ıslah edici cezalardır. İnsanların menfâatleri ile de uyumludur. Zira derin bir bakış, hırsızlık suçunun cezasının işlenen suç ile denk olmadığını düşünmez. Çünkü hır­sızlık cürmünde suç, fıkhı ibarelerin zahirinden anlaşıldığı gibi, on dirhemin zayi olup gitmesi ya da bir çekirdek ağırlığında altın ya da çeyrek miskal dinarın heba olup gitmesi değildir. Suç, bu belirtmiş olduğumuz miktarların ya da ölçülerinin sı­nırlan içinde olan daha fazla bir miktarın alınması da değildir. Asıl günah olan suç, güven içinde olan kişileri huzursuz etmek ve huzur içinde olan kişileri tehdit etmektir. Bir hırsızlık dolayısı ile bir eve korku verilse nice insanlar korkar, nice kom­şunun huzuru kaçar. Ve sayısız insan istikrarsızlığa mahkum olur. Çünkü herkes evini daha sıkı koruma altına almak, mallarını güvence altına almak için anahtar, kilit masrafları yaparlar. Sonra hırsız silahlı da olabilir. Buna karşılık insanlar da hazırlık edinirler. İçlerinden kadınlar ve çocuklar huzursuz olurlar. Bu katı ceza, karanlık gecenin koynunda ya da kimsenin görmeyeceği biçimde gündüzün ortasında işle­nen korkunç suça gerçekten uygun cezadır. Bu türden olan bütün suçlarda, insan­lar hiç de kısa olmayan, uzun bir süre korku içinde yaşarlar. Şayet hırsızlık cezası çalınan mal dolayısı ile olsaydı, başkalarının malını gasbedenin de elini kesmek gere­kirdi. Oysa şan' kanun koyucu hırsızın elini keserken, gasb suçunu işleyene ta'zir cezası vermektedir. İsterse gasbettiği yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş olsun... Oysa gasib da başkalarını korkutmuştur. Fakat o bir kişiyi korkutmuşur. Hırsıza ge­lince, o bir mahalleyi, bir beldeyi korkutmaktadır. Hırsızlıkla bir bölge halkı huzur­suz olur, oysa huzurun temini vaciptir. Hırsızlık suçu ile mahalle halkı asla rahat ol­maz, oysa rahatın sağlanması gereklidir. Zina suçu da böyledir. Buna verilen ceza da işlenen suç ile denktir. Zina insan neslini bozar, iğrenç hastalıkları sağlıklı kimselere taşır. Eğer bu veba yayılmış ve fa­ziletli İslam toplumunu sarmış olursa bu iğrenç hastalıkların sağlıklı kişilere yayıl­masına neden olur. Çünkü insanların bünyelerinde habis hastalıklar barınır. Bu nedenle dünyaya gelen nesil hastalıklı ve bozuk olarak gelir. Çocuklar babalarını tanı­mazlar, babalar kendi çocuklarından şüphe ederler, toplum çözülür ve onunla bir­likte aile kurumu da bozulur. İlahi emaneti taşıyan anne nice nesebleri harcarken, nice hastalıkları da taşır. Ve yüce Allah'ın emanetine nice hıyanetlerde bulunur. Oy­sa yüce Allah o emaneti anneye vermiş ve ona emanet etmiştir. Amaç, anne bu emaneti şuursuzların elinden, zevkine dalanların zevk bataklıklarından korunmuş olarak, insan varlığına teslim etsin, edene kadar koruyucusu olsun, bakıcısı olsun. O halde yüce Allah'ın hakim kitabında ifade buyurduğu zina cezası, korkusundan yer­yüzünün ve göklerin tir tir titrediği bu suça denk olan bir cezadır. Bir kişinin muttaki, iffetli bir erkeğe ya da iffetli ve asil bir kadına zina iftirasını cie alalım, bu da öyle bir suçtur ki içinden bir değil birçok suçlar çıkar. Çünkü iftiraya uğ­rayan kadın, iffetli ve tertemiz bir toplum nazarında itibarını yitirir. İtibarını yitirdi mi kendi kendinden nefret eder ve akrabalarının ve insanlann gözünde beş paralık olur. Oysa kadının namusu şu dünyada bir başka şeyin asla yerini tutamayacağı sermayedir. Erkeğe gelelim. Erkek de böyledir. İftiraya uğrayan erkeğin uğradığı iftira kadına gö­re daha hafif olsa bile, erkeğin de durumu böyledir. Zina iftirasının peşinden iman edenler için fuhşiyat, yani yüz kızartıcı söz ve fiiller artar. Çünkü faziletli ve temiz kim­seler zina iftirasına uğradılar mı, toplum içinde onlann seviyesinde olmayan kimseler, kendilerine yöneltilen suçu kolaylıkla işleme firsatı bulurlar. Yüce Allah, mü'minlerin anası Hz. Aişe hakkında ileri geri konuşanlar hakında şöyle buyurur "Kötü sözlerin iman edenlerin içinde yayılıp duyulmasını arzu edenler yok mu dünyada. da} ahirette de onlar için pek acıklı bir azap vardır. Onları Allah bilir, siz bilmezsiniz"[59] Zina iftirasının bizzat kendisi çirkin sözdür, mükemmel bir kimse bu sözü ağzına almaz ve bu tip sözler faziletli bir toplumda asla revaç bulmaz. Bütün bu işaretlerden ortaya çıkıyor ki, İslam Şeriatı ümmetin topluluğunun maslahatlarını kendisi ile koruduğu ve düzenlediği hadlerle, yani cezalarla adaletin çerçevesi dışına çıkmamıştır. Buna göre şeriatın suçları engelleyici cezalardan pren­sip olarak maslahatı kabul etmiş olması, bizatihi adalet prensibi ile çelişmemektedir. Çünkü adalet ile maslahat birbiri ile çeliş değil birbiri ile uyuşan, uzlaşan iki prensiptir. Hatta, bu iki prensip, zındıkların ve benzerlerinin öldürülmesi gibi siyaseten uygulanan cezalarda bile, birbiri ile çelişmez. Çünkü zındıkların ve benzeri kimselerin işledikleri suçlar, insanların inanç sistemlerine akidelerine yönelik olduğundan, gençlerin aldanmalarına yol açmaktadır. Ve sapıklıklarına devam etmeleri yüzünden fesada sebep olmaktadırlar. Bu nedenle yaptıklan suçlar dolayısı ile ken­dilerine verilecek ceza ölüm bile olsa, yine de suça denk olmaktadır. 4- MUTEBER MASLAHATLAR AÇISINDAN SUÇLARIN KISIMLARI 45. Daha önceki bölümlerde de belirttiğimiz gibi suçlar, aslen, şariin, yüce Al­lah'ın muteber saydığı maslahatlara yönelik bir saldırıdır. Bir maslahatın muteber olduğu Kur'an ayeti, Peygamberin hadisi, kıyas veya istihsan delili ile bilinir. Ya da suçlar maslahata özünde zarar veren bir olgu ile ilgilidir. Maslahat buradan da bili­nir. Buna Metodoloji dilinde Seddü'z-Zerai denilir. Ve yine yukanda açıklığa kavuş­tu ki, İslam hukukunda muteber maslahatlar nefsi, malı, nesli, aklı ve dini koruma­ya yönelik olan şeylerdir. Buna göre belirttiğimiz açıdan suçlar beş kısma aynhr Cana karşı, mala karşı, nesle karşı, akla karşı ve dine karşı işlenen suçlar. Bu suçların her biri, yönelik olduğu bu beş şeyden birindeki maslahatlara karşı yapılan saldırının ağırlığı ve hafifliği oranında farklı farklı olur. Buna göre; Şariin korunmasını emrettiği bu maslahat çeşitlerinden her birisi üçe ayrılır. Bunlardan bi­rincisi zaruri maslahatlardır. Bu çeşit maslahatlarda maslahat gerçekleşmezse, o nesnenin korunması ve varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Mesela hayatı koruma­ya yarayan şeyler zaruri, hayatı korumayan ancak sıkıntı ve meşakkati ortadan kaldı­rarak hayatın korunması ile birlikte sıkıntı ve meşakkati ortadan kaldıranlar ise hacı, hayatın korunması ile direkt ilgili olmayan ancak çirkinlikten uzaklaştıran şeyler ise tahsînidir. Böylece biz, suçları da maslahatın giderilmesi oranında bir ayrıma tabi tutabiliriz. Mesela, yaşamak için zorunlu olan bir şeye saldırı bu konuda suçların en ağırıdır. Mesela, öldürmek için bir cana kastetmek ya da hayat için zorunlu olan organları kesmek böyledir. Yaşama yönelik olmayan fakat hayaü sıkıntıya sokan suçlara gelin­ce, bunlar birinci suçtan daha hafiftir. Mesela, fikir ve düşünce hürriyeti böyledir. İnsanın İzzet-i nefsine karşı yapılan ve insanı lekeleyen saldırılar ise, üçüncü çeşit maslahata yani tahsiniyata örnektir. Bu yüzden, nefse yönelik suçlar, suçun miktarı ve şiddetine göre farklıdır. Mesela, bir kimseyi öldürmek, o kişinin organlarının kesmekten daha ağır bir suçtur. Organlan kesmek de vurmaktan dövmekten, ko­nuşmayı engellemekten, hapsetmekten daha ağırdır. Birinci çeşit suç, yani adam öl­dürme, nefsin olmazsa olmaz zorunluluğunda olarak, muhtaç olduğu yaşama hakkı zaruriyât ile ilgilidir. İkinci suç haciyat dediğimiz kişinin hayatını sıkıntıya sokan şeylerle ilgilidir. İnsanı lekeleyen, mesela birisi aleyhine asılsız iddialar ileri sürmek, sövmek ve benzerleri gibi yaşamayı ortadan kaldırmayan ve olmazsa insanın sıkıntı­ya düşmeyeceği, fakat insanın mükemmelliğini zedeleyen ve onu lekeleyen şeyler ise ilk iki mertebeden sonra, üçüncü mertebede gelir. 46- Yukarıda ileri sürdüğümüz düşünceyi aynen mal için de yapabiliriz. Mal için zorunlu olan bir şeyi çekip almak, yani yapılan fiil sonucu kişinin malını emniyette görmemesine yol açan şeyler zaruriyât'tandır. Hırsızlık malın, varlığın aslına yöne­lik bir saldırıdır. Çünkü hırsızlık sebebi ile insanın bütün malı kaybolur zayi olur. Mal açısından, malın tümünün zayi olması malı korumak prensibi ile çelişen bir du­rumdur. Açıktan açığa gasbedilen mal böyle sayılmaz. Çünkü açıktan açığa gasbedilen bir parça malı, delillerle ispat etmek ve yargıya başvurarak geri almak müm­kündür. Buna göre hırsızlık suçunda saldın zaruri olan bir şeye yönelik demektir. Çünkü hırsızlık nedeni ile mal zayi olmak tehlikesi ile yüzyüze gelmektedir. Hem de ispatı mümkün olmayan bir zayi olmakla yüzyüze gelmektedir. Çünkü yapılan hırsızlık gizlice yapılmakta, açıktan açığa işlenmemektedir. Toplumun bütün gü­venliği kargaşa ve çalkantı ile yüzyüze gelmektedir. Gasp, yağma ve benzeri şeyler­de ise malı yargı gücü ile geri almak mümkün ve muhtemeldir. Birinci suçta, yani hırsızlıkta, malı çalınan kişi hırsızı yakalayamamış ise mümkün değildir. Hırsızı ya­kalamak da öyle kolay değildir. Çünkü bu gibi durumlarda malı çalınan kişinin ha­yatı bile tehlikeye girer, yakalanan hırsızlara oranla yakalanmayıp kaçanlar kat kat fazladır. Zira hile ve aldatma mal üzerinde bilerek, delile dayanarak kazanç ve kayıp hakkında tam ve sağlam bir idrak ile tasarruf yapma ile ilgilidir. Ve yine bu konuda içindeki maslahatlann gücü ile farklı farklı olan başka suçlar görmekteyiz. Şu halde doğrudan doğruya mal ile ilgili olan ve malı yok etmeye yönelik olan suçlar, mala yönelik ancak malın geri alınmasının mümkün olduğu suçlardan daha ağırdır. Mala yönelik fakat içinde iradenin -aldanmış bir biçimde bile olsa- bir rolü bulunan suç­lar ise bu ikisinden daha aşağı mertebededir. Bu son tanıma, durumu elverişli olan borçlunun borcunu vermeyip oyalamasını örnek olarak verebiliriz. Rasulullah şöyle buyurur "Zenginin borcunu oyalaması zulümdür".[60] Nesle yönelik olan suçlar da aynı tertib üzerinedir. Zina suçu bunların en ağı­ndır. Zinayı şayet evli erkekle evli kadın yaparsa, bu en ağırıdır. Çünkü yapılan hare­ket hiç kuşkusuz nesle karşı bir saldırıdır. Bu suçtan özür beyan etmeye de imkan yoktur. Şu halde zina suçu, zorunlu bir şeye karşı yapılan bir saldın mesabesindedir. Nesle yönelik bir suç ve işlendiğinde nesle saldırı ve erkeğin spermini zararlı şekilde zayi etmiş olması dolayısıyla zaruri bir maslahata yönelik saldın meabesinde bile olsa, evli olmayan kadın ve erkeğin yaptığı zina birinci suçun şiddeti kadar ağır değildir. İkinci mertebede ise bir kadını öpme ve kucaklama gelir. Çünkü bu hareket kötü bir fiile yol açabilir. Zira bu davranış caiz olmayan ve şariin hiç kuşkusuz haram kıldığıbir şeyi yapmaktır. Bu iki suçun mertebe olarak daha altında bir suç ise, kadının avret yerine bakmaktır. Çünkü bu fiilde suç unsuru ilk iki suçtan daha aşağıdadır. Bu fiil tahsiniyata yönelik bir saldın mesabesindedir. Yoksa zaruriyetten değildir. Aynı sıralamayı akla yönelik olarak işlenen suçlarda da görmekteyiz. Bu fiilde saldın Allah ve toplum hakkına karşı yapılmaktadır. İçki içip ve sarhoş olan kişi, az içip de sarhoş olmayandan daha ağır bir suç işlemiştir. Çünkü sarhoşluk verici mad­denin az'ının haram kılınması Rasulullah "Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır" hadisi dolayısıyladır. Sarhoşluk verici maddelerin az miktarlarının haram kılınmasının sebebi, az miktarda içkinin çok içmeye yol açabilme tehlikesi dolayısıyladır. Hiç kuşkusuz içkiyi içmeyip başkalarına sunan ve satan kişinin suçu, onu içen kişinin suçundan daha hafiftir. Sarhoşluk vericiliğinde şüphe olan şeylerin haramlığı hiç kuşkusuz yukanda işaret ettiğimiz çeşitlerden daha hafiftir, işte; suçların ağırlık­ları giderdikleri maslahatlann çeşidine ve şiddetine göre böyle değişir. Bu şekilde bir sıralamayı dine karşı yapılan suçlarda da görebilmekteyiz. Başkalarını saptıran kafir ve sapıklık propagandası yapan zındık, korunması gerekli olan din alanında zarûriyâtı çiğnemektedir. Bu nedenle sapıklık propagandası yapıyorsa, zındıkın ölüm cezası ile cezalandırılması öngörülmüştür. İmam Malik der ki Din­den dönen bütün mürtedlere tevbe teklif edilir. Ancak propagandası ile dini bozmaya çalışan zındıka ise tevbe teklif edilmez. Çünkü onun suçu hidayete erip de sapıklığa düşmek ve imana girip de sonra inkara sapmak değildir. Onun asıl suçu, yaymış ol­duğu asılsız şeylerle İslamın inanç sistemini akidesini bozmaya çaba sarf etmektedir. Böylesine tevbe teklif edilse, yaydığı fesada devam edebilmek ve bunu iyice pekiştirebil­mek için dıştan dışa tevbe etmiş gözükür. Bugibi kimselerin suçları dini koruma ala­nında hiç kuşkusuz zaruriyatla ilgilidir. Toplum içinde hikmetli sözlerle ve vaazlarla Rasulullah'a uydurma hadisler isnat eden kişilerin suçları birinci gruptan daha ha­fiftir. Bidatlerin propagandasını yapan ve bunu dine yamayan, dinin asıl cevherine dokunmaksızın ya da onun hakikatine ilişmeksizin dinde olmayan bir şeyi dine ka­tan kimseler de bu ikinci mertebededirler. Namazını kılmayan ve bunu açıktan açığa eda etmeyen kişi de suç itibarı ile bun­lardan daha aşağı mertebededir. Böylelerine ta'zir cezası verilir. Çünkü böylelerinin suçu kendi kişilikleri ile sınırlıdır, kendileri dışında başkasını etkilemez; zaten bu nedenle onlann suçlan ilk iki suçtan daha hafif olmaktadır. İmam Gazali, daha önce alıntı yaptığımız iradesinde, maslahatlara karşı işlenen suçların mertebelerini ele alırken bunlara işaret etmekteydi. Gerçek şu ki, suçlar hakında aynma gidilmesi ve onlann mertebelere ayrılmaları ihlal ettikleri maslahatlara göredir. Zaruriyât kabilinden olan ve bizzat korun­ması hedeflenen bir şeyi gidermek, suçlann içinde en ağır olan kısmıdır. Ve en ağır ceza da bu fiillere verilmiştir. Bunun ardında maslahatlardan bizzat korunması he­def alınmayan şeyleri çiğneme suçu gelir. Bu gibi suçlar Hâciyât ohn şeylere yöne­lik suçtur, insanın izzet-i nefsine ve şerefine yönelik olan saldırı ise tahsînî mertebe­sindedir. Ve İslam şariine göre her der cenin bir cezası vardır. Suçların İçlerindeki Saldırı Miktarına Göre Taksimi ve Çeşitleri Madem ki suçlar, giderdikleri maslahatların durumuna ve huzur ve güven içinde olan kimseleri korkutmalarına göre ayrıma gidiliyor, hiç kuşkusuz aynı suçlar İslam hukukunda bu saldırının gücüne göre ve saldırıya uğrayan kişide ve toplum­da bıraktığı etkinin miktanna göre de aynına tabidir. Bu bakış açısı çağımızda ceza kanunlarının yaptığı ayrıma benzemektedir. Çünkü modern ve çağdaş ceza kanunları suçları cürüm ve kabahat diye ikiye ayırmaktadır. İslam hukukunun saldırının miktarına göre suçları taksimine ve fıkıh kitaplarının yaptıkları aynmın sitemine değinmeden, kısa da olsa modern hukuka değinmemiz gerekmektedir. Çünkü böylece iki terim arasındaki yakınlığın ya da uzaklığın boyu­tunu ortaya çıkarmış olacağız. Mısır ceza kanunu 9 ve onu izleyen maddelerinde suçlann üç çeşit olduklarını hükme bağlanmaktadır. a- Cürümler Bunlar cezası idam olan ya da hayat boyu ağır işlerde çalışma veya belirli bir süre ağır işlerde çalışma veya hapis olan suçlardır. b- Cünha Cezası bir haftadan daha fazla hapis ve en fazla bir Mısır cüneyhini geçen para cezalandır, c- Kabahat Bunlar ise süresi bir haftayı geçmeyen ve en fazla bir Mısır cüneyhini aşmayan para cezalandır.[61] Görüldüğü gibi bu aynm suçun mahiyetine göre değil, cezanın miktanna göre ya­pılmıştır. Ceza ve cezanın hafifliği, suçtaki saldırı miktarının azlığı ve çokluğu oranı­na göre belirlenmiştir. Adaletin ceza ve suç arasında gerekli gördüğü uygunluk hiç kuşkusuz suçun büyüklüğünün karşılığında verilecek cezadaki etkisini gayet açık ola­rak ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle ağır suçun yazılması, sonra karşılığında cezası­nın belirtilmesi ardından bundan daha hafif suçun belirtilmesi ve sonra cezasına yer verilmesi doğru bir harekettir. Her ne kadar bu metotta suçun mahiyetine yer verilmemişse de bu doğrudur. Bu yapılan tanım resm ile tariftir, yoksa had ile tarif değil­dir. Had ile tarifte bir şeyin mahiyeti beyan edilerek yapılır. Mesela, insan düşünen bir canlıdır dediğimizde böyle bir tarif yapmış oluruz. Resm ile tarif ise mahiyete iliş­kin olmayan, fakat ancak mahiyette bulunan özel niteliklerle beyan etmektir. Mesela insan düşünen bir canlıdır dediğimiz zaman, gülmek niteliği insanın mahiyetinden bir parça değildir, insan gülebilir de ağlayabilir de, ya da ağlayıp gülmeksizin içi rahat veya üzüntülü olarak sakin sakin durabilir de. Fakat bununla birlikte gülmek canlılar arasında insandan başkasına verilmemiştir. Cezanın miktarı ve çeşidi suçun ağırlığına göre belirlenir. Suçun hafifliği ora­nında cezasının çeşidi ve miktarı da değişir. İslam fıkıh biginleri bu sistemi uygulamamalardır. Suçları, verilecek cezalara göre de ayrıma tabi tutmamışlardır. Onlar cezayı tarif ederlerken suçun çeşidine de işaret etmektedirler. Ve cezasını beyan etmeyi bizden esirgememektedirler. Nitekim Mısır Ceza Kanunu da dokuzuncu, onuncu, onbirinci ve onikinci maddelerinde aynı şeyi yapmıştır. Fıkıh bilginleri suçlara verilecek cezaları hadler ve ta'zirler diye ikiye ayırırlar. Bunların her ikisi de cezadır. Bu cezaların her birinin, ait oldukları birer suçu vardır ve cezalar o suçlara verilmektedir. Hudud sözcüğü Arapçada had kelimesinin çoğu­ludur. Sözlükte had demek, engel olmak demektir. Arapçada onun haddi denilir, yani onun engeli demektir. İki arsa arasındaki sınıra, birbirlerine karışmalarına engel olduğu için had denilmektedir. Had kelimesinin engel olmak anlamına geldiğini gösteren bir delil de şairin şu beyitidir. "Haddad[62] beni hapse koyarken diyor ki Saçım başını yolma; benden korkmana gerek yok," Arapçada had kelimesinin sözlük anlamı budur. Terim manasına gelince yüce Al­lah'ın hakkı olarak belirlenmiş olan cezalardır. Mesela, buna göre kısas cezasına had denemez, zira o kul hakkıdır. Ta'zire de had denemez, çünkü o da şari' tarafından belirlenmemiştir; Veliyyü'l-Emr yönetici tarafından belirlenmektedir. Buna göre had cezası uygulanacak suçlarda iki şartın bulunması gerekir. Bunlar­dan birisi bulunmazsa bu suç had cezası uygulanacak bir suç olmaz. A- Birinci şart İşlenen suç Allah hakkına karşı işlenmiş olmalıdır. Çünkü suç yü­ce Allah'ın çizdiği ve belirlediği ve İnsanların çiğnemesine yasak koyduğu bir had cezası ile ilgilidir. Yüce Allah'ın hadleri demek, haram kıldığı ve insanlan çiğnemek­ten yasakladığı korkusu demektir. Allah hakkı ve kul hakkı kavranılan için, yapılan ince yorum şudur Allah hakkı olan şeyler toplumla ilgilidir ve topluma yönelik olarak işlenmiştir. Şahsî bir cinayet, içinde genel toplum hakkım da bulundurabilir. Ve belki de evli olmayan bir erkeğin evli olmayan bir kadınla zinasında olduğu gibi şahsa yönelik bir saldın da olmayabi­lir. Şurası gerçek ki, eğer biz meseleye şahsî yönden bakacak olursak, saldınyı açık ve net olarak göremeyiz. Fakat bu dar çerçeveyi aşar ve daha geniş boyutlu ve daha yüksek bir ufka yönelirsek, bu suçun kötü ve çirkin olan bir hareketi fuhşu yaydı­ğını görebiliriz. Bu da nesle karşı işlenmiş olan bir suçtur. Bu suç sosyal kanuna karşı işlenmiş bir suçtur. Bu suç karşısında sessiz kalmak, evlilikten kaçınmak ve benzeri şeylere yol açar. Yol kesiciler için belirlenen had cezası da böyledir. Yol kesi­ciler, adam öldürme ve hırsızlık suçlarını işlemek için aralarında anlaşan kimselerdir. Bunlar suçlannı işleyebilmek için devletin otoritesinin zayıf olduğu yerleri seçer ve orayı tutarlar. Bu suçun içinde başka bir sebep aramaya gerek yoktur. Bu suç doğ­rudan doğruya topluma yönelik bir suçtur. Dolayısıyla Allah hakkı olan bir konuya yönelik saldın olmaktadır. Bu nedenle de şahıslara ceza uygulanmaktadır. Hırsızlık suçunda hem kişisel hem de toplumsal bir yön vardır. Toplumsal yönü, halkı korkutma ve huzursuz etmedir. Bu niteliği de her kanun gözönüne almıştır. Bu nedenle de gasp suçunun cezası hırsızlık suçu gibi olmamıştır. Suçun içindeki bu toplumsal sebepten dolayı yapıîan hırsızlık Allah hakkını çiğnemek sayılmıştır. Zina iftirası suçu da böyledir. Bu suçta da kişisel ve toplumsal yön vardır. Toplumsal yö­nü, inananlar arasında çirkinliğin yayılmasına bu fiilin yol açmasıdır. Sonra bu fiil, zi­na suçnunun hafif görülmesine yol açar. Oysa zina göklerin ve yerin tir tir titrediği en kötü suçtur. Çünkü bu iftirayı atan, suçsuz bir kimseye zina iftirası attığı gibi, zanlı olana da atmaktadır. Elde delil olmaksızın ve apaçık bir haktan kaynaklanan bir dayanak bulunmaksızın suçsuz kimseleri suçlamak kadar çirkin bir suç yoktur. Filan­ca büyük adam zınakardır, dediğin zaman, nefsi bu suça meyleden kimseler nazarın­da zinayı hafif bir suç olarak göstermiş olursun. Yine toplumda saygınlığı olan, falan hanımefendi zinakardır, dediğin zaman, fisk işlemeye istidadı olan kimselerin kalbine fisk duygularının kolayca girmesine yol açmış olursun. İşte ahlak böylelikle bozulur. B- Karşılğında verilen ceza had sayılan suçlarda gözetilen ikinci kriter, suçta değil cezadadır. Bu da cezanın şari' tarafından belirlenmiş olduğu ve belirlenmesi yöneticilere bırakılmamış bulunmasıdır. Had cezasının yorumunda bazı kitapların bakış açısı budur. Bu kitaplar had cezaları içine kısas cezasını katmamaktadırlar. Çünkü kısası had'lerden saymamakta­dırlar. Fakat bir başka değerlendirmeye göre kısaslar da had'ler kavramına dahildir. Bu ikinci terimi benimseyenler, haddi şöyle tanımlamaktadırlar Had, şariin belirlemiş olduğu cezadır. Bu görüşe taraftar olanlar, ceza tanımı içinde bunun Allah hak­kı olup olmadığını belirtmemektedirler. Kısas kul hakkı olsa da böyledir, farketmez. Bunlar kısasın kul hakkı olduğunu söylerlerken, yüce Allah'ın kısas cezasının vacipliğini ve farzlığım zikrettikten sonra, bu hakkın kısasa hak kazanan tarafından kulla­nılmamasının ve karşı tarafi affedebileceğinin caiz olduğunu gösteren şu ayete dayanmaktadırlar "Fakat kimin hangi katilin lehinde maktulün kardeşi velisi tara­fından cüz'î bir şey affolunursa hemen kısas düşer. Artık örfe uymak, ona güzel­likle ödemek lazımdır."[63] Birinci değerlendirme ile ikinci değerlendirme arasındaki fark ise şudur Birinci terim, had suçlannda sosyal hakkı kamu hakkını gözetmekte ve şari' tarafından belirlenmiş olup olmaması ile birlikte buna bakmaktadır. İkinci tanıma gelince bu, sadece suçun cezasının Allah tarafından belirlenmiş olup olmamasına bakmaktadır. Ceza şari' tarafından belirlenmiş ise, buna had demektedir. îster affedilebilir olsun isterse affetmek caiz olmasın, farketmez. Bu ikinci tanıma göre had cezalan iki kısma aynlmaktadır Aff kabul etmeyen suç­lar, affı kabul eden suçlar. Birinciye, yol kesme, zina, hırsızlık, içki içme, zina iftirası, dinden dönme örnektir. Diğeri ise, affi kabul eden suçlardır. Bunlar ise cana veya or­ganlara yönelik saldırılar ve şeriatın belirli bîr ceza uyguladığı yaralamalardır.[64] Had cezalarını birinci tarifi fikıh bilginlerinin kalemlerinde ikinci tanımdan daha çok dolaşmaktadır. Hatta denildiğine göre, ikinci tarife, Hanefi mezhebi fikıh bilginlerinden Kemalüddin İbn Hümam'dan başkası katılmamaktadır. Bu tarife göre, had suçları içine kısas çeşitleri ve kısas yerine geçen diyetler ve erş cezalan yani yaralama ve benzerine karşılık verilecek mali cezalar girmektedir. Bu kısım, yani yaralamalar, adam öldürme, organ kesme suçlarına cinayetler cü­rümler denilir. Fıkıh bilginlerine göre cinayet, cana ya da organlara yönelik olarak işlenen saldırılardır.[65] Bu kısma kısas, diyet suçları ve başka suçlar girer. Hatta bunun içine ta'zir suçları da dahildir. Fakat, bu isim altına giren cinayetler, nefse veya organlara yönelik saldı­rılardır, cezalan şari' tarafından belirlenmiş cezalardır, takdiri veliyyü'l-emre yö­neticiye veya yargıca bırakılmamış olan cezalardır. Buna göre ta'zir cezaları bu­nun kapsamı içine girmemektedir diyebiliriz. Gerçekten fikıh kitaplannda -her ne kadar birçoğu bu kaydı zikretmemişlerse de- yapılan tariflerde bu husus gözetilmiştir. Çünkü kitaplar ta'zir suçu için başlı başına ayrı bağımsız bir bölüm ayırmakta, ve ta'ziri tarif ederlerken, İslam şarii tarafından belirlenmiş bir cezası olmayan suç­lara tayin edilen cezalardır ifadesine yer vermektedirler. Şariin belirlemiş olduğu cezalar demek, miktarı Kitap'tan ve sünnetten alınan veya fikıh bilginlerinin şariin hükümlerinden istinbat edilmiş olduğunu bildirdikleri istinbatî hükümlerden alınan cezalar demektir. Ta'zir ise, şari' tarafından belirlenmiş bir ceza olmayan suçlar için öngörülen cezalardır. Bu suçlar cana veya organlara yoneiik olarak işlenmiş olsun, farketmez. Biz yukanda cana yönelik saldırıyı, karşılığında belirli bir ceza olan suç­lara girmeyi kapsayan şey, diye açıkladık. Bazı fikıh bilginlerinin ifadelerinde içinde saldın olan her fiile cinayet denildiğini ifade eden şeyler vardır. Bu saldın ister Allah hakkı, isterse kul hakkı olan hususlara saldın çerçevesinde olsun, farketmez. Zeylal'nin şerhinde aynen şu satırlar yer al­maktadır "Lügatte cinayetler, kişinin yapmış olduğu kötülük dolayısıyla elde ettiği şeye denir. Aslında kelimenin anlamı gencidir, ancak haram olan fiillere cinayet denilerek anlamı özel kılınmış ve daraltılmıştır. Kelimenin aslı, meyve toplamadan gelmektedir. Cenyü's-Semer demek, ağacın dalındaki meyveleri almak, demektir. Şeriat dilinde ci­nayet ise, ister mal ister başkasının canı olsun, haram kılınmış fiilin adıdır. [66] Bu tarife göre cinayet, her türlü suçun adı olmaktadır. Çünkü cinayet, ister mala, ister cana, isterse başka bîr şeye yönelik olarak işlenen, haram olan bütün fiillerin adıdır. O halde cinayet kelimesi had suçlarının bütün çeşitleri ile kısas suçlarını ve di­yet suçlannı ve ta'zir suçlarını da kapsamaktadır. İbn Kudame, El-Muğni isimli ese­rinde bu genel ve kapsayıcı tarife yönelmektedir. O şöyle demektedir Cinayet, cana veya mala yönelik her türlü saldırının adıdır. Fakat Örfte fıkıhta, kitabın örfünde vücuda saldınlara özel bir isimdir. Mallara yönelik cinayetlere gasp demişlerdir, nehb demişlerdir hırsızlık hıyanet ve demişlerdir. Şurası gerçek ki İbn Kudameye göre Cerime'nin örf tanımına[67] göre bile hadle­rin cinayet manasına dahil olduğunu görmekteyiz. Her ne kadar had suçlan arasın­da hırsızlık olmasa bile böyledir. 56- Gerçek olan, suçların bu üçlü ayrımıdır. "Had" suçları belirlenmiş ve beyan edilmiştir. Kısas ve diyet suçlarını şari' beyan etmiştir. Bir de cezalarının takdiri ve belirlenmesi veliyyü'l-emre yöneticilere bırakılmış olan suçlar vardır. Okuyucu bu­rada şöyle bir soru sorabilir "Şari' bütün cezaların beyanını acaba neden veliyyü'l-emre bırakmamıştır? Ya da bütün cezaların miktarım acaba neden belirtmemiş­tir?' Yukandaki sorunun ikinci kısmında, yani, şari' acaba bütün suçların cezasını ne­den belirtmemiştir, sorusuna cevap olarak, diyebiliriz ki, insanların işledikleri suç oranında çeşitli cezalar tekdir edilir. Yüce Allah'ın, kendisi vasıtası ile insanları imtihan ettiği İblis'in kötülerin ruhlarına büyük bir hakimiyeti ve etkisi vardır. Şeytan kötülere kapılarını ardına kadar açar. Temiz kişilere açması ve fazilet korusuna girmesi çok zor olan, yerlerin kapısını açar. Hiçbir hukuk düzenlemesi ve disiplininin şeytanin insanlara süslü göstermiş olduğu ve azgm şehvetlerinin sürüklediği suçlan bir bir sayıp dökmesi mümkün de­ğildir. Fakat herhangi bir hukuk disiplini için, yargı organlannda ispat edilebilen belli başlı kötülükleri kanun hükmü altına almak ve onları hükme bağlamak müm­kündür. Ve o hukuk düzeni şeriatın ve ahlakın korunması, canların, malların, dinle­rin, namusların ve akılların himayesi havale edilmiş olan veliyyü'l-emr'e, şeriatın ko­ruduğu şeyleri korumak ve insanlann arasında adaleti yerine getirmek ve fesadı gi­dermek yönünde olan şeyleri topluma yerleştirmek üzere düzenleme yapmak yetki­si bırakabilir. Çünkü yüce Allah fesadı asla sevmez. Fıkıh bilginleri olayların sınırsız, nassların ise sınırlı bulunduklarını belirttiklerine göre, hakkında nas olmayan mese­leyi öğrenmek için ictihad kaçınılmaz ve zorunludur. Suç ve nefislerin cezalarla eği­tilmesi konusunda bunların cezası hakkında nas yoksa durum böyledir. Yani velîyyü'l-emr, şariin hükümlerini yerine getirirken ve uygularken herhangi bir günaha yaklaşmamalıdır. Hiçbir zaman veliyyü'l-emr'in bizzat kendisinin hürriyetlere, ne­fislere, mallara, namuslara, nesle ve akla bunlan himaye etmek gerekçesi ile de olsa, el uzatması caiz değildir. İşte, Rahman ve Rahim Allah'ın şeriatı budur. Ve işte bu Cabbar olan intikam Sahibi yüce Allah'ın şeriatıdır. Vcliyyü'l-emrin ta'zir cezalarını belirlerken üç noktaya dikkat etmesi gerekir. A- Ta'zir cezalarının verilmesinde amaç, İslamın değişmez maslahatlarını koru­mak olmalıdır; yoksa maslahattan himaye kisvesi altında hevesleri ve şehvetleri ko­rumak olmamalıdır. B- Öngörülen ta'zir cezası fesadı yok etmekte yararlı bir ceza olmalıdır. Verilecek ceza daha sert ve daha kötü bir fesada yol açmamalıdır, insanlığı daha çok zedele­yen, insan haysiyet ve şerefini daha çok lekeleyen bir ceza olmamalıdır. C- İşlenen suç ile veriiccek ceza arasında bir ilgi olmalıdır. Cezada aşın gidilme­meli ya da tam aksine ihmal ve suçu önemsememeye varacak kadar hafif de olma­malıdır. Bu maddelere bir dördüncüsünü daha ekleyebiliriz. O da adil bir denkliktir. Gerçi adil denklik her kanunun yapısında var kabul edilir. Bu nedenle de bunu zik­retmedik. Ne var ki İslam tarihinde çeşitli asırlarda ta'zir adına kötülük ihtimali ve meydana gelmesi tehlikesi bunu da bir madde olarak eklememizi gerektirdi. Aslın­da bunu zikretmeye hiç de gerek yoktur. Çünkü vcliyyü'l-emrin yöneticinin üst­lenmiş olduğu her işte -ister koyacağı cezalarda olsun, ister dağıtacağı bağışlarda olsun, isterse valilerine vereceği işlerde olsun- adil olması gerekir. Sahih hadiste varid olduğuna göre, ümmet içinde daha iyisi varken birisi bir kimseyi ümmetin her­hangi bir işini görsün diye göreve getirirse, yüce Allah o yöneticiyi yüzü koyun ce­henneme atar. Nitekim adil davranmak, insanlar arasında herhangi bir yönetime ge­len ve araiannda otorite sahibi birisi olan herkese farz olan bir şeydir. Çünkü yüce Allah, "Şüphesiz ki Allah adaleti ve iyiliği emreder"[68] buyurmuştur. Şimdi yukanda sorulabileceğini varsaydığımız sorunun cevabını verebiliriz; Soru sadece suçların cezalarının belirtilmiş olması diğerlerinin miktarının belirtil­memesi ve bunların takdirinin veliyyü'l-emr'e yöneticilere bırakılmış olmasıydı. Bu soruya şöyle cevap verebiliriz İslam şari', faziletli, her türlü saldırıya engel olan ve faziletleri yayan, insanları ellerinden tutup faziletlere götüren bir toplum oluş­turmak için gelmiştir. Şu halde şariin bu faziletlerin önüne onlan korumak için si­per olacak olan suçları engelleyici hükümler, cezalar koyması kaçınılmazdır. Böylece amaç, yüce Allah'ın haram kıldığı şeylerin çiğnenmemesi, kendilerinden korunmak, ve sosyal zorunluluklardan sayılan birtakım kötü fiillerden sosyal bünyeyi korumaktır. Çünkü bu zorunluluklan işlerse toplum harab olur yıkılır, bunlan işler­se yüce Allah'ın haram kıldığı şeyleri çiğneyen, içinde zina yayılan, bu yüzden ne­seplerin birbirine karıştığı, insanın kendi namusundan ve akrabalarının ırzından emin olmadığı bir toplumda hangi faziletten söz edilir? O halde otoritesi bütün oto­ritelerin üstünde olan yüce Allah'ın otoritesi ve engel olucu ahkamı ile bu gibi fazi­letsizliklerle mücadele etmekten başka çare yoktur. Bir toplumda aile kurumu yıkı­lırsa sosyal faziletin gerçekleşmesi mümkün değildir. Aile kurumunu yıkan ancak ve ancak zinadır; zinanın yayılması ve insanlann birbirlerine zina iftirası atmalandır. Toplumu bu iki yıkıcı ahlaksızlıktan korumak gereklidir, işte bu nedenle zina iftira­sı suçu, nesli korumak, bütün bir milleti hastalıklardan himaye etmek, insanların izzet-i nefislerini korumak ve toplum içinde kötülüklerin, kötü sözlerle Allah'ın em­rinden çıkmanın alıp yürümesinden, buna bağlı olarak da hayırsız bir toplum duru­muna düşmekten korumak için getirilmiştir. Hırsızlık da böyledir. Hırsızlık insanları sürekli korku ve huzursuzluk içinde yaşa­mak zorunda bırakır. Hırsızlığın olduğu yerde insanlar sürekli bir istikrarsızlık ve endişe içinde kalırlar. Şu halde devletin insanları koruması, mallarını akıllarını hi­maye etmesi en tabii hakkıdır. Ki böylece bu hırsızlar zümresi insanlara saldırmasın. Şu halde suçları engelleyici bir ceza vermek kaçınılmazdır. Bu ceza suçlu bakımın­dan her ne kadar katı olsa da insanlara rahmettir; onların ruhlarına canları ve malla­rı hakkında güven ve huzur verir. Merhamet, kanunu herkesi kucaklayan ve herkese yaygın bir merhametin seçilmesini gerektirir. Kanun koyucu suçluya katı davranmak suretiyle topluma merhamet etmek ile, suçluya merhamet edip insanları parça­lasın diye saldıran kurtlar gibi onu başıboş bırakmak arasında kalırsa tabii ki insanla­ra toplumda merhamet tarafını tercih edecektir. Çünkü suçluya ceza vermek fazilet­li insanlara merhamettir, ötekisi ise kötülere yumuşak davranmaktır, insanlara top­lumda merhamet yönü daha geniş, ötekisi ise kişisel bir çerçevededir. Had cezaları için de aynı düşüncede bulunabiliriz. Kısaslara gelince, İslam bunun belirtilmesine önem vermiştir. Çünkü adam öl­dürmek ve başkalarının organlarını, kesmek insanlar arasında kan davası ve kanların birbirine denk olmaması biçiminde uygulanmaktaydı. Damarlannda mavi kan dola­şan ileri gelen kimselerin kanına, zayıfların kanı eşit değildi. Yöneticilerin damarlarında dolaşan kanlar, sade vatandaşların kanları ile bir değildi, öldürülen kişi bir toplumun ileri geleni, bir kabilenin lideri ya da araplann en büyüğü sayılan bir ka­bileden ise, başabaş değil, kelleye kelleler bile yetmezdi. Buna karşılık öldürülen zayıf birisi ise kanını arayacak bir kimse çıkmazdı. Çıksa da bunu alamazdı. İslam geldi ve uyulacak ana kuralın kısaso lduğunu belirtti. Yani işlenen suç ile veri­lecek cezanın eşitliği esas olacaktı. İslama göre veliyyü'l-emr'in yöneticinin otoritesi ve yargının hükmü olmaksızın hiçbir ceza verilemeyecek, yönetici cezayı yerine getir­mek için yargıdan yetki alacaktı. İslama göre güçlü ile güçsüzün hiçbir farkı yoktur. Yönetici ile sade vatandaşın hiçbir farkı yoktur, İslam cana can, kuralını getirmiştir. İntikam alırken aşın gitmek İslamın prensibi değildir. Mü'minler ancak kardeştir. Mü'minler haklarda ve yükümlülüklerde eşittir. Nitekim Rasulullah "Müslü­manların kanları birbirine eşittir"[69] buyurmuştur. Ve böylece kısas toplumun sela­meti için suçları engelleyici bir ceza, suça muhatab olanın kalbini teselli eden ve için­deki kini söndüren bir uygulamadır. Bu ceza uygulanırsa intikam almakta aşın gidil­mez. Tam tersine bu cezada adalet, himaye ve hayır vardır. Bu nedenle yüce Allah "Kısasta sizin için bir hayat vardır."[70] buyurmuştur. 58. İşte bu sebeplerle belirlenmiş olan cezalar, faziletli ve adil devletin ayakta du­rabilmesinin temelidir. Çünkü had uygulanan suçlar giderilmesi gereken pisliktir, toplumdan temizlenmesi gereken bir kötülüktür. Şu halde toplumun vücudundan bu gibi kirlerin giderilmesi için katılıktan başka çare yoktur; toplum böylece temiz ve sağlıklı kalacaktır, İslam faziletli yaşanacak bir yer kurmak için geldiğine göre, toplumda fazileti korumak ve toplumun ayakta durması ve huzurlu olması için ge­rekli olan her şeyi güvence altına almaktan başka çare yoktur. Bazı yazarların dediği gibi amaç aracı mubah kılar. Üstelik burada amaç, faziletli ve araç ise adildir. Suçlulara aşırı biçimde şefkat etmek ve işledikleri suçlan unutmaya kadar varmak doğru değildir. Çünkü suçlulara ceza verilmesini engelleyen her acıma ve şefkat, onlara kötülük etme firsati vermektedir. Toplumu onların yaptıkları kötü şeylerle yüzyüze getirmektedir, bunda da adaletin olduğu söylenemez. Çünkü adalet, birşeyi yapa­nın onun cezasını hak etmesi ve suç işlediklerinde insanlann cezada eşit tutulması­dır. Kısas cezası milletin fertleri arasında eşitliği sağlamak içindir. Yukarıda suçların içindeki saldırının şiddeti açısından ayrımını belirtmiş ol­duk. Genel olarak bir değerlendirme yapmak gerekirse modern hukukun suçları, cürümler, cünha ve kabahatler diye yaptığı taksime uymaktadır. Her iki aynm, te­mel kriterleri suçun şiddeti ve buna dayanılarak verilen cezanın miktarına göre olması açısından aynıdır. Fakat isimlendirme, genelde bunun ne anlama geldiği nok­tasında ise birbirinden ayrılmaktadırlar Ta'zir cezalarının miktan veliyyü'l-emr'e yöneticilere bırakıldığına göre yöneti­ciler bu üç çeşit cezayı ta'zir çerçevesinde belirleyebilirler. Modern hukukun öngör­düğü ta'zir cezalan çerçevesinde belirlenebilir. Bu gibi suçların ta'zir cezaları hayat boyu ya da belirli bir süre ağır işlerde çalışma cezasına veya hapis cezasına hatta öldürmeye yakındır. Yine ta'zir cezaları çerçevesinde cünha ve kabahatler de yer alabilir. Cünb kelimesini bazı fikıh bilginlerinin ta'zir suçları anlamında kullandıklarını görmekteyiz. Nitekim İbn Tcymiye'nin el-Hisbe ve Siyasetü'ş-Şeryye'sinde kelime bu anlamda kulanılmaktadır. "Cünha kelimesinin aslı ceneha fiilinden gelmektedir. Bu da meyletti demektir. Yüce Allah'ın şu ayetinde cünha kelimesi meyletti anlamınadır "Eğer barışa meylederlerse sen dt ona yanaş ve Allah'a güvenip dayan."[71] Yine bu kelimeden türeyen cünah, günah demektir. Çünkü insan günah iş­lerken haktan sapmaktadır. Bu anlama örnek olarak yüce Allah'ın şu ayetini verebi­liriz "...O halde kadının serbest boşanması için fidye vermesinde ikisi üzerine de bir vebal günah yoktur."[72] İşte suçlara cünha denmesi bu mesabetledir. Çünkü suç işlemek günah tarafına meyletmektir. Modern kanunda da cünha kelimesi bu manada kullanılmıştır. Kelime bazı fıkıh yazarlarının ifadelerinde de bu manaya kullanılmıştır. Şimdi biz şer'an her suçun girdiği kısmın özelliklerim ele almalıyız ki böylece bir kısım diğer kısımdan ayrılsın ve yine her suçta maslahatların hangi biçimde zedelen­diğini de belirtmeliyiz. Önce cezalarından başlayalım 5 HAD CEZASINA GİREN SUÇLAR Daha önceki bölümümüzde had cezalarının, Allah hakkını çiğnemenin sözkonusu olduğu suçlarda olduğunu belirttik. Yine daha önce Allah hakkı kavramını kamu hakkı kavramının karşılığı şeklinde yorumladık. Yine Allah hakkı kavramının bir yorumu olarak had'ler toplumu dini tertemiz bir ortamda ve faziletin hakim ol­duğu bir cemiyette yaşatmaya yarayan hükümlerle ilgili cezalardır, diyebiliriz. Çün­kü fazilet, toplumu paramparça edip, dağıtan mikroplardan koruduğu gibi, aynı za­manda dinin de emrettiği ve bütün ilahi şeriatların hükme bağladığı bir kavramdır. Bu nedenle yüce Allah fazilete aykırı davranmaya bizzat kendisi ceza belirleyerek bunun cezasını yöneticilere ya da daha aşağısındaki kimselere bırakmamakla bu kavrama gereken değeri ve şerefi vermiştir. Sonra İslam şeriatı fazileti daha da yüceltmiştir, onu her yönden şereflendirmiştir. Çünkü faziletleri korumayı ve güveni sağlamayı Allah hakkı olarak isimlendirmiştir. Bu şu demektir Bu faziletlere karşı gelen, onları çiğneyen sanki yüce Allah'a karşı gelmiştir. İslam bu faziletlere bir do­kunulmazlık vermiştir. Bu kutsallık çamur deryasında bulunan insan nefsini ordan çekip çıkarmaya ve kendisi ile o çamur arasında engel kurmaya ve yüce Allah'ın emirleri ve yasaklarından örülü sağlam bir engel kurmaya çalışmaktadır. Had cezaları Allah hakkı yanında kul hakkının da bulunmasının derecesine göre farklıdır. Bu nedenle bazılarında sırf Allah hakkı vardır. Bazılarında Allah hak­kı yanında kulların hakkı da sözkonusudur. Bu konuda prensip şudur Suçlarda toplum hakkının zedelenmiş olmasının ve suçun topluma etkisinin şiddeti ve hafif­liği yanında kişisel yön de gözönünc alınmalıdır. Bu yönden bakıldığında toplum yönü kişisel yönden daha ağır basıyorsa had Allah hakkıdır. Çünkü toplumda fazile­ti korumak için şeriatı getiren O'dur. Buna karşılık işlenen suçta kişiye yönelik sal­dırı apaçık ise, bununla birlikte toplumdaki fazilet yapısı ile bir ilişkisi varsa, Allah hakkı yanında kul hakkı da sözkonusudur. Her iki hak da birbirine uyumlu olarak var demektir. Mesela, namuslu insana zina iftirası böyledir, bu suçta had cezası bir haktır, kul bu hak açısından hakkın gerçekleştiği yerdir. Allah hakkı yanında kul hakkının bulunmasının dört sonucu vardır a- Hadleri ispat için dava açılması, b- Zaman aşımı ve etkisi, c- Had cezalarında ispat yolları, d- Kendileri ile ilgili suçların ispatından sonra had cezalarının düşürülmesi. Had cezalarının içinde kul hakkının derecesi ve bu dört unsurun beyanına geçmeden önce, içinde sırf Allah hakkı olup kulun hakkı bulunmayan had cezaları­nın zina cezası, sarhoş edici içki içme ve dinden dönme cezası olduğunu belirtelim. Bu suçlara suçun mahiyeti ve kısas değil de had cezası ve hırsızlık cezası gerekmesi yüzünden yol kesme cezasını da eklememiz gerekir. Bunu ileride inşaallah yeri ge­lince açıklayacağız. Görüldüğü üzere bu suçların cezalarında kişisel yön göz önünde bulundurulmamaktadır. Sarhoş edici içki içen kişi bu suçu işlerken herhangi bir kimseye zarar vermeyi hedeflememektedir, çünkü içen bununla sadece zevkine bakmakta ve başka kimseye düşmanlıkta bulunmamakta olabilir. Eğer ortada herhangi bir saldırı ihtimali varsa, ceza, meydana gelmesi muhtemel olaya değil aksine gerçekleşmiş suça verilir. İçki içenin sebeb olacağı başka suç ya zina iftirası olabilir, veya kısasa ya da ta'zir cezası­na giren bir suç olabilir. Bizzat içmeye verilen ceza, bu fiilin İslam faziletine yönelik bir suç olmasından ve yüce Allah'ın kendisi ile insan oğlunu hayvanlardan daha şe­refli kıldığı akıl nimetine karşı saldırı teşkil etmesindendir. İslam toplumunu teşkil eden ferderdeki insanlık fıtratı, hidayeti ve hikmeti ile bu toplumun ayakta durdu­ğu yüce Allah'ın hakkıdır. Kadın ile erkek arasındaki zina suçu da böyledir. Bu suçta erkek ile kadın arasında herhangi bir saldırı belirgin, açık ve net değildir. Ne varki ortada başka bir saldın vardır. O da aile kurumuna yöneliktir, nesle, sosyal düzene karşıdır. Oysa yüce Allah o sosyal düzende erkek ile kadın arasındaki ilişkiyi kendi kutsal sözü ile düzene koymuştur. Nitekim Resulullah ".. kadınlar hakkında Allah'tan korkunuz. Onlar sizin yanınızda Allah'ın emanetidir. Onların namuslarını ve ismetlerini Allah adı­na söz vererek helâl edindiniz."[73] Şu halde eşler arasındaki bu insani ilşkiyi sağlayan yüce Allah'ın adıdır. Yüce Allah'ın helâl kıldığı bu şeklin dışında başka bir ilişkiye gi­ren, Allah'ın şeriatının teşkil etmiş olduğu düzene saldırıda bulunmuş olur. Had cezaları içinde sırf Allah hakkı olan üçüncü çeşit suç, yol kesme cezası olan Kat'ut-Tarikdır. Yol kesiciler insanların mallarının ellerinden çekip almak ve onları korkutmak için bir araya gelmiş çetelerdir. Bunların üzerinde anlaştıkları hususları yapma güçleri vardır, arzularını yerine getirebilecekleri ya da kendilerine bu imkanı sağlayacak yerleri tutup orada kümelenirler. Bu unsurların bazdan hakkında fı­kıh bilginleri arasında ihtilaf olduğunu da belirtelim. Bu suç için yüce Alllah seçe­nekli cezalar öngörmüştür. Yani yönetici birkaç ceza seçeneğinden birini seçecek­tir. Buna göre yöneticiler suça uygun ve engelleyici cezayı seçeceklerdir. Üstelik bu serbestlik mutlak da değildir. Tam tersine yüce Allah'ın tespit ettiği cezalardan birisi arasında yapılmak üzere seçimliktir. Bu konuda yüce Allah şöyle buyurur "Allah'a ve Resulüne savaş açanların yeryüzünde yol kesmek suretiyle fesatçılığa koşanların cezan, ancak öldürülmeleri ya asılmaları, yahut sağ elleriyle sol ayaklarının çapraz kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürütmeleridir. Bu on­ların dünyadaki rüsvayhğıdır. Ahirette ise onlara başkaca pek büyük bir azab da vardır."[74] Söz konusu yol kesme suçu çift yönlü bir suçtur. Çünkü içinde iki unsur vardır Birincisi, güvenlik içindeki insanları tehdid eden ve huzur içindeki kimseleri korku­tan böylesi bir kuvvet toplayarak yol kesmek; ikincisi ise, yola çıkarak, öldürme ve hırsızlık ile başkalarına zarar vermekdir. Birinci suç için yukarda zikrettiğimiz dört seçenekten birisi ile had cezası ile ceza verilir. Eğer ele geçirilmeden önce pişman­lık duyar ve tevbe ederlerse bu ceza düşebilir. İkinci suça gelince, hırsızlık veya kısas cezası uygulanır. Birinci ceza ile ikinci cezanın farkı birinci suçta yakalanmadan ön­ce tevbe etme imkanının olmasıdır. Fakat yol kesiciler tevbe etmemişler ise ikinci suç birinciye dahil olur, çünkü suçlar birden çok olunca, daha hafif olan ceza ağır olan eczaya katılır; tabii her iki suç da aynı cinsten ise... Yol kesmede birinci suçun cezası sırf Allah hakkıdır. Çünkü bu cezada kişisel yön gözönünc alınmamış, tersine meseleye toplum açısından bakılmıştır. Bu nedenle de ceza işlenen suç ile uyumlu olarak belirlenmiştir. Bu konuda fıkıh bilginleri arasında ihtilaf olmakla birlikte yol kesiciler fiili bir saldın yapmamış bile olsalar hüküm aynı­dır. Çünkü bu biçimde toplanıp yol kesmek insanlara korku salmak demektir. Bu nedenle en katı cezalara ya da en azından yaptıklan harekete uygun cezaya çarptırılmaları onları frenler. Allah hakkı yanında kul hakkının da bulunduğu cezalar, hırsızlık ve zina iftirası cezasıdır. Bununla kul hakkının gücünün birbirinden firklı olduğunu da belirtelim. Çünkü hırsızlık mal aleyhine işlenmiş bir suçtur. Malın mutlaka bir sahibi vardır. Dokunulmaz, korunmuş ve gerektiği şekilde koruma altına alınmış olan mülkiyet unsuru bu suçun mahiyetini oluşturan unsurlardan birisidir. Çünkü hırsızlık suçu, gerektiği şekilde koruma altında olan dokunulmaz mülkiyet varsa gerçekleşir. Şahit­lik unsuru bu suçta vardır ve sabittir. Had cezası da ispatında bu kişisel unsurun is­patına bağlıdır. Bu nedenle alimler demişlerdir ki Hırsızlık suçunda kul hakkı baş­langıçta sabittir. İşin sonunda ise her ne kadar sadece Allah hakkı varsa, başta kul hakkı vardır ve sabittir. Hatta bazı fikıh bilginleri, hırsızlık cezasında had hak sade­ce Allah hakkıdır, demişlerdir. Gerçekten bu suçta Allah hakkının önemli bir yeri vardır. Çünkü iddia kişinin şikayeti sabit olduktan ve ispat edildikten sonra yerine getirilecek olan hak sırf Allah hakkı olur. Kul bu haktan çekilemez, tavizde buluna­maz. Kişinin affi ile bu hak düşmez. Fakat bu suçun ispatı ancak malı çalınan kişinin dava açmasından sonra gerçekleşmiş olduğu ve ispatına ancak dava açması ile bakıl­dığı İçin, dava açma ve had vurulması talebinin zorunlu olması açısından kulun bir çeşit hakkının olduğu söylenebilir. Bu kul hakkının Allah hakkından daha baskın olmadiğini söyleyelim. Bu nedenle Rasulullah "Had cezalan sultana ulaştığı zaman[75] Allah şefaat edene de edilene de lanet etsin." [76]buyurmuştur. Zina iftirası suçunda kazf kişisel yön hırsızlık suçundaki kişisel yönden daha açık ve daha nettir. Her ne kadar had cezaları sultana yargı organlarına ulaştığı za­man, sadece Kur'an'ın hükmü ile veliyyü'l-emr yönetici için sabit olan hakkı, hiç kimsenin düşürmesi caiz değil ise de, kazf iftira suçunda kişisel yön daha açık ve nettir. Had cezasına giren suçlar sultana yargı organlarına ulaşınca hiç kimse affedemez, ama kazf zina iftirası suçunda mesele tartışmalı ve ihtilaflıdır. Sırf Allah hakkı olan ve kulun içinde hiçbir hakkı olmayan suçlan böylece ele al­mış olduk. Şimdi bu taksimin yukarıda belirtmiş olduğumuz dört unsur açısından etkilerini ele alalım. Bu dört unsur, dava açılması, ispat, zaman aşımının etkisi ve cezanın aff sonucu düşmesiydi. Hırsızlık ve zina iftirası suçları için dava açılması zorunludur. Kazf zina iftirası için zaman aşımı sözkonusu değildir. İleride yeri geldiği zaman ele alacağımız gibi, tartışmalı olmakla birlikte bütün had cezalannda aff ile cezanın düşmesi sözkonusu değildir. Zina ve sarhoş edici içki içme suçların­da, görüşbirliği ile, dava açılması şart değildir. Yol kesicilerin cezalannda da dava açılması şartı yoktur. Çünkü insanlann ruhlarına güven vermek devlet başkanının görevidir, bunu herhangi birisinin dava etmesine gerek yoktur. Bu kısa değerlendir­me ayrıntıya girmenin yerine geçmez. Şu halde bu dört unsuru ayrıntısı ile ele ala­lım ve husumet dava açma unsurundan başlayalım. Had Cezalarında Dava Açma Sırf Allah hakkı olan had cezalarında husumet dava açma bütün fıkıh bil­ginlerinin görüş birliği ile şart değildir. Yani bu suçlarda ispat dava açmaya bağlı değildir, tam tersine bu gibi suçlara şahid olan kişi müddai davacı taraf olur. Buna "da'va'l-hisbe" veya "şehadetü'l-hisbe" hisbe davası veya hisbe şahitliği denilir. Çünkü İslam hukukunda sırf Allah hakkı olan had cezaları müstesna, diğer bütün ispat vasıtalarında olduğu gibi şahitliğin mahkemede dinlenmesi, daha önce dava açılması şartına bağlıdır. Mesela zina suçunda bile olsa zinayı gören dört erkek doğ­rudan doğruya yargıca gidip, onun huzurunda zina olayına şahitlik ederler. Bunların şahitliği sonucu ceza uygulanır; halbuki daha önce dava açılmamıştır, işte bu şahitliğe hisbe şahitliği denir ve bu şahitlik dava açma yerine geçer. Nitekim daha ön­ce buna işaret etmiştik. Sarhoş edici içki içme cezası da böyledir. Daha önce herhangi bir dava açmadan şahitlerin şahitliği dinlenir. Burada da şahitlik hisbe şahitliği olur ve dava açma yeri­ne geçer. Bu konuda Kasam şöyle der "Zina veya içki içme cezasında dava açma­nın şart olmadığı konusunda hiçbir ihtilaf yoktur. Sırf Allah hakkı olan had cezalarında önceden dava açmış olmak şart delildir. Çünkü bu gibi konularda şahitlik sırf Allah rızası için hisbe olarak yapılır. Bunların ortaya çıkması kulun önceden da­va açmış olmasına bağlı değildir." Hırsızlığa gelince, bunda kul hakkı vardır. Her ne kadar el-Kaşanî ve bazı fâkihler hırsızlık sırf Allah hakkıdır diyorlarsa da içinde kul hakkı vardır. Daha önce belirttiğimiz gibi hırsızlık suçu kişi dava açtıktan sonra ispat edilir. Hırsızlık suçun­da kul hakkı sanki dava açmaya bağlıdır. Eğer dava açılır ve hırsızlık suçu sabit olursa, bu suçtaki kul hakkı sona erer ya da ceza sırf Allah hakkına dönüşür. Artık kul bu cezayı düşüremez. Bu konuda şöyle bir olay nakledilir "Birgrup insan bir hırsı­zı şikayet etmek üzere Hz. Osman nezdinde dava açarlar. Zübeyr şikayetçilerle karşı­laşır ve hırsız hakkında şefaatte bulunur. Şikayetçiler Dava Hz. Osman nezdinde açılmıştır, artık sen git onun nezdinde şefaat derler. Zübeyr Had cezaları sultana yargıya ulaştığı zaman yüce Allah şefaat edene de edilene de lanet eder. der."[77] Burdan anlaşıldığına göre, dava açılmazdan önce malı çalınan kişi dava açmayabi­lir ve din kardeşini affedebilir. Fakat dava açıldıktan sonra mesele yüce Allah'a inti­kal eder, O'nun emrini müslümanların yöneticisi yerine getirir. Hırsızlık suçunda şahitliğin mahkemede dinlenmesi için daha önceden dava açıl­masının şart kılınmasının sebebi, hırsızlık suçunun rüknünün çalınan malın mülk mal sahipli mal olduğunun ispatından sonra gerçekleşiyor olmasındandır. Bir mal üzerinde mülkiyet ise ancak dava açma ile meydana gelir. Hırsızlık ister delil isterse ikrar ile sabit olsun fark etmez. Bu görüş Hanifilerin, Şafiilcrin ve Hanbelilerin çoğunluğunun görüşüdür, imam Malik, Ebu Sevr ve bazı Hanbeliler der­ler ki Hırsızlık için malı çalınan kişinin önceden dava açmasına ihtiyaç yoktur. Bu konudaki hükmü nassın genel ifadesinden çıkartmaktayız, çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır "Erkek hırsız ile kadın hırsızın o yaptıklarına bir karşılık, ceza olarak ve Allah'tan ibret verici bir ukubet olmak üzere ellerini kesin."[78] Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginlerinin dava açmanın zorunlu olduğuna dair delilieri -hırsızlık ister ikrar ile isterse beyyine delil ile sabit olsun fark etmez- hırsız­lığın gerçekleşmesi için malın mutlaka birinin mülkü olması, sahibinin bu malı hır­sıza vermemiş ve koruması altında bulunması şarttır, işte bütün bunlar malı çalınan kişinin dava açması ile gerçekleşebilir. Çünkü malı çalınan şahıs o malı o adama ba­ğışlamış olabilir, vermiş olabilir ya da gerektiği gibi koruma altına almamış olabilir. Ve daha başka ihtimal de akla gelebilir. İşte bu kadar ihtimal varken had cezası uy­gulanmaz. Çünkü ihtimal varken delil getirmek ve sonuca varmak mümkün değil­dir. Üstelik birde Rasulullah "Hadleri şüpheleri düşürün"[79] buyurmaktadır. İşte bunca ihtimal varken şüpheden daha güçlü olan şey gerçekleşir. Bütün bu va­sıflar hırsızlığın beyyine delil veya ikrar ile sabit olması halinde gerçekleşir. Riva­yet olduğuna göre Amr. b. Hubeyb b. Abd Şems Rasulullah gelir. Ve Ona, filanca oğullarının devesini çaldım beni temizle, der. Rasulullah onlara haber gönderince, onlar derler ki Bize ait bir deveyi kaybettik. Bunun üzerine Rasulullah emreder ve adamın eli kesilir.[80] El Kasam bu hadisi yorumlarken şöyle der "ikrarla sabit olan hırsızlık suçunda- dava açma gerekli olmasaydı Rasulullah onla­ra, deve kaybedip-etmediklerini sormazdı. Aksine adamın elini hemen keserdi. Çünkü elinde bir mal olan kişi için ilk akla gelen bu malın o kişinin mülkü olması ihtimalidir. Hırsızlık suçu hakkında dava açma meselesini yukarda arzettik. Kazf zina if­tirası meselesinde dava açma meselesine gelince bu suçta dava açmanın şart olması hırsızlık suçundakinden daha güçlüdür. Çünkü bazı fikıh bilginleri kazf cezasını sırf Allah hakkı olarak değil, tam tersine sırf kul hakkı olarak kabul etmektedirler. Kazf, duruşma meclisinde birisini zina ile suçlama biçiminde yapılmamışsa, fikıh bilginlerinin görüşbirliği ile had cezası uygulanması için dava açmak şarttır. Fakat ihtilaf edilen nokta husumetin dava açmanın, şikayetçi olmanın had ceza­sı vurulana kadar sürmesinin şart olup olmadığı noktasındadır. İsterse kazf suçunun ispatından sonra olsun, had cezası vurulmadan önce kişinin bu hakkından vazgeçip geçemeyeceği noktası ihtilaflıdır. İmam Şafii, Ahmet, fikıh bilginlerinden büyük bîr zümre, had cezasının uygulanması için şikayetçi olmanın şart ve cezanın yerine ge­tirilmesine kadar bu isteğin sürmesinin gerekli olduğunu söylerler. Buna göre, ifti­raya uğrayan iftira edeni ibra etse, ya da cezalanmasını isteme hakkından vazgeçse, kişiye had cezası vurulmaz. Bu konudaki delilleri ise, iftira cezasının ancak kişinin bu hakkının alınmasını taleb etmesi ile yerine getirileceği ve affı ile de düşeceğidir. Tıpkı kısas cezasında olduğu gibî. Ebu Hanife ve arkadaşlan ise, kazf cezası kazfe uğrayan hak sahibinin affi ile düş­mez, derler. Onlara göre, kazf yapan kimseye had cezası uygulanana kadar davada ısrar etmek şart değildir. Onlar bu konudan sanki iki şey ileri sürmektedirler A- Had cezası uygulanması için zina suçlaması yapılmamışsa mutlaka dava açıl­malıdır. [81] B- Davada sonuna kadar ısrarlı olmak şart değildir. Zina şahitliği dışında kazf su­çunda davanın aslının ispatının gerekliliği kul hakkı olmasındandır. Kulun hakkı ifti­raya uğrayan kişinin ırzını ve namusunu lekelemekten korumaktır. Had cezasında davanın sürekli olmasının şart kılınmaması, had cezalarının içinde Allah hakkının galip olması veya sırf Allah hakkı olmasındandır. Dava açıldıktan sonra had cezalarının affedilmesi veya hafiften alınması mümkün değildir. Çünkü had suçlan sultana yargı organlarına sunulduğu zaman yüce Allah şefaat edene de edilene de lanet eder. Bu noktada Hanefilerle diğerlerinin arasındaki ihtilafın özü şudur Hanefi'ler kazf cezasının sırf kul hakkı olmadığını içinde hala Allah hakkı bulunduğunu söylemektedirler. Hanefi'lerin dışındaki bilginler ise kazf suçunun tıpkı kısas gibi sırf kul hak­kı olarak belirlendiğini söylemektedirler. el-Kaşânî bu konuda şunları söylemekte­dir "Şafii'nin prensibine göre kazf suçunun cezası sırf kul hakkıdır. Bu nedenle diğer kul haklarında olduğu gibi dava açılması şarttır. Bize göre ise kazf cezasında Allah hakkı ağırlıklı olmakla birlikte kul hakkı da vardır. Çünkü kul bu ceza ile ırzını le­kelemekten korumaktadır. Bu cezada dava açılması ise bu açıdan şart kılınmıştır."[82] Hanefi fikıh bilginleri dava açılmasını şart görmekle birlikte, iftiraya uğraya­nın bağışlaması daha iyidir derler. el-Kaşanî bu konuda sözünün bir yerinde şöyle der "İftiraya uğrayan için en uygunu dava açmayı bırakmasıdır. Çünkü dava. aç­mak çirkin sözlerin yayılmasına yol açar. Dava açmadan affetme ve kişinin hakkı olan suçlunun cezalandırılmasını istemekten vazgeçmesi, fazilet ve şeref sayılır. Yüce Allah; Aranızdaki üstünlüğü unutmayın."[83] buyurur. Kişi meseleyi kadıya hakime götürürse, hakimin davacının delilini sunmazdan önce ona; Bun­dan vazgeç, demesi hoş görülmüştür. Çünkü bu günahı örtmeye ve bağışlamaya teşviktir." Eğer iftira bütün insanların huzurunda yapılmamışsa ve meseleyi sadece iki şahit biliyorsa ve bunlar da takva ehli iyi insanlar olup söylenen iftirayı kötü karşılamış iseler, bu takdirde el-Kaşanî'nin sözü isabetlidir. Bu durumda en iyisi dava açmak­tan vazgeçmektir. Böylesi hareket suçun Allah hakkı olması prensibi ile çelişmez. Çünkü iftira ile topluma apaçık bir eziyet verilmemiştir. Ve özellikle iftirayı atan pişman olmuş ise böylesi daha iyidir. Çünkü konunun yargı önünde açıklanması ve insanlar arasında duyulması halinde kötü sözün yayılması daha şiddetli ve daha çir­kin olur. Ama iftira insanların huzurunda yapılmış, yani iftirayı müttakisi de günah­karı da bütün herkes duymuş ise, bu durumda iftiraya uğrayanın namusu insanların ağızlarında sakız olur. İşte bu durumda kazf cezası kaçınılmaz hale gelir. Ve Allah hakkı yerine getirilmesi gerekli bir vacip haline dönüşür, müslümanın ırzı ve namu­sunun korunması gereken bir unsur haline gelir. Burada bir konu daha vardır. Bu konu acaba kazf suçunda sırf kul hakkı mı var­dır yoksa kul hakkının yanında Allah hakkı da var mıdır? Adı geçen meselelerden kaynaklanmıştır. Buna göre kazf suçunda suçluyu bağışlamak caiz değildir. Bu ko­nuda Hanefî imamları arasında bir ihtilaf yoktur. Çoğunluğu teşkil eden cumhur fi­kıh bilginlerine göre ise iftiraya uğrayanın suçluyu affetmesi caizdir. Had Suçlarının İspatı Davalardan kaynaklanan bu hak ispatla ilgilidir. Zina iftirası suçu hariç tutu­lursa, hırsızlık suçu öteki had cezalarının uygulandığı suçlar gibi ancak ikrar veya delil ile ispat edilir. Hırsızlık suçunda sanığa yemin teklif edilmez. Zina iftirası suçu olan kazf suçuna gelince, bu ispat konusunda fikıh bilginleri arasında mesele tartışmalıdır. Hanefi'lerin de dahil bulunduktan bir zümre, kazf suçunda zanlıya yemin teklif edilmez, derler. Çünkü zanlıya yemin teklif edildiği zaman yemin etmez ise kendisine had cezası uygulanmaz. Şafiilerin de aralarında bulundukları başka birzümre ise, kazf suçunda zanlıya yemin teklif edilir, derler. Onlara göre zanlı yemin­den kaçındığı zaman kendisine had cezası uygulanır. Hanefi mezhebinde Şafii ile uyum içinde olan görüşler de nakledilmiştir. Bu konudaki görüş ayrılığını el-Kaşanî söyle zikreder "İftiraya uğrayan, dava açmaktan vazgeçmez de iftira eden aleyhine, bana kazfetti, diye iddiasını sürdürürse, zanlı da bunu inkar ederse, iddia eden tarafın da buna karşılık davasını ispat edecek delili yoksa ve karşı taraftan kazfetmediğine iftira et­mediğine dair yemin etmesini isterse, acaba zanlıya yemin verilir mi? imam Kerhî bizim Hanefılerin, Şafii'nin aksine, böyle birisine yemin verilemiyeceği kanaatinde ol­duklarım zikreder. Edebü'l-Kadî isimli eserde Hanefi mezhebinde zahirü'r-rivayete göre yemin verileceği zikredilir. Bu görüşe göre zanlı yeminden nukül ederse yemin et­mezse kendisine had cezası uygulanır. Başka bilginler, zanlının yemin etmesi muhte­meldir; yemin etmekten nükul ettiği zaman kendisine had cezası değil ta'zir cezası uy­gulanır demişlerdir. Acaba bu görüşlerin metodolojik dayanağı nedir? "İmam Şafii'ye göre kazf cezası sırf kul hakkıdır. Diğer kul haklarında olduğu gi­bi bu halde de zanlıya yemin verilebilir. Buna karşılık bizim ashabımızın Hanefi'le­rin metodolojik prensiplerine göre içinde hem Allah hakkı hem de kul hakkı vardır. Buna göre Zanlıya yemin verilir, nükûl ettiği zaman kendisine had cezası uygulanır diyenler kazf suçunda kul hakkını gözönüne almışlar ve bu hükmü vermişlerdir. Bu suçu yemine verme bakımından ta'zir cezasına katmışlardır. Zanlıya asla yemin ve­rilmez diyenler, kazf suçunda sadece Allah hakkı olduğunu kabul etmişlerdir. Çünkü bu suçta Allah hakkı baskındır. Bu nedenle bu suçu da sırf Allah hakkı olan diğer haklara katmışlar, onlar gibi mütalaa etmişlerdir. Her iki görüşte ortak nokta nükuldur yemin etmemektir. Ebu Hanife'yegöre yeminden nükul etmek bezdir. Ya­ni iddia edilen suçlamayı kabul etmek değil, aksine varolduğu iddia edilen hakkı karşı tarafa vermektir. Had cezalarında ise "bezi" düşünülemez. Yani kişi yemin etmektense iddia eden tarafa had cezasını vermez. Diğer iki imama göre ise nükûl içinde şüphe olan "ikrar"dır. Çünkü nükul açıkça yapılmış bir ikrar değildir. Tam aksine, nükul sükut edilerek yapılmış bir ikrardır. Bu yönden içine şüphe karışmakta­dır. Had cezası şüpheli olan bir delil ile sabit olmaz. Zanlıya yemin verilir nükul edince ta'zir cezası uygulanır. Had cezası vurulmaz diyen bilginler kazf cezası içinde kul hakkını kabul etmişlerdir. Bunu tıpkı ta'zir cezasında olduğu gibi yemin vermek için kabul etmişlerdir. Zanlı nükul ettiği zaman da diğer had cezalarında olduğu gibi had vurmak için bu suçta Allah hakkı var demişlerdir. Bu gibi düşünceler aynen hırsızlık suçunda da geçerlidir. Çünkü hırsızlıkta da zanlıya yemin verilir. Zanlı nükul ettiği zaman had cezası ile hüküm verilmez. Fakat mal tazminatı cezası veri­lir. Ve nitekim Ebu Yusuf ve Muhammed de kısasta aynı düşünceleri savunmuştur ve kısasta zanlıya yemin verilir. Fakat nükul ettiği zaman kısasla değil diyet vermekle hüküm verilir, demişlerdir.[84] Yukarda el-Kâsânî'nin fikıh bilginlerinin ihtilaflarını aktardığı görüşlerini açık­ladık, el-Kasani'nin görüşlerinden dört sonuç çıkmaktadır A- Fıkıh bilginlerinin, hırsızlık cezasının had cezası zanlıya yemin verildiği ve onun da nükûl ettiği takdirde hırsızlık cezasının sabit olmadığında icma etmeleri gö­rüş birliği içinde olmalarıdır. Şu halde zanlının nükulu ile, had cezası sabit olmaz. Her ne kadar bazı fikıh bilginleri "Zanlıya yemin verildiği zaman zanlının nükûl etmesi ile had cezası sabit olmaz, aksine çalınan malın geri verilmesi, kıymi ise kıyme­tinin, mislî ise mislinin ödenmesi sabit olur."demişicrse de yukarda zikrettiğimiz gibi had cezası sabit olmaz. Burdan çıkan sonuç şudur Hırsızlıkta Allah hakkı daha bas­kındır. Ya da daha düzgün bir ifade ile meselenin mahkemeye intikalinden sonra, bu meselede kulun hiçbir hakkı kalmaz, mesele tamamen Allah hakkı haline gelir. B- el-Kâsânî'nin açıklamalarından çıkan ikinci sonuç, içinde Allah hakkının gücü bakımından kazf cezasının hırsızhk cezasından daha aşağı mertebede olduğudur. Ya da daha düzgün bir ifade ile, kazfteki kişisel hak hırsızlık suçundaki kişisel haktan da­ha güçlüdür, imam Şafii ra der ki "Kazf hakkı sırf kul hakkıdır. Bu nedenle kazfte, mala dair kul haklarında geçerli olan bütün ispat yolları geçerlidir. Bundan hareketle zanlıya yemin verilir. Teminden nukûl etmesi ile bu hak sabit olur. Bu açıklama ile kazfte kişisel yönün daha açık olduğu ortaya çıkar." Hatta belli ve sabit olan kişisel yöndür. Cumhur çoğunluğu oluşturan fikıh bilginleri Hanefi'lerle birlikte "kazf ce­zasının nukûl ile sabit olması görüşünde" îmam Şafii'ye katılmamaktadırlar. Gerçi onların da aralannda kazf cezasının nükûl ile sabit olduğunu söyleyenler vardır. C- Ebu Hanife yeminden nükûl'ü ikrar değil, bezi olarak yani isnat edilen suçu kabul değil, yemin etmektense iddia edilen hakkı karşı tarafa verme olarak değer­lendirmektedir. Bu nedenle zanlı olan kişiye yemin ancak bezl'in olabileceği yerler­de teklif edilir. Bezlin caiz olduğu yerler mal ve benzeri şeylerdir. Buna göre nikahda talakta ve bunlara benzer şeylerde, had ve kısas cezalannda bezi caiz değldir. Çünkü kısas ve had cezalarında bezi ve teberru karşılıksız verme geçerli değildir, İmam-ı A'zam'ın iki öğrencisi Ebu Yusuf ve Muhammed yeminden nükûlu içinde şüphe olan ikrar olarak görmektedirler. Bu ikrar sükut ile şüpheli hale gelmektedir. Susan kişiye de bir söz izafe edilmez. Fakat aynı zamanda yeminden nükûl ikrar ka­bul edilmiştir, çünkü sözkonusu susma açıklama yapılması gereken bir yerde ol­maktadır. Nükûl, içinde şüphe olan bir beyandır. Had cezaları ve kısasları daima şüphelerle düşürüiür yani uygulanmazlar. Bu nedenle had cezalarında zanlıya ye­min teklif edilmez. Kısas suçlarında yemin teklif edildiği zaman îmam Muhammed ve Ebu Yusufa göre bu kısas cezasının ispatı için değil, aksine diyetin ispatı içindir. Çünkü diyet mali bir haktır ve nükûl ile sabit olur. D- Hanefi'lerde kazf suçunda zanlıya yemin verilir yolundaki rivayetlerin tahrici yorumu iki şekilde yapılmıştır. Bazı tahric erbabı yorum içtihadı yapanlar, zanlı­ya yemin verilmesi nükûl'ün kazf cezasına yol açmasından dolayıdır, demişlerdir. Bu da kul hakkını gözetme dolayısıyladır. Çünkü kazf cezasına iki hak birden bağ­lanmaktadır. Birisi Allah hakkı, ikincisi kul hakkıdır. Nükûle göre hüküm verilmesi Allah hakkını gözetmek içindir. Bu bakış açısına göre, nükûlda şüphe olmaz. Zira o kesinkes beyan açıklama istenilen bir yerde yapılan susmadır. İkinci tahric ise şudur Yemin verilmesinden sonra da nükûiun faydası had cezası­nın ispatında değil, ta'zirin ispatında görülür. Buna göre ortada had cezasını düşü­ren bir şüphe söz konusudur. Fakat kul hakkını gözetmek için ta'zir kaçınılmazdır. Dava fiilen açıldıktan sonra ispat açısından Allah hakkının gücü ile ilgili bir takım varsayımlar aktardık. Hakkın ispatı konusunda bir başka netice daha vardır. Bu, hak sırf Allah hakkı olduğunda ispat edici olan delil ve ikrar ile gerçekleştiğinde ise söz konusudur, Bütün fıkıh bilginleri görüşbirliği halinde zinanın ancak ya ikrar ya da dört şa­hitle saklanan delil ile sabit olacağını söylerler. Bu dört şahit zina suçunu iddia eden taraftırlar. Buna daha önce değinmiştik ve yaptıkları şahitliğin "hisbe şahitliği" olduğunu söylemiştik. Şahitlerin sayısı dörde tamamlanmaz da üç, iki veya bir kişi iddiasında ısrarlı olursa, ısrarlı olan kişiler kaza suçu işlemiş sayılırlar. Ve kazf suçuna uygulanan ceza ile cezalandırılırlar. Bu uygulama yüce Allah'ın şu ayetine binaendir "Namuslu ve hür kadınlara zina isnadı ile iftira atan sonra da dört şahit ge­tirmeyen kimseler in her birine de seksen değnek vurun. Onların şahitliklerini ebe diyyen kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir."[85] Bu ayet, zina suçunda olayı görenlerin dört kişi olmadıkça şahitliklerinin kabul edilmeyeceğine delalet etmektedir. Eğer dört sıvısını tamamlaya mazlarsa bu iddiada bulunan kişiler kazf cezası ile cezalandırılırlar. Hz. Ömer, Müğira b. Şube zina ile suçlanınca böyle yapmış ve şahitleri sopa cezası ile cezalandırmıştı. Çünkü şahitler açıkça zina suçu ile suçlayan tam dört şahit değillerdi. el-Muğni isimli kitapta zina suçunun sabit ol­ması için şahitlerin dört kişi olmalarının gerektiği ve bu şartın, üzerinde görüş birli­ği olan bir şart olduğu zikredilir. Bu ittifak yüce Allah'ın şu ayetine binaendir "Kadınlarınızda fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin."[86] Bir diğer ayette "Buna karşı dört şahit getirmeli değil midirler? Madem ki onlar bu şahitleri getiremediler, o halde onlar Allah indinde yalancıların ta kendileri"[87] buyurulur. Sa'd b. Ubade, Rasulullah! Bana söyler misiniz? Karımla birlikte bir erkeği yatağımda yakalarsam, dört şahit getirene ka­dar bekleyecek miyim?"diye sorar. Rasulullah "Evet" diye. buyurur[88] Hadisi Malik Muvatta'ında, Ebu Davud Sünen'inde rivayet eder. [89] Yukardan beri açıklamaya çalıştığımız husus ispatın tanımıyla ilgiliydi. İspatın ikrar ile yapılmasına gelince, fıkıh bilginlerinden büyük bir zümre, ikrar eden kişi­nin mutlaka dört kez ikrarda bulunması gerekir; her ikrardan sonra geri dönüp git­melidir ki ikrarından dönme firsatı verilmiş olsun, bu kişiye ikran ile had cezası an­cak geri döndükten sonra tekrar gelip ikrarda bulunması ile uygulanır, demişlerdir. Bu görüşün sahipleri Han belilerdir. Hancfiler bu konuda Hz. Ebu Hureyre'den bir hadis naklederler Müslümanlardan bir kişi gelip, ey Allah'ın Rasülü ben zina et­tim, der. Rasulullah adamdan yüzünü çevirir. Nihayet adam bu itirafım dört kez yeniler. Sonunda o kişi dört kez kendi aleyhine şahitlik edince, Rasulullah onu çağırır ve "Senin deliliğin var mı?" der. Adam "Hayır yoktur,[90] deyince, emreder ve adama had cezası vurulur." [91] Şafii'ler ve Malikilerin ekserisi, karineler kişinin ısrarlı olduğunu gösterdiği sürece tekrara gerek yoktur, tekrar hoştur ama kesinkes aranan bir şart değildir, yani had cezası ancak dört kez tekran ile sahih olabilir şeklinde bir şart yoktur, demişlerdir. Onlara göre şahitliğin dört kişiden az olunca gerçekleşmemesi ikrann da dört kez olmasını gerektirmez. Çünkü mal davalarında şahitlik iki erkek şahit ya da bir erkek iki kadın şahitle gerçekleşir. Bununla birlikte ikrar söz konusu olunca tekrara gerek kalmadan bir kez ikrarla suç sabit olmaktadır. Haberlerde Rasulullah bazı durumlarda bir kez ikrarla yetindiğini göstermektedir. O'nun ikran tekrarlat­tığı durumlarda sebeb, ikrarın ne dediğini bilen, kasteden ve serbest bir irade ile ik­rar eden bir kişiden sadır olup olmadığını kesinleştirmek içindir. Burada kısaca durmak istiyoruz Zinaya şahitlikte acaba neden şahitlerin dört kişi olmalan şart kılınmıştır, sayılan dördü tamamlamayınca bu suçlamayı yönelten­ler kazf cezası ile cezalandırılmakla neden tehdid edilmişlerdir? Acaba bunlar dört sayısını tamamlayamayan şahitler neden insanların nazarında zalimler ve yalancılar olarak nitelenmişlerdir? Dahası neden bazı fikıh bilginleri ikrarda bu kadar sıkı dav­ranmışlar ve kişinin dört kez ikrarda bulunmasını ve her defasında yaptığının ger­çekten zina olduğunda ısrar etmesini ve ortada bir mecaz ihtimalinin ya da bir şüp­henin kalmamasını istemişlerdir. Hatta Rasulullah huzurunda zina ikrannda bulunan kişiye, ikranndan sonra Her halde öptün? Belki de dokundun?, diye sor­muş ve mecaz ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Ve sonunda her türlü mecaz ihtimali­ni ortadan kaldıran, hatta bu ihtimal delilden kaynaklanan bir ihtimal bile olsa onu da yok eden zinanın açık nitelemesi ifadesi Rasulullah'ın dilinden dökülmüştür. Şeriatın kaynaklarından, amaçlarından yaptığımız araştırma sonucu vardığımız kanaate göre bunun sebebi üçtür A- Zina gizli işlenen bir suçtur. Özelliği itibarı ile bu suç gizlice işlenebilir ve hiçbir kimse bilemez. Meydana geliş biçimi itibarı ile insanlann bu olayı bilmesi çok nadirdir. Bu çeşit suçlar da suçun meydana gelip gelmediği sıkı bir şekilde araştırılmazsa, insanlar birbirlerine böylesi iftiralar atabilirler. Hem itaatkar, hem de gü­nahkar bu suçla başkalarını suçlayabilir. Böylece toplumda kötü söz ve günah ha­kim olur. Bunun sonucu olarak hem günahsız ve hem de hasta ruhlu kişiler birlikte cezaya çarptınhrlar. itiraf durumunda meseleyi sıkı tutmak gerekir. Çünkü suç ancak alenî olursa çirkinliğinin son hududuna ulaşır. Suçu ikrar etmek kabullenmek ve onu tekrarlamak suçu ilan etmek ve ortaya koymaktır. Bu hareket ise genel ahlak havasını bozan bir davranıştır. O halde mutlaka engellenmesi gerektiğinden katı bir ceza vermek gerekli olmuştur. Şu halde suçun gizliliği ve verilen cezanın şiddeti bizce bu ihtiyatı gerekli kılmıştır. B- Şariinin maksadı, toplumu serden ve fesattan korumak, genel hayatta sadece faziletin egemen olmasını sağlamaktır. Günümüzde modern hukuk bilginlerinin de ifade ettikleri gibi, kötü fiillerin gizliliklere çekilmesi gerekir ki karanlık yok etsin, örtsün, toplumda sadece duruluk ve fazilet hakim olsun. Eğer bu çirkin hareketler suçlar söz konusu karanlıktan çıkar ve insanların arasında fesat yayarak yürürse, temiz kişinin duruluğunu bulandınrsa, suça engel olan katı ceza kaçınılmaz olur. Yani bir suçu dört kişi gözleriyle görür ya da suçu işleyen suçunu duruşma esnasın­da dört kere itiraf ederse, bunun manası, bu suç kapalı ve gizli kapaklı bir suç değil, ortada ve apaçık demektir. Bu durumda ise ahlak atmosferinin kötülük mikropla­rından ve fuhşun yayılmasından temizlenmesi için ceza kaçınılmaz olur. Bu nedenle Rasulullah daha önce de zikretmiş olduğumuz hadis-i şerifinde şöyle buyur­muştur "Ey insanlar! Her kim kötü, çirkin iş ve sözlerden birisini yapar da bunu gizlerse o Allah'ın gizlemesi içindedir. Her kim, açıktan açiga günah islerse, kendisi­ne had cezası uygularız."[92] Suçun açıktan açığa işlenmesi had cezasının verilmesine sebeptir. Suçun dört kişinin gözleri önünde işlenmesi ya da itiraf edilmesi, suçun alenî olarak yapılması demektir. Çünkü dört kişinin gördüğü suçtaki açıklıktan öte açıklık yoktur. Suçu itiraf etmek ise yine onu açıktan işlemek kavramına dahildir. C- İslamın hukuki düzenlemeleri vardır, bunları yargı organı yerine getirir ve uy­gular. Buna ek olarak İslam, ruhları ıslah eden ve vicdanları terbiye eden bir dindir, İslam günahkar kişilere doğru yoldan sapınca onlara tevbe etme fırsatı veren bir dindir. Özellikle de işlenen suç yayılma ve propaganda derecesine ulaşmamışsa ve aldığı biçim genel ahlak düzenine zarar veren çirkin bir fiil haline gelmemişse ruh­lara tevbe fırsatı veren bir dindir. Bu nedenle İslam, suç ulu-orta işlenmemiş, alenî olarak yapılmamış ve rezaletin yüksek sesli propagandası haline gelmemiş ise, suçlu­ya tevbe etme ve bu günahtan annma firsatı tanımışor. Modern ilmî etütler, suçlu­nun tedavi edilmesi gereken bir hasta olduğunu ifade ediyorlar; buna karşılık İslam şeriatı de gizli işlenmiş suçlarda suçluya tevbe etme ve bu hatadan annma firsatı vermektedir. Ve özellikle İslama göre iman zayıfsa suç işleme imkanı çok muhte­meldir; kişi ceza tehdidi altında olursa bu takdir de günaha karşı tevbe çok muhte­meldir. Çoğu durumlarda suçların ispat şartları ancak bunların işlenmeye ısrarla de­vam edildiği durumlarda oluşur. Neticede kişinin bu suçu alenen yani aynı olayı gözleriyle ayan-beyan dört şahidin görmesiyle mümkün olur. Yukarda zina suçunu ve ispat yollarını ele aldık. Zinanın ispatında meseleyi sı­kı olarak ele almanın hikmeti ve bunun had cezası olarak yüce Allah'ın belirlemişolduğu hadler içinde ilk had olması., işte bütün bunlar zina cezasının sırf Allah hakkı olduğunu gösteren emarelerdir. Sırf Allah hakkı olan ikinci had cezası ise içki içme cezasıdır. Bu ceza ikrar itiraf ve iki şahidin şahitliği ile sabit olur. imam Şafii'ye ve Ebu Hanife'ye göre ikrar du­rumunda bunun iki kez tekrar edilmesi şart değildir. İkrarın tekrarı bunu şart kılan Hanbelilere ve Ebu Yusuf'a göredir. Çünkü her iki had cezası zina ve içki içme Allah hakkıdır. Her ikisinde de itirafçının bunda ısrarlı olması gerekir. Nitekim Al­lah hakkı olan öteki haklarda da durum aynıdır. Hırsızlık suçu bu konuda içki içme suçu gibidir. Yani en az iki şahidin bulunması ya da kişinin suçunu ikrar itiraf etmesi şarttır. Bazı fikıh bilginleri itiraf durumun­da bunun, şahit sayısı kadar yani iki kez tekrar edilmesi gerekir, demişlerdir. Bazıları ise tekrarını gerekli görmemişlerdir. Zina suçunda ikrarın tekrarını zorunlu gören Hanefi'ler, hırsızlık ve içki içme suçunda ihtilaf etmişlerdir, Ebu Hanife itirafin tek­rarı şart değildir, demiştir. Zinada olduğu gibi içki içme ve hırsızlık suçunda da ikrarın itirafin tekrarını şart koşan fikıh bilginlerinin ifade ettikleri bir kural vardır. Buna göre sırf Allah hakkı olan had'lcr veya -bîr görüşe göre- hırsızlık gibi içinde Allah hakkı daha çok olan suçlarda ikrann itirafin o suçla ilgili gerekli şahitlerin sayısınca tekrarı şarttır. Bu konuda el-Kaşanî şöyle der "İkrardan dönmekle sakıt olan suçlarda ikrar sayısı tıpkı şahitlerin sayısı gibi olmalıdır.[93] Bu ifadeden fikıh bilginlerinin çoğuna göre sırf Allah hakkı olan had cezalan ile zina, içki içme ve hırsızlık gibi Allah hakkının daha ağır olduğu cezalarda, had cezası yerine getirilene kadar suçlunun itirafında ısrarlı olmasının ve bundan dönmemesinin şart olduğunu görmekteyiz. Buna göre itirafçı had cezası yerine getirilmeden bu itirafindan dönerse yapmış olduğu itiraf geçersiz sayılır. Şu halde itirafçının itirafında ısrar edip etmediği bilinmelidir. Bu da ancak itirafin tekran ile olur. Rasulullah bu yolu izlemiştir. Yani itirafçıya dört kez başvurmuştur. Çünkü zina suçunun ispatına ve gizli işlenme niteliğine en uy­gun yol bu idi. içki içme ve hırsızlıkta da uygun olan itirafin tekrarıdır, işte böylece itirafta ısrarın şahitlerin sayısı kadar olduğu ortaya çıkar.[94] Ebu Hanife'ye ve İmam Muhammed'e göre zina suçunda itirafin tekrar edilmesi kıyasa yani İslam hukukunda yerleşik olan kurallara aykırıdır. Kıyasa aykırı olarak sabit olan bir husus başka bir hükme dayanak olamaz. Zinada o meselenin kıyasa aykırı olarak sabit olduğunu surdan çıkarmaktadırlar itiraf bir insanın yaptığı bir şeyi haber vermesidir, itirafla bulunan şahıs akıllı, dediğinden ve yaptığında sorum­lu birisi olduğu sürece kendi durumu ile ilgili olarak yaptığı ikrarda herhangi bir şüphe ve töhmet olamaz. Kişi her türlü baskı ve tehditten uzak olduğuna ve kendisini bu itirafa kimse zorlamadığına göre itirafını tekrarlatmakta herhangi bir anlam yoktur, itiraf başlı başına, olup biteni ortaya çıkaran ve ifade eden bir delildir. 74. Kazf suçu bütün bilginlerin görüşbirliği ile dava açıldıktan sonra iki şahidin şahitliği veya kişinin ikrarı ile sabit olur. Dava açıldıktan sonra diyoruz çünkü kazfte hisbe şahitliği diye bir şey yoktur. Bu suçta, iddia eden taraf şikayetçi şahitler­den birisi olarak kabul edilmesi. Çünkü açılan davada yaran söz konusudur. Yararı ırzını savunması, kendine yöneltilen töhmeti çürütmesidir. Bu suçta ikrar itiraf birden çok olmaz. Çünkü itirafta ısrarlı olmak şart değildir. Zira suçlu kendisine had cezası vurulmadan önce itirafından vazgeçerse bu dönüşünün hiçbir manası ol­maz. Çünkü itirafin bizzat yapılmış olması kazf olmaktan başka birşey değildir. Ya da en azından duruşma esnasında itirafın pekiştirilmesi anlamına gelir. Bu itiraf şi­kayetçi tarafın şikayeti ile birlikte olursa artık itiraftan dönmek asla mümkün değil­dir. Çünkü kişinin ikran başkasının hakkını doğurmuştur. O da kazf cezasıdır. Çün­kü kazf cezasında kul hakkı vardır. Şu halde itiraftan dönmek demek kul hakkının karıştığı bir meseleden dönmek demektir. Bağlayıcı olan kul hakları bunu üstlenen kişi açısından dönülmez haklardır. Bu nedenle Bedayiü's-Senai'de şu ifade yer al­maktadır "Kazf suçunda itirafın birden çok olması bütün bilginlerin görüşbirliği ile şart değildir."[95] Had cezaları ile ilgili olarak davanın ispatına bunlann toplum hakkı ile ilgile­rine ve ispat yollarına dair kısa açıklamamızı yapmış olduk. Bu hakların toplumla olan ilgilerinin gücüne göre de ispat gücü gelmektedir. Yani bir had cezasının ilişkisi toplumun yaran ile ne kadar çok ilgili ise ve kul hakkı ne kadar gizli kalmış ise su­çun ispatında sıkı davramİmaktadır. Buna karşılık kişinin hakkı güçlü oldukça ispat için sıkı davranılmamaktadır, Bunun sebebine değinmiştik. Daha önce söylediklerimize şunları da ekleyelim İslam şarii, toplumu bu gibi afetlerden koruma uğruna tecessüs araştırma kalpler­de olanı teftiş etse ve insanlann içlerini yoklama gibi başka afetlere yol açmayı iste­mez. Çünkü yargı bu gibi yollara saparsa yalan söyleme ve suçsuz kişileri suçlama, aldatma, yanıltma, intikam duygusu ve yöneticilere yağcılık yapma gibi kötü huyla­ra kapı açmış olur. Böylece zulme ve kötülüğe yol açmış olur. Bunlann günahları ise günahkar suçluian cezalandırmakla elde edilen yarardan daha büyüktür. Düşü­nülecek olsa görülür ki, zina suçunda ispat kapısı ardına kadar açılsa herkes kin duyduğu kişiye zina iftirasında bulunur. Bu iddiayı ileri süren kendisine yalana şa­hitler de bulabilirdi. Fakat şari' ispatı sıkı tutmakla ve zina şahitliği yapıp da gerekli sayıyı doiduramayan kişiler için derhal uygulanmak üzere etkin cezalar koymak su­retiyle günahsız kişileri korumuştur. Çünkü sayıyı doiduramayan şahitler, mesela üç şahit bile olsalar kazf cezası ile cezalandırılırlar. Mesela yalan söyledikleri sabit olan şahitler için öteki had cezalarında da böyledir. Çünkü bu gibi durumlarda da veliyyü'l-emr onlan ta'zir cezası ile cezalandım. Bu ta'zir cezasının uygulanması, insan­ların korunması ve toplumu afetlerden koruma titizliğinin toplumu daha ağır ve daha tehlikeli topluma ve birliğine daha zararlı afetlerle yüzyüze getirmemek için­dir. Gerçekten toplum içinde başka rezaletlerin hakim olması toplumun birliğim bozmada yüce Allah'ın koymuş olduğu had cezalan ile mücadele ettiği rezaletler­den daha etkindir. İşte bu nedenle sahih bir hadiste "İmkan bulduğunuz ölçüde hadleri şüphelerle düşürünüz" buyurulmuştur. Bizim burada beyan ettiğimiz, hadlerin ispat yolları konusunda beyan edilmesi gereken şeyler değildir. Çünkü bu konu, araştırmamızda yeralacak olan ve suçların cezasından söz edeceğimiz zaman ele alacağımız başlı başına bir konudur. Fakat bu ciltte bu konuyu ele almamız ispatın suçtaki saldırı unsuru ile ilişkisi açısındandır. Saldırı ve ceza güçlü oldukça şariin ispatta işi sıkı tuttuğunu beyan etmek içindir. Bunun nedeni de, fesadın bir çeşidini giderirken daha beter ve daha zararlı başka fesada yol açmaması içindir. Zaman Aşımı ve Bunun Had Cezası Gerektiren Suçlara Etkisi Biz yukarıda İslam şarii suçları araştırmaz, onları tecessüs etmez öğrenmeye çalışmaz dedik. Çünkü bu nitelikler toplumu yok eden niteliklerdir. Bu nedenle yüce Allah "Ey iman edenler, zannın bir çoğundan kaçının, çünkü bazı zan vardır ki günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Kiminiz de kiminizi arkasından çekiştirmesin. Sizden herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah'tan korkun"[96] buyurur. Bu nedenle İs­lam şarii zanna itibar etmez ve onu vereceği hükme temel kılmaz. Bu nedenle yüce Allah "Zan ise hiç şüphesiz haktan hiçbir şeyi ifade etmez"[97] buyurur. Müslüman fıkıh bilginleri, hadleri uygulamada bu yüce prensibin ışığı altında yü­rümüşlerdir. Hadlerden maksat daha önce de temas ettiğimiz gibi cezasını bizzat şariin ifade ve beyan ettiği ve nasıl uygulanacağını gösterdiği cezalardır. Bu cezaların bazılarında dava açma işi insanlara bırakılmıştır. İnsanlar cezaların yararının top­luma ulaşması bakımından onlar için dava açma hakkını yüklenmişlerdir. Zira bu cezalar topluma yönelik suçların, saldınlann toplum içindeki faziletin ve ahlakın çiğnenmesinin cezasıdır. Bu nedenle verilecek had cezasının fazileti himaye ve ona sıkı sıkıya bağlanma yerine düşmana eziyet verme ve ondan intikam almaya araç olmaması için ispatında ihtiyatlı olmak gerekmiştir. Bu nedenle had cezaları içinde belirli bir sürenin geçmesi ile müruru zaman, za­man aşımı düşenler vardır. Fıkıh bilginleri şahitlik üzerinde zaman aşımı meydana geldiğinde bunun duruşmada geçerli olamayacağını ve dinlenmeyeceğini ifade et­mişlerdir. Yani onlar bir şahitlik üzerinden şikayetçi taraf için hisbenin ya da şahit için mahkemeye başvursun, ya da vurmasın hisbe şahitliği için belirli bir sürenin geçmiş olması ile bu şahitliğin dinlenmeyeceğini ifâde etmişlerdir. Bu konuda fikıh bilginlerinin görüşleri arasında büyük farklar vardır. Onların ihtilaflarını Kemalüddin İbn Hümam Fethuyl-Kadir isimli eserinde özetlemiştir "Kısacası had cezala­rı ile ilgili zaman adımına uğrayan şahitlik ve bunu itiraf konusunda dört görüş vardır 1- Had cezası için yapılan bu zaman aşımına uğrayan şahitliğin reddedilmesi ve içki içme suçu hariç itirafın kabul edilmesi. Bu görüş Ebu Hanife ve Ebu Tusufun görüşüdür. 2- Zaman aşımına uğrayan şahitliğin reddedilmesi ve zina ile hırsızlıkta olduğu gibi, zaman aşımı içki içme suçunda bile itirafın kabulü, Bu görüş de Muhammed b. el-Hasen'in görüşüdür. 3- Zaman aşımına uğrayan itirafın ve şahitliğin kabuledümesi. Bu görüş imam Şafii, Malik ve Ahmed'in görüşüdür. 4- Zaman aşımı sözkonusu ise, her ikisinin de yani hem itirafın hem de şahitliğin eğer kabul edilmemesi. Bu görüş Ebu Leyla'dan rivayet olunmuştur.[98] Buradan çıkan sonuç şudur imam Şafii'ye, Ahmed'e ve Malikîlere göre, zaman aşımının şahitlikte ve suç itirafında herhangi bir etkisi yoktur. Yani eskiden işlenen suça yapılan şahitlik yeni işlenmiş suça şahitlik gibidir. Bunların ikisi arasında hiçbir fark yoktur. Bu görüşün delili iki noktaya dayanmaktadır a- Had gerektiren bir suça şahit olmakla kul hakkını ilgilendiren başka bir şeye şahit olmak arasında bir fark yoktur. Kul hakkının konusu ister can olsun ister mal, farketmez. Nasıl ki kul hakkı ile ilgili suçlarda zaman aşımı cezanın düşmesine yol açmıyorsa ve şahitliğin dinlenmemesi sonucunu doğurmuyorsa suçlarında da durum aynıdır. b- Şahitliğin kabul edilmesinin temel kriteri doğru sözlülüktür. Yapılan şahitlik eğer gerçeğe uygun olup, şahitler adil kimseler iseler, ve adaletlerine herhangi bir kuşku bulaşmamış ise, böylesi şahitlik gecikmiş olmakla önemini yitirmez. Doğru söziü ve adil kişilerin yaptıklan gecikmiş şahitlik bir kin sözkonusu olabilir ya da töhmet etmek istemektedir gibi gerekçe ile reddedilmez. Çünkü adil bir kişinin şahitli­ğini reddetmek adaleti zedeleyen kesin bir emareye dayalı olmalıdır. Yoksa farazi, hatta zannî emarelere dayanamaz. Bu mezhebin meseleye maddi açıdan baktığını, psikolojik saikicre bakmadığını, meseleyi sadece dış görünüşü ile değerlendirdiğini görmekteyiz. Mezhebin hükmünü verirken olayın sadece maddi yönünü ele aldığını, farazi, veya tahminî şeyleri hiç dikkate almadığnı müşahade etmekteyiz. Mesela mezhep şahitlerin bu zamana ka­dar neden susmuş olabilecekleri, şimdi de neden konuşmayı istedikleri üzerinde hiç durmamaktadır. Mezhebin üzerinde durduğu tek şey sadece şahitliğin gösterdiği olaylar ve şahitlerin nitelikleridir. Bir de mezhep müttehem itham olunan ve zanlı­nın yararı için insanların birbirlerine kötü zan beslemesi hastalığından toplumu ko­rumayı hedeflemiştir. İşlenen suçun zaman aşımına uğraması dolayısıyla şahitliğin ya da dava açma­nın geçersiz olacağını kabul etmeyen mezhebin değerlendirmesini yukanya almış bulunmaktayız. Öteki görüşe gelince, yani eski bir suça dair şahitliğin dinlenmeye­ceğini, fakat böyle bir suçun itiraf edilmesini ve gereğince yargı yapılmasını kabul eden görüşe gelince, bu görüş iki kısma ayrılmaktadır. Birinci kısım eski suça dair şa­hitliği kabul etmeyen, öteki ise ikrarın suçun itirafının dinlenmesini kabul eden kısımdır. Bunlardan birinci kısım, yani eski suçlara dair şahitliği kabul etmeyen gö­rüş, bunun sadece zinada, içki içmede, hırsızlıkta sözkonusu olduğunu, kazf suçun­da Allah hakkı olmakla birlikte kul hakkı olduğu gerekçesi ile böyle olmadığını ifa­de etmektedir. Bu zümrenin delili şahitlik yapmakta geç kalmakla şahit şaibeli du­ruma düşmüştür dolayısıyla, şaibeli birisinin şahitliği geçersizdir düşüncesidir. Şahi­din şahitlikte gecikmesi ile şaibeli olacağına delil ise Şahidin derhal iki şeyden biri­sini yapması emredilmiştir ya şahitlik edecek konuşacak, ya da susacaktır; bunla­rın ikisi de onun üzerine hisbe olarak borçtur" düşüncesidir. Sözkonusu iki şeyden Birincisi; yüce Allah'ın had cezası uygulanması yeryüzünde fesadın önlenmesi ve faziletin kök salması için şahitliği yerine getirmektir. İkincisi ise Rasulullah "Herkim müslümanın bir ayıbını örterse yüce Allah da onun dünyada ve ahirette ayıplarını örter."[99] hadis-i şerifine göre amel etmiş olmak ve mahkemede hak aramak ve dava açmak gibi yollarla iman edenler arasında kötü sözlerin yayılmasını önlemek gayesi ile gördüğü olayı gizlemek ve şahitlik etmemektir. Çünkü yüce Allah "Kötü sözlerin iman edenlerin içinde yayılıp duyulmasını arzu edenler yok mu dünyada da ahirette de onlar için pek acıklı bir azab vardır."[100] emriyle kötü sözlerin yayılmasını yasaklamaktadır. Şu halde had cezası ile ilgili olarak herhangi bir olaya şahit olan kişi, yerine getirecek olduğu şahitlikte bu iki görevden hangisinin daha yararlı olacağını tartacak, kıyaslayacaktır. Suçu görür görmez, onu gizleyip kimseye söylememek acaba daha mı iyi olur, diye düşünecek. Sonra bunun gerekçesini gözönüne getirecek Suçu işleyen kişi insanlar arasında meşhur birisidir; şaşmış, yanılıp suç işlemiştir; o halde hatasını affetmek gerekir; fasık olduğunu ilan etmek kendisine olan güveni sarsar ve ceza­dan uzak bir durumda iken bile nefsi kendisini şaşırtan bu kimsenin suç işlemesini kolay hale getirir., diye düşünecek; ya da Suçu açığa vurmak ve bunu yetkili merci­lere bildirmek daha iyidir; çünkü suçlu yeryüzünde fesat çıkarmak için yaşayan kim­selerden birisidir; bu kişi madem ki adaletin pençesinden kaçıyor, o halde onu ya­kalamak, toplumu kötülüğünden korumak için en iyisi ensesinden tutup yetkili mercilere teslim etmektir., diye düşünecektir. İşte şahit bu iki hareketten birisini yapmakta serbesttir. O bu iki davranışında da Allah ve toplum hakkının vekilidir. İşlenen suçu görmüş ve buna rağmen susup yetkili mercilere bildirmemiş ise, doğru olarak bilinip de sonra her nasılsa bir suç işlemiş kimsenin suçunu bağışlamayı ter­cih etmiş demektir. Buna karşılık yetkili mercilere gitmiş ve şahitlik etmiş ise, bu takdirde de Allah'ın yasaklarını çiğneyip duran bir kişiden ve kötülüğünden toplu­mu korumak ve kollamak istemiştir. Ancak şahide vacip olan, bu iki hareketten biri­sine hemen karar vermektir. Herhangi bir özrü olmaksızın gidip şahitlik etmez su­sarda, suçun üzerinden belli bir süre geçip zaman aşımına uğradıktan, sonra ortaya çıkıp şahitlik etmeye kalkışırsa, yaptığı hareket bir düşmanlığı ya da yeni bir kini doğurabilir. Çünkü hemen yerine getirilmesi gereken şahitlik görevini yapmayıp susması kendisini şaibeli bir duruma düşürür. Hz. Ömer bunu açıkça söylemiş ve İmam Muhammed'in kendisinden rivayetine göre şöyle demiştir "Had cezasına giren herhangi bir suça şahit olup da anında şahitlik etmeyen kimseler daha sonra şahitliğe kalkışırlarsa ancak kin güttükleri için şahitlik ediyorlar demektir. Onların şahitliği geçersizdir." Gerçekten bu gibilerin hareketleri gecikmiş olmaları dolayısıyla fasıklık ve kendilerini harekete geçiren bir kin duygusu şaibesinden pek de uzak değildir. Şahitler madem ki bu şekilde bir şaibe altındadırlar o halde şahitlikleri geçersiz­dir; çünkü Rasulullah "Biz davacının ve zanlının şahitliğini kabul etme­yiz" buyurmuştur. Mantıkî kıyasın öncülleri böyle olunca bunlara dayanan sonuç da zaman aşımı had cezalarında şahidin dinlenmesine engeldir şeklînde çıkar. Bir nokta kaldı, o da İmam Şafiî'nin daha önce ileri sürdüğü delilin ve delilin isabet derecesinin değerlendirilmesidir, İmam Şafii şöyle der Şahitliğin temeli olan "adalet" değişmez bir olgudur, bunun etkisi şaibe ile ortadan kalkmaz, ancak orta­da müşahhas bir delil varsa bu durum o zaman düşünülür. Oysa şahitlik yapmakta gecikmek bu anlama gelmez. İmam Şafii'ye şöyle cevap verilmiştir Had cezaları en ufak bir şaibenin töhme­tin olmaması şartı ile yerine getirilir. Buradaki şaibe psikolojik, gözle görülmez bir olgudur. Gözle görülmeyen psikolojik olguiann varlığını göstermede, bunların bu­lunabilecekleri sabit olgular yeterlidir. Mesela suçu zaman aşımına uğratan süre o söz konusu psikolojik olguyu gösteren müşahhas nesne olarak değerlendirilmiştir. Bu konuda ez-Zeylaî şöyle der ''Hüküm verilirken bu suçun Allah hakkı olduğu gözönüne alınır. Töhmet şaibe her bir suçta ayrı ayrı aranmaz. Çünkü töhmet şaibe insanın iç alemi ile ilgili bir husustur, olup olmadığı bilinmez. Bu nedenle dışa vu­ran müşahhas emare ile yetinilir. Had cezaları şüphe ile düşer. Nitekim had'ler şüp­henin var olup olmadığı şüphesi ile de düşer." Son bir nokta daha kalmış bulunmaktadır. O da daha önce değindiğimiz ve İmam Malik'in, İmam Şafii'nin ve onların görüşlerini paylaşan imamların ileri sür­dükleri kıyastır. Buna göre, kul haklarında şahitliğin dinlenmesi kabulü zaman aşımına uğramakla geçersiz olmaz. Madem kul haklarında böyledir o halde bu ko­nuda da yani Allah haklannda da böyle olmalıdır. Ancak bu kıyas kabul edilme­miştir. Çünkü kul hakları ile ilgili bir davada davacının başvurusundan sonra hiçbir mazereti yokken şahit şahitliği yapmaz da, geciktirirse fâsık sayılır, artık şahitliği ka­bul edilmez. Sonra diyelim kî yukandaki kıyas geçerlidir. Kul haklan şüphelerle düşmez. Oysa had cezalan Rasulullah "Gücünüz yettiği kadar hadleri şüphe­lerle düşürün."[102] hadisi uyarınca düşürülür. O halde yukandaki kıyas bu bakım­dan da geçersiz olmaktadır. Çünkü iki mesele birbirine benzememektedir. Bu ne­denledir ki hırsızlık suçunda şahitlik gecikirse zaman aşımına uğrarsa had uygala-mak için değil de malın kime ait olduğunun bilinmesi ve ispatı için dinlenir kabul edilir. Görüldüğü gibi zaman aşımına uğrayan hırsızlık suçunun ispatı için Allah hakkı olan had cezasında gecikmiş şahitlik kabul edilmezken, malın kime ait oldu­ğunu tespit için kabul edilmektedir. Çünkü o şahitlik Allah hakkı yanında kul hak­kını da kapsamaktadır. Zira zaman aşımı had cezası için şahitliğe şaibe sebebi ile en­gel olurken, mal davalarında şaibe olmaması dolayısıyla engel teşkil etmemektedir. Çünkü mal davaları şüphe ile sabit olmaktadır. Bütün bu haller için genel bir şart vardır. O da, şahitlerin mazeretleri yok iken. gecikmiş olmamalandır. Yoksa her iki meselede de hem Allah hakkı hem kul hakkında şahitlikleri geçersiz olur. Böylece, zaman aşımı üç had cezasında şahitliğe engeldir, diyoruz. Bunlar zi­na, içki içme ve hırsızlık suçlarıdır. Bu suçlarda ikrar itirafa gelince İkrar geçerli­dir ve bununla had cezası yerine getirilir. Çünkü ikrarda kin şaibesi yoktur, çünkü suçunu itiraf eden kendisinden haber vermektedir. Kendisinden haber veren kişi söylediği sözde töhmet altında şaibe altında bulunmaz, hele bu ikrar o kişiyi çok katı bir eczaya götürüyorsa töhmet hiç oîmaz. Bu söylediğimiz hükümde hem zi­nayı hem hırsızlığı hem de içki içmeyi itiraf eşittir. Bu görüş imam Ebu Hanife ile Ebu Yusuf'a aittir. İmam Muhammed "İçki içme itirafı şayet zaman aşımına uğ­ramış bir suça dair ise kabul edilmez, demiştir. Çünkü içki içme cezası had itirafçı­nın ağzında içki kokusu yoksa bütün fıkıh bilginleri tarafından ittifakla kabul edi­len bir husus değildir. Çünkü bu ceza Kitap Kur'an ve sahih sünnette nessen açıklanmış değildir. Bu ceza sadece sahabenin icmaı ile sabittir. Ancak icmaları mut­lak değildir. Çünkü içlerinde Abdullah b. Mes'ud bu meseleye muhalefet etmiştir ka­bul etmemiştir. Sahabelerin icmaı sadece içki içen ve ağzında içkinin kokusu hala var olan kişiye had cezası uygulanacağı biçiminde olmuştur. Buna karşılık içkinin eseri kokusu kişinin ağzından gitmiş ise bu kişiye had vurulur diye bir sahabe icmaımeydana gelmemiştir. Çünkü Abdullah b. Mes'ud had vurulması için içki içe­nin içki kokusu hala ağzında iken yakalanıp getirilmesi şartım ileri sürmüştür. Bu duruma göre içki içmede zaman aşımı had cezasının uygulanmasını engelleyen bir unsur olmaktadır. Suçun ispatı ister delil ile ister ikrar itiraf ile olsun fark etmez. Çünkü zaman aşımı içkinin eserini her yönden gidermektedir, içkinin eseri, ister ko­kusu ister sarhoşluk olsun fark etmez.[103] Bütün bu söylediklerimize ek olarak bunca tartışma içinde büyük kadı İbn Ebî Leyla'nın da görüşlerini yansıtmakta fayda vardır. Çünkü büyük fıkıh bilgini had ce­zalarının zaman aşımı ile düştüğü kanaatindedir. Bunların ispat yolları ister delil ol­sun ister ikrar itiraf olsun farketmez. Kadı İbn Ebî Leyla'nın meseleye bakış açısı şöyledir Had cezaları, suçtan alıkoymak, engellemek ve suçluları korkutmak içindir. Bu maksatla da suçu işlendiği zaman gerçekleşebilir. Eğer cezalar uygulanmamış ge­cikmiş ise, cezaların engel olmak ve alıkoymak niteliği gider, yok olur. Çünkü suçlu günahına tevbe etmiş olabilir. Suçlunun kendisini temize çıkarmak için suçunu ikrar etmesi itirafı tevbe ettiği anlamına gelir. Tevbe etmiş emare bile verilecek cezayı, günahlarından arınmış ve bir daha işlememek üzere Rabbına tevbe etmiş bir kimseye verilen bir ceza haline getirir. Gerçekten bu görüşün fıkhi bakımdan büyük bir değeri vardır. Zina, hırsızlık ve içki içme suçlarında, had cezalarının uygulanması şahitliğe dayalı olan mahkeme hüküm zamanından daha sonra gecikirse, bunun yerine getirilmeyeceği kabul edi­len hususlardandır. Bu suçlarda zaman aşımı mahkemece hükme bağlanarak peki­şen "had" cezalarını düşürürse, hüküm verilmeden önce her türlü durumda hayda hayda düşürür. Çünkü ikrarın itirafın ispat ve gücü ne olursa olsun, ispat delilin dinlenmesinden sonra verilmiş bir hükmün gücüne asla erişemez. Şahitliğe dayalı verilen hükümden sonra zaman aşımı sebebi ile hakkın düş­mesi Ebu Hanîfe, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'in görüşleridir. Bu görüşe İmam Züfer ve diğer üç mezhep imamı Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel katılmamışlardır. Fethu'l Kadir ve el-Hidaye'de aynen şu satırlar yer almaktadır "Zaman aşımı, şahitlik öncesi daha başta hükme engel olduğu gibi, hükmden sonra da bizim mezhebimizde mani olur. İmam Züfer bu görüşe katılmaz. Buna göre had cezasının bir kısmı uygulandıktan sonra suçlu, cezası tamamlanmadan kaçsa, sonra zaman aşımını müteakib bir daha yakalansa kendisine "had" cezası vurulmaz. îmam Züfer bu konuda diğer üç mezhep imamı ile aynı görüştedir."[104] Şu halde, İslam Fıkhında gerekli hüküm verildikten sonra zaman aşımı dolayısıy­la had cezasının sükutu düşmesi hakkında iki ana görüş vardır Üç mezhep imamı ile imam Züfer'in görüşüne göre had cezası, zaman aşımı sayılan bir sürenin geç­mesi ile sakıt olmaz düşmez. Bu grubun delili şu düşüncedir Had cezası için hüküm verildiği zaman artık takarrür etmiş sabit olmuştur. Artık bu cezayı kimsenin geciktirmeye yetkisi yoktur. Hükmü verilmiş bitmiş olan had cezasını geciktirmek yüce Allah'ın had'lerinden birisini ihmal etmek ve yapmamak anlamına gelir. O hal­de zaman aşımı ne kadar olursa olsun hemen bu ihmale bir son vermek gerekir. Bir veliyyü'l-emr yönetici yönetime gelir de bir süre yerine getirilmemiş bir had ceza­sının uygulanmasını emrederse görevi yerine getirmiş demektir. Bir özre dayanma­yarak cezanın yerine getirilmemiş olması, bu cezanın artık hiç uygulanmaması için bir gerekçe olamaz. Kaçtıktan sonra tekrar yakalanan suçluya, ceza verilmemesi için önceden bir kez kaçmış olması mazeret sayılamaz. Eğer bu bir mazeret sayılırsa, suç­lular bir daha dönmemek üzere kaçmanın çarelerini ve hilelerini aramaya koyulurlar ve zalim yöneticiler hükmü yerine getirmekte az ve çok gecikmiş iseler fıkıh bilgin­lerinin hükmünü fırsat bilerek had cezalarını kolayca düşürürler. Birinci görüşün delillerini yukarda özetledik. Karşı yaklaşımın delillerine ge­lince, bu görüşü yukarda işaret ettiğimiz gibi Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ileri sürmekteydiler. Bu görüşe göre, yargı şahitliği uygulamak demektir. Yani yargı şahitlik uyarınca hüküm vermek demektir. Ya da özü itibarı ile yargı, şa­hitliğin içeriğini yerine getirmek demektir. Ne varki şahitler had cezalarında ve di­ğer cezalarda cezayı bizzat uygulayamazlar. Bunu ancak yöneticiler yerine getirirler. Sanki ortada toplum adına ya da fıkıh bilginlerinin ifadesi ile Allah adına verilmiş iki vekalet söz konusudur. Birisi şahitlerin dava açma konusundaki vekaletleri ki bu hisbe şahitliğidir ve yargıcının huzurunda bu şahitliğin yapılması vekaletidir; ikin­cisi ise, veliyy'ül emr'in vekaletidir. O Allah rızası için ve toplumun yaran masla­hatı ve toplumdan zararın giderilmesi için yapılan bu şahitiliğin gereğini yerine ge­tirme vekaletidir. Yani toplum adına bunu yapacaktır. işte bu iki vekalet şahitle­rin ve veliyy'ül emr'in toplum adına ya da Allah adına iş görmeleri birbirine biti­şik olan biri diğerinden ayrılmayan şeylerdir. Çünkü ikincisi birincisini tamamla­maktadır. Ya da onu yerine getirip uygulamaktadır. İşte bu nedenle ilişkileri sıkı ol­maktadır. Suç zaman aşımına uğrayınca şahitlik nasıl kabul edilmiyorsa, şahitliği ta­mamlayan ya da onu yerine getirmek sayılan had uygulaması da zaman aşımı iie ka­bul edilmez. Şahitlik kavramı ile buna göre verilen hüküm arasındaki ilişkinin hala sürdüğüne delil şudur Şahitler suçluya had cezası yerine getirilmezden önce şahit­lik yapma yeteneklerini kaybederlerse had cezası uygulanmaz. Mesela şahitlerin adil ahlaklı değil de fasık olduklan ortaya çıkarsa had cezası yerine getirilmez. Şahitle­rin durumlannda ileride şahitliklerinin kabul edilmeyeceği bir değişiklik olursa had cezası yine uygulanmaz. Şahitlerden birisinin gözü görürken görmez olursa had ce­zası yerine getirilmediği gibi, şahitlerden birisi daha sonra dinden dönerse yine had cezası uygulanmaz, işte bütün bu örnekler şahitlik ile had cezası arasında sımsıkı bir ilişikinin varlığını ve irtibatın kopmaz şekilde sürdüğünü göstermektedir. Suçun zaman aşımına uğraması o konudaki şahitliğin dinlenmesine ve buna bağlı olarak da verilecek hükme engel olduğuna göre, hükmü şahitliğine bağiayan bu sıkı bağ nedeni ile had cezalarının yerine getirilmesine de engel olmaktadır. Delilin kısaca özeti zaman aşımı nasıl şahitliğin dinlenmesine engel ise semeresi­ne sonucuna yani had cezasının yerine getirilmesine de engeldir. Bu delilin tenkidinde Kemalüddin İbn Hümam aynen şunları söylemektedir "Bu delile şöyle cevap verilebilir Biz bu görüşü tercih etsek bile, zurnan aşımı şaibe nedeni ile daha başta edayı şahitliği batıl geçersiz kılar. Oysa bu meselede şahitlik zaman aşımına uğramadan mevcuttur, yani sahih ve hüküm doğuracak biçimde meydana gelmiştir. O halde şahitliğe bagh olan sonucun zaman aşımına uğraması, sahih olarak vaki olan batıl hale getiremez" [105] İbn Hümam'ın bu delile itirazını yukarda özetledik. İbn Hümam'ın delilinin te­meli şudur Zaman aşımı şahitlikte şahitlerin bunu yerine getirmekte gecikmiş ol­maları şaibesi yüzünden dinlenmemektedir. Şahitlerin şahitliklerini Şer'in istediği zamanda yerine getirmeleri şahitliğin dinlenmesini engelleyen engeli ortadan kal­dırmaktadır. Şu halde suçu ispat eden şahitlikten yani ispattan sonra zaman aşımı düşünülemez. Suç sabit olduktan sonra bir de buna engel olan şaibenin ortadan kalkması üzerine nasıl olur da bir daha zaman aşımına geri dönülür. Sebebi olma­yan bir yerde zaman aşımını tekrar gündeme getirmek sahih olan bir durumu batıl bir duruma getirmek demektir. Buna göre bu itiraz Hanefi fıkıh bilginlerinin istidlalleri için geçerlidir ve yerin­dedir. Herhalde en uygunu şöyle söylemektir Verilen hüküm yerine getirilmemiş ise geçen bu süre zarfında suçlu suçuna tevbe etmiş olabilir. Hükmün bizatihi kendisi suçu engelleyici bir unsurdur. İnsanlar hükmün çıkması ile suç işlemekten çekinir­ler. Yüce Allah kullarına azab vermek istemez. Fakat Allah onların kalplerini düzelt­mek ve toplumlarım temizlemek ve fazileti tercih eden bir kamuoyu oluşturmak is­ter. Herhalde Hanefi fıkıh bilginleri, suçun zaman aşımına uğraması durumunu hü­küm verildikten sonra işlediği suçu itiraf eden kişinin ikrarından dönmesine kıyas etmektedirler. Çünkü itirafçının cezası yerine getirilmeden önce ikrarından itirafından dönmesi ile cezanın yerine getirilmeyeceği kabul edilen hususlardandır. Riva­yet olduğuna göre Maiz'e hüküm uygulanmak istenince kaçmak ister, cezasını yeri­ne getirmek için onu yakalarlar, Rasulullah bunu duyunca kaçmasına firsat vermedikleri için onlan kınar, çünkü kaçması ikrarından itirafından dönmesi de­mektir, şahitlerin şahitlikleri ile sabit olan bir suçtan kaçmakla kişinin kendi itirafı ile sabit olan bir suçun cezasından kaçması arasında bir fark yoktur. Geçerli sayılacak zaman aşımı için Ebu Hanife belirli bir süre belirtmemiştir; aksine bunun takdirini hakime bırakmıştır. Buna göre zaman aşımı süresini hakim mazeretlerin takdirinde uygun gördüğü bir süre ile takdir edecektir. Takdirinde bir de mazeretlerin, sona erdiğinde suçu zaman aşımına uğratan ve yukarda geçen üç çeşit suçta şahitliği kabul edilmez hale getiren sureye etkisinin boyutlarını gözönüne alarak takdir edecektir. Ebu Yusuf hocası Ebu Hanife hakkında şunları söylerdiEbu Hanife'yi bize zaman aşımı için bir süre vermesi konusunda zorladık, fakat kabul etmedi. Bunu her devirde gelecek olan hakimin takdirine havak etti. Hakim arzu ve hevesinden uzak olarak ortada bir ihmal görüyorsa bu zaman aşımı demek­tir. Eğer böyle bir takdirde bulunamıyorsa, zaman aşımı sayılmayacaktır, insanla­rın, şahitlerin durumu ile örf ve adet bu konuda değişik olur. Şu halde mesele gecik­miş her olayı ayrı ayrı değerlendirmeye dayanır. Her yerin adeti ve durumu başka başkadır. Olaylar birbirine benzemez. O halde zaman aşımı için belli bir süre takdir etmek imkansızdır. Buna göre mesele yargıca havale edilir. Çünkü şahitlikte geç kal­mak bir mazeret sebebi ile olmuş olabilir, özürler çeşit çeşittir. Onları takdir edecek olan da yargıçtır. Şu halde zaman aşımını tayin edecek olan da odur. İşte Ebu Hanife'den nakledilen rivayet böyledir. Ebu Hanife'nin -bu rivayete gö­re- fıkıh açısından zaman aşımı süresini takdir etmemesi devlet başkanının düzen ve hukuk güvenliği açısından takdir etmesine engel değildir. Fıkıh ortada nas ya da nassa dayalı kıyas yoksa takdir edilecek şeyleri takdir edip belirlemez. Fakat örfe da­yalı meselelerin takdir yetkisi yargıca bırakılır. Yöneticinin şartları, zamanın duru­munu ve insanların örflerini gözönüne alarak yargıç için zaman aşımı süresini tak­dir edip bildirme yetkisi vardır. Zaman aşımı konusunda ikinci görüşe göre ise, bu süre altı aydır. Kemal'uddin İbn Hümam bu görüşü eseri Fethu-Kadir'de zikretmektedir. Orada el-Hidaye'den naklen şu ifadeler yer almaktadır Zaman aşımının takdiri konusunda bilginler ihtilaf etmişlerdir, İmam Muhammed, el-Camiu's-Sağir isimli eserinde bu sürenin altı ay olduğuna işaret eder. Bu işareti şu ifadesinden anlamaktayız Şa­hitler bir süre sonra şahitlik etseler. Eğer ortada niyet yoksa bu süreyi yeminler bahsinde geçtiği üzere altı ay olarak takdir etmişlerdir.[106] Bu ifadeden anlaşılan, had cezalarının kendisiyle düşürüldüğü "zaman aşımı" sü­resi altı aydır. Fakat bu süre mezhebin kitaplarından açıkça nessen değil de işaret­le üstü kapalı olarak anlaşılmaktadır. Çünkü imamların ifadelerinde geçen bir süre sonra ifadesi altı aylık süre için kullanılır. Bu altı ay işaretini yeminler bahsinden çıkarmışlardır. Şöyle ki, birisi bir şeyi bir süre yapmamak için yemin etse, bu yeminin sadece altı ay için yapılmamak üzere edilmiş bir yemin olduğu takdir edilir. Biz Hidaye müellifi el-Merginânî'nin ve Kemalüddin İbn el Hümam'ın ifadeyi bu biçim­de anlamalarına katılmıyoruz. Şöylesine ki ifadede geçen abir süre" ifadesinin biz­zat kendisi, manası kapalı bir ifadedir; ne kadar bir süre olduğunu yemin eden kişi­nin maksadından anlarız. Yemin edenin maksadı açık ve net ise ifadesinden bunu anlanz; buna karşılık yemin edenin bu ifadeyi kullanırken herhangi bir şekilde net ve açık maksadı yok ise bu takdirde o ifade altı ay olarak yorumlanmıştır. Oysa bi­zim katılmadığımız bu mesele açık ve net maksat olduğuna delil vardır. O da ima­mın bu süreyi daha sonra yazdığı başka kitaplarda açıklamış olmasıdır. Hanefi mez­hebi bu rivayeti doğru olarak rivayet etmiştir, işte zaman aşımı için geçerli olan bu süreyi üçüncü görüş bölümünde açıklayacağız. El-Camiu's-Sağir'de zikredilen sözün -bu ifade biçimi ile- imam Muhammed'e aidiyeti ister sahih olsun ister olmasın şurası kesin ki bu söz mezhebin görüşüdür. Bu görüşün mezhep içinde tercih edilen görüş olduğu da kesindir. Tahavî Muhtasasr'ında buna işaret etmektedir. Zcylai'nin ifadesi, bu görüşün bizzat sahih olan bir görüş olduğu biçimindedir. Şimdi üçüncü görüsü ele alabiliriz. Bu görüşe göre geçmesi zaman aşımı sayılan süre bir aydır. Bundan daha az olan süre zaman aşımı sayılmaz. Bu görüşün İmam Muhammed'in ve Ebu Yusuf'un görüşü olduğu ve ayrıca yukarda zikretmiş oldu­ğumuz görüşünden başka ikinci bir görüş olarak Ebu Hanife'den de rivayet olduğu belirtilmiştir. Bu görüşün fıkhı mesnedi deliii şu anlayış ve yaklaşımdır Bir ay sü­re peşin ile veresiyenin arasını ayırıcı bir çizgidir. Bir örnek verirsek Bir kimse bor­cunu peşin vereceğine yemin etse bunu bir aydan daha az bir sürede vermesi gere­kir. Bu görüş mezhep içinde en sahih olan görüştür. Ayrıca Ebu Hanife'ye aidiyeti de zikredilmekte ve bilinmektedir. Ebu Hanife'nin şöyle dediği rivayet olunmuştur "Kadı Hakim şahitlere, zanlılar ne zaman zina ettiler diye sorsa, şahitler; daha bir ay olmadı deseler had cezası yerine getirilir. Buna karşılık bir ay oldu deselerdi had cezası düşürülecekti." Ebu'l-Abbas en-Hatıfî der ki "Bu rivayete göre Ebu Hanife zaman aşımını bir ay olarak takdir etmiştir. Bu görüş aym zamanda Ebu Yusuf'un ve İmam Muhammenin görüşüdür."[107] Üzerinde yukarda belirttiğimiz ihtilafın yapıldğı zaman aşımı zina ve hırsızlık cazasına dair olan zaman aşımıdır, içki içme cezasına dair olan zaman aşımı hakkın­da ise, Hanefi mezhebi imamları ihtilaf etmişlerdir. İmam Muhammed, içki içmede de zaman aşımı diğer iki suç gibi bir aydır, demiştir. Çünkü o şöyle düşünmektedir, zaman aşımı dolayısıyla had cezasının düşmesinin nedeni diğer iki suçtaki sebeble aynıdır. Yani şahidin uzun bir süre geçtikten sonra şahitliğe kalkışması, kin şaibesi doğurur. Bu şaibe hem içki içmede hem de diğer iki suçta şahitliği düşüren ortak özelliktir. Şeyhayn yani Ebu Hanife ve Ebu Yusuf derler ki İçki içmede zaman aşımı ko­kunun gitmesi ile gerçekleşir. Çünkü içme cezası Kitap ile sabit olmamıştır. Sabit ol­ması ancak icma delili iledir. Sabit olan icma ise içki içenin sarhoş iken ya da içkî kokusu hala ağzında var iken yakalanması şartı ile yerine getirilebileceği şeklindedir. İçki içen bu durumda değilse yani sarhoş değilse veya ağzında içki kokusu yok ise, had cezası düşer ya da daha düzgün bir ifade ile sabit olmaz. Gerçek şu ki, bu sözden çıkan anlam had cezasının mucibi gerekçesinin olma­dığıdır. Çünkü içki ile birlikte ve onunla aynı anda bulunan gerekçe içki içenin du­ruşmaya getirilirken ağzında hala içki kokusunun olmasıdır. Şu halde içki İçme ce­zası için şahitliğin hemen yapılması ile gecikmiş olarak yapılması arasında fark yok­tur. Tam tersine, içki içme suçu, tabiatı icabı had cezasını suçun İşlenmesinin he­men ardından kişi yakalanmış ise, yakalanmasında geç kalınmamış ise gerçekleşir. Söylediklerimize ek olarak görmekteyiz ki, zaman aşımım bir ay olarak ya da buna benzer bir süre kadar takdir eden görüş bir özre binaen meydana gelen gecik­meleri bu süreye katmamaktadır. Bu görüşe göre, bir kimse hasta olduğu için ya da uzun bir yolculuk veya başka bir özür nedeni ile şahitlikte gecikmiş olursa bu gecikme davanın dinlenmemesi için bir etki yapmamaktadır. Suçun işlendiği yer mah­kemenin bulunduğu şehirden uzaksa, şahitler bu şehre belli bir süre geçmedikçe ulaşamıyorlarsa, bu takdirde yolculukta geçen süre, zaman aşımı hesap edilirken gözönüne alınmaz. Yine bunun gibi had cezası suçunu işleyenlerin şahitlerin şahitlik­lerini engelleyici bir güçleri olur da bu güçlerine binaen şahitlerin hisbe şahitliği görevlerini yerine getirmelerine engel olursa, söz konusu süre ister uzun olsun ister kısa, bu engelleme bir mazeret sayılır. Tabi meseleyi değerlendirip takdir edecek olan merci mahkemedir. Mahkeme meseleyi değerlendirecek ve bu gecikmenin bir özre binaen mi yoksa özürsüz olarak mı meydana geldiğine karar verecektir. Özre binaen meydana gelen gecikme süresi zaman aşımı hesab edilirken o süreye katılmaz. Çünkü bu durumda şaibe bulunması muhtemeldir. Had cezaları şüphe­lerle düşürülür, şahit bir özür dolayısıyla gecikmişse bu şaibeyi tamamen ortadan kaldırır, suçun ispatı şaibeden uzak ve sağlam olarak ortaya çıkar, dava da açık hale gelir. Zaman aşımının kazfda başkasının iffetine iftirada herhangi bir etkisi yoktur. Çünkü kazf suçuna verilecek ceza kul hakkıdır. Ya da içinde kul hakkı olduğu açıktır. Bu görüş imam Ebu Hanife'ye ve fıkıh bilginlerinin cumhuruna göredir, imam Şafii ise bu görüşe katılmamakta ve kazf suçunun cezasının sırf kul hakkı olduğunu söyle­mektedir. Kul haklarında ise davalar zaman aşımı dolayısıyla düşmektedir. Hırsızlık cezasında had gördüğümüz gibi davanın düşmesi ceza bahmmdandı, fakat mal açısından düşmemekteydi. Bu nedenle mal davalarında zaman aşımı bulunsa da şahit­lik kabul edilmektedir. Kazf suçunda ise kul hakkı mal açısından değildir, kulun hak­kı sadece namusun temize çıkarılması ve yapılan suçlamanın savuşturulabilmesi için­dir. Zaman aşımının herhangi bir etkisi yoktur. Bu meselede mutlaka dava açmak ge­rekir. Şahitlerin gecikmesi Kazf'a uğrayan mağdurun davasını şikayetini geç açması dolayısıyladır. Bu nedenle şahitler töhmet altına girmezler. Suçun ispatı da, şahitliğin gecikmiş olması da sağlıklı olabilir, ispat olayı sağlam olduğu sürece ve bütün şüphe ihtimalleri de ortada yoksa, had cezasının yerine getirilmesi vacip olur. Dava açılır, şahitler şahitlikleri dinlenmek için mahkemeye çağrılırlar ve geçerli bir mazerete da­yanmadan şahitlik etmeye gelmezlerse ve belli bir süre geçtikten sonra da kalkıp şa­hitlik etmek için gelirlerse, işte bu takdirde şaibe töhmeti olur. Belki de kendilerini harekete geçiren, güttükleri kindir, işte bu şüphe ile had cezası düşer. Ya da daha düzgün bir ifâde ile bu şüphe ile, had cezası sabit olmaz. Görüldüğü üzere hırsızlık, zina ve içki içme cezalarının yerine getirilmesinde gecikme -isterse suçlar ispat edildikten sonra olsun- bunların cezalarını düşürür. Çünkü bu fiillerin cezalan suçu engelleyici ve suçluya mâni olucu cezalardır. Şu halde bu cezalar, ancak işlenen suçun hemen ardından verilirse etkilerini gösterirler. Cezalar yerine getirilmekte geç kalındığı zaman insanlar suçlan unuturlar ceza güncelliğini yitirir bir daha kalkıp insanlara bu cezalan hatırlatmak doğru değildir. Çünkü suçu işleyen bu arada günahına tevbe etmiş olabilir. Tevbe kapısı ise her mü'mine açıktır. Bîr suçluyu cezalandırıp eğri bir kişi haline getirmektcnse onu ıslah etmek toplum için daha iyidir. Çünkü cezası yerine ge tiril meye re k suçunun ör­tülmesi suçluya fayda temin edebilir. Birde Rasulullah had cezasına çarptı­rılıp da kaçmaya çalışan suçluya fırsat vermeyenleri kınadığı zikredilmişti. Üçüncü bir sebeb de şudur İkrardan dönmek had cezasını düşürdüğüne göre, zaman aşı­mının bunu düşürmesi haydi-haydi geçerlidir. Bu düşüncelerin ve gerekçelerin hiçbiri kazf cezasında geçerli olamaz. Çünkü kazf cezasında kul hakkı vardır ve bu hak bizzat cezanın yerine getirilmesine bağlı­dır, başka bir şeye bağlı değildir. Kazf cezası kul hakkının kendisinde bulunması ba­kımından hırsızlık suçu gibi değildir. Çünkü hırsızlık suçunda kul hakkı mal ile ilgi­lidir, Allah hakkı ya da toplum hakkı bizzat had cezası ile ilgilidir, kazf cezasında her iki hak da bizzat kazf cezası ile ilgilidir. Şu halde kul hakkının kazf cezasından ayrılması mümkün değildir. Bizzat o ceza ile ilgilidir. Şu halde kazf suçunda ispat zaman aşımına uğradı diye, şahitler dinlenmemezlik edilmediği gibi, hüküm veril­dikten sonra cezanın düşürülmesi de mümkün değildir. Modern Hukuklarda Zaman Aşımı Zaman aşımının suçlarla ilgili davalarda gerek dava açma bakımından gerekse suçun ispatından sonra cezanın düşmesi bakımından etkisi vardır. Yani zaman aşı­mı, suç davasına etkî ettiği gibi, suça verilecek cezaya da etki etmektedir. Modern hukuçular, suç davasının düşmesini unutma esasına yani insanların suçu unutmalarına dayandırmaktadırlar. Mahkemenin ve mahkeme safhalarının insanlara işlenen suçu hatırlattığını ve bunun da hoş bir şey olmadığını düşünmektedirler. Bu neden­le Kanun, zaman aşımı dolayısıyla bîr davanın düşmesi için bu süreyi belirlemiştir. Ceza Kanununun onbeşinci maddesi Mısır Ceza Kanunu cinayetlerde suçun işlenmesinden itibaren on yıl geçmesi Üc dava açma süresinin sona ereceğini, Cünh kavramına giren suçlarda üç yıl, ve muhalefeti kabahat'ta ise bir yıllık sürenin geç­mesi ile suçlar zaman aşımına uğramış sayılmaktadır.[108] Burada modern hukukun ceza kanunu ile İslam şeriatı arasında hem aynilik hem de fark görmekteyiz. İki hukukun benzeştikleri tek nokta, İslam şeriatının Allah hakları ya da çağdaş ifade ile toplum hakkı ile ilgili had cezalarında zaman aşımı kavramını kabul etmiş olması ve dava açma yerine kabul edilen hisbe şahitliğinin belli surenin geçmesi ile dinlcnemcz olması noktasıdır. Fakat iki hukuk üç noktada birbirinden ayrılmaktadır A- Modern hukuk, bütün suçlar için zaman aşımını cezayı düşürücü bir unsur olarak kabul etmektedir. İşlenen suç ister topluma karşı işlenmiş olsun ister fertlere yönelik olsun farketmemektedir. Oysa İslam şeriatında zaman aşımı ile cezanın düş­mesi, içinde kul hakkı olmayan had cezaları ile ilgilidir. Bu nedenle kazf cezasında iffete iftira zaman aşımının herhangi bir etkisi olmamaktadır. Zaman aşımının et­kisi sadece hırsızlık, zina ve içki içme suçiannda görülmektedir. B- Modern hukukçuların ifadesine göre, suç zaman aşımı ile düşmektedir. Yani ortada artık ne işlenen suç vardır, ne dava vardır, ne hesap ne de ceza vardır. Fakat İslam şeriatına göre zaman aşımı ile suçun kendisi düşmez. Zaman aşımı dolayısıyla sadece had cezası verilmek için açılacak dava kabul edilmez. Bu nedenle dört şahit gelse ve birisinin zina ettiğine şahitlik etseler, sonra da zaman aşımı için belirlenen sürenin dolmuş olduğu ortaya çıksa, şahitler kazf cezası ile cezalandırılmazlar. Bu da suçun zaman aşımı dolayısıyla düşmediğini gösterir. Sadece suça gerekli ceza ve­rilmemektedir o kadar. Çünkü suç düşmüş olsaydı, zanlı kişi suçsuz masum kabul edilseydi, şahitler kazf cezası ile cezalandırırlardı. Çünkü suçsuz masum bir kişiye iftira atmış olurlardı. Üstelik had cezası gereken bir suçta bu suça ceza verilmemesi demek, cezanın ebediyyen verilmeyeceği anlamına gelmez. Aksine had cezası yerine ta'zir cezası uygulanabilir. Gerçekten İslam şeriatı hem kanun hem de din olduğu için meseleye suça verile­cek şiddetli ceza açısından yaklaşmış, bizzat suç açısından değerlendirmemiştir. İşlenen suçun kıyamet günü hesabı çok zor olacaktır. Modern hukuka gelince, sadece kanun olduğu ve din ile ilişkisi bulunmadığı için suçu, cezayı ve ceza davasını birbi­rinden aynlmaz üçlü olarak kabul etmiştir. Buna göre dava düşünce bunun ayrılmaz parçası olan suç da hiç kuşkusuz düşecektir. Çünkü verilecek ceza için davası kabul edilmeyen suçun herhangi bir manası yoktur. Modern hukuka göre bir fiilin suç sayılması için gerekli unsurlardan birisi de cezadır. C- Zaman aşımı için belirlenen süre modern hukukta îslam şeriatına göre daha uzundur. Modern hukuka göre bu süre cinayetlerde cürümlerde on yıl, cünh'lerde üç yıl ve muhalefat kabahatlar'ta bir yıldır. Fıkıh bilginlerinden bu süre gibi bir sürenin belirlendiği bizlere ulaşmamıştır. Zaman aşımı için belirlenen en uzun süre, altı aydır. Bu görüş îmam Muhammed'e nisbet edilmiş ve el-Cumiu's-Sağir isimli eserindeki işaretinden elde edilmiştir. Nitekim bunu daha önce belirtmiştik. Bunun sebebi, yani zaman aşımı süresinin kısa tutulmasının sebebi şudur; Zaman aşımının, davanın dinlenmesine veya şahitliğe engei olduğu suçlar îslam şeriatında sınırlı suçlardır. Bunlann tümü üç adet suçtur. Ve üçü de toplum düzeni ile ilgili suçlardır. Fıkıh bilginlerinin bu üç suçu istisna etmelerinin nedeni cczalarının çok şiddetli eczalar olmalarından veya şüphelerle düşmelerindendir; bir de korunması gerekli olanın içlerinde kul haklarının bulunmamasındandır. Modern hukuka gelince., bu hukuk zaman aşımı ile cezanın düşmesi meselesini yaygınlaştirmiş ve süreyi uzun tutmuştur. Ve bu süreyi işlenen suçun miktarı ile orantılı olarak uzatmıştır. En ağır suçun zaman aşımı da kendisine uygun olarak daha uzun tutulmuş, ondan daha hafif suçun süresi de daha az tutulmuştur. Yani mo­dern hukuk kendi mantığına göre yürümüştür. Davalarda ve suçta zaman aşımının etkisini böylece ortaya koymuş olduk. Suç sabit olduktan sonra cezaya etkisine gelince modern hukukun zaman aşımını bütün cezalarda kabul ettiğini görüyoruz. Yukarıda da geçtiği gibi, modern hukuk bu ko­nudaki zaman aşımını dava açmaya mani olan zaman aşımından daha uzun tutmuş­tur, idam cezasını düşüren zaman aşımını otuz yıl olarak belirlemiştir. Kalan suçla­rın cürümlerde bu süre yirmi yıl, cünha suçlarınınki beş yıl, muhalefet kabahat suçlarınınki ise iki yıldır. İdam cezasının zaman aşımının otuz yıl olarak belirlenmesi iyidir. Çünkü suçun işlendiği zamanki ncsilin bu dünyadan gitmesi ile suç adama­kıllı unutulur. Böylece, hem katil hem de maktul, herkes tarafından unutulmuş olur. Her ne kadar maktulün ailesinin ve yakınlarının içlerindeki kin çoğu durumda sönmemiş ve aksine duyduklan acı sürekli olarak o cinayeti hatırlatıyor olsa bile, in­sanlar bu olayı unutmuş olurlar. Modern hukuk ile İslam şeriatının benzeştikleri bir nokta da zina, hırsızlık ve içki içme suçlarının sabit olmalarından sonra zaman aşımı ile düşmeleri noktasıdır. Fakat sürenin miktarı açısından hukukta zaman aşımının bütün suçlar için yaygınlaştırılması, İslam hukukunda ise böylesi bir yaygınlığın kabul edilmemiş olması noktasında birbi­rinden aynlmaktadirlar. Yani modern hukuka göre her ceza zaman aşımı ile düşebilir. Oysa İslam hukukuna göre her ceza için zaman aşımı sözkonusu değildir. Hatta is­lam hukukuna göre zaman aşımı ile düşen cezalar sınırlı ve çok dar bir alandadır. Cezası İslam hukukunca belirlenmiş olan suçlarla ilgili olarak fikıh bilginleri­nin söyledikleri şeyleri yukarıya almış olduk. Ayrıca yukarıda bu suçların toplumla ilgisini, içlerindeki kişisel haklar yönünden farklarını da ele aldık. Bu farklar kendisi­ni dava açmada, davanın ispatında, zaman aşımının etkisini suçta ve cezasında göstermesinde ortaya çıkarmaktaydı. Suç konusunda sözü uzatmak zorunda kaldık. Buna bağlı olarak cezalara değindik. Cezalara, suçun gücünü ortaya koyacak ve toplum açısından içindeki şahsi hakkın gücünü ortaya çıkaracak kadar değindik. Bi­zi bu noktaya iten kısaca ele aldığımız meseleler bakımından suç ile ceza arasındaki aynlmazlık özelliği idi. Gerçi meseleyi ayrıntısı ile incelemedik. Bunlan birlikte ele aldık. Çünkü insanın birbirinden ayrılmaz iki unsuru taksim ve üyelere ayırmak ka­biliyeti ne kadar güçlü olursa olsun yine de onları birbirinden ayırması çok zordur. Hadlerde Mağdurun Affının Etkisi Had cezalarının içinde kul hakkı ne kadar olursa olsun, bu suçlarla Allah hak­kı ya da çağımızın ifadesi ile toplum hakkı çiğnenmektedir dedik, işte bu nedenle bu suçlann cezasını belirtmeyi yüce Allah kendisi üstlenmiştir. Bunu ya kendi kita­bında Kur'an'da ya da rasulü Hz. Muhammed dili ile açıklamıştır, işlenen suçta toplum hakkı ne kadar bariz ise karşı tarafin affi da o kadar belirgin olur. Zina ve içki içmede olduğu gibi işlenen suçtaki hak sırf Allah hakla olursa karşı taraf top­lumdur; gerçekten bu suç toplumdan başkasına karşı işlenmemiştir. Eğer ortada ik­rah zorlama ve benzeri şeyler varsa o zaman durum farklı olur. ikrah zorlama yani kişiyi suça zorlamanın had cezalarından daha ağır cezası vardır, ikrah zorlama cezası ta'zir cezalarındandır ve takdiri yöneticilere veliyyü'l-emr'e bırakılmıştır. Bu nedenle bu konuyu ta'zir cezaları bölümüne bı­rakıyoruz. Zira yeri orasıdır. Hırsızlık ve kazf suçlarında ise hiç kuşkusuz kişisel hak apaçık görülmektedir. Çünkü suçlu birinci suçta hırsızlıkta karşı tarafin malına, ikincisinde ise şerefine ve Şahsiyetine, insanlar arasındaki itibanna saldında bulunmaktadır. Bu iki suçta aff ta­savvur edilebilir. Meseleyi mahkemeye getirmeden önce karşı tarafı affetmek hırsızlık suçunda itti­fakla caizdir. Aff bulunduğuna göre dava da olmaz ceza da düşünülemez. Bazı sa­habeler ve birçok fıkıh bilgini mesele mahkemeye intikal etmezden önce karşı taraf nezdinde şefaatçi olmayı güzel görmüşlerdir. Güzel bulmalanmn nedeni karşı tara­fın suçluyu yüce Allah'ın şu ayetine uygun davranmak suretiyle affetmesi içindir "Affı kolaylaşftna prensip edin, iyilşi emret cahillere aldmş etme."[109] İslam'a göre suçlan gizlemek daima güzel görülmüştür. Çünkü açığa vurulan bir suç, başka bir suça çağrı taşımaktadır ve kendi cinsinden başka suçlann yayılmasına sebep olmaktadır. Bir de suçluya hoşgörülü olmak tevbe etmesine yol açabilir. Ken­disini içinde yaşadığı toplum ile banşık hale getirebilir, hırsızlık cezası gibi el kes­me katı bir cezanın tehdidi altında olması suçtan alıkoyucu bir unsur olarak hırsıza yeter. Eğer hırsız, bunu adet haline getirmiş kişilerden ise artık kuduz köpek gibi ol­muştur. Böyle birisim cezasız bırakmak kuduzluğunu artırmaktan başka işe yara­maz. Suçta karşı tarafın affi her ne kadar had cezasını düşürmekte ise de ta'zir ce­zasının uygulanmasına engel teşkil etmemektedir. Veliyyü'l-emr devlet başkanı bu cezayı verebilir. İnsanları malları hakkında kaygılandıran ya da onların ırzlarını ve namuslarını ağızlarında geveleyen bu kimselere, yöneticiler kanunlarda ta'zir cezası koyabilirler. Buna göre diyoruz ki hırsızlık suçunda mahkemeye intikal etmeden önce karşı tarafi affetmek, suçu suç olarak ortadan kaldırmaz, tersine, sadece had cezasının uy­gulanmasına engel olur. Hırsızlığı alışkanlık haline getirmiş kişiler için devlet başka­nı ta'zir cezası koymuş ise hırsızlık eden bu cezadan kurtulamaz. Kazf cezası da ge­nel hatlanyla hırsızlık gibidir. Mesele mahkemeye intikal etmeden önceki affın durumu böyledir. Mahkemeye başvurduktan ve ispat olayı henüz gerçekleşmeden önceki aff da böy­ledir, incelenecek nokta, hakimin vereceği hükümden sonra ve had cezasının yerine getirilmesinden önceki affın durumudur. Acaba bu affın ceza üzerinde bir etkisi olacak mıdır, yoksa kişisel yönden herhangi bir etkisi yok mudur? Fıkıh bilginleri, zi­nada, içki içmede ve tercih edilen görüşe göre hırsızlıkta affın bu noktada herhangi bir etkisini olmadığını söylemişlerdir. Çünkü zina ve içki içme cezası sırf Allah hak­kıdır; hırsızlık suçunda kulun mal bakımından bir hakkı varsa da bu hak o noktadan öteye gidememektedir. Şu halde duruşma olmuş ve hırsızlık mahkemede sabit olmuşsa Allah hakkı olarak hırsızlık cezasını vermek caizdir, artık bu cezayı hiçbir kimse düşüremez. Had cezasının bu noktada düşürülmesi af yolu ile değil de mal açısından mümkün olabilir. Yani malı çalınan taraf çalınan malını hırsıza temlik ederse had cezası düşer. Bu görüş Hanefi mezhebinin görüşüdür. Diğer mezhep imamları temlikin had ceza­sını düşürmeyeceği kanaatindedirler. El-Muğni bunu açıklarken şu ifadelere yer ve­rir "Hırsız, çalınan mala temlik, hibe, satış ya da bunların dışında başka sebeplerle malik olursa, meseleyi iki yönden canlandırabilir. Hırsız bu mala, ya davacı hakime şikayette bulunmadan ve hakkını istemeden önce sahip olmuştur, ya da sonra.. Eğer dava açmadan önce o malın sahibi idiyse elini kesmek vacip değildir. Çünkü el kesme­nin şartlarından birisi de çalınan malın hakim nezdinde istenmesidir. Madem ki o mal davacının mülkünden çıkmıştır, o halde hakim nezdinde tekrar elden çıkmış ma­li istemek sahih değildir. Şayet hırsız o mala daha sonra malik olmuşsa bu malikiyet d kesme cezasını düşürmez." Bu görüş İmam Malik'in, Şafii'nin, Ishak'in görüşüdür. Re'y ashabı Hanefi'ler ise bu durumda da malikiyet el kesme cezasını düşürür, der­ler. Çünkü mal hırsızın malı olmuştur. Bir kimsenin eli kendi mülkü dolayısıyla kesil­mez. Tıpkı mahkemeye başvurmadan önce sahip olduğu zaman eli kesilmiyorsa burda da böyledir. Çünkü el kesme için dava açma şarttır. Şartlar devam edip etmemesi ile muteber olurlar. Şimdi de malın bir davacısı yoktur, derler. Biz ise, hırsızın eli ke­silir, dedik. Delilimiz şudur "Zührî Îbn Saffan'dan o da babası Saffan'dan rivayet etmektedir. Saffan mescitte uyur. Ridasım başının altına yastık yapmıştır. Ancak bu rİda başının altından çalınır. Hırsız Rasulullah getirilir. Rasulullah adamın elinin kesilmesini emreder. Saffan "Ya Rasulullah ben böyle yapmanızı istememiştim, ridam ona sadakam olsun" deyince, Rasulullah sav "Bunu bana ge­tirmeden önce niye yapmadın?" der.[110] Burada görmekteyiz ki çalman malın hibe edilmesi ya da satılması had cezasını Hanefi'lere göre düşürmektedir. Cumhura çoğunluğu teşkil eden bilginlere göre ise düşürmemektedir. Çalıntı malın hibe ya da genel olarak temlik edilmesi davacının çalıntı malın hır­sıza ait olduğunu ikrar etmesi gibidir. Böylesi bir durum bütün fıkıh bilginlerine göre had cezasını düşürür. Burada görüyoruz ki malı çalınan taraf had cezası yerine getirilmesin diye affedemiyor, fakat had cezasını maldaki hakkı açısından düşürebi­liyor, yani malı hırsıza temlik etmek veya hırsızındır diye ikrar etmek suretiyle bu cezayı düşürebiliyor. Böylece o kişisel hakkını kullanmış oluyor. Fakat bu temlik acaba suçu suç olarak düşürebilir mi yoksa sadece ortada şüphe var olması dolayısıyla had cezasını mı düşürmektedir? Hiç kuşkusuz ikrar duru­munda ikrar mantığının ve bu ikrarın doğruluğunun gereği olarak bir de ikrar edenin yalan söylediğine delil bulunmaması yüzünden, suç, suç olarak ortadan kalkmaktadır. Çünkü suçun esaslı unsuru tamam olmamıştır. Zira esaslı unsur suçun üzerine oturduğu ana temeldir. Bu ana temel ise başkasının malını almaktır. Fakat bu düşünceye şöyle bir itiraz gelmektedir îddia eden davacı taraf suç işlenmesine bi­naen daha önce had cezası verilmesini taleb etmişti, şimdi aksini itiraf ediyor. Bu itiraza şöyle cevap verilebilir Bu hareket davacı bakımından bir çelişkidir. Bu çelişki davacı meseleyi bilmiyordu sonra öğrendi, çalınan malı bir kişiden almıştır sonra ortaya çıkmıştır ki bu malı kendisine satan adam hırsızlıkla suçlanan kişiden bunu gaspetmiştir; aslında mal suçlanana aittir diye giderilebilir. Davacı bunu öğrenince buna binaen bu malın hırsıza ait olduğunu itiraf etmiş demektir. Genel hatlarıyla hibe ve temlik için bunların suçu suç olarak yok etmeyeceğini söylemişlerdir. Fakat bu hareket duruşma şartını ortadan kaldırmaktadır. Çünkü duruşma nasıl ki en başta şarttır, sonuna kadar şartlarını yitirmeden kalmalıdır. Temlik hem malı geri istemeye hem de tazminat istemeye engeldir. Bu mantıktan hareketle aff vacip olur. Çünkü affın mahiyeti ancak ve ancak had cezasının yerine getirilmesini istemekten ibarettir. Bu söylediklerimiz hırsızlık suçuna dairdi. Kazf iffete iftira suçuna gelince Hanefî fıkıh bilginleri, kazfta suçun delil ile sabit olmasından ve delil gereği hük­mün verilmesinden sonra davacı tarafın affinın caiz olmayacağını söylemişlerdir. Yi­ne Hanefîlere göre hüküm verilmeden önce mal karşılığı yapılan aff da caiz değil­dir. Çünkü bu verilen mal had cezaları hakkında karşı tarafa rüşvet vermek anlamı­na gelir. İmam Şafii her iki halde de Hanefilere katılmamaktadır. Bu meselede hükümden önce de sonra da mutlak olarak affın caiz olduğunu söylemiştir, imam Şafii'ye göre kazf cezası sırf kul hakkıdır. Ya da içinde kul hakkı daha fazladır. Şafii meseleyi şöyle değerlendirmektedir Kazf cezasının vacip olmasının sebebi, yapılan kazftır İftiradır. Kazf, mağdurun ırzına ve namusuna, iffetine karşı yapılmış bir iftira suçudur. Çiğnenen iffet, mağdurun iffetidir. Had cezası ise hakkının karşılığıdır. Şu halde mağdur, suçluyu affedebilir. Çünkü canının bedeli olarak taammüden öldürülmesi halinde kısas cezası, kazaen öldürülürse diyet affedilebilmektedir. İşte bu hüküm­lerden anlaşılmaktadır ki, kazf cezası ancak dava açılmakla sabit olur, oysa sırf Allah hakkı olan cezalarda böyle dava açma zorunluluğu yoktur, işte Şafii'nin bakış açısı budur, imam Kaşani Bedâyiü's-Senay?'de Hanefi'lerin bakış açılarını nakletmektedir. Bu değerli ifadeleri buraya almak istiyoruz. Çünkü genel hatları ile sözkonusu açık­lama had cezalarında İslam Şariinin Allah'ın maksatlarını ortaya koymaktadır. "Had cezaları genel maslahatlar için vaciptir. Genel maslahat topluma yönelen fe­sadı gidermektedir. Bu cezalarla toplum korunma altına alınır. Bunagöre zina ce­zası, kadınların namuslarının lekelenmesini önlemek, hırsızlık cezası ile yol kesme ce­zası malların ve canların güvence altına alınması için, içki içme cezası canların, malların korunması için konulmuş cezalardır. İnsanların namusları, gerçekte akıl­ların başlardan gitmesini ve sarhoşluk sonucu yok olmasını önlemekle korunur. Her suçun fesadı sonunda dönüp dolaşıp topluma gelmektedir. Bu suçlara verilecek cezaların yararı da topluma dönüktür. Verilen ceza, sırf Allah hakkı için verilmektedir. Kulun düşürmesi ile düzmemesi için, faydayı ve fesadı gidermeyi sağlamak için veril­mektedir. İşte bu hakların Allah'a nisbet edilmesinin anlamt budur. Özellikle kazf cezasında da vardır. Çünkü bu ceza yerine getirmekle toplumun korunması ve fesa­dın giderilmesi toplum için sağlanmaktadır. O halde bu cezada da diğer had cezala­rında olduğu gibi hak sadece Allah hakki olmaktadır. Ancak şeriat bu suç için iftira­ya uğrayan kişinin dava açmasını şart koşmuştur. Bu da hakkın tıpkı hırsızlıkta ol­duğu gibi sırf Allah hakkı olmasını engellemez. Suçun cezasının sırf Allah hakkı ol­ması dava açmanın şart olmasını da engellemez. Çünkü iftiraya uğrayan kişi iftira edenden hakkım istemektedir, bunu kendisine gelen lekeyi gidermek için açıkça iste­mektedir. Böylece cezadan güdülen gaye yerine gelmektedir. Çünkü kul hakları ya hem madden hem manen ya da sadece manen eşitlik sağlamak üzere vaciptir. Kul hakkı, aleyhine suç işlenen organ mukabili vacip olur. Cebir ise ancak misil ile mey­dana gelir. Oysa Allah hakkında mislilik vacip değildir. Çünkü o dîğer had cezala­rında olduğu gibi yaptlan fiile ceza olarak vaciptir," Uzun olmasına rağmen bu değerli ifadeleri buraya aktarmış bulunmaktayız. Çünkü bu ifade cezanın sırf Allah hakkı olduğuna işaret etmektedir. Burada dikkat çeken, cezanın, def edilmeye düşürülmeye kabil olmaması ve sırf menfaat olması­dır. Ve yine had cezalarında olduğu gibi fesadın giderilmesi yoluyla toplumun ko­runmasıdır. Cezanın sırf menfâat sağlaması, def düşürülmeye kabil olmaması bu cezada kulun affa yetkisinin olmamasını gerekli kılmaktadır. Bu ifâdeler İslam'da ceza felsefesine işaret etmektedir. Buna göre kul hakları ile ilgili cezalar, ya da daha doğru bir ifade ile kişilere yönelik suçlarda ceza verilirken, işlenen suç ile verilecek cezanın eşitliği gözetilmektedir. Çünkü verilecek ceza, su­çun mağdurda bıraktığı izi ve eseri ile suçluya verilecek cezanın etkisinin ve aleyhi­ne suç işlenen yerin organ veya bedenin tazminatının kıyaslanması ile verilmekte­dir. Suçun topluma yönelik işlendiği durumlarda ceza bizzat fiile karşılık verilmek­tedir. Fiilin genel kamu oyunda meydana getirdiği etkiye, onların durumlarına, na­muslarına ve akıllarına olan etkisine göre verilmektedir. Bunlar sadece birtakım işaretlerdir, ileride, İslam Fıkhında Ceza Teorisi bölümünde bu konu yeniden ele alı­nacaktır, Yol Kesme Cürmü Yüce Allah'ın belirlemiş olduğu had cezalarından birisi de yol kesme suçudur. Aslında yol kesme suçunda üç adet suç bir arada bulunmaktadır. Bu üç suçun her biri diğerine bağlıdır. Bütün olarak değerlendirildiğinde yol kesme suçu genel oto­riteye karşı koyma niteliğindedir ve suç işlemek suretiyle otoriteye açıkça cephe al­ma anlamını taşımaktadır. Yol kesme içindeki ikinci suç, suç işlemek üzere bir araya gelmektir. Çünkü yol kesme suçu ortaklaşa yapılan bir suçtur, günah işlemekte ve haddi aşmakta yardımlaşma ve bir araya gelme demektir. Aslında günah işlemek üzere bir araya gelmek bu işi yapacaklarına karine bulunduğu sürece başlı başına birsuçtur, İmam Malik'in işaret ettiği gibi suçluların hesaba katmadıkları ve tah­min edemedikleri bir problemden dolayı suçu yerine getirememeleri buna engel değildir. Yol kesmede üçüncü suç yukarıdaki iki sınırlı suçtan daha beterdir. O da adam öldürme ve insanların mallarını zorla almaktır. Yol kesme suçu ile birlikte ba­zen namuslar da çiğnenebilir. Yüce Allah'ın had cezası olarak belirlediği bu suç içinde bir kaç suçu barındırması ve başka başka suçlara ayrılması dolayısıyla had cezaları içinde en son uçtaki, en ka­tısı ve en sert olanıdır. Bu suçun bundan dolayı özel bir yeri vardır. Onun için ken­disine özel bir ceza takdir edilmelidir. Fakat suçun suç olarak tahlili, cezasının tahli­linden ayn olarak yapılamaz. Suç cezası ile birliktedir, bunlar birbirinden ayrılmaz­lar. Onun için bu suç hakkında diyeceklerimizi ileride başka bir konuya erteliyoruz. Fakat burada iki noktayı tespit etmemiz ve açıklamamız kaçınılmazdır. O önemli nokta yol kesme suçunun topluma oyuna ne derece saldın teşkil ettiğinin açıklanmasıdır. Biz bu konuda ancak bu noktayı açıklayacağız ve tahlil edeceğiz. A- Yol kesme suçu mahkemede duruşma yoluyla sabit olmamaktadır. Çünkü yol kesme suçu yöneticinin otoritesine karşı başkaldırıdır. Suçluları yakalayacak olan yö­neticidir. Onları yargı organlarına teslim edecek de odur. Suçun ispatı yargı organı­nın görevidir. Hisbe kuruluşu ve suçlar daha işlenmeden önce onların işlenmesine engel olan hisbe görevini üstlenen cihet toplum düzenini sağlayan polis kuvvetle­rinden de yardım alarak, yargı organına yardım edeceklerdir. Yargıç araştıracak şa­hitleri ve suçluian dinleyecek sonra hükmünü verecektir. Yol kesme cezasında du­ruşma olmadığı gibi bazı yerlerde ve belirli haller müstesna affda caiz değildir. B- İkinci nokta şudur Yol kesme suçu suç işlemek için bîr araya gelmeyi ve bilfiil bunu işlemeyi de kapsadığı için, yüce Allah suçlulara, yakalanmadan önce tevbe kapısını açmıştır. Buna göre, devlet başkanı kendilerini ele geçirmeden önce, şayet tevbe ederler ve suç işlemek üzere aralarında yaptıkları ittifakı bozarlarsa suç işlemek üzere anlaşma suçu ortadan kalkar. Çünkü böyle bir ittifak sürekliliği olan bir suç­tur. Şu halde sürüp giden bir suç ittifakın dağılması ile haram ve günah olan böylesi bir ittifaktan dönmekle sona erer. Ne var ki suç bilfiil işlenmiş olabilir. Adam öldür­müş olabilirler ya da hırsızlık etmiş olabilirler veya mal gaspetmiş olabilirler. Acaba bu suçlara karşı tevbe edilebilir mi? îşte bu noktada fikıh bilginleri şariin hakkı ya da yol kesmek gibi kamu hakkı ile kişi haklarını ya da kamu hakkının gücüne ve kapsamına erişmemiş olan kamu hakkını, birbirinden ayırmaktadırlar. Yol kesiciler işlemek üzere anlaştıkları suçtan hiçbirini işlemeden tevbe ederlerse şariin bu suça belirlemiş olduğu ceza sabit olmaz. Çünkü yüce Allah tevbe etmekle had cezasının yerine getirilmesini koyduğu kuraldan istisna etmiştir. Suç ancak, işlemek üzere, di­ye anlaşmakla ya da, suç işlemek üzere yola çıkmakla, teşekkül eder. Şimdi onlar yol keselim diye anlaşmış ancak suçlarından vazgeçmişlerdir. Tevbe ettiklerine göre bu suç sona ermiştir. Gerçekten suç sona ermiştir. Çünkü şeriatte yerleşik kurallardan­dır ki herhangi bir kimse bir kötülük işlemeye azmetse sonra da bunu yapmasa ken­disi için hiçbir şey yazılmaz. İşte bunlar bu sınıftandırlar. Bir suç işlemek istemişler fakat yapmamışlardır. O halde kendileri için hiçbir şey yazılmaz. Herhangi bir şeye karşı hesaba çekilmezler. Adam öldürme, yaralama ya da hırsızlık gibi bazı suçlar işlemişlcrse, işledikleri suça göre cezalandırılırlar. Ancak yol kesme cezasına çarptınlmazlar Çünkü tevbe etmişlerdir. Eğer adam öldürmüşlerse cezası kısastır. Ya da kısas şartlarını tutmu­yorsa diyettir. Eğer hırsızlık etmişlerse, şartları tutuyorsa, hırsızlık suçunun temel unsurları mevcutsa, hırsızlık cezası ile cezalandırılırlar.. İşte böylece ceza, yol kesme cezasından ittifak edilmiş toplu suçlardan ferdî suçlara verilen cezalara dönüşmekte­dir. Biz ileride bu suçu, işin içinde genellik niteliği taşıyan suçlardan söz ederken ki­şisel suçlar diye bir bölüm açacağız ve orada da özel olarak ele alacağız. İnşaallah ileride yeri gelince daha çok açıklanacaktır. Çünkü İslam bu suç hakkında belli bir tutum izlemiştir. Bu suça özel ceza getirmiştir. Şayet İslam'ın öngördüğü cezalar alınsa ve uygulansaydı en gelişmiş ve yeryüzünde en güçlü ülkelerde bile hükümetle­ri tehdid eden hırsızlık çetelerinin hakkından gelinebilirdi. 6 KISAS SUÇLARI 97. Kısas suçlarından maksadımız, cezası kısas olan suçlardır. Eğer dikkat edilirse had cezalan bir yana, İslamın öngürdüğü bütün cezalarda kısas gözönüne alınmış­tır. Ne varki Şariin nasslarda belirlemiş olduğu kısas, bir de bunun yanında miktarı­nı belirlememiş olduğu kısas vardır. Bu ikinci kısasın takdirini şari' devlet başkanla­rına bırakmıştır. Bunun yeri ceza bölümüdür ve orada inşallah ele alınacaktır. Bizim kısas derken kastettiğimiz, maddî kısas, yani, adam öldürme suçunda suç­lunun da öldürülmesi ya da birisinin vücut organlanna yaralama olduğunda aynı şe­kilde suçlunun da yaralanması, değildir. Bizim kısas derken kastettiğimiz bundan daha kapsamlıdır. Suçlara karşı cezalarda kısas uygulanması, başkalarının haksız yere telef edilmiş mallarının tazminatı gibidir. Nasıl ki başkalarının haksız yere harcanan malları tazmin edilirken o malın çarşı ve pazardaki misli ya da kıymeti verilirse kıy­met de o malın manevi olarak misli demektir, çünkü o kıymet malın maliyetinin miktandır, dolayısıyla manen malın misli ile tazminidir, işte kısas da aynen böyle­dir. Kısası fikıh bilginleri iki kısma ayırırlar. Hem somut maddi hem de soyutmanevi kısaslar, bir de sadece manevi kısaslar. Hem maddi hem de manevi kısas suç­luya, başkasına vermiş olduğu maddi cezanın aynısını vermektir. Kitap ve sünnetin temel naslanndan çıkan açık ve zahir prensip budur. Kısasta aslolan da budur. Kısas kelimesi geçtiği zaman insanın aklına gelen anlam budur. Manevi kısas, cinayet sonucu öldürülen kişinin diyetidir. Ya da yaralamalarda erşidir. Cinayetin erşi demek, insanın vücudunu yaralama ya da başını yarma sebebi ile karşı tarafa verilen maü cezalardır, işte erş manevi kısas oluyor. Manevî kısasa an­cak aslî kısasın uygulanmasının mümkün olmadığı durumlarda baş vurulur. Ya biz­zat kısas yapmak mümkün değildir, mesela tam eşitliğin sağlanamayacağı yaralama­larda olduğu gibi, ya da, ilerde kısasın şartlannda açıklayacağımız üzere, gerçek kı­sasın şartları tutmamaktadır. Çünkü kısas tehlikeli bir cezadır, had cezalarında ol­duğu gibi şüphelerle düşer. Kısas maddî ve manevi olarak aslın yerine geçen sadece manevi kısas uygulanması gerekir. 98. Görülüyor ki kısasın uygulandığı suçlar, kişinin canına karşı işlenen cinayet­lerdir. Bu suçlar, öldürme sebebi ile kişiyi yaralamak veya organlarını kesmek suretiyle kan sözkonusu olan suçlardır. Bu suçlar gerek Tevrat'ta gerek İncil'de ve ge­rekse Kur'an'da yer alan dini nasların cezasını belirttiği suçlardır. Yüce Allah bunu Kur'an-ı Kerim'de zikretmektedir "Biz onda Tevrat'ta onların üzerine şunu da yazdık. Cana can göze göz, buruna, burun, kulağa kulak, dip diş, yaralar birbirine kısastır. Fakat kim bunu sadaka olarak bağışlarsa o kendisine keffarettir. Kim Al­lah'ın indirdiği ile hükmetmezse onlar zalimlerin ta[111] kendileridir.[112] İslam hukukuna göre insanların kanları dokunulmaz kılınmıştır. Her türlü saldı­rıdan korunma altına alınmıştır. Bu nedenle haksız yere yapılan saldırı, çok katı ve engelleyici bir cezayı gerektirir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır "Kim size saldırır­sa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah'tan korkun."[113] Başka bir ayette "Allah'ın haram kıldığı cana haklı bir sebep olmadıkça kıymayın."[114] buyurmakta; bir başka ayette ise "Bir mü'min dîğer mü'minî yanlışlık eseri olmayarak öldürmesi yakışmaz. Her kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse mü'min bir köleyi azad etmesi ve ölenin ailesine mirasçılarına teslim edi­lecek bir diyet kan bahası vermesi lazımdır."[115] buyurmakta. Bir başka ayette ise "Kim bir mü'mini kasten öldürürse cezası içinde ebedî kalıcı olmak üzere cehennemdir."[116] buyurmaktadır. Rasulullah ise "Her müslümanın diğer müslümana kanı, malı ve namusu haramdır" buyurmuştur. Bundan dolayı bu nesnelere karşı saldın, dünyada ceza verilmesi gerekli olan bir husustur. Kısas cezası genel hatları ile kan cezasıdır. Suçun konusu ister cana karşı olsun, ister vücut organlarına karşı olsun, isterse de herhangi bir yaralama şeklinde olsun, fârketmez. 99. İster cana karşı, ister organlara karşı yapılmış bir saldırı olsun, isterse yaralama olsun, bu saldırılar sonucu kana yönelik saldırıların cezasını acaba yüce Allah neden kendisi özel olarak belirlemiştir de takdirini veliyyü'l-emir devlet başkanına bırak­mamıştır? Oysa kısas suçları dışındaki suçlarda yüce Allah böyle yapmamıştır. Sonra bu suçların bazılarında saldırının şiddeti kana yönelik saldınlardan daha ağırdır. Sal­dırıya uğrayan kişide bıraktığı psikolojik etki de yaralama etkisinden daha fâzladır. Buna rağmen yüce Alah bu suçların cezasını kendisi belirlememiştir. Acaba neden­dir? Soru budur. Bu sorunun cevabı, kan akıtılarak işlenen suçlarda öteki suçlarda olmayan, hem geçmişi hem de şimdiyi ilgilendiren bir nitelik vardır, diye özetlenebilir. Kan akıtıl­ması suçunda, suça hafif ve kolay bir ceza verilmesi mağdur olan tarafın içlerindeki kini söndürmez. Saldınya uğrayan taraf güçlü ise cezasını vermekte ileri gidebilir, yok eğer gücü ve kuvveti yoksa bu takdirde aciz kalmıştır. Şurası gerçek ki kan akıt­ma suçlarında öteki suçlarda olmayan üç özellik gözlenmiştir A- Kan meselelerinde yapılan saldırı öyle bir saldırıdır ki bu konuda insanların toplum içinde mensup oldukları sınıf hiç farketmemektedir. Tam tersine insanlar kan meselesinde birbirine eşittir; kanları ve canları meselesinde tamamen farksızdır­lar. Yani şerefli birisinin kam ve ileri gelenin kanı diye bir şey düşünmek mümkün değildir. Tam tersine bir saldırı yapılmış ise bu saldırı, onu yapanın kanını -merte­besi ne olursa olsun- değersiz, mağdurunkini ise -toplum içinde mertebesi ne kadar basit olursa olsun- değerli kılar. Rasulullah "Müslümanların kanları birbi­rine eşittir. Ve en sade ferdi, müslüman toplum adına eman sözleşmesi Dar-ı islam'a giriş izni yapabilir.[117] buyurmuştur. İşte Şariin bu suçlann cezasını üstlenmesi bu kan eşitliğini getirmesinin doğal so­nucu olmuştur. Ki insanlar bu meselede adaletsizlik yapmasınlar ve güçlü olan taraf saldınrken zayıf olan ise zavallı bir duruma düşmesin... B- Kan suçları apaçık ve besbelli, kimsenin üzerinde tartışmayacağı cinayetlerdir. Hem suç olarak belirlemek ve hem de cezasını tayin etmek mümkündür. Bu suçla­rın cezaları öteki suçlara da kıyas için dayanak olabilir. Dolayısıyla cezası takdir edil­memiş olanlar bunlara kıyas edilir. İslam şarii herhangi bir meselede hükmünü beyan edecekse ya bizzat ve nas ile açıklamaktadır ya da illetini bilmek mümkün olan bir hüküm getirerek beyan etmektedir. Ki böylece öteki suçlar bunlara kıyas edilsin, ötekilerin hükmünün ne olduğu bundan anlaşılsın. Bu nedenle imam Şafii "Şeriat, ya bir meseleye özel hüküm getirip açıklar ya da özel hükme diğer meselenin hükmü­nü de katar." demiştir. Yaralama suçlannın illetleri açık ve ortada olduğu için şari' cezalarını ortaya koymuştur, ki insanlar bu yolla öteki suçların da cezalarını bilebilsinler, ya da hiç değilse, başka suçların cezalarını bulabilecekleri prensipleri elde edebilsinler. Mesele devlet başkanına bırakılırken, herhangi bir prensip ya da hikmet olmaksızın ulu orta bırakılmamıştır. Şu halde şariin bu cezayı belirlemeyi üstlenme­si, kısaca ceza verme tekniğini açıklama anlamına gelmektedir, İslam fıkıh bilgenlerine de düşen kalan suçların cezasını ayrı ayrı bulmaya çalışmaktır. C- Başkalarının kan can dokunulmazlıklarına yönelik suçlar mağdur olan tarafin içinde büyük bir kin doğmasına yol açar. Karşı tarafin, yani saldırıya uğrayanın ve akrabalarının kanlarının döküldüğünü görmeleri, onların akıllarını başlarından almak için yeter. Sonuç, intikam ve karşı tarafa zarar verme, haddi aşma ve karşı sal­dırıdır. Saldırıya uğrayan, zayıf ise, sakin görünür ama iç âlemi elinden bir şey gel­memesine karşılık kin ve intikam ateşi ile kaynamaktadır. Elinden hiç birşey gelme­yen zavallı kişi hayata, bütün dünyaya ve bütün yaşayanlara kin duyar. İşte toplum­dan içindeki kinin ilacını bulamayan, hastalığının şifâsını göremeyen, bu kin duygularıyla yanıp tutuşan bu kişiden suç işleme duygusu değil de başka ne doğabilir?! İşte bu kinlerden dolayı ve insanlar arasında eşitlik getirmiş olması dolayısıyla ca­na yönelik suçların cezasını İslam şarii kendisi üstlenmiştir. Böylece amaç güçlü haddini bilsin; kanun zayıfin itibannı yükseltsin, içindeki kinler gitsin, ruhundaki hastalık dinsin; suç, kin ve hastalıkları zayıfların kalblerinde olanları günaha sokmak için bir yer tutmasındır. Yukarda saydığımız nedenlerle şarii cana yönelik suçların cezalarını kendisi belirleyip, açıklamıştır. Ve bu suçun hem dünyadaki hem de ahiretteki cezasının bü­yüklüğüne dikkat çekmiştir. Buhari ve Müslim birlikte rivayet ediyorlar Rasulullah şöyle buyurmuştur "Kıyamet günü insanlar ilk önce kan meselesinden hesaba çekileceklerdir."[118] Bir başka Hadisinde Rasulullah "Kimin kanı akıtılır veya yaralanırsa üç şeyden birisini yapmakta sarbesttir, Bunların dışında bir dördüncüsünü yapmaya kalkarsa onu elinden tutun engel olun Seçeceği üç şey Kısas ettirmek, bağışlamak veya diyet almaktır."[119] Rasullulah'ın sakındırdığı fakat belirtmediği dördüncü seçe­nek ise, kişinin cahiliyetve taassup adına öldürmekte ileri gitmesidir. Bu konuda İbni Teymiye şunları söylemektedir "Bilginler derler ki, öldürülen ki­şinin akrabalarının kalpleri kin ateşi ile yanar tutuşur, bu nedenle hem katili hem de yakınlarım öldürmeyi isterler. Hatta sadece katili öldürmekle yetinmek istemezler. Tersine katilin yakınlarından ziyade kabilenin efendisi ve o zümrenin ileri gelenleri gibi katilin yakınlarını hep öldürürler. Dolayısıyla katil başka bir kişiyi öldürmüş ve hak alma açısından bu kişilere saldırıda bulunmuştur. Tıpkı günümüzde İslam şeria­tı dışında bir hayatı seçmiş olan cahiyilet hayatını tercih eden bedevilerin ve şehirlile­rin yaptıkları gibi. Onlar bazen katil büyük birisi olduğu ve maktulden daha ileri gelen bir aileden olduğu için onu öldürmekten korkarlar. Ru da sonuç olarak maktulün yakınlarından ellerine geçirdiklerini öldürmeye iter. Hatta bu uğurda başkaları ile anlaşma bile yapabilirler. Onların yardımlarına, başvururlar. Karşı taraf da başka birileri ile anlaşma yapar. Bu da toplumda büyük fitnelere ve düşmanlıklara yol açar. Bütün bunların sebebi onların adaletin prensibi olan kısas prensibinden ayrılmış olmalarıdır. Oysa Allah bizlere kısası farz kılmıştır, kısas adil bir eşitlik prensibidir. Hem madden hem de manen kısası gerektiren ya da sadece manen gerekti­ren suçların iki yönü vardır Toplumsal yönü, kişisel yönü. Toplumsal yönü, şariin kısaslık suçları, bütün insanlara karşı yapılmış saldırı, dîye değelendirmesidir. Çünkü insanlığın dokunulmaz değerleri şarii tarafından gözetilmiştir. Faziletli bir toplum kendisini bu suçların işlenmesinden korumaya devam eder. Şu halde kan akıtılarak işlenen bütün suçlarda saldırı yapan kişi bütün bir topluma saldmyor demektir. Bu nedenle yüce Allah adam öldürme suçu hakkında şöyle buyurmuştur "Kim bir ca­nı öldürürse bütün insanları öldürmüşgibi olur. Kim de onu kurtarırsa bütün in­sanları diriltmiş gibi"[120] Yine bu nedenle İslam, bir müslümanın kanını akıtmak üzere ona saldıran diğer müslümanı gören kimsenin bu saldırıyı din kardeşinden gidermesini gerekli görmüştür. Rasulullah bir hadisi şerifinde bu­na davet etmektedir "Her kim bir müslümandan dünya sıkıntılarından birisini giderirse, yüce Allah da ondan kıyamet sıkıntılarından birisini kaldırır."[121] Yine Rasulullah "Bir müslüman bir müslümanın dokunulmazlığının çiğnendiğini, şere­fine leke getirildiğini görür de ona yardımcı olmazsa Allah da onun kendisinden yardım beklediği anlarda kendisine yardım etmez; bilakis ona yardımcı olursa Allah da ona yardımını temenni ettiği anlarda yardımcı olur."[122] buyurmuştur. Yine Ra­sulullah "Dünyanın tümü ile yok olup gitmesi Allah katında bir müslümanın öldürülmesinden daha değersizdir, önemsizdir."[123] buyurmuştur. Cana tecavüz suçlarının toplumsal yönü hakkında söyleyeceklerimiz bunlar­dır. Meselenin kişisel yönüne gelince, önce şunu tespit edelim Bir kere suç saldmya uğrayan kişi üzerinde gerçekleşmektedir. O halde bu kişi uğradığı eziyete denk ve içindeki kin ateşini söndürecek kadar bir tazminat almalıdır. Bu tazminat sadece suçlu taraftan alacak olduğu para değildir. Aksine içindeki kin ateşinin söndürülmesi de tazminat kavramına dahildir. Hem de bu tazminat, içinde yaşamış olduğu topluma kin duymayacağı oranda olacaktır. İşte bu nedenledir ki bu gibi suçlarda kısas cezasını istemek kaçınılmaz olmaktadır. Had cezaları sırf Allah hakkı ise ve had cezalarını gerektiren bazı suçlarda kul hakkı da bulunuyorsa, kısasın da bizzat kendisi kul hakkıdır ve içinde Allah hakkı da vardır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Allah hakkı toplum hakkıdır Kamu hak­kı. Nitekim Kaşânî'de de bu görüşü nakletmiştir. işte bu sebeplerle kısas cezasında kul hakkı daha baskın olsa da içinde Allah hakkı da vardır, demişlerdir. Yukarıda açıkladığımız nedenlerle, saldırıya uğrayan kişinin maddi olmayıp sade­ce manevî yönden olan kısas da dahil olmak üzere bütün kısas suçlarında, şikayetçi­nin bunu taleb etmesi ve mahkeme hükmünü verene kadar şikayetinde ısrarlı olma­sı gereklidir. Davacı taraf herhangi bir safhada dava hakkından vazgeçerse hüküm düşer. Çünkü kısas davalan aff kabul etmeyen had cezaları gibi değillerdir. Zira da­vacı olmak suçluya ceza verilene kadar sürmelidir. Sebebi, kısas davalarında kul hak­kı daha baskın olduğu içindir. Davanın herhangi bir safhasında bu haktan vazgeç­mek ve karşı tarafı affetmek caizdir; hüküm verildikten sonra, davacının affetmesi halinde kısas düşer. Bu nedenle yüce Allah "Ey iman edenler, maktuller hakkında size kısas farz kılındı, hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile kısa olunur. Fakat kimin cezası kardeşi velisi tarafından bir miktar affolunursa hemen kısas düşer. Artık hakkaniyete uymak, maktulün velisine güzellikle ödemek lazımdır. Bu, rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. O halde kim bu aftan ve edadan sonra haddi aşar­sa onun için pek acıklı bir azab vadır. Ey salim akıl sahipleri, kısasta sizin için bir hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız."[124] Daha önce naklettiğimiz hadis-i şerif herhangi bir suça kurban gitmiş bir kimse­nin üç şeyden birisini yapmakla serbest bırakıldığını ifade etmektedir Suçluyu kısas ettirmek, onu bağışlamak, veya dîyet vermesini kabul etmek. 103. İşte bu noktada, insanın aklına şöyle bir soru gelmektedir Acaba cana yö­nelik saldın suçlannda kul hakkı neden Allah hakkından önde görülmüştür? Biz bu soruya şöyle cevap veriyoruz Kısasta kul hakkı sadece kısasın kendisinde baskındır. Yani suçlu kısas edilecekse bundan başka herhang ibir ceza yoktur. Eğer şikayetçi suçluyu affetmeyi tercih ederse, bunun anlamı, devlet başkanı suçluya artık bundan başka ceza veremez demek değildir. Çünkü başkasının kanını akıtmak yeryüzünde fesat çıkarmaktır; yeryüzünden fesadın giderilmesi devlet başkanına havale edilmiş­tir. Başkasını öldüren veya gözünü çıkaran suçlu herhangi bir yolla karşı tarafın affinı elde etmiş olsa bile, toplum hakkı kamu hakkı da devlet başkanının elindedir. Devlet başkanının, fesada engel olmak üzere toplumun haklarını güvence altına ala­cak ve fesadı önleyecek şekilde en uğun gördüğü cezayı kanun olarak koymaya yet­kisi vardır. Bu nedenle bilginler sözbirliği ile şunu söylemişlerdir Kısas katilin öldürücü bir alet kullanmamış olması gibi bir nedenle şüphe ile düşerse ta'zir cezası ge­reklidir. Ölünün akrabalarına diyet vermesi yanında katile en ağır biçimi ile ta'zir cezası verilmelidir. Bu şekilde ortaya çıkıyor ki, davacı tarafin suçluyu affetmiş olması cezayı kesinlik­le engellememekte, sadece kısas cezasını ortadan kaldırmaktadır. Yani aff cezayı ce­za olarak ortadan kaldıramamaktadır. Affın ortadan kaldırdığı sadece katı, ağır ve sert olan kısas cezasıdır, o kadar. Yüce Allah, bu kadar katı, sert ve şiddetli olmasına rağmen kısas cezasını saldınya uğrayan tarafin içinde yanan kin ateşini söndürmek için getirmiştir. Çünkü kan akıtmak suretiyle işlenen suçlar katıdır, acımasızdır ve çok ağırdır; topluma olan etki­si de ağırdır, tehlikelidir; hele saldınya uğrayan kişiye etkisi daha ağırdır. O halde şeriatın kişinin içini rahatlatma ve içindeki kin hastalığını de tedavi etmesi gereki­yordu. Suçluya acıma hissi ile bakılınca kısas cezası çok katı görünürse de saldınya uğrayan tarafin kinini tedavi etmesi gözönüne alınınca, cezada merhamet tarafı da­ha ağır basar. Kin ateşinin söndürülmesi bizzat kısas ile olmaz, mazlumun eline ka­tılık değil, saldıran tarafi kısas ettirme yetkisini vermek, içindeki kini söndürmek için yeterli olabilir. Bu nedenle şari', saldırıya uğrayan tarafa, suçluyu kısas ettirme ve bunu kolayca yaptırabilme firsatı vermiştir. Eğer cinayet adam öldürme cinayeti ve ölenin yakınları davacı iseler, suçlunun boynunu vurulmak üzere ellerine vermiş­tir. Eğer kişinin gözü çıkanlmış ise, karşı tarafin gözünü, dişi kırılmış ise kıranın di­şini kısas cezası olarak eline vermiştir. Kısacası saldıran kişiyi işlemiş olduğu cinayet­te mazlumun yerine koyma firsatı vermiştir. İslamın bu hükmü, mazlum tarafin içindeki kininin ve kötü ateşin sönmesine yardımcı olabilir. Bununla birlikte İslam, şikayetçi tarafi affa ve kardeşini bağışlamaya teşvik etmiştir. Yüce Allah şöyle buyur­muştur "Ancak kimin hangi katilin cezası öldürülenin velisi tarafından bir miktar bağışlanma hemen kısas düşer. Artık taraflar hakkaniyete uymalı, ona maktulün velisine güzellikle ödemek lazımdır."[125] Rasulullah "Affeden kulun ancak şerefi artar"[126] buyurmuştur. Çok kere kan sahibinin ölünün yakınının veya saldırıya uğrayan kişinin, kı­sas firsatı elde eder etmez ve bunu yaptırmasının çok kolay olduğunu görür gör­mez bu haktan vazgeçtiklerini ve aff yolunu seçtiklerini görmekteyiz. Çünkü artık mazlum Şeriatın hükmü sonucu kısas ettirecek gücünün olduğunu hissetmiştir. Aff ederse artık bunu zillet veya zayıflıktan değil, aksine gücü yettiği ve kudretli iken yapmaktadır. Rasulullah hizmet etmiş olan Enes b. Malik şöyle demiştir "Kısasyapıl­ması için Rasulullah'a gelmiş olan şikayetlerden Rasulullah'ın karşı ta­raftan affetmesini istemediği hiçbir dava olmamıştır.[127] Bu da davacı tarafa suçluyu kısas ettirme fırsatının verilmesinin, hoşgörülü yapıda olan kişilerin içlerindeki ya­nan kin ateşinin sönmesine yettiğini göstermektedir. Enes b. Malik'ten rivayet olduğuna göre, halası er'-Rabi bir cariyenin suratına bir şamar vurmuş ve cariyenin ön dişini kırmıştı. Bundan sonra, er-Rabi'nın yakın­ları cariye ve yakınlarından affetmelerini istediler; fakat karşı taraf kabul etmediler; vermeyi teklif ettiler bunu da kabul etmediler; sadece kısas istediler. Taraflar Rasulullah gelip hüküm vermesini istediler. Rasulullah kısası emretti. Rasulullah "Rabi'nin ön dişi kırılacak midiye sordular. Ve "Seni hak üze­re gönderen Allah'a kasem olsun ki onun dişi kırılmayacaktır/' dediler. Rasulullah kısasa karar vererek; "Ey Enes! Allah'ın kitabî kısas diyor" dedi. Fakat Cariye­nin tarafi sonunda razı oldu ve affettiler. Rasulullah buyurdu ki "Allah'ın öyle kulları içinde öyle kimseler vardır ki Allah adına yemin ederse Allah onları yeminle­rinde yalancı çıkarmaz."[128] Bu hadisten iki sonuç çıkmaktadır A- Rasulullah kısasta ısrar etmiş ve kesin bir ifade ile "Allah'ın kitabı kısas diyor" demiş, ve saldırıya uğrayanın yakınlarının kısas haklarını almanın tamamen ellerinde olduğunu hissetmeleri içlerinde hoşgörü ve aff duygularının harekete geç­mesine yeterli olmuştur. Aksi takdirde hiç de böyle olmazdı. Ve kalplerindeki kin ateşi yanar dururdu. Eğer içlerindeki kin ateşi sönmeseydi, bundan sonra atılacak a-dım atılırdı. Yani intikam alınmaya kalkışılırdı. B- Rasulullah bu olayda karşı tarafin affetmesini çok arzuluyordu. Ne varki bunu açığa vurmamıştır. Dişi kırılan cariyenin yakınları kısas cezası için kıvranmışlar hatta bunu ısrarla istemişlerdir. Haklarını alabilecekleri belli olduktan sonra yapılan aff bunun tam bir gönül hoşnutluğu ile yapıldığını göstermiştir. Bu konuda Hz. Ömer'den rivayet olunur ki kendisi valilerinin ve memurlarının da bulunduğu bir yerde herkesin önünde kalkmış ve adil bir eşitlik isteğini ifade et­tiği şu konuşmasını yapmıştır "Dikkat edin! Allah'a kasem ederim ki ben valilerimi sizlere vursun mallarınızı ellerinizden alsın diye göndermiyorum; tersine sizlere dininizi ve sünnetleri öğretsin diye gönderiyorum. Bu dediklerimden başka şekilde davransın olursa bana şikayet edin, kudretiyle yaşadığım Allah'ın adına, kasem ederim ki böyle davrananı kısas ederim yani zulmettiği kimselere kendisini kısas ettirme imkanı veririm" Bunun üzerine Amr b. Asileri atıldı ve dedi ki Ey müzminlerin emiri, halifesi bir kişi müslümanların başına geçmiş de yönettiği kimseleri itip ka­karsa sen onu kısas mı edeceksin?" Hz. Ömer dedi ki "Ömer'i kudret eliyle yaşatan yüce Allah'a kasem ederim ki, bu takdirde Vallahi ona kısas uygularım. Zulmettiği kişilere kısas hakkı tanırım. Ben Rasulullah'ın kendisi için bile kısas uygulanmasına, razı olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Bu nedenle ona da kısas uygularım. Dikkat edin! Müslümanlara vurmayın. Onları kendilerine güvensiz kılarsınız. Hak­larını vermemezlik etmeyiniz onları nankörlüğe arsızlığa itersiniz," Hz. Ömer'in bu konuşmasından sonra şöyle bir olay olur. Ebu Musa el-Eş'ari bir kişiye yirmi dört kırbaç atar. Adam Hz. Ömer'e gider, Hz. Ömer Ebu Musa'ya bir mektup yazar. Mektubunda şöyle der "Allah'ın selamı üzerine olsun. İmdi filanca kişi bana şöyle yapttğım haber verdi. Eğer sen bunu insanların huzurunda yapmış sen, karar verdim ki sen de insanların huzurunda oturasın ve senden kısas yoluyla hakkını alsın. Eğer bunu insanlardan gizli bir yerde yapmış isen sen de insanlardan uzak o kişinin önünde oturacaksın ve senden kısas yoluyla hakkını alacak." Adam hak­kını almaya gelir. Halk "onu bağışla, onu bağışla!" derler. Adam "Vallahi onu hiçbir kimsenin hatırı için bırakmam!" der. Bundan sonra Ebu Musa kısas edilmek üzere diz çökünce, mazlum adam başını göğe çevirir ve Ya Rabbi! Onu bağışladım"der. Böyle bir olay da Amr b. As için anlatılır. Amr Mısır'da kendisi ile birlikte bulu­nan birisine "Ey münafık!" der. Adam; "Müslüman oldum olalı münafık olmadım" der. Hz. Ömer'e varıncaya kadar başımı yıkamayacağım, der. Sonra Hz. Ömer'e gelir. Der ki; Amr bana münafıksın dedi. Vallahi ben müslüman oldum olalı münüfiklık yapmadım. Hz. Ömer Amr'a bir mektup yazar. -Hz. Ömer ona kızdığı za­manlar asinin oğlu asiye diye hitabederdi- Mektubunda der ki; "İmdi. Falanca se­nin kendisine münafık dediğini ifade ediyor. Ben ona senin alayhine iki şahit bulma­sını, bulursa sana kırksopa vurmasını emrettim." Adam şahit bulmak için mescide girer ve Allah rızası için rica ediyorum Amr'ın bana münafık dediğini duyan ayağa kalksın. Bu ricadan sonra mescit halkının hepsi ayağa kalkar. Amr'ın maiyeti adama "Valiye vurmak mı istiyorsun" derler ve ona "erş" vermeyi teklif ederler. Ancak bu teklifi reddeder. Bunun üzerine Amr'ın maiyeti yani kurmayları tekrar valiye vur­mak mı istiyorsun derler. Adam burada Amr'a itaat etmeyi gerekli görmüyorum, der. bunun üzerine Amr maiyetine; Onu bırakın" der ve kırbaçlasın" diye ada­mın önüne oturur. Bunun üzerine adam "Şu anda beni otoriteni kullanarak engel­leyebilir misin?" der. Amr hayır der. Adam; Emr-olunduğungörevine devam et, çün­kü ben seni Allah'a bıraktım" 105. Biz yukardaki iki olayı, İslam'ın bütün ahkamı tam manası ve özü ile uygu­landığı zaman adaletinin nasıl olduğunu beyan etmek... Yöneten ile yönetilenlerin kalpleri sevgi merhamet ve toplumun terazisi olan adalet' duygusunda bir araya gel­diği zaman tüplümün nasıl faziletli bir toplum olduğunu açıklamak ... Veya Hz. Ömer'in zelil olmayan ve aziz bir millete emir başkan olması, üzerine adaletini ve yaptıklarını beyan etmek için anlatmadık... Biz bu olayları İslam'ın mazlumun ve ya­kınlarının eline kısas yapabilme gücünü verirken bundan yaralı kalpleri tedavi amacı güttüğünü ve affa kapı açtığını beyan etmek için anlattık. İslam affa kapı açmıştır ki kolaylık olsun, adaletle birlikte merhamet olsun... Çünkü kısas kapısını açmak bile başlı başına suçu engelleyici bir unsurdur. Mağdur şayet affetmezse, bu takdirde za­limi yaptığı cinayete karşılık cezalandırmak onun içinde kin ateşinin kaynamasından ve gazaptan yanıp tutuşmasından daha iyidir. Çünkü kısas olmazsa iki fırka arasında cahiliyet devrinin kan davası baş gösterir. Nitekim günümüzde Mısır'ın köylerinde ve yüksek bölgelerinde böyle olmaktadır. Çünkü buralarda adam öldürme cinayetle­rinin çok olmasının ve bunların nesilden nesile miras olarak bırakılmasının ve suçlu olmayanların suçlu hale gelmelerinin sebebi;, suçlara engel olmayan cezaların olması, mahkeme ve duruşmalardaki gelişmelerdir. Ve zaman zaman duruşmalarda mağdur olan tarafı lekelemeye kapı açılmış olmasındandır. Bu gelişme sonuç olarak mazlum­ların kin ateşlerinin sönmemesine yol açmıştır. Hatta yaraların acısı daha da artmıştır. Muzlumun lekelenmesine kapı açılması onun sadece etini parçalamakla kalmamış, bunun yanında şerefini ve şahsiyetini de paramparça etmiştir. İşte bütün bu gelişme­ler suç işlenmesi için elverişli ortam sağlamaktadır. Her ne kadar bu ortam pis, ve mazluma iki kat eziyet ediyor olsa bile suça elverişli ortam olmaktadır. Sonuç; önce, ceza gönüllerdeki ateşi söndürmekten uzak kalmakta, ikinci olarak da mahkeme saf­hası duruşmalar bir başka işkence olmaktadır. Manen Kısas Biz kısasın hem maddeten hem de manen olabileceğini bazen de sadece manen olabileceğini ifade ettik. Yukardaki açıklamamızda kısasın hem somut hem de soyut yönden olanına işaret ettik. Kısasın hem madden ve hem de manen olanı demek, suçlunun maddi yönden işlediği suç kadar cezalandırılmasıdır. Eğer adam öldürmüşse kendisinin de öldürülmesi, karşı tarafin gözünü çıkarmışsa kendisinin de gözünün çıkarılması, birisinin dişini kırmışsa kendisinin de dişinin kırılmasıdır. Faili bu çeşit cezaya çarptıracak olan suçlarda, suçlunun akıllı, buluğ çağına ermiş, suçunu işlerken düşmanca duygular kastetmiş ve tasarlayarak yapmış olması şarttır. Bir de suç ile ceza arasında eşitliği sağlamak mümkün olmalıdır. İşte bu şartlar tutuyorsa ceza uygulanır.[129]Eğer bu şartlardan birisi eksik olursa, yani suç suçlu tara­rından isteyerek, teammüden ve kasten yapılmamışsa, ya da kullandığı alet kendisi­nin adam öldürmeyi istemediğini gösteriyorsa, bu taktirde kısastan söz edilemez. Ölümle suçlanan vurma da buna örnektir. Burada hattı zatında saldırı ve düşmanlık niyeti varsa da bu niyet suçun işlenmesi neticesinde ortaya çıkan ölüm olayını mey­dana getirme şeklinde değildir. Bu nedenle kısas yapılamaz. Şeriat meselenin dış yönüne baktığı, maksatlara ve niyetlere yönelmediği,için fı­kıh bilginleri öldürmede kullanılan aleti, suçlunun bu hareketi ile öldürmeyi isteyip istemediğini bir kriter olarak almışlardır. Kullanılan alet kılıç, kurşun, ok gibi öldü­rücü bir alet ise kişinin öldürmeyi teammüden ve isteyerek yaptığını gösterir; buna karşılık kullanılan alet genelde öldürmeyen bir nesne ise ya da adam öldürmek için yapılmamış ise, bunun neticesi olan öldürme hem madden biçim itibarı ile hem de manen soyut olarak kısas cezasını gerektirmez. Kişinin bu aletle öldürme niye­ti olduğuna karineler buiunursa, alet öldürür olsa bile fıkıh bilginleri arasında ihtilaf ve değişik görüş olmakla birlikte yine de kısas gerektirmez. Bu konuya ilerde ceza konusunu ele aldığımız zaman değineceğiz. Bu durumda fikıh bilginleri kısas gerekmez, diyet gerekir, demekle birlikte, en ağır biçimi ile ta'zir cezasının uygulanmasını uygun görmüşlerdir. Ebu Hanife, kısas cezasını gerektiren öldürme cezası hakkında sıkı kayıtlar getirmiştir. Kısas cezası uy­gulanması için öldürmenin vücuda giren paralayıcı bir aletle olmasını şart koşmuş­tur. Buna karşılık insanı öldürecek ve öldürme amacı dışında kullanılmayan, ancak paralama özelliği olmayan, ancak ağırlığı ile öldüren aletlerle işlenen öldürme ola­yında, kısas yapılmayacağım ifâde etmiştir. İşte bu sıkı davranma sonucu, katilin en ağır ta'zir cezası ile cezalandırılması gerektiğini söylemiştir. Ebu Hanife bu durum­da katilin diyet vermekle kurtulduğu kanaatinde olmamıştır, diyetin kurtardığı sa­dece katilin boynudur canıdır. Ancak diyet katilin boynundan başka vücudunun kalan yerlerini kırbaçlarla dağlanmaktan kurtaramaz. Hiç kuşkusuz hata eseri adam öldürmek de cinayettir suçtur. Ne var ki suç, olayın meydana geliş biçimi açısından suçtur. Fakat kast ve irade açısından de­ğildir. Buna göre suçu işieyen kimse şayet adam öldürmeyi asla istememişse kendisi masumdur ve suçsuzdur. Ancak sebeb olduğu olay bakımından meseleye bakacak olursak, müslümanlardan ya da müslüman olmayanlardan bir kişiyi öldürmüştür. Şu halde saldırıya uğrayan kimsenin dar ailesine yani akrabalarına va varislerine tazmi­nat verilmelidir. Ve yine maktulün geniş ailesine yani müslüman toplumuna da taz­minat verilmelidir. Her iki aile zümresine tazminat vermek adalet gereğidir. Maktu­lün dar ailesine verilecek tazminat diyettir, müslümanlara ödenecek tazminat ise mü'min bir köleyi hürriyetine kavuşturmaktır; bu nedenle yüce Allah şöyle buyur­maktadır "Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse mü'min bir köleyi azadetmesi ve ölenin ailesine mirasçılarına teslim edilecek bir diyet kan bahası vermesi lazımdır."[130] Yüce Allah mü'min bir köle azadını mü'minlere verilecek tazmi­nat olarak değerlendirmiştir. Çünkü katil bir mü'mini öldürmüştür, bir mü'mini hürriyetine kavuşturmak mü'min bir canı hayata kavuşturmaktır. Çünkü insan aklı­nın yorulmadan bulacağı doğrulardandır ki hürriyet demek hayat demekttir. Yani hürriyet demek şahsiyet demektir. Köle olan bir mü'min yok hükmündedir, hürri­yetine kavuşturulması şahsiyetini kendisine iade etmek demektir. Bu bakış açısı öl­dürülen müslüman ise gayet açıktır ve anlaşılmaktadır. Bu nedenle hata eseri olarak öldürülen kişi müslüman değilse bir köle azadı gerekmemektedir. Hata eseri olarak adam öldüren kişi, öldürme suçundan dolayı hesaba çekilmedi­ği gibi, öldürme suçunun aslî cezası olan hem maddeten hem de manen kısas ceza­sına da çarptırılmaz. Çünkü inceden inceye tahlil edilirse görülür ki hata eseri öldü­ren kişi suçlu değildir. Bu cinayette kan sahiplerinin maktulün yakınlarının kin duymaları adil değildir. Şu halde onlann kısas isteyeceklerine, özürü kabul etmeleri gereklidir. Bir de yüce Allah, hata eseri yapılan hareketlerin günahlarından sorum­luluğu kaldırmıştır. Zira Rasulullah "Benim ümmetimden üç şeyin sorumlulu­ğu kaldırılmıştır. Bunlar hata, unutma ve korkutularak yapmaya zorlandıkları ha­reketlerdir."[131] buyurmuştur. Fakat öte yandan İslamın gölgesi altında yaşayan kimseye yönelik olarak bir cina­yet işlensin de buna karşılık saldırıya uğrayana ya da yakınlarına tazminat ödenme­sin bu, İslamda yoktur, işte bu nedenle şari' diyeti vacip kılmıştır, çünkü maktulün ailesi kendisini görüp gözeten bir kişiyi kaybetmiştir, müslümanlar da üyelerinden birisini yitirmişlerdir. Öldürme "hata benzeri" öldürme olduğu takdirde maktulün ailesine mutlaka tazminat verilecektir. Hata benzeri ya da fikıh bilginlerinin ifadesi ile hata gibi cere­yan eden kat! sorumlu olmayan kişilerin ya da şer'i ifadeye göre çocuk ve deli gibi mükellef olmayan kişilerin işledikleri öldürme olayıdır. Burada cinayetin rüknü oluş­madığı halde tazminat mutlaka verilecektir. Cinayetin rüknü mevcut değildir dedik. Çünkü cinayeti işleyen kişi sorumlu değildir. Evet sorumlu değildir; çünkü mükellef değildir. Evet mükellef değildir, çünkü mükellefiyetin dayanağı olan akıl yani sorum­luluğun dayanağı ve şcrl mükellefiyetlerin temeli olan akıldan yoksundur. Fıkıh bilginleri -aralarında uygulama alanı hakkında ihtilaf etmiş olsalar da- ifâde etmişlerdir ki, ehliyeti noksan kişi ya da ehliyeti olmayan kişi, çeşidi ne olursa olsun sorumluluk doğuran tasarruflarda bulunamaz. Fakat fikıh bilginleri bununla birlik­te, ehliyeti olmayanların yaptıklarından mali açıdan sorumlu olduklarını irade etmişlerdir. Buna göre ehliyeti olmayan kişi birisinin malına zarar verirse, bunu ma­lından öder, yaptığı hareket bir insana eziyet ise bunu da malından öder. Yaptığı hareket birisinin ölmesine yol açarsa ya da birisinin organlarından bir organının yi­tirilmesine sebep olursa malından diyet vermesi yine vaciptir. Şayet ehliyeti noksan olan ya da hiç olmayan kişi adam öldürdüğü esnada malı yoksa, maktulün ailesine asabesinin[132] diyetini vermesi gerekir. Şayet asabe arasında buna gücü yetenler olmazsa bu takdirde diyetini ödemek düşer. Fı­kıh bilginlerinin açıkladıkları hüküm budur. Ancak aralannda birtakım ihtilaflar var­dır. Bunları ileride cezalardan söz ederken ele alacağız. Burada görülüyor ki, herhangi bir organın yitirilmesine yol açan ve teammüden yapılsaydı kısas gereken suçlardan mali tazminat gerekmektedir. Hataya benzer suç­larda da aynı hüküm geçerlidir. Hata benzeri suçlar sorumlu olmayan kişilerce ya da şer'i ifâdesi ile, mükellef olmayanlarca işlenen suçlardır. Bunlarda ise, ileride inşaallah cezalar bahsine geçtiğimiz zaman açıklayacağımız üzere, diyet gerekmektedir. 109. Bütün bu açıkladığımız durumlar yapılan fiil bir kast ve teammüde dayan­madığı ve cana veya mala zarar verme sözkonusu olduğu zaman işlenen suçlar için­dir, îster failin hatalı bir kastı olsun isterse sahih kastı olması düşünülmeyen ve fiili hata gibi değerlendirilen bir fail olsun fârketmez. Burada kısas şartlarının hem mad­den biçim itibarı ile hem de manen mevcut olmadığını görmekteyiz. îşte bu tak­dirde kısas biçim olarak kısastan., manen soyut kısasa dönüşmektedir. Bazen işlenen suçun -ister sağlam bir kasıt ve irade ile işlensin isterse hiç kasıt ol­madan işlensin isterse de geçerli olmayan bir kasıt ile işlensin- eşiti sağlanıp da kısas olarak suçluya uygulanması mümkün olmaz. Daha önce de değindiğimiz gibi bir suçun tam eşiti verilmek suretiyle kısas mümkün olmayınca, bu durum kısası hem madden hem de manen olmaktan sadece manen kısasa dönüştürür; kısasın tam misli misline uygulanmadığı durumlar organlara karşı işlendiği durumlarda bir de yaralamalarda sözkonusu olur. Cana kıymalarda tam misli misline kısas uygulamak mümkündür. Çünkü bir kişiyi öldürmek suçuna kısas cezası verilebilir. Saldırıda bulunan kişinin -bir takım ihtilaflar olmakla birlikte- katil aletinin eşitliğine bakılmak­sızın öldürülmesi ile kısas sağlanır. Çünkü eşitlik sonuçta aranacaktır, yoksa öldür­meye vesile olan araçta değil. Katil şu varlık aleminde bir cana kıymış ise, suç ile ce­za arasındaki eşitlik katilin de bu dünyadan yok edilmesi suretiyle olacaktır. Organlara yönelik cinayetlere ve yaralamalara gelince, bunlarda eşitlik tasavvur edilmemektedir. Mesela birisi diğerine bir darbe vursa ve bunun sonucu olarak vuru­lan kişinin eli felç olsa, hem maddeten hem de manen kısas yapılacak ise, bu saldı­ran kişinin elinin de aynen saldırdığı kişinin elindeki felç kadar felç edilmesini ge­rektirir. Oysa bu mümkün değildir. Çünkü suçluya vurulduğu zaman felç olabilir de olmayabilir de. Vurulan darbe felç meydana getirse bile, bu onun yaptığı felç ile aynı olabilir de olmayabilir de. İşte bunun gibi durumlarda hem madden hem de manen kısas yapmak mümkün değildir. O haide takdirin bir başka biçime sokulması gerekir. Bu da manen olarak kısas yapmaktır, ki bu diyetle olur. Burada şarii birçok diyetler getirmiştir ve takdir etmiştir. Fakat açıklamasını, bu araştırmamızda yeri ge­lince açıklamak üzere ileriye bırakıyoruz. Bir çok durumlarda ya da daha düzgün bir ifadeyle çoğu durumlarda organ­lara yönelik suçlarda tam bir takdir tayin ederek eşitliği sağlamak mümkün değildir. Onun için fıkıh bilginleri arasında şu çümlc meşhur olmuştur Organlara teammüden yapılan saldın bir çok durumlarda hata eseri olan saldırının hükmü gibidir. Gerçekten bu tespit, miktarı takdir edilmiş olan eczalara bakacak olursak doğru bir tespittir. Çünkü ekseri durumlarda her iki suç halinde -ister teammüden ister hataen- suçun cezası diyet olmaktadır. Ne varki miktarı belirtilmiş cezalarda bu dar ufku aştığımız takdirde, görülür ki bu suçların teammüden işlendiği durumlarda, cezası çifttir. Bunlardan birisi miktan belirtilmiş olan cezanın, yani şariin belirtmiş olduğu diyet cezasının uygulanması ile, diğeri de hakimin veya devlet başkanının takdir etmiş olduğu ta'zir cezasının uygulanması iledir. Devlet başkanının, herkese tatbik edilmek üzere hakimlerin bunu uygulaması için kanun koyması mümkündür. Çağımızda böyle bir düzenlemeye gidilmesi gerekli bir husustur. Çünkü hakimler günümüzde -nisbi bile olsa- artık mukallid kimselerdir. Kendisine takdir yetkisi ve­rilen hakim mutlak müetehid olan hakimdir yoksa başkaları değildir. Meseleleri gö­rüşlerine uygun olarak hükmetmeleri için hakimlere bırakmamız uygun değildir. Çünkü böyle bir durumda hükümler bir bölgede, hatta bir yerde bile ayn ayn veril­meye başlanır. Bu anlattıklanmız suç teammüden işlenmiş ise böyledir. Hata eseri ve hata ben­zeri durumlarda mesele iyi tahlil edilirse ortada suçu tedavi edilecek gerçek suçlu yoktur. Fakat ortada başkasına yapılmış bir saldın vardır. Bunun için saldırıya uğra­yan kişiye uğradığı saİdınya uygun olarak bir tazminat verilmesi gerekmektedir. Yaralamalarda kısas uygulanması mümkün değildir. Yaralamalarda kullanılan araç teammüden kullanılmış ve sonuç elde edilmek istenmiş bile olsa, fârketmez. Yani yaralamalarda kısas yoluna gidilemez. Fakat fikıh bilginleri ifade etmişlerdir ki, yaralamalarda bir durum hariç hem madde itiban ile hem manen kısas yoluna gidilemez. Müstesna olan durum "mudiha" yaralama biçimidir. Mud'ha, kemiğe varan baş yarasıdır. işte fıkıh bilginleri, -aralarında ihtilaf ve çeşitli görüşler olmakla birlik­te- derler ki yaralamalarda hem madden hem de manen denklik sağlayıp kısas edile­cek yaralama sadece mûdihadır. Bu suçlarda mûdiha dışında madem ki kısas müm­kün değildir, o halde kısas manen benzerlik sağlanan kısasa intikal eder. Şu halde yaralamaların teammüden olanı ile hata eseri olanı aynı cezayı gerektirir. Tabii te­ammüden yaralamalarda daha önce zikrettiğimiz düşünceleri, yani teammüden be­lirlenmiş ceza ile birlikte ta'ziri gerektirdiğini de unutmamalıdır. Çünkü suçlunun o suça yönelmesi ta'zir cezasının kapısını açar. Hele bu kişiler insanlara saldınyı adet haline ve onların haklarına riayetsizliği alışkanlık haline getirmiş kimseler olurlarsa, onlara engel olmak ve kendilerine ceza vererek başkalarına ibret verici hale getir­mek gerekir ki başkalan da aynı suçu işlemekten çekinsinler. Ne var ki burada kisas ayeti ile ilgili olarak şöyle bir soru akla gelebilir Yüce Allah Kur'an'da; "Biz onda Tevrat'ta onların üzerinde yazdık. Cana can, göze göz, burunu burun, kulağa kulak, dişe diş. Tamlar birbirine ktsasttr."[133] buyurmaktadır. Soru şudur şarii yaraların birbirine kssas edileceğini nass ile ifade etmektedir. Oy­sa fıkhın hükmü yaralıların karşılığının malî tazminat olacağı, yoksa kısas olmayaca­ğı şeklindedir. Hem de bu konuda açık bir nas olmasına rağmen. Kısas denilince bunun mükemmel olanı anlaşılır. Ki, bu da hem madden hem de manen olarak kı­sas demektir. Bu soruya iki şekilde cevap verebiliriz A- Fıkıh bilginlerine göre kısasta aslolanın -mümkün olduğu sürece- hem mad­den hem de manen, yapılan suça eşit olmasıdır. Şayet kısas bu şekilde mümkün de­ğilse madden ve manen olarak kısastan sadece manen kısasa intikal eder. İşte ayet mümkün olduğu sürece kısasta aslolanı açıklamaktadır. Bir başka nass, zulmü kesin olarak yasak etmiştir. İmkan olmadığı halde kısasa başvurmak zulüm demektir. Ve bu da o yasağın içine dahildir. Kısası emreden nas ile zulmü yasak eden nassın arasını uzlaştırmak, kısasta zorunlu olan kısmını uygulamak suretiyle olacaktır. B- Ayet-i kerime, teammüden ve kasten yapılmış yaralamalar hakkındadır. İyi bir tahlil sonucu görülür ki, mali tazminat cezasına bir de ta'zir cezası eklendi mi, kısas hem madden hem de manen gerçekleşmiş olmaktadır. Çünkü bu durumda suçlu ta'zir cezası ile yaraladığı kişiye verdiği acıya yakın bir acı çeker. Bu gibi durumlarda ta'zir gencide vurmak suretiyle olur. O halde suçlunun vücudunda hiscdeceği mad­dî acı, mali zararla bir araya gelmiş olur. Belirlenmiş olan cezalar ve bunları gerektiren suçlan böylece açıklamış ol­duk. Biz bunları suçları açıklarken cezalarına da işaret etmek zorundaydık. Çünkü bu suçlar çeşitleri açısından olarak mağdur bakımından ancak cezaları belirtilmek suretiyle ayrılabilirlerdi. Nitekim cürmün cünhadan ve kabahattan ayrılması da an­cak cezalarına işaret edilmek suretiyle mümkündü. Çünkü ceza, suçun miktarını ve şiddetini belirten bir özelliktir. İslam hukukunda cezalar sadece suçun şiddetini açıklamakla kalmaz, fakat aynı zamanda bu suçun kime karşı işlendiğini de açıklar. Had cezaları, yapılan saldırının ve işlenen suçun topluma karşı işlendiğini, kısas ce­zaları ise bu suçların kan dökme suçlan olduğunu beyan eder. Kan dökme suçlarında şeriatın ceza belirlemesi, hakkında nass olmayan ve belir­lenmesi devlet başkanına bırakılmış olan suçlarda, onun tayin edeceği cezalar için bir kıyas temeli olmaktadır ki bu cezalar ta'zir cezalandır. 7 TA'ZİR SUÇLARI Ta'zir suçları, şariin hakkında Kur'an ayeti ile ya da peygamberin hadisi ile muayyen bir ceza tayin etmediği, ancak, yeryüzünde doğrudan fesat çıkardığı ya da fesada yol açtığı için şarii tarafından hakkında yasaklama olan suçlardır. Ta'zir suçları o kadar çoktur ki, insanoğlunun suç icadı kabiliyetini çalıştınp icat ettiği suç sayısı ka­dar, İblis'in içine fısıldadığı zarar çeşitleri bdar çoktur. İbn Teymiyye bu suçlardan bir kısmını şöyle sıralamaktadır "Hakkında, belirlenmiş tayin edilmiş bir ceza ve ke­faret olmayan suçlar çoktur. Şehvetle çocukları öpmek.. Kendisinin yabancısı olan ni­kah düşen kadınları öpmek.. Cinsel birleşme yapmaksızın çırılçıplak yabancı bir ka­dınla yatmak.. Kan, ölü eti gibi haram olan şeyleri yemek., insanlara zina dışında if­tira atıp kötü söylemek.. Koruma altında olmayan malları çalmak,. Az bir malı çal­mak.. Başkasının emanetine hıyanet etmek. Beytülmalin sorumlusu, vakfın sorumlusu ya da yetim malını elinde bulunduran kişinin elinde bulunan emanete hıyanet etmesi.. Vekillerin ve ortakların birbirlerine hıyanet etmeleri.. Taptığı muamelelerde insanları aldatma.. Yiyecek maddelerinde elbiselerde ve benzeri şeylerde hile yapanlar, ölçü ve tartıda hile yapanlar da böyledirkr.. Talan şahitlik yapmak.. Başkasına yalan şahitlik teklifi yapmak.. Hüküm verirken rüşvet almak.. Allah'ın indirdiği hükümden başkası ile hükmetmek,. Yönettiği halka zulmetmek.. Cahiliyyet adeti üzere toplumuna taassub ile bağlanmak. Cahiliye davetçisinin isteklerini kabul etmek.. Ve daha bir sürü haram­ları işlemek.. İşte bu fiilleri yapanlar, yöneticilerin bu günahların insanlar arasındaki yaygınlığını gözönüne alarak yapacakları takdire göre taynr, tenkil başkalannin ibret alacağı şekilde cezalandırma uzaklaştırma, tepeleme ve te'dib uslandırma cezaları ile cezalandırılırlar. Eğer bu suçlar toplum içinde yaygın ise yönetici de bunların cezası­nı artırır, yaygın değil az ise bu takdirde cezayı artırma yoluna gitmez. Bir de yönetici suçlunun durumunu gözönüne alır. ger suçlu günahı yapmayı alışkanlık haline ge­tirmiş ise bu takdirde yönetici de cezayı artırır, oysa bu suçu nadiren işleyen böyle değil­dir, ona ağır ceza vermeyecektir. Günahın çokluğu ve küçüklüğüne göre cezayı ayarlar. Sadece bir kadını rahatsız etmiş bir kimseye birçoklarının hanımlarını ve çocuklarını rahatsız eden kişiye verdiği cezanın aynısını vermez.[134] İbn Teymiyye'nin bu açıklaması ta'zir cezalarını gerçekten çok güzel anlat­maktadır. Bu açıklamadan anlaşılıyor ki, bu suçlar din ve ahlak nazarında günah fiil­lerdir ve yasak edilmişlerdir. Yine bu açıklamadan anlaşılıyor ki bu fiilleri işlemek fe­sat meydana getiriyor ve bu suçlar mahkemede duruşmada delillendirilebiliyor ve şarii bunların cezalarını belirtmemiştir. Yine İbn Teymiyye'nin ifadesinden ortaya çıkıyor ki bu suçlar sayılıp dökülemez ve özleri itibarı ile birbirine yakın suçlardır. Devlet başkanının belirlediği bu cezalar, mahiyeti itibarı ile birbirine yakın cezalar­dır. Bunlann bir kısmı yapısı itibarı ile günahlardır; yalan yere şahitlik etmek, aldatmak, rüşvet vermek veya almak böyledir. Bazıları da daha büyük günahlara vesile olması bakımında günahtırlar. Yabancı kadını öpmek buna örnektir. İbn Teymiyye'nin yukarıdaki ifadesi insanın bakışlarını idarecilerinin işledikleri ve ta'zir dairesine giren suçlara çevirmektedir. Veliyyü'l-emir devlet başkanı rüşvet alana buna engel olucu cezaları belirlemesi ve getirmesi gerekir veya Allah'ın indir­diği şeylerden başkası ile hükmeden veya yönettiği topluma zulmeden kişilere bu suçlara engel olucu cezalar getirmekle yükümlüdür. Bütün bu suçlar valilerin işle­dikleri suçlardır ve devlet başkanının bu suçlara ta'zir cezası ile engel olması, onlan caydıracak ve başkalarından daha çok bu cezaları gözönüne aldıracak düzenlemele­ri, yani ta'zir cezalarını getirip koyması gerekiyor. 116. Okuyucu burada sorabilir şarii bütün suçların cezalarını neden açıkça be­lirtmemiştir? Bu soruya da iki yönden cevap verebiliriz A- Şarii insanı başı boş bırakmamıştır. insanın davranışlarını düzene koyan kural­lar hakkında beyanda bulunmuştur. Rasulullah ümmetini beyansız bırakma­mış, beyana ihtiyaçtan olan her noktayı beyan etmiştir. Yüce Allah'ın emrettiği her şeyi zikretmiş, yasak ettiği ne varsa bunları da beyan etmiştir. Rasulullah bizlere dosdoğru bir yol bırakmıştır. Eğer bizler bu yola girersek sapıtmayız. Bizlere Al­lah'ın kitabını ve peygamberin sünnetini bırakmıştır ki bunların içinde herşeyin be­yanı vardır. Ancak bu beyan bazen sarih açık olur, bazen de manaya yani vasfa işaret biçi­minde olur. Böylece o vasfın nassın kavramına katılması ya da nassa kıyası mümkün olur. İmam Şafii diyor ki Bu şeriat ya nasslar tarafından yapılan beyanlardan ya da bunlara katılan hükümlerden oluşmuştur. Şari bazı suçların cezalarını belirtiyorsa bu aynı zamanda genel olarak ceza ilminde uyulacak kriterlere de işaret ediyor demek­tir. Yani şarii bir fîiiin cezasını açıklarken, verilecek cezanın suça engel olucu caydırıcı ve suçlunun suç işlerken bunu gözönüne almasını gerektirici şiddet ve sertlikte ol­ması gereklidir. Ve yine şarii suçlu bakımından kısasın manasının gerçekleşmesinin gerekli olduğu cezalan beyan etmiştir. Şan böylece suç ile ceza arasında mümkün ol­duğu kadar bir uyum olmasının gerektiğini de ifade etmiş olmaktadır. Çünkü şarii iş­lenen suçun kendisine eşit bir ceza ile karşılanmasının mümkün olduğu sürece bü­tün cezalarda kısası esas olarak kabul etmiştir. Eğer suça tam tamına eşit ceza vcrile-miyorsu bu takdirde ceza kısastan başka bir cezaya dönüşür, tıpkı öldürme suçunun kısastan diyete dönüştüğü gibi ya da göz çıkarmanın kısas edilmekten çıkıp, gözün diyetinin verilmesine dönüştüğü gibi. Örnekler daha da çoğaltılabilir. Bu açıklamalara binaen diyoruz ki, miktan belirtilmemiş olan cezaların neler ol­duğunu öğrenme yolu naslarda miktarı belirtilen cezalardır. Miktarı belirtilmemiş bir cezanın takdiri hakime bırakıldığı zaman, o bunu beyan etmekte kayıtsız ve şartsız serbest olmayacaktır. Tam tersine önce adaletle kayıtlıdır, suç ile ceza arasın­da bir uygunluk gözetleyecektir ve hakim suça yakın olan başka bir suç hakkında yüce Allah'ın takdir etiği cezayı öğrenecek ve onu gözönüne alacaktır. Yüce Allah'ın beyan ettiği ceza bu suça tam eşit olmasa da yine de bu cezayı gözönüne alacaktır. B- Şariin bütün cezaları açıkça nassen ifade etmesinin bazılannı açıkça ifade ederken diğer bazılarını işaret biçiminde açıklamasının ikinci sebebi ise şudur Suç­lar sonsuzdur, onları sayıp belli bir adet içinde dondurmak mümkün değildir. Çün­kü insanın nefsi bir saptımı aklının her gün bir suç biçimi icat etmesi işten bile de­ğildir. Şu halde insanı bu suçlara girmekten alıkoyacak caydıncı cezalar konulmalı­dır, îşte devlet başkanı Kur'an'ın ve sünnetin ışığı altında ve bu iki kaynakta yer alan cezalardan aldığı kriterlerle birlikte yeni icadedilen bir suça gerekli cezayı geti­recektir. Çünkü İmam Malik'in dediği gibi, insanların meydana getirdiği yeni yeni suçlar oranında ceza da yenilenir. Bunun sebebini daha önce açık biçimde beyan et­miştik. Daha önce ifade ettiğimiz gibi devlet başkanı ta'zir cezalarını belirlerken iradesi mutlak yani kayıtsız ve şartsız serbest olmayacaktır. Tam tersine daha önce ifade ettiğimiz gibi kuralları ile ve verilecek cezanın işlenen suça eşit olması ilkesi ile kayıtlıdır. Bir de caydıncılık için yeterli olan en asgari cezayı uygulamakla kayıtlıdır. Haddi aşan duruma düşmüş olmasın ve ceza uygularken ölçüyü kaçırmış duruma düşmesin, idareci heva ve heveslerini kendine hakim kılmayacak ve topluma baskı ve şiddetin hakim olmasına izin vermeyecektir. Öyle ki toplumun tümü sıkıntıya gi­recek derecede ve masum vatandaşlar suçlularla birlikte korkacak derecede toplumu baskı altında tutmayacaktır. Devlet başkanına düşen bir görev de toplum içinde başkalanmn kusurunu araştırmak ve gizliliklerinin peşine düşmek hastalığının yayıl­masına engel olmaktır. Çünkü ceza ancak alenî olarak işlenen suçlara uygulanır. Nitekim Rasulullah buyurmuştur ki "Günah gizli işlenirse sadece işleyene zarar verir, fakat açıktan işlenir de kötü görülüp yasak edilmezse herkese zarar verir."[135] Topluma zarar sözkonusu olduğu zaman Veliyyü'l-emir'in yöneticinin bunu gidermesi gerekir. Çünkü veliyyü'l-emirin görevi fesadı gidermek ve maslahatlan gözetmektir. Bir fesadın daha beter başka bir fesada yol açması doğru değildir. Maslahatın gözetilmesi uğruna başka birçok maslahatlann önüne engel olmamalı­dır. Çünkü güven içinde bulunan insanlan korkutmak, suçlu ile birlikte masum insanların da kendinden emin olmaması, bazen suçluya cezası verilmekle elde edilen maslahattan faydadan daha beter zarara yol açabilir. Ta'zir suçları çeşitli ve birbirinden farklıdır. Çünkü yasak edilmiş her şey ve­ya emredilmiş olan şeylere aykırı davranmak ya da görevde kusur etmekten doğan suçlar, bunların hepsi ta'zir suçu kapsamı içindedir. Bu nedenle mükellefiyetin aslı bakımından İbn Teymiyye ta'zir suçlarını iki kısma ayırmaktadır A- Ta'zir suçlarında birinci kısım, şariin yasak ettiği bir şeyi yapma suçunun ceza­sıdır. Mesela başkasını aldatma, sahtecilik, yalan şahitlik etmek, yabancı kadınları öpmek, ölçü ve tartıda hile yapmak, emanete hıyanet etmek, alış-verişte aldatmak, insanlardan haksız yere bir şeyi istemek üzere davacı olmak ve Allah'ın yasak ettiği başka şeyleri yapmak. Bütün bunlar kesin olarak fesada yol açarlar? Bu ve benzeri suçlara bu suçlan tespit eden kazaî yargısal işlemler uygulanır. B- İkinci kısım, vacibi yapmamak ya da bir hakkı eda etmemekten dolayı verilen cezalardır. Burada ceza kişiyi görevini yerine getirmeye sevk etmek içindir. Fakat o zamana kadar yapılmayanlar her ne kadar suç olsa da bunlar için ceza uygulanmaz. Maksat sadece o fiile teşviktir. Bu nedenle bir kişiyi o vacibi yerine getirse ortada cezayı gerektiren herhangi bir gerekçe kalmaz. Mesela, zekatını vermeyene uygula­nan ceza buna örnektir. Çünkü burada ceza daha önce zekatı vermemenin cezası değildir. Her ne kadar zekat vermemek suç ise de bu ceza o suçun değildir. O hal­de verilen ceza bu fiil açısından zekatı eda etmeye sevketmek içindir. Kişiyi zekatını verirse cezaya çarptırılmaz. Mürtedin hapsedilmesi de böyledir. Yani burada da ceza bizzat dinden dönme suçuna verilmiş değildir, ceza sadece o kişiyi tevbe etmeye teşvik etmek içindir. Durumu müsait ve imkanı olan borçlunun hapsedilmesi de buna bir başka örnektir. Yani kendisine verilen ceza borcunu geciktirmiş olmasın­dan değildir. Gerçi borcu imkanı olduğu halde geciktirmek Rasulullah şu ifadesine göre zulümdür "Durumu müsait olan kişinin borcunu vermeyip geciktir­mesi zulümdür."[136] Evet borcu geciktirmek her ne kadar zulüm olsa da verilen ceza bu geciktirmeye değil aksine borçluyu borcunu edaya zorlamak içindir. Böylece suçların bir genel dökümünü yapınca görüyoruz ki bir kısmı yasak fiili yapmak suretiyle teşekkül eden müsbet suçlardır, bir kısmı da kişinin üzerine görev olarak yüklenmiş şeyleri yapmaması suretiyle oluşan menfi ihmal suçlardır. Birinci gruba giren suçlara verilen cezalar bizzat suç nedeni ile verilmektedir. İkincide ise amaç suçun sürüp gitmesine engel olmaktır. Mesela zekat vermeyene verilen ceza bu menfi suçun sürüp gitmesini engellemek içindir, İbn Teymiyye müsbet ve menfi suçlar hakkında şunlan söylemektedir "Ceza iki çeşittir Birincisi; İslenmiş bir suçtan dolayı kişinin yaptığına karşılık ve Allah'tan insanlara ibret verici bir ceza olmak üzere verilen cezadır. îçki içene sopa vurmak, yol kesici ve hırsızın elinin kesilmesi buna örnektir. İkincisi; Kişinin üzerin­de görev olan bir hakkı ileride yerine getirmesi ve haram olan bir fiilden vazgeçmesi için verilen cezalardır. Mesela dinden dönene mürted tevbe etmesinin teklif edilme­si buna örnektir. Tevbe ederse ne ala yoksa öldürülür. Namaz kılmayanın, zekat ver­meyenin cezalandırılması ve insanların haklarını vermeyenlerin cezaya çarptırılma­ları da bu ikinciye örnektir; bunların cezaya çarptırılmaları görevlerini yerine getir­meleri içindir." Bu nedenle bu çeşit ceza suç işlenip durduğu sürece tekrarlanır. Mesela durumu yerinde olan fakat borcunu savsaklayan kişinin cezası borcunu ödeyene dek devam eder. Zekatını vermeyen de böyledir, cezası zekatını verinceye kadar devam edip gider. Bazı suçlar vardır ki yaygın olması ve insanların tümünün işlemesi yüzünden büyük suç sayılır, oysa aynı suçu fertler işlediği takdirde hattı zatında suç teşekkül etmez. Buna örnek olarak ezanlan gösterebiliriz. Ezanı okumamak suç değildir, çünkü farz değil sünnettir. Fakat bütün bir şehir ezanı okumamaya başlarsa işledik­leri suç olur. Bu nedenle Hz. Ebubekir ezan okumayı terkeden kişilerle savaşmıştır. Çünkü ezan okumamak namazın kılınmadığının göstergesidir. Aynen bunun gibi birtakım suçlar daha vardır ki suçu fertler işlerse mahdud cezası varken, aynı suçu toplum hep birden işleyince çok daha sert ve katı cezalar uygulanır. Suçu fertler iş­lediği takdirde bir kişinin cezası, belirlenmiş had cezası iken aynı suçu bir toplum islediği zaman cezası had cezasından daha beter olan ta'zir cezasıdır. İmam Ahmed, Deylem El-Hımeyri bizlere şunu nakleder Rasulullah dedim ki "Ey Allahhn Rasulü! Bizim bir arazimiz var, o arazi üzerinde çok zor işlerimiz olu­yor. Biz buğdaydan bir içecek meşrubat yapıyoruz; işimizi görürken gücümüz art­sın ve memleketimizin soğuklarına dayanalım diye onu içiyoruz." Rasulullah sordu; "Sarhoşluk verir mi"."Ben "Evet" dedim. Rasulullah "Ondan kaçı­nın" buyurdu. Ben "İnsanlar bunu bırakmazlar" deyince Rasulullah "Bı­rakmazlarsa, onları öldürün"[137] buyurdu. Bu hadis iki noktaya işaret etmektedir A- Bir suç "faillerinin çokluğu ile büyür, suçu işleyenler çok diye o suçtaki suç unsuru zayıflamaz. İşte bu yaklaşım günümüzdeki beşeri hukukun suça yaklaşımın­dan tamamen ayndır. Çünkü modern hukuka göre insanlar arasında yayılıp herkes tarafından işlenen suçlann cezası hafif tutulmaktadır. Çünkü modern hukukun kay­nağı insanların örf ve adetleridir. Suçun yaygın olması ve işleyenlerin çokluğu suça öngörülecek cezanın insanların üzerinde görüşbirliği ettikleri fikirlerle bağdaşmaz. Oysa şeriat böyle değildir. Çünkü o, ahlakî ve dinî temellere dayalı faziletli bir hu­kuk sistemidir; gücünü insanlann görüşbirliği ettikleri şeylerden, onların örf ve adetlerinden almaz. Şeriatın gücünü elde ettiği kaynak fazilettir, takva ve dindir. İslam hukuku nezdinde bir suçu işleyenlerin çokluğu, ancak ve ancak bu suça karşı mukavemetin şiddetlenmesine yol açar ki böylece kanun suçun yakasına yapışabil­sin. Çünkü İslama göre kötülük ne kadar büyükse ona karşı mukavemet de o dere­ce büyük olur. Zaten cezaların konulmasının gayesi kötülüklere karşı mukavemettir; bir kötülüğü işleyenler çok diye bu kötülük önemsiz hale gelmez. Tam tersine bu tutum kötülüğü daha tehlikeli ve daha büyük hale getirir. O halde ona uygun biçimde mukavemet etmek gerekir. B- Hadisin ifade ettiği ikinci noktaya gelince, o da şudur Bazen ta'zir cezası o konuda belirlenmiş olan cezadan daha büyük olabilir. Suç artık fert boyutlarım aşmış ve toplumun fiili haline gelmiş ise bu suçun ta'zir cezası o konudaki had cezasından daha sert olabilir. Çünkü bir suç fert boyutlarını aşmış da bütün bir topluma yaygınlaşmışsa suçtaki fesat unsuru daha yaygın olmaktadır, bu durum yukarıda geçen ha­disten gayet açık olarak anlaşılmaktadır. Çünkü bu durumda devlet başkanının suç­luları öldürmesi fesadı önlemek için ta'zir cezası olarak uygulanmaktadır. Eğer devlet başkanının bu fesadı bundan daha hafif bir ceza ile önlemesi mümkün olsaydı onu uygulardı. Yine nasihat etmek, irşatta bulunmak, emri bil'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker yeterli olsaydı devlet başkanı bunlara başvurarak fesadı önlerdi. Sadece kişi­sel boyutta ceza verir, böyle sert ve katı olan ölüm cezasına başvurmazdı. Burada sözü uzatmak istemiyoruz. Öldürme cezasının ta'zir cezası olarak veril­mesi ister caiz olsun isterse olmasın, bütün bunların yeri ileride gelecek cezalar bö­lümüdür. 120. Ta'zir cezası kapsamına giren suçlar, bazen belirli herhangi bir kişiye yöne­lik saldırı olmaksızın, doğrudan doğruya topluma ya da Allah'ın emirlerine ve ya­saklarına yönelik saldırı biçiminde olur. Mesela, zekatı vermemek suçu buna ör­nektir. Bu suçta cinayet, toplum hakkına ya da Allah hakkına karşıdır. Namaz kıl­mamak da böyledir. Toplumun hep birden ezan okumayı terk etmeleri ve okuma­mak üzere anlaşmaları buna örneklerdir. Bütün bu suçlarda direkt olarak dine ve topluma karşı saldırı sözkonusudur. Bu da Allah haklarına karşı saldırı demektir. Şu halde bu suçlara karşı ceza Allah hakkıdır. Bu nedenle bu gibi suçlar suçlu tevbe etmedikçe düşmezler ve bağışlanamazlar. Çünkü daha önce de ifade ettiğimiz gibi bu tür suçlarda ceza, yapılmayan görevi yapmaya teşvik ve zorlama içindir. Ta'zir suçu bazen kişilere karşı yersiz suçlamalar ve haksız davalar biçiminde olabi­lir. Durumu yerinde olan borçlunun borcunu vermeyip alacaklıyı oyalaması; bir baş­kasının karşısındakine "Ey fasık adam" "faiz yiyici" "içki içen" gibi iftiralarda bulun­ması, buna örnektir. Bu suçlara ceza verilmesinin nedeni, İslamın hakimiyeti altında yaşayan kişilerin dokunulmazlıklarını ve şereflerini korumak içindir. Hiç kuşkusuz bu gibi cezalar sırf Allah hakkı değildir. Tam tersine içlerinde kulun ceza verilmesini is­temesi veya istememesi gibi davacı olma veya olmama da vardır. Cezayı, yerine geti­rilmesi gerekli hale geldikten sonra da affedip afetmemek gibi hakkı vardır. Gerçekten ta'zir cezaları birbirlerinden çok farklı cezalardır. Hatta modern hukukun suçları taksime tabi tutması gibi bizim de ta'zir cezalarını taksime gitme­miz mümkündür. Buna göre ta'ziri, cürümler, cünha ve kabahatler diye üçe ayıra­biliriz. Herkese karşı işlenmiş olan küçük suçlar, kabahat kavramının içine girebilir. Mesela, herkesin gelip geçtiği yol üzerine gelip geçmeyi zorlaştıracak biçimde bina veya benzeri şeyler yapmak "kabahatler" kabilindendir. İnsanlara karşı sövmek, onlara haksız suçlamalarda bulunmak veya haksız iddialarda bulunmak suretiyle yapı­lan saldırı "cünha" kabilindendir. Bundan daha ağır olan suçlan ise "cürüm"sayılır. Fıkıh bilginlerinin karara bağladıkları suçlar bu prensibe göre ayırmak mümkün ve caizdir. Bu prensibin ışığı altında yöneticiler her suça bir ceza getirebilirler. Bu ayrım suçun ağırlığı veya hafifliği gözönünde bulundurularak yapılır. Nitekim Mısır kanunu şu anda aynı sistemi uygulamaktadır. Görüldüğü gibi ta'zir cezası zaman zaman, belirlenmiş cezaların da ötesine geçe­bilmekte ve bazen de azarlama sınırına kadar inmektedir. Hatta bazı zamanlar suç­lunun sadece duruşmaya kadar getirilmesi seviyesine inmektedir. İşte bu iki sınır arasında ceza için birçok dereceler vardır. Çoğunluk fıkıh bilginleri -eğer başka yol kalmamış ise- ta'zir maksadı ile ölüm cezasının verilebileeğini ifade etmişlerdir. Bu­nu şu durumda öngörmüşlerdir Bir kişinin sebep olduğu fesat herkese zarar ver­meye başlamış ise, suçlu kötülüğüne bir türlü son vermiyorsa ve bu suçu durmadan tekrarlayıp duruyorsa bu takdirde ölüm cezasının verilmesi caizdir, İmam Malik'ten cezası öldürülme olan suçlar olduğunu ifade ettiği rivayet edilmiştir. Aynı fetva imamların çoklarından da rivayet olunmuştur. Gerçekten bu fetvanın sünnette dayanağı vardır. Sahih-i Müslim'de rivayet olun­duğuna göre Rasulullah şöyle buyurmuştur "İleride kötülük ve fesatlar ola­caktır. Birlik içinde bulunan bu ümmetin bütünlüğünü herkim bozmayı isterse -kim olursa olsun- kılıçla başını vurun."[138] Ta'zir suçları bazen şer'an cezası takdir edilmiş belirlenmiş fakat gerekli şartları eksik olan suçlar olabilir. Bazen de cezası şer'an belirlenmiş cezalarla ilgisi olmayan başka suçlar olabilir. Zekatı vermemek, öiçü ve tartıda hile yapmak, haksız ve yersiz olarak başkası aleyhinde davada bulunmak, bu kısma örnektir. Çünkü bu suçların cinsinden cezası şer'an belirlenmiş eczalar yoktur. Devlet başkanı bu ikinci kısım suçlar için fesat çıkaran kişiyi fesattan caydıracak, başkalarını o suçu işlemek­ten alıkoyacak miktarda bir ceza getirir. Devlet başkanı bu cezayı yürürlüğe koyar­ken sadece adalet kuralları ile sınırlı olacaktır; zaten adalet prensibi hakimi bütün hal ve hareketinde kayıtlayan bir prensiptir. Yukarıda ifade ettiğimiz birinci kısım ta'zir suçlarını ele alacak olursak, bu suçla­rın cinsinden ya "had" ya da "kısas" cezası olduğunu görürüz. Yani işlenen suç hattı zatında had veya kısas cezasıdır, fakat gerekli şartları tutmadığı veya ortada şüphe bulunduğu için had cezası uygulanamamaktadır; çünkü had ve kısas cezaları şüphelerle düşmektedir; bu gibi durumlarda devlet başkanı ta'zir cezasını uygularken "had"cezası prensibine göre hareket eder. Ancak vereceği cezada had cezası mikta­rına çıkmaz. Çünkü "had" sınırına ulaşırsa şariin iradesi ile yüzyüze gelir. Ne var ki Ebu Hanife çok adam öldüren, fakat kısas şartları yeterli olmayan bir suçlunun çı­kardığı fesadı gidermek ve kötülüğüne engel olmak için öldürülmesi gerektiğine hükmetmiştir. Bu durumda öldürme cezası bir ta'zir cezası olmaktadır. Kısasen öldürülme suçu işleyen ve bu fiilini tekrar eden ancak şüphe dolayısıyla kısas cezasının uygulanamadığı bir suçlu ta'zir cezası uygulanmak suretiyle öldürülür. 123. Devlet başkanının ta'zir cezalarını tertibe koyma ve bölümlere ayırma ve her suçun karşısına caydırıcı cezayı koyma, cezanın en az asgari ve en çok azami sını­rını belirtme yetkisi vardır. Hakimler ise her suçu ayrı ayrı değerlendirecek, en az ve en çok sınırları içinde kalmak şartı ile her olaya gerekli gördüğü cezayı tayin edecek, yaptığı ictihad bu sınır içinde kalacaktır. Buna göre diyebiliriz ki Mısır ceza ka­nunları ta'zir kanunlarıdır. Ve bu kanunlar şer'an belirlenmiş olan had cezalarına ilahi hükmü değiştirerek yer vermiş olmasaydı.. Bazı fiilleri kötülüklerin anası ve su­çun kaynağı oldukları halde suç saymama yerine suç olarak kabul etseydi.. Evet böy­le olsaydı, Mısır ceza kanunları ta'zir kanunlarıdır ve hemen hemen de şer'idir diye­bilirdik. Fakat Mısır ceza kanunu, mesela zinayı, zina olarak suç saymamıştır. Mısır kanununun suç saydığı, zina yoluyla başkasına tecavüzde bulunmaktır. Bu konuma göre zina, ancak kişinin karısının yaptığı zinadır. Mısır kanununa göre ehliyeti eksik kadınlarla çocuk, mecnun vs. gibi yapılmışsa veya zorlama ya da ırza tecavüz biçi­minde gerçekleşmiş ise zinadır. Burada görüldüğü üzere işlenen suç zina değil, ak­sine karşı tarafa yapılan tecavüzdür. Yoksa bütün semavi dinlerin reddettiği o pis ve aşağılık zina suç sayılmamaktadır. Zaten bu kanunların Fransa'dan iktibas edildikle­rini hatırlamamız bize yetmez mi? Mısır kanunu içki içmeyi de suç saymaz. Oysa iç­ki bütün kötülüklerin anası, bütün pisliklerin ve günahların, suçların kaynağı, güna­ha ve hak yoldan sapmaya çağıran sestir; insan vücuduna akla ve nefse zarardır. Yine Mısır kanunu belli bir orana ulaşmış olmadıkça faizi de suç saymaz. Belirlediği sevi­yenin üstünde olan işlemlere "fahiş faiz" dîye isim verir. Şu halde kanunun öngördüğü ceza, faiz işleminde normal sınırı aşma fiilindedir, yoksa faizin bizzatihi ken­disine değildir. Oysa faizin bizzat kendisi suçtur. Çünkü faiz ekonomik ve sosyal düzeni altüst eden bir nesnedir. Faiz sermayenin herhangi bir riske girmeden ka­zanç sağlamasına neden olur. Böylesi bir suçu hem insan aklı hem de semavi din kabul etmez. Bu nedenle bütün dinler faizi haram kılmışlardır, filozoflar reddedil­mesi için çağrıda bulunmuşlardır. Hatta onlardan birisi şöyle demiştir "Faiz yoluy­la kazanç normal bir kazanç değildir. Çünkü para parayı doğurmaz." İşte Mısır Ceza Kanunu bu gibi günahtan ve helak edici unsurlan korumamış ol­saydı, Allah'ın had cezalarını alıp değiştirmemiş veya onları kanununa bozarak dahil etmemiş olsaydı şerl bir ceza kanunu olurdu. Her suça verilecek ceza için bir en alt asgari bir de en üst azami sınır ko­yan ve hakimlere her davada davanın mantığı ve şartlarına uygun olarak ceza için takdir serbestisi veren sistem, fikıh bilginlerinin hakkında söz ettikleri iki bakış açısı­nı bir araya getiren sistemdir. A- Birinci bakış açısı şudur Hakim ictihad yapacak güçte birisi ise ta'zir cezası hakimin takdirine bırakılmıştır. Şöyle ki hakim kitabın, sünnetin ve selef-i salihten nakledilen haberlerin ışığı altında her bir dava için davanın durumuna, şartlarına göre hüküm verebilecek ve ortaya çıkan hastahklan tedavi edecek ve hüküm vereceği davada adaleti sağlayacak biçimde karar verecektir. Fakat mutlak mukallidlik ha­vası hakim olmaya başladıktan sonra, artık meseleyi yargıya bırakmaya imkan kal­mamıştır. Çünkü yargı belli bir mezhebin hükümlerine tabi olmuş ve o mezhebin hükümlerini uygulamaya başlamıştır. B- İkinci bakış açısı şudur Ta'zir cezası devlet başkanına bırakılmıştır. Hakim bu konuda otoritesini ondan almaktadır. Buna göre hakim ta'zir cezalarını uygulamakta devlet başkanına tabi olmakta, onun çıkardığı ve tespit ettiği cezaları uygulamakta­dır. Fıkıh bilginleri çeşitli ta'zir cezalarında sahabenin görüşlerini bir araya getirmiş­lerdir. Ve o zamanki valilerin uydukları ve mahkemelere uymaları için emir verdikle­ri fıkhı görüşlerden ta'zir cezalarını bulup çıkarmak için ictihad etmişlerdir. Burada mahkemenin tespit edilmiş cezalara aykırı davranmak gibi bir yetkisi olmamıştır. Mahkeme ancak zaman zaman önceden kararlaştırılmış olan cezanın somut bir ola­ya tatbiki; fıkhı meselenin, halin gereğine vakıf olmasını gerektirdiği zaman o emir­lere aykırı hareket edebilecektir. Şu anda mevcut olan ceza kanunu, cezalara bir en alt asgari bir de en üst aza­mi sınır getirdiğine ve hakimler bu iki sınır içinde kalarak hüküm verdiklerine göre bu iki fıkhı bakış açısını almış ve her iki görüşü uygun biçimde uzlaştırmış demektir. Devlet başkanının ta'zir cezaları koymak ve sınırlarını belirlemek hakkı vardır, hakim ise bu iki sınırın dışına çıkamaz, kanunun çizmiş olduğu sınırlar içinde kalmak zo­rundadır. Hakim bir suç için belirlenmiş olan cezanın alt sınırından daha az ve üst sınırından daha çok ceza veremez. Sonra hakimin önünde ietihad ve istinbat yapmak için geniş bir alanı ve iki sınır arasında hükmü uygulamak için birtakım kriterler koy­mak yetkisi vardır. Aslında bu boşluk geniştir, üst sınırı idama çıkarken alt sınırı altı aya kadar iner. Biz buraya kadar, suçların çeşitlerini açıkladık. Miktarları belirlenmiş ve be­lirlenmemiş olarak tayin cdiimiş olması bakımından çeşitlere ayırdık. Kısaca, cezası şarii tarafından tespit edilmiş olan suçları, bunun yanında cezası nas ile açıklanma­mış ancak şariin hükmü veya herhangi bîr nassı ile suç saydığı suçları gördük. Şan bu çeşit suçlara belli bir ceza tayin etmemiş ise de yine de onları suç saymıştır. Me­sela "yeryüzünde fesat çıkarmak", "nesli ve ekini yok etmek" buna örnektir. Bu fiiller, şarii belli bir ceza belirtmemekle birlikte suç sayılan fiillerdir. Biz cezalara sadece suçu bilebileceğimiz ve içindeki suçun ağırlığını ve cezanın bu suçla uygunluğunu anlamak için değindik ve ele aldık. Fakat suç ile ceza arasındaki uyuma uzun uzadıya değinmedik. Çünkü bunun yeri, şayet ömrümüz bu araştırmayı tamamlamaya yeterse, inşaallah "Ceza Teorisi"nde ve hükümlerinin ayrıntısında gelecektir. Şimdi biz başka bir konuya geçiyoruz. Bu konu, suçların işlenmesi ve işlenirken içinde kast unsurunun ve suçun konusu bakımından taksimidir. Gerçi biz bu son kısma had cezalarını işlerken bazı yönlerden değinmiş olsak da burada suçun konu­su açısından bir ayrıma gideceğiz. 8 İCRAÎ VE IHMALÎ SUÇLAR Biz araştırmamızın birinci bölümünde işaret ettik ki, suçlar ya fiilen yasak edilmiş şeylerin işlenmesi biçiminde suçlardır ya da emredilen bir vacibin terki biçi­mindedir. Mesela zekatı vermemek bir terk suçudur. Ezan okumamak yine bir terk suçudur. Fakat orada bizim meseleye yaklaşımımızın ana temeli şuydu Ceza bizzat işlenmiş bir suça karşılıktır ya da bir vacibi yapmaya kişiyi yöneltme içindir. Mesele­ye sadece bu açıdan bakmıştık. Ancak biz şimdi suça ihmalin gerçekten bir başkasına zarar verip vermemesi açı­sından yaklaşmak istiyoruz. Aç birisine açlıktan ölünceye kadar yardım etmeyen kimse, yaptığı bu ihmal ile cinayet işlemiş demektir. Bir âmâyı da elinden tutup kurtarmak ve ona yol göstermek imkanı varken bunu yapmayıp da onu önündeki bir kuyuya yuvarlanmaya terkeden kişi de böyledir, cinayet işlemiştir. O halde bu açıdan suçlar iki kısma ayrılır Müsbet suçlar, menfi suçlar. Ya da bîr başka deyimle ihmal suretiyle işlenen suçlar, icraı suçlar. Zina, hırsızlık, iffete iftira kazf, gasp, hi­le suçlarının hepsi icraı suçlardır. Bunların içinde icraî suç işleme kasıt ve iradesinin var olduğu suçlar da vardır. Şimdi biz icraî suçlan bir yana bırakalım. Bu konuda söylenecek söz açık ve ortadadır. Suçların çoğu icraî suçlar kabilindendir. Bunlar gayet açıktır. Şimdi biz ihmali suçları açıklayalım. Bu suçlar her ne kadar din açısından isyan olsa da, acaba yargı bakımından kendisine ceza tayin edilen suçlardan sayılırlar mı, sayılmazlar mı? İşte araştıracağımız ve üzerinde düşüneceğimiz nokta bu noktadır. Fıkıh bilginleri görüşbirliği içinde ifade etmişlerdir ki, şariin emri ile yapılması is­tenen bir şey terkedîlmekle günah işlenmiş sayılır. Ve bunu terk suçtur, dinde hesa­ba çekilme sebebi olduğu gibi, eğer ispat edilebilir ve mahkemede yargılanabilir cinsten ise, yargı açısından da ceza verilme sebebidir. Yukanda zikrettiğimiz zekatı vermemek cezayı gerektirir. Fakat işaret ettiğimiz gibi bu ceza ve "kişiyi zekat ver­meye sevk etmek içindir" biçimindeki görüş, üzerinde ittifak edilmiş görüşlerdendir. Kişi eğer zekatını verirse geçmiş kusurunu yüce Allah bağışlar. Şu mesele de, üze­rinde görüşbirliği olan noktalardandır Mesela birisi çölde bulunsa, yanında fazla yiyeceği olsa ve önünde açlıktan kıvranan bir kişi bulunsa ve bu kişi aç adamı, açlık­tan ölmeye terketse günahkar olur. Hatta aç olan bu kişi azık sahibi ile onu azığı elde etmek için mücadele biie edebilir. Kuşkusuz burada aça yardım etmeyen kişi için ceza vardır. Acaba bu ceza adam öldürme cezası mıdır, yoksa bundan daha hafif olmak üzere ta'zir cezası mıdır? İşte bu nokta fıkıh bilginleri arasında ihtilaflı bir noktadır. Şu örnek de böyledir Mesela bir kimsenin çölde fazla suyu bulunsa, suyu olmayan birisi ondan su istese fakat beriki suyu vermese ve susuz kişi susuzluktan ölse, böylesi de hiç kuşkusuz cezalandırılır. Fakat acaba adam öldürme cezası ile mi, yoksa başka bir ceza ile mi cezalandırılacaktır? Şu nokta fıkıh bilginleri arasında üzerinde gorüşbirliği edilen bir noktadır ki terk aynen icra gibi suçtur. Ancak ihmal iki kısımdır. A- Bir suç kastedilerek yapılan ihmal ya da daha düzgün bir ifade ile bünyesinde icraî suç vasfını taşıyan ihmaldir. Mesela birisi birisini hapsetse ve onun yemesine ve içmesine engel olsa ve böylece onun ölümüne yol açsa, bu kişinin bu hareketi kuş­kusuz içinde öldürme kastı bulunan bir ihmaldir. Yine yeni dünyaya gelmiş olan bir çocuğun göbeğini kestikten sonra, gerekeni yapmayıp bıraksa da çocuk ölse bu da içinde icraî suç vasfı olan bir ihmaldir. Bu suç icraî suçtur, çünkü öldürme suçudur. Sonucu icraî suç olan bütün suçları işleyen kimseler cezayı gerektiren bir suç işlemiş sayılırlar. Çünkü rivayet edilir ki susuz bir kimse bir topluluğa gider ve onlardan su ister, ancak kendisine sû vermezler ve adam susuzluktan ölür. Bunun üzerine Hz. Ömer onlara bu adamın diyetini ödetir.[139] B- İkinci çeşit ihmalde ihmalin bizatihi kendisi suçtur. Mesela, yapılması istenmiş bir emri yapmamak hattı zatında bir günahtır, nitekim zekatı vermeme meselesinde buna değinmiştik. Çünkü zekatı terketmek vermemek suçtur. Birinci kısımda da ihmal bazen bizzatihi suç olabilir, ancak bu suç başka bir suça sebep olur. Mesela su isteyene vermek gerekir; susuz kalmış kişi başka bir yere gidebilecek ve orada bulunandan su isteyebilecek durumda ise bu takdirde suyu vermeyen günah işlemiş olur. Fakat bu günahın içinde adam öldürme cinayeti yoktur, aksine ondan daha hafif bir suçtur. 129. Şafiîler, Malikîler ve Hanbelîler, susuz kalmış ve su isteyen birisine su ver­meyip de susuzluktan ölümüne yol açan kimsenin -eğer kastı tespit edilmişse- yap­tığı hareketin cinayet olduğuna hükmetmişlerdir. Maliki mezhebinde şu hüküm yer almıştır; Eğer bir anne süt emme çağında olan yavrusuna süt vermez de çocuk açlıktan ölürse -anne bunu isteyerek yapmış ise- çocuğu öldürme suçu işlemiş olur.[140] El-Mühezzeb isimli eserde yer aldığına göre, biricisi bir yerde hapsedilse ve kendi­sine yiyecek ve içecek verilmese, bu kişiyi hapseden şahıs katil sayılır. Ve katillere ve­rilen adam öldürme cezasını hak eder. [141] Buna benzer ifadeler Hanbelî mezhebi kitaplannda da yer almaktadır. [142] Zahirî mezhebi de aynı yolu benimsemiştir. İbn Hazm, el-Muhalla isimli eserin­de şöyle söylemektedir "Bizim bu konudaki görüşümüz -başarı sadece Allah'tandır- şudur Su isteyen susu­za, su vermeyenler, sadece kendi yanlarında su olduğunu, başka, hiçbir yerde asla su ol­madığını ve o kişinin ölünceye kadar başka yerden su bulmasının mümkün olmadığı­nı biliyorlar idiyse, o kişiyi teammüden öldürmüşler demektir. Bunun sonucu olarak su vermeyenler ister az, ister çok olsunlar, kısas edilerek öldürülürler. Ancak içlerinden susuz kalmış kimsenin durumunu bilmeyenlere ve su vermek imkanı bulunmayanlara kısas hükmü uygulanmaz. Bir de su vermeyenler meselenin böyle olduğunu bilmiyorlar idiyse -yani o kişinin başka yerde su bulmasının imkanı bulunmadığını ve kendi yanlarından başka yerde su olmadığını bilmiyorlar idiyse- aksine susuz kalmış kimsenin başka yerde su bulabileceğini tahmin etmişlerse bu takdirde onu hata eseri öldürmüş­ler demektir ve keffaret öderler. Akilesine de diyet verirler. Bu hükmün delili şudur "Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın."[143] bu­yurmuş ve yine yüce Allah "Hürmetler dokunulmazlıklar karşılıklıdır"[144] buyurmuştur. Bir müslüman kesin olarak bilir ki, herhangi bir müslüman kendisinden su ister de kendisi de su vermeye gücü yettiği halde buna. rağmen susuz kalmış kimseye kasten ve bile bile su vermezse ve susuzluktan ölmesine yol açarsa, imamların ihtilafsız gorüşbirliği ile onun canına kastetmiş olur. Kendisine saldırıda bulununca onun da Kur'an'ın ayeti hükmünce kendisine yapılmış saldırı kadar karşı tarafa saldırıda bulunması vaciptir. Bizim bu hükmümüz kesin olarak doğrudur ve bu konunun anlaşılmaz bir tarafı yoktur. Fakat kendisinden su istenen kişi bunu bil­miyor idiyse o kişiyi öldürmüştür, çünkü ona yaşaması için zorunlu olan nesneyi ver­memiştir. Ancak hata eseri öldürmüştür, şu halde hata eseri öldüren kişiye verilen ce­zayı hak etmiştir.. Aç ve çıplak kalan hakkında da hüküm budur. Bunların arasında hiçbir fark yoktur. Bütün bunlar saldırıdır, oysa bir yırtıcı hayvan tarafından izlenen ve kendisine sığınma fırsatı verilmediği için yırtıcı hayvan tarafından parçalanıp ye­nilen kişi olayında hüküm böyle değildir. Çünkü orada katil yırtıcı hayvandır. Ölen kişi onların cinayeti sonucu ve cinayetlerinden çıkan bir netice üzerine öldürülmemiştir. Fakat adamı bıraksalar da canavar onu yakalarsa, kendilerinin ise onu kurtar­maya güçleri yetiyor olsa, bu takdirde hepsi katil olurlar. Çünkü ölen sadece onların hareketleri sonucu ölmüştür. Bu meselede onlar birisini hapse tıkıp da. yemek vermeye­rek ölümüne sebep olanlar gibidirler. Aralarında hiçbir fark yoktur.[145] İbn Hazm'ın görüşlerini yukarıda ifade ettik. Genel olarak bakılınca İbn Hazm, ihmal fiilinden bir suç işleme kastedilmişse bunun suç olduğu kanaatinde olan fikıh bilginleri ile aynı görüşü paylaşmış olmaktadır. Buna göre suyu vermeyen kişi bununla onu öldürmek istemiş ise, teammüden öldürmüş demektir. Yine yiye­cek vermeyerek veya hapsederek öldürmeyi kastetmiş ise yine teammüden öldür­müş demektir. Bütün suçlar da böyledir. Yani terkin kasıtlı olarak yapıldığı bütüncinayetler böyledir. Eğer kişinin ölümüne sebep olmak kastedilmemiş fakat terk so­nucu kişi ölmüş ise, bu öldürme de İbn Hazm'e göre hata eseri öldürme demektir. Bu sözden üç sonuç çıkmaktadır A- Kişiye yönelik olan saldırı kasıtlı olduğu sebebiyeti sabit bulunduğu sürece bu cinayetin cezası tam olarak icraî suç cezasıdır. Çünkü işlenen suç icraî suç vasfı taşı­maktadır. Birisini kılıç kullanarak öldürmekle aç bırakarak öldürmek ya da canavar önüne atmak veya gücü yettiği halde canavara engel olmayarak onu parçalanmaya terketmek ve bu hareketle onun feci bir şekilde ölmesini istemek arasında hiçbir fark yoktur. Her iki örnekte de kılıç ve diğerleri madem ki maksat öldürmektir, o halde bunun hangi yolla gerçekleştirildiği önemli değildir. Çünkü itibar güdülen maksatlaradır yoksa araçlara değildir, itibar amaçlaradır yoksa bu amaçların gerçek­leştirildiği yollara değildir. B- Bir suç doğrudan doğruya onu işleyene isnat edile biliyorsa, ihmalde herhangi bir kasıt yoksa., adamı kurtarmak mümkün olduğu halde buna fırsat bulamamaları yüzünden yapamamışlarsa.. mesela bir canavar birisine saldırırsa ve o adamı cana­vardan önce davranıp parçalanmadan evlerine almaları imkanı yoksa... İşte bu du­rumda ihmal fiili bir suç teşkil etmez. Çünkü bîr kere ihmal fiili gerçekleşmemiştir, bir başka açıdan ise öldürme cinayeti onlara değil canavara nisbet edilir, bir üçüncü açıdan onların karşı tarafı öldürme gibi kasıtları yoktur, hata eseri öldürmüş sayıl­maları da mümkün değildir. Çünkü onlar bizzat öldürmemişlerdir ve bunu kasıt da etmemişlerdir. Üstelik öldürme onların yapabilecekleri bir şeyi yapmayıp da kusurlu davranmaları sonucu da meydana gelmemiştir. C- İhmal fiiline verilecek ceza aynen icra fiiline verilecek ceza gibidir, diye hüküm verenler suçun bizzat işlenmesi ile bizzat yapılmaması arasında fark görmemektedir­ler. Madem ki her iki durumda da kesin olarak belli olan ihmalin sonucu bilindiğine göre kasıt gerçekleşmiştir, o halde aralarında fark yoktur. Çünkü itibar saldırıya ve bu­nu kastetmeyedir. Madem ki fiilin bilindiğine dair kesin karineler vardır ve bu kasıt kesin ve sabit bir delil olmaksızın bir tahminden, faraziyeden ve takdirden ibaret de değildir, o halde itibar düşmanlık ve bunu kastetmeyedir. Hatta bu görüşü ileri süren bilginler, sonucunu bile bile yapılmış bir ihmali öldürme kastı olarak kabul ederler. 131. Bazı fikıh bilginleri bir cinayetle sonuçlanan ihmal fiilinde, öldürme sonucu­na varsa da yapılan ihmal vacibi terk değilse, ihmalin bizzat kendisini cinayet say­mazlar. Onların asıl suç saydıkları ve işlendiği takdirde cinayet cezasının gerektirdiği­ni söyledikleri ihmal, vacip bir şeyin terkidir. Mesela vacibi terk, adam öldürme gibi başka bir icraî suç sonucunu doğurmuşsa, işte o zaman ihmai fiilini işleyen terk gü­nahını ve cinayet cezasını yüklenir. Bu husus daha önce verilen birçok misallerde açıklanmıştı. O misallerde emir, dinin meylettiği ve ahlakın yakınlık duyduğu vacibi ihmal biçimindedir, İslamda dini vacip günah açısından hukuki ve kazaî vacipler gibidir. Bir kimse yanında bulunduğu halde susuz kalmış ve içecek bir şey isteyene bu­nu vermez de nihayet o kişi susuzluktan ölürse, bu ihmali istediği ve suyu vermedi­ği takdirde katil sayılacağını biliyorsa katil sayılır. Çünkü insanın yanında bulunansuyu bu durumda bulunan bir susuza vermesi vaciptir. Canavarın saldırdığı bir kişiye sığınması için yardım etmek vaciptir; buna göre canavarın adamı parçalayacağını bile bile ona sığınması için yardım etmeyen hiç kuşkusuz katil sayılır. Bu bakış açısının genel hatları bakımından birinci bakış açısı ile uyumlu bulunduğunu görmekteyiz. Çünkü her ihmal aslında bir vacibi terktir. Şu halde yemeği esirgemek, bir kişiye cana­vardan sığınma fırsatı vermemek ve sudan menetmek arasında fark yoktur. Nitekim bunlarla, bir annenin, yeni doğan çocuğunu göbeğini kestikten sonra bağlamaması arasında da fark yoktur. Çünkü bütün bu hareketlerde bir vacibi terk vardır. Bunları birbirinden ayn gören bilginler ise ortada fark olduğunu söylemek­tedirler. Onlar diyorlar ki Bir insanî ve ahlakî vacipler vardır bir de kanunî vacipler vardır. Bir şeyi terkeden kişi, ihmal edebilme yetkisi varsa katil sayılmaz, ama buna karşılık ihmal fiilinde bulunan kişinin kanunen ihmal yetkisi yoksa katil sayılır. Me­sela annenin yeni doğan çocuğunun göbeğini kesip sonra da bağlamaması buna ör­nektir. Gerçekten bu ayrım kanun ve hukuk açısından bir ayrımdır. Fakat şeriat hükmüne göre böyle değildir. Çünkü şeriata göre saldırıya uğrayan birisini gören kişi, bunu önlemek için gücü dahilinde her şeyi yapmak zorundadır. Burada suyu esirgeme, azık vermemek veya canavar tarafından parçalanmasına göz yummak arasında fark yoktur. Bu prensip Rasululah hadisi ile sabit olmuştur Ebu Said el-Hudri ri­vayet ediyor "Yanında biniti olan bunu olmayana versin. Kimin yanında fazla azığı varsa onu azığı olmayana versin."[146] Hadisi rivayet eden ravi diyor ki Sonra Rasulullah malların sınıflarını saymaya başladı. Saymasından dolayı zannettik ki fazla olan mallarınızda hiçbir hakkımız yoktur. Bu olay bir seferde yolculuk olmuştur. Gerçekte İslam'ın emrettiği dayanışma, insan nefsinin kurtulmasına veya insanın sıkıntılarını giderilmesine yardım eden o fiilleri vacip kılmaktadır. Bu nedenle biz her iki görüşün birbirine yakın olduğu, aralanndaki farkın çok belirgin olmadığı kanaatindeyiz. ihmal suretiyle katli ceza sebebi gören fıkıh bilginleri arasındabu konuda ihtilaf varsa da bu ihtilaf ahkamın ayrıntı lan ndadır, yoksa meselenin aslında ve ana temel­de değildir. Buraya kadar cumhuru teşkil eden fikıh bilginlerinin görüşlerim yansıttık. Onlara göre ihmal suçunun cezası icra fiilinin cezası gibidir. Tabii bu harekette kar­şı tarafa kasıt unsuru da gerçekleşmiş ve sabit olacaktır; kasıt unsuru ihmal fiilini ya­pan kişinin bu hareketinin sonucunda ölüm olayı meydana geleceğini kesin olarak bildiği zaman ortaya çıkar. Nitekim İbn Hazm da böyle hüküm vermişti. Hanefilere gelince; onlar ihmai suçu ile meydana gelen suçu, icra fiili ile meydana gelen cinayetle bir görmezler. Bu iki suça, aynı cezanın verileceğine hükmetmezler. Buna göre birisi aç birisine yemek vermese de adam açlıktan ölse, yiyecek vermeyen kişi adamın azığının olmadığını ve her ikisi de çölde oldukları için azık elde etmesinin mümkün olmadığını biliyor olsa, böyle birisi adam öldürme cezası ile cezalandı­rılmaz. Kısas edilmez, diyet de vermez. Yine bunun gibi, birisi boğulmakta olan bir başkasını görse, adamı kurtarabilecek imkanı bulunsa, fakat buna rağmen boğulmak­ta olanı kurtarmazsa, bu ihmali Hanefilere göre hata eseri veya teammüden adam öldürme cezası verilen bir adam öldürme cinayeti sayılmaz. Birisi bir susuza su ver­mese de adam susuzluktan ölse, Hanefilere göre bu adam da katil sayılmaz. İsterse su vermediği taktirde adamın kaçınılmaz olarak öleceğini biliyor olsun farketmez. Hatta Ebu Hanife daha da ileri gider ve der ki Bir kimse birisini bir yere kapatıp ka­pıyı üzerine kilitlese sonra adama yiyecek ve içecek vermese de adam açlıktan ölse, katil sayılmaz. Ebu Hanife'nin iki öğrencisi Ebu Yusuf ve Muhammed katil sayılır, fakat kısas edilmez, diyet vermesi gerekir derler. Oysa öldürme sırf ihmal dolayısıyla değil icraî bir fiil sonucu gerçekleşmiştir. Çünkü beriki onun üzerine kapıyı kilitlemiştir, bu konuda el-Bedayî'de yer alan ifadeler aynen şöyledir; "Birisi birisini eve kapatsa da adam açlıktan ya da susuzluktan ölse, Ebu Hanife'yegöre onu oraya kapatan birşey tazmin etmez. İmameyn'e göre diyet öder. "İmameyn'in meseleye yaklaşımı şöyledir Adamı odaya kapatmak ölümüne sebep olmaktır. Çünkü insanoğlu ancak yerse ve içerse yasayabilir. Adam aç iken ya da su­suz iken bunları kendisini vermemek onu öldürmek demektir. Bu olay tıpkı yolun or­tasına kuyu kazmak gibi bir şey olur. Buna karşılık Ebu Hanife der ki Adamın öl­mesi açlık ve susuzluktandır. Açlığı ve susuzluğu da kimse yapamaz. Oysa kuyu kaz­mak böyle değildir, çünkü kuyu kazmak kuyuya düşmeye sebeptir. Kazma fiili kazıyı yapan tarafından işlenmiştir, O halde kazıyı yapan tesebbüb yoluyla sebep olma katil olmuştur. Birisi birisine zehir yedirse ve adam ölse, ölen zehiri kendisi almış ye­miş ise, bunu ona yediren tazminat vermez. Çünkü zehiri içen kendi isteği ile içmiş­tir. Fakat zehiri içtirtene tayzir cezası verilir ve dövülür. Çünkü belli bir had cezası olmayan bir cinayet işlemiştir. O da aldatmaktır. Buna karşılık zehiri adamın boğa­zına zorla akıtmış olsaydı bu takdirde diyet verecekti. İmam Şafî'yegöre -Allah rahmet eylesin- kısas edilir çünkü cinayet işlemiştir.[147] 134. Bu örnekten ortaya çıktı ki Hanefi mezhebinde ihmal suçu hüküm itibarı ile icra suçu gibi değildir. Yani başka bir ifadeyle menfi suçların cezası müsbet suçlar gibi değildir. İhmal suretiyle olan öldürmelerde icra suretiyle öldürmelerde olduğu gibi diyet ve kısas cezası gerektiren bir öldürme olduğunu bile kabul etmemektedir. Oysa bu vermeme fiiline bir de müsbet bir fiil eklenmiştir ki o da açlıktan ölene kadar kişiye kapıyı kapatmaktır. Hanefi'lerin bu meselede üzerine hüküm bina ettikleri temel üç tanedir. A- Onlara göre cinayetlerde itibar, direkt olarak işlenmiş olan cinayetlerdir. Öl­dürme suçunda cinayet unsuru direkt olarak sebep olmak suretiyle yapılmışsa var­dır. Tesebbübte fiil kaçınılmaz olarak ölümü getirmiş, ölüm bizzat kati suçuna se­bep olan fiile bağlanmış ise, bu takdirde fiil bir cana kasıttır. Buna göre bir kimse herkesin gelip-geçtiği yola bir kuyu ya da bir çukur kazsa, bu çukura bir insan yuvarlansa ve ölse, ölümün sebebi bizzat o kazıdır, o kazı bir cana kasıt demektir. Ku­yuyu kazan da katil olur. Kazıyı yapan katil diye nitelendiğine göre bu durumda di­yet vermesi gerekir. Ama birisine yardım etmeyip boğularak veya susuzluktan ölmesine yol açsa veya adamı kurt veya arslan parçalasa, burada ölüme sebep ihmal değildir. Ölüme asıl se­bep açlıktır, susuzluktur, bunlar da o adamın fiili ile olmamıştır, o halde adam katil diye nitelenemez. B- Bir kişinin kati veya cana ya da organlara kasıt cinayeti ile nitelenmesi için ge­nelde temel kriter bu fiilin o kişiden müsbet bir fiil şeklinde olması ve ortaya çıkan sonuçla öldürme doğrudan doğruya ilgili bulunmaması biçimindedir. Bu sonuç ya öldürmedir ya da buna benzer şeylerdir, ihmal fiilini işleyen kişiye müsbet fiil isnat olunamaz. Çünkü menfi durumda kişi gerçekte müsbet bir suç işlemiş sayılamaz. C- Saldırı fiillere ait niteliklerdir, yoksa yapmama fiilinin niteliği olamaz. Bir şeyi yapmakta çekimser olan kişinin "fail" olması mümkün değildir. Üstelik yapmamak fiili saldırı anlamına alınacak olursa bu takdirde saldırının manası kişinin şariden al­mış olduğu haklarına, azığına, suyuna ve mülküne tecavüz etmiş anlamına gelir. Oysa bunların tümü insanın hakkıdır, bunlardan dilediğini verir, dilediğini de ver­meyebilir. Kendine ait bir hakkı kullanan kişi yani başkasına vermeyen kişi saldırı yapmış ve suç işlemiş sayılmaz. Günahkar sayılsa bile adam öldürme suçunu işlemiş sayılmaz. Burada hatırlatmakta yarar vardır ki, Hanefi fikıh bilginleri sonucu suç teşkil eden ihmal fiilini derecesine göre çeşitli cezalar öngörülen suç olarak kabul etme­mekle birlikte hüküm vermişlerdir ki ihmal fiili hiç kuşkusuz günahtır, Rasulullah emrine aykırı davranmaktır ve isyandır. Fakat sözkonusu olan bu günah ha­kim nezdinde kötülük ve zarar vermek için yapıldığı sabit olursa, bu takdirde hiç kuşkusuz bu durumda o fiil cezası belirlenmemiş suçlardan sayılır ve bunun cezası devlet başkanının uygun gördüğü ta'zir cezasıdır. Hanefilerle öteki mezhepler arasındaki fark şudur Hanefılerin dışındaki imamlar ihmal fiilinden, icra fiilinden çıkan sakıncalar meydana geliyorsa bu takdirde ihmal fiilini cinayet saymaktadırlar. Hanefi'ler ise cinayeti suçu sadece suça bitişik olan doğrudan sebeb'e bağlayıp ve nisbet etmektedirler. Çünkü ihmal fiili suça doğru­dan olarak bitişik ve bağlı olan sebep değildir. Bununla birlikte ihmal fiilini işleyen günahkardır ve başka bir cezaya layıktır ve bu ceza ihmal fiilinin sonucu değildir. Araştırınca görüyoruz ki, menfi suçlar modern hukukçuların da önem ver­dikleri birşey değildir. Modern hukukçular bu meseleyi, Malikîler, Zahirîler ve ih­mal biçiminde işlenen suçlan tıpkı icra fiili ile meydana gelen suçlar gibi kabul eden öteki imamlar gibi, ele alıp enine boyuna incelemiş değillerdir. Bu çeşit suçlara Üstad Ali Bedevi değinmektedir. Ali Bedevi "Müsbet ve Menfi Kasıt" başlığı, altında aynen şunları söylemektedir "Bazı fıkıh bilginleri suç kastı için yeni bir ayrımdan söz etmektedirler. Yani bunlara göre kasıt ya müsbet olur ya da menfi olur. Müsbetkasıt, silahla adam öldürmek gibi bir fiil işlemekle yapılandır. Menfi kasıt ise yapıl­ması gereken şeyden kaçınmak ve ihmal suretiyle meydana gelendir. Nitekim teammüden yapılan menfi suçlar yapmama suçu ve menfi yolla olan müsbet suçlar böy­ledir. Bazı büyük fıkıh bilginleri son çeşit suçlar için, yani vurma, yaralama, afet ve­ya ihmal fiili ile meydana gelen ölüm gibi suçlarda bilmeye ve kasıta -teammüd sorumluluğu dışında başka sorumluluğa yol açacak derecede fahiş bir ihmale yol aç­madığı sürece- itibar edilmeyeceğini söylemişlerdir. Çünkü nasslar bu gibi suçlara teammüden işlenen suçlar gibi ceza vermeye izin vermemektedir.[148] Yine Üstad Ali Bedevi menfi suçlarda cezanın temeli hakkında bilginlerin bakış açılarının değişik olduğunu zikreder. Alman hukuku, işlediği suçu menfi yön­den işleyen suçlunun, tıpkı müsbet yönden işleyen suçlu ile aynı cezaya çarptırılma­sını benimsemiştir. Buna ölmesi suretiyle kurtulmak kastı ile yavrusunu kasten emzirmeyen anneyi örnek verebiliriz. Yine demir yolları görevlisi de böyledir. Demir yolları görevlisi iki tren birbiriyle çarpışsın diye gelecek tren daha gelmeden makas değiştirerek iki trenin çarpışmasına yol açarsa buna örnek olur. Bir başka örnek de kör olan bir insana kollama ve gözetme görevi yapan, buna rağmen onun bir kuyu­ya doğru yürümekte olduğunu görüp de onu kolundan tutmayarak kasten kuyuya düşmesine yol açan da böyedir. Alman hukukçular ihmal suçuna müsbet fiilin su­çun cezanın verilebilmesi için, ihmal fiilini yapan kişinin kanunen mağduru koru­maya yarayan fiili yapmakla yükümlü olmasını şart koşarlar. Eğer kişi bu hareketi kanunen yapmakla yükümlü değilse, bu takdirde ihmal fiili sebebiyle cezalandırılamaz. Çünkü kanuna aykırı hareket etmemiştir. Tam tersine sadece iyilik, insaniyet gibi insanlık prensiplerine aykırı davranmıştır. Çünkü kanun bu gibi insanlık değer­lerinin ihmaline karşı bir ceza getirmemiştir. İşte Alman hukukçuların bakış açısı böyledir. Fransız hukukçularının ekserisi ise derler ki, görevini suç işlemek kastı ile yerine getirmeyen kişinin bilfiil suç işleyen kişi gibi sorumlu sayılması mümkün değildir. Fransa'da, kanunda bu konuda 1898 yılında yapılan tadile kadar uygulama bu şekilde olmuştur. Sözkonusu değişiklikten sonra kanun daha onbeş yaşına basmamış çocuğa, onu teammmüden öldürmek ga­yesi ile yiyecek vermeyen kişi hakkında hüküm getirmiştir. Kanunun bu hükmü is­tisnaî olup, başka meselelerin buna kıyas edilmesi caiz değildir. Fakat Jarson kanu­nu hükme bağladığı, yemek vermeyen bu kişi hükmüne başkalarına karşı kanunen birtakım görevleri yerine getirmesi gereken, fakat bunu ihmal eden kişilerin de ek­lenmesi gerektiğini düşünmektedir. Mesela kör bir kişinin götürülmesi veya bir ço­cuğun ya da delinin ya da felçli birisinin beslenmesi kendisine havale edilmiş kişiler buna örnektir. Bu gibi kişiler teammüden görevlerini yerine getirmezlerse ve bunun sonucu olarak da ölüm veya yaralama meydana gelirse bu kişiler de hukukçuya göre kanunun kapsamına dahil olmalıdır. Çünkü burada ihmal fiili son derece katıdır ve suç derecesine varmaktadır. Hukukçu diyor ki adaletin gerekleri, kanunda var olan boşluğu doldurmak üzere yeni bir düzenleme getirilmesini şart kılmaktadır. Şu halde o da bu özel hükme kıyas yapılamayacağını te'yid etmektedir. Ve adaleti gerçek­leştirmek için kanunda öngörülen duruma yeni durumlar eklemektedir.[149] Üstad Dr. Said Mustafa diyor ki icraî suçlarla ihmali suçlar, ancak suçlunun menfi tutumu ile çelişen kanuni bir görevle yükümlü olması ile birbirine eşit olur. Eğer böyle olmazsa mesele ahlakî görevi ihmal etmiş olmaktan öte gidemez. Üs­tad bu görüşü ile Fransız kanununa ve o kanunun kaydına kayıt getiriyor ve tespiti­ni bütün menfi suçlarlarda geçerli genel bir kayıt kılıyor. Ve bu ifadeleriyle, Üstad Ali Bedevi'nin bakış açısını yansıttığı Alman hukukuna yöneliyor. O bu konuda şöyle söylüyor "Gerçekten suçlunun bu durumlardaki tutumu sırf menfi bir tutum olmaktan çok daha beterdir. Çünkü onun mağdura karşı görevinin gerektirdiği şeyleri yerine getirmemiş olması fiilen kanuni bir durum meydana getiriyor. Ve bu son durumla ilgili bulunuyor. Şöylesine ilgili bulunuyor suçlunun görevini yerine getir­memesi kanunun cezaya bağladığı harici bir amil oluşturuyor.[150] Sonra üstad sonuç olarak müsbet suçların cezasının öngörüldüğü menfi suçlar hakkında şu kuralı getiriyor "ihmal fiili ile icra fiili sonucu işlenen suçların birbiri ile aynı olması için, yapmamanın kanunun emrettiği konuda olması veya yüklenilen bir göreve aykırı olması ya da failin kendisinin sebep, olduğu birisini hapsedip de son­ra açlıktan ölmeye bırakması gibi bir durumdan kaynaklanması gerekir. [151] Mısır yargı sisteminde bu konuda yerleşik herhangi bir ilke ve prensip yoktur. Çünkü Mısır yargıtayı görüşünü beyan etmemiştir. Mahkemelerin kararları ise aynı metoda bağlı kalarak verilmiş değildir. Bir mahkeme yeni dünyaya gelen çocuğun göbeğinin kesildikten sonra bağlanmamasını ve bunun sonucu olarak ölmesini kati cinayet saymamaktadır. Bu da o mahkemenin ihmal fiilini, icra fiili gibi suç sayma­dığını göstermektedir. Bununla birlikte aynı mahkeme bir yerde yığılı bir tahılı bek­leyen bekçinin tahılı ihmal edip rüzgarların telef etmesi durumunda bekçinin tahılı kendisi rüzgara vermiş gibi fail olduğuna hükmetmiştir. Halbuki bekçinin işlediği suç sadece "ihmal" suçudur. Mahkeme gerekçeli hükmünde şöyle demiştir "Bekçi­nin kendisine teslim edilen tahılı muhafaza etmesi, kollaması ve tehlike anında kal­dırılması için izin taleb etmesi ve onu koruması sonra da istendiği zaman vermek üzere teslim edene iade etmesi gerekirdi. Bekçinin kendisinin de ifade ettiği gibi tahılı bırakması ve rüzgarın önünde zayi olması ile yan kesîcilik arasında hiçbir fark yoktur. Bu olayda suç tamamen teşekkül etmiştir. Çünkü suç müsbet fiille gerçekleştiği gibi menfiifiil ile de gerçekleşir. Suçun ihmal fiil ile teşekkül etmesi için kanunun kişiden olumlu bir fiili yapmasını istemiş onun da bunu yapmamış olması ve kanunun kendi­sine farz kıldığı yükümlülüğü yapmaktan geri durmuş bulunması gerekir. Dr. Mustafa Said'e göre, ihmal suçları ile icra fiil suçlarında asıl gözönüne alınacak, ihmal ile sonuç arasındaki olumsuzluğun ne derece var olduğuna ve buradaki kasıt unsurunun hangi ölçüde bulunduğunadir. Üstad bu konuda şöyle söylemektedir "Bazen suç fiili menfi olur ve kanunun gerekli gördüğü fiili yapmama suçuna girer ki bu nadirdir. Çoğunluk suçların müsbet suçlar biçiminde olduğudur. Çünkü şari' em­rettiğinden çok yasak getirir. Kabul edilen hususlardandır ki ihmal müsbet fiiller gibi­dir. Suç, ihmal fiilinden de teşekkül eder. Çünkü ihmal fiili de dış dünyada müşahhas bir etki bırakır... Hukukgenelde kastedilmiş zararlı sonucu beyan etmek suretiyle suçun niteliği üzerinde durur. Failin bu sonuca ulaşmak için baş vurduğu araçlarla ilgilen­mez. Hukuk nazarında bütün araçlar eşittir. Ancak hukuk bunun aksine bir hüküm getirmiş de kullanılan aracı da suç için bir unsur saymış ise böyle değildir. Hukuk öl­dürmeden, vurmadan ve yaralamadan yani suç için seçilmiş yolların sonuçlarından söz eder. Suçun ateş açılarak işlenmiş olması veya keskin bir aletle yapılması önemli de­ğildir. Ya da mağdura yemek vermemek suretiyle ihmal fiili ile işlenmiş olması önemli değildir. Çünkü her iki durumda da yapılan harekete dış dünyada aynı sonuç bağlan­maktadır. O halde iki araç arasındaki yapılacak her ayrım yerinde değildir." Dr. Mustafa Said daha sonra kanun yorumcularını yapmama fiilinin bir görevi ih­mal etme ve onunla çelişmesinin veya mağdurun kendisini korumaktan aciz olması­nın gerektiği yolundaki şartlarının sebebiyet ilişkisini tespit etmek için gerekli kri­terler olabileceklerini ifade etmektedir. Yani ihmal fiilinde bu fiilin kanuni bir yükümlülğü çiğnemek veya mağdurun kendisini yapmama fiilinin sonuçlarından korumak gibi şartlar sadece sebebiyet un­surunun var olup olmaması için aranır. Yoksa ihmal fiilini suç saymak için değil. Yukarıdaki tespitler mağdurun acizliği bakımından doğrudur. Çünkü sebeb an­cak ihmal fiilinin sonuçlarından korumaktan kurbanın aciz olması ile teşekkül eder. Buna karşılık ihmal edilen şeyin bir görev olmasının şart olmasına gelince, bu dü­şüncenin sebebiyet unsuru ile ilişkisi yoktur. Çünkü ihmal edilen şey kanuni bir yükümlülük olmayan birşey olabilir. Bununla birlikte terk fiili kaçınılmaz olarak ölüm­le sonuçlanabilir. Şu halde burada kanunî bir yükümlülük çiğnenmediği halde sebe­biyet unsuru vardır. Modern hukuk bakımından ihmal suçunun hükümleri budur. Bu konuda yaklaşımlar aşağıdaki maddelerdeki gibi özetlenebilir A- Modern hukukçular, hemen hemen fikir birliği içinde, bir suça ya da zarara yol açan ihmal fiilinin kanunun istediği bir görevi terk etme unsuru olmadıkça ih­mal suçunun icra suçu gibi bir suç olmayacağı kanaatini ifade etmişlerdir. Tam ter­sine, onlara göre bu ihmal suç sayılmaz. Çünkü ihmal fiili ile suç teşekkül etmeden daha başta kanuna karşı gelme unsuru meydana gelmelidir ki kişi yaptığından dola­yı hesaba çekilebilsin. Çünkü kanunlar iyilik ve insanlık prensiplerine ve bunlara benzer genel davranış kurallarına göre insanı hesaba çekmezler. B- Alman hukuk sistemi ihmal suçunun boyutlarını ve alanını geniş tutmuştur ve genelleştirmiştir. Böylece ihmal suçu sonucu itibarı ile suça yol açan her görevin terkini kapsamına almıştır. Fransız kanunu ise sadece onbeş yaşına basmamış bir ço­cuğu aç bırakıp öldürme suçunu kanun maddesine almıştır. Fransız kanun yorumcuları ise bunu tenkid etmişlerdir. Çünkü kanun, korunmaları ve zarardan muhafaza edilmeleri kendilerine yüklenmiş olan kişilerin ihmal suçlarını da kapsamına al­malıydı, demişlerdir. Mısır kanununda ise Alman veya Fransız sistemine göre hare­ket ettiğini gösteren herhangi bir emare yoktur. Yargı sistemi ise henüz herhangi bir ilke benimsememiştir. Bazı kanun yorumcuları sebebiyet bağıntısı bulunduğu sürece ihmal fiili ile olan cinayetler suçlarin tümünün kanun kapsamı içine alın­ması kanaatindedirler. Ancak bu bir görüştür ve henüz genel olarak yargı alanında tatbik sahasına geçmemiştir. C- Kanunun kabul ettiği cezayı gerektiren ihmal suçu her açıdan menfi değildir, tersine içinde müsbetlik manası da vardır. Bu konuda ileri sürülen çeşitli görüşleri ve değişik yaklaşım tarzlarını açıkla­dıktan sonra şu sonuca varıyoruz Gerçekten İslam hukukçuları bu konudaki etüdleri ve araştırmaları ile meseleyi her yönüyle ele almakla, önceliği diğer hukuk sis­temlerinin elinden almışlardır. Hatta bugün modern hukukçuların verdikleri örnek­ler bile İslam fıkıhçılarının zikrettikleri örneklerdir. Herhalde daha önce İbn Hazm'den yaptığımız alıntı, ihmal ile suç arasındaki bağıntıyı nasıl açığa kavuştur­duğunu ve onu suça nasıl sebep kıldığını, teammüd ile hata eseri olan suçları nasıl tasavvur ettiğini ortaya koyup göstermektedir. Çağımızdaki modern hukuk kitapla­rından İbn Hazm'ın o ifadesi gibi bir yaklaşımı, meseleyi açığa koymayı, tam olarak aydınlatmayı ve yazmayı göremedik. İşte biz burada kaydediyoruz ki İslam hukuk­çuları daha önce kendilerini bu konuda hiç kimsenin geçemediği çok ileri merhale­lere varmışlardır. Modern hukuk ile İslam hukukunu karşılaştırdığımız zaman modern hukukun genelde Ebu Hanife'nin görüşleri ile aynı olduğunu görmekteyiz. Ebu Hanife, ih­mal suretiyle olan cinayetin suçun cezasının icra fiili ile meydana gelen suçların cezası ile aynı olmayacağına hükmetmiştir. İhmal fiili her ne kadar suç olsa da için­de suç vasfi eksik olması Ebu Hanife'ye göre cezası yapma fiil suçu gibi aynı ceza olmayacaktır. Bu nedenle, Hanefî fikıh bilginleri derler ki bir kimse çölde bulunsa yanında ihtiyacından fazla su bulunsa; ve yanıbaşında suyu olmayan birisi bulunsa, suyu olanın galip zannına göre eğer bu susuza su vermediğinde susuzluktan ölece­ğini tahmin etse ve buna rağmen ona su vermese, susuz kalmış kişi de suyu olanla bu konuda çarpışmaya başlasa ve onu öldürse diyet vermesi gerekmez. Çünkü o vermemek bir saldındır. Su isteyenin durumu saldırıya uğrayan kimsenin durumu gibidir. Bu örnek göstermektedir ki, Ebu Hanife ihmal fiilini, cezası yapma fiilinin cezası kadar olmasa da, suç saymaktadır. Alman hukuku, Maliki ve Zahirî mezhebinden daha geri olmakla birlikte onlara ya­kındır. Çünkü Alman hukuku ihmal fiilini -şayet kanunun yüklediği bir yükümlülüğü terk ise- suç saymıştır. Oysa Maliki ve Zahirî mezhepleri ve öteki mezhepler bu mese­lede yükümlülüğün kanunî olması ile dinî olması arasında fark görmemişlerdir. Çünkü dinî bir yükümlülük terk edildiği zaman bir hayatın yok olmasından dolayı tazmi­nat gerektiriyorsa, kazaî yargısal bir göreve dönüşür. Bu mesele Ebu Hanife mezhe­binde de böyledir. Bîr annenin çocuğunu emzirmesi dinî bir yükümlülüktür. Fakat çocuk annesinin dışında hiç kimsenin memesini almıyorsa ya da çocuğun ve babasının çocuğu emzirecek sütanne kiralamaya yetecek malları yoksa ve çocuğun da ölmesi sözkonusu ise.. İşte bu durumda o dinî görev sırf dinî bir yükümlülük olmaktan çıkar ve kaza organının bakacağı kanunî yükümlülük alanına girer. İşte burada görmekteyiz ki İslam fıkhını bütün mezhepleri ile birlikte hiçbir hu­kuk sistemi geçmiş değildir ve hiçbir hukuk sistemi ona yetişecek de değildir. Bu nokta İslam fikhının öteki hukuk sistemlerinin önüne geçtiğinin tespit ve tes­cil edildiği noktadır. Şimdi bunu buraya kayıt ettikten sonra suçların öteki kısımla­rını beyan etmeye başlayabiliriz. Kasıtlı Suçlar, Kasıtsız Suçlar Yapılan bir hareket başkasına zarar veriyorsa bu hareket bizatihi suç sayılır. Suç demek bozmak demektir ve verilen zarar ister kasten yapılmış olsun isterse kas­ten olmasın, İslam şeriatı'nın korumayı istediği maslahatlara zarar vermek demek­tir. Kişi bu hareketi ile ister cezaî sorumluluk taşısın, isterse taşımasın farketmez. Gerçi bu konuda değişik görüşler vardır ve bunu ileride yeri gelince açıklayacağız. Buna göre suçlar iki kısımdırlar. Kasıtlı suçlar ve kasıtsız suçlar. Kasten ve bilerek işlenmiş suçlar kişinin suçu isteyerek ve teammüden işlediği ve bu konuda yasaklama olduğunu bile bile işlediği suçlardır. Bu ifade ve tespite göre kasten ve bile bile işlen­miş suçların teşekkül etmesi için üç unsurun bir arada bulunması gerekir. Bunlar a- Suçun teammüden işlenmesi. b- Suçun işlenmesine yönelik serbest bir iradenin bulunması. c- Bu konuda bir yasağın bulunduğunun bilinmesi. Kasten ve bile bile işlenmemiş suçlar ise bu üç unsurdan herhangi birinin eksik olduğu suçlardır. Bir suç hata eseri işlenmiş ise kasten ve teammüden işlenmiş bir suç sayılmaz. Yine suç "ikrahı mülci"[152] altında işlenmiş ise de kasten ve bile bile işlenmiş suç sayılmaz. Çünkü bu gibi suçlarda suçlu hattı zatında katli öldürmeyi istemiş değildir, onun asıl istemiş olduğu -fikıh bilginlerinin bu konuda ihtilafı ol­makla birlikte- kendi nefsini kurtarmaktır. Bunu ileride ikrah zorlama altında işle­nen suçlar ve zorlamanın baskı altında kalan kişiye yüklediği sorumluluğun boyut­larını ele alırken anlatacağız. Cinayet işleyen kişinin temyiz kabiliyetinden yoksun olması ya da temyizinin noksan olması da böyledir; yani işlediği suç kasten işlenmiş suç değildir. Çünkü doğru ve sağlıklı bir kasıt olması için yapılan işin doğuracağı zarann yaptığı fiilin sorumluluğunu yüklendirecek tam bir bilgi ile olması gerekir. Buna göre sabi ço­cuğun işlediği suç teammüden sayılmaz ve bu gibi suçlara cinayet ahkamı uygu­lanmaz. Şimdi biz zorlama altında işlenen suçları ilerideki yerine erteleyelim, hata ve bilmeme sonucu işlenen cinayetleri ele alalım. 143. Bir cinayet teammüden değilse hata eseri cinayet olur dedik. Hata iki çeşittir. Birincisi kasıtta hatadır, ikincisi ise fiilde hatadır. Birincisi kasıtta hata, bir kimsenin birşeyi av hayvanı zannedip ve ateş ettikten sonra bunun insan olduğunun anlaşılmasıdır. Ya da bir kimsenin savaşçı düşmandır diye ateş etmesi, sonra ölenin kendi ülke­sinin vatandaşı ya da müslüman çıkmasıdır. Bu gibi olaylardaki hata kasıtta hatadır. Çünkü yaptığı fiil istediği gibi gerçekleşmiştir, kişi okunu hedefe doğrultmuş ve hedefe vurmuştur. Fakat hata onun zannında ve tahmimindedir, kastındadır. İkincisine gelince, bu hata fiilde hatadır. Bir kimse istediği belli bir hedefe ateş etse ancak attığı kurşun hedefi şaşsa ve bir kişiyi vursa, burada fiilde hata sözkonusudur. Burada kasıt sağlamdır. Fakat hedefini yanlış seçen fiildir. Ez-Zeylaî bu aynmı şu sözü ile ta'lil etmekte sebebini belirtmekte ve açıkla­maktadır. Hata iki çeşittir. Çünkü insan birşeyi yaparken o şeye iradesi ve organları ile yönelir. Bu iki unsurdan herbirinin ayn ayn veya bir arada hata etmesi mümkün­dür. Birisi av zannederek bir hedefe ateş etse ve ancak attığı nesne bir adama rastlasa burada hem kasıtta hem de fiilde hatadan söz edilir. Çünkü ateş eden kastında hata etmiştir ve adamı av zannetmiştir ve ateş etmiştir, ancak ateşi ava değil insana rastlamıştır. Hata fiilde de sözkonusudur. Böylece iki hata bu olayda bir araya gel­miştir. Çünkü bu olayda iki hata birbiri ile çelişik değildir ki bir araya getirilmesi mümkün olmasın. Tam aksine mümkündür. İki çeşidi ile hatanın durumu böyledir. Çünkü hatada insanın mağdura karşı saldırı kastı yoktur. Tam tersine insan başka bir şeyi kastetmiştir ya da inancına göre kanı masum olmayan bir insana ateş etmiştir. Bu çeşit hatada suç işlendiği zaman suç bilinmektedir ya da insanın tam bir bilinci vardır. Her ne kadar bu bilgi ile birlikte istenmeyen sonucu doğuran hata varsa da böyledir. Bir de suçun işlendiği sıra­da insanın bilgisinin olmadığı durumlar vardır. Bu çeşit suça fikıh bilginleri "hataya benzeyen suçlar" derler. Buna örnek olarak şunu verebiliriz Bir kimse uyuyor olsa ve uykusu içinde birisinin üzerine yuvarlansa ve onu öldürse, bu çeşit hatadan söz edilir. Zeylaî bu çeşit hatanın hata benzeri olduğunu söyler ve şöyle açıklar "Ger­çekten tahlil edilirse bu olaydaki hata, hata değildir. Çünkü uyuyan kişinin herhangi bir şeyi yapmaya yönelik iradesi yoktur. Ama gerçekte ortada bir fiil olduğuna göre, telef ettiği şeyi ödemek zorundadır. Tıpkı çocuğun fiilinde olduğu gibi. Burada yapı­lan fiil hata benzerî kabul edilmiştir. Çünkü uyuyan kişi mazurdur.[153] Hata benzeri hatalar kasıtta hataya değil fiilde hataya benzer. Çünkü kasıtta hata­da vurmak fiili bilerek işlenmiştir. Fakat hatalı bir zan iledir. Yoksa kesin bir bilgi eseri değildir. Oysa bu çeşit hatada suç -tıpkı fiilde hata gibi- sırf fiile yöneliktir. Fiil­de hatalarda suç, fiilin hedefinin şaşırıp başka hedefe yönelmesi ile teşekkül eder. Fiilde hata ile hata benzeri olan arasında benzerlik olmakla birlikte hata benzeri suçun fiilde hatanın bir çeşidi sayılması mümkün değildir. Çünkü her iki çeşit hata­ya yani fiilde ve kasıtta hataya düşen kişi ne yaptığını bilmektedir, aklı başındadır. Çünkü iyi tahlil edilirse görülür ki, gerçekten hata demek kişide fiile yönelik bir çeşit bilgi ve kasıt var demektir. Oysa hata benzeri suçta herhangi bir fiile yönelik ne bilgi vardır ne de irade ve kasıt. 145. Bir suçta herşeyin kendisi ile tartıldığı bilgi unsuru yoksa, bu suç teammüden yapılmış suç sayılmaz. Delilerin, bunakların, çocukların işledikleri saçlar -mükellef ol­madıkları gerekçesi ile- sakıt olmaz, düşmez; asıl düşen bu suçların aslî cezalarıdır. Dolayısıyla suçların cezaları malî cezalara dönüşür. Şer'an hüküm verilmiş şeylerden­dir ki ehliyetten yoksun kişiler işledikleri suçtan verdikleri zarardan dolayı malları ile sorumlu olurlar. Dolayısıyla birisinin malını itlaf ettikleri zaman bunu kendi mallarından öderler. Her ne kadar sözlerinden sorumlu olmayıp sözlü tasarrufları geçerli de­ğilse de bu gibi tasarruflarının herhangi bir değeri yoksa da fiili tasarruflarından mal­ları ile sorumludurlar. Hanbelî mezhebi kitapları bu gibi fiilleri -dış görünüşü itibarı ile teammüden gibi olsa da- hata eseri yapılmış fiillere katmışlardır. Bu nedenle İbn Kudame el-Muğni isimli eserinde şöyle söyler "Mükellef olmayan birisinin işlediği öl­dürme fiili teammüden olsa bile hata benzeri öldürmedir. Birçokları tarafından zikre­dilen bu çeşit suçlar hata kısmına girerler. Çünkü suçu işleyen o fiili kasten yapmamış­tır ya dakasten yapmıştır da ancak kendisinin kastı teammüdü geçerli kişilerden de­lildir, bu nedenle fiiline hata denilmiştir ve hata. hükmü uygulanmşıtır. el-Hırakî böy­le açıklamıştır ve çocukla delinin teammüdlerinin hata olduğunu söylemiştir.[154] Bu açıklamalardan ortaya çıkıyor ki, teammüd niteliğini alan cinaî kasıtlarda cina­yeti işleyen kişinin geçerli bir kasıt bulunması, kişilerde bu kasıtın tam bir aklî idrak ve takdir yeteneğine dayalı olması şarttır. Kişi eğer aklını yitirmiş ise bu takdirde herhangi bir sorumluluk getirecek geçerli bir kastı yoktur. Çünkü meseleleri tartıp değerlendirmesi sağlam değildir. Gerçekten bu ayrımın şeriatta apaçık bir ifadesi vardır. Çünkü kastedilerek yapılmış bir suç bir saldırı demektir. Şu halde böyle bir saldırıya niyet etmek ve onu gerçekleştirmek günahtır. Oysa kasıtsız işlenen suçlarda niyet sonucu herhangi bir günah kazanılmaz, ihmalkârlık ve ihtiyatsızlık bir tarafa bırakılırsa başka açıdan dinî bir sorumluluk da bulunmaz. Bu nedenle şahıs fiile yönelik kastı bulunmadığı süre­ce adam öldürme cinayetini işlemiş sayılmaz. Bu anlattıklarımız Allah ile kendi ara­sındaki durum itibarı iledir. Fakat insanoğulunun dokunulmazlığı olması ve hiçbir kanın boş yere akıp gitmeyeceği prensibi ve de benzeri olayların devamlı meydana gelmemesi için kişiyi ihtiyata ve gözünü dört açmaya sevketmek gayesi ile şarii bu konuda dünyevi açıdan ceza öngörmüştür. Biz diyoruz ki; çünkü, bir insanın kastettiği şey, kasıt olarak aslı itibarı ile "mubah" ise, hata eseri işlenen suçta "ihmal"den başka bir günah yoktur. Şayet yapılan fiil mubah değilse bu takdirde günah vardır. Bir önrek verelim Bir kimse öldürmek kastı ile okunu düşmanına çevirse de hedefi vuramasa ve attığı ok bir başkasına rastlasa günaha girer. Çünkü bu kişi hem kötülüğü ve hem de suçu işlemeyi istemiştir. Fa­kat işlediği cinayeti tamamlayıcı unsur eksiktir. Bu unsur eksikliği kendisi yüzünden ve iradesinden kaynaklanmamıştır. Fakat mesele aralarındaki kine kurban giden bir in­san açısından değerlendirilirse yaptığı cinayet hata eseri bir öldürmedir. Çünkü oku atan onu öldürmeyi kastetmemişti. Bu durumda fiilde hata sözkonusudur. Hata benzeri olan katillerde günah var sayılmaz, burada ceza dikkatsizliğedir ve İslamın "hiç bir kan boşa akmaz" prensibi yüzündendir. Mükellef olmayanların cinayetlerine gelince bu tip cinayetlerde din bakımından herhangi bir sorumluluk yoktur. Çünkü suçu işleyenler dini mükellefiyetlerle yü­kümlü değllerdir. Bu gibi suçlarda ceza sadece malidir. Zira itlaf yok etme ve ifsad sözkonusudur. Şu halde mükellef olmayan bu gibi kişiler zarar verdiklerine, karşılık olarak malî yönden tazminat ödemeye mecburdurlar. Suçların dinî yönden ayrımının faydası budur. Tabii ki şeriatın iki yönü var­dır, bir dini bir de kazaî. Suçların kazaî yönden ayrımının faydası ise açıktır. Çünkü daha önce de dediğimiz gibi İslamda cezalarda asıl olan, işlenen suç ile verilecek cezanın hem madden hem de manen birbirine eşit olmasıdır. Bu eşitlik de ancak teammüden işlenen suçlarda olur. Teammüden işlenmemiş olan suçlarda ise cezada eşitlik sadece manevi yönde olur. Yani diyet ve benzeri yollarla eşitlik sağlanır. Objektif açıdan değerlendirilince, teamüden işlenmiş suçlarda cinayet kastı'nı gö­rürken, teammüden işlenmemiş suçlarda bunun bulunmadığını izlemekteyiz. Fıkıh bilginleri suçlarda "kasıt unsuru"nu gözetmişler ve birisi birisinin ölümcül olmayan yerine vurmak isteyip de elinin yanlışlıkla ölümcül tarafına rast gelmesini hata ola­rak kabul etmemişlerdir. Bu gibi durumu teammüden olan cinayetlerden saymışlar­dır. Hata eseri cinayet saymamışlardır. Bu nedenle Tebyinü'l-Hakaik isimli eserde şu satırlar yer almıştır "Bir kimse birisinin vücudunda bir yere kasten vurmaya kalksa ancak eli adamın bir başka yerine rastlasa, kısas gerekir. Ortada bir kasıt un­suru olduktan sonra adamın vücudunun şurası olmuş burası olmuş farketmez," Özetlersek kasten işlenmiş suçlarda hem dini hem de şiddetli dünyevi ceza vardır. Kasten işlenmiş olmayanlarda ise -suçu işleyen mükellef ise- ihmal günahı sözkonusudur. Eğer mükellef değilse hiçbir günahtan söz edilemez. Zeylaî bu me­selede de şöyle söyler "Hata eseri öldürme suçunda kişi adam öldürme günahına girmez. Asıl girdiği günah ihtiyatı elden bırakma, iyice araştırıp gerekli tedbirleri almama günahıdır. Çünkü mubah olan fiiller ancak bir başkasına zarar vermemek şartı ile mubahtır. Bunun aksine bir başkasına zarar sözkonusu olursa ihtiyati elden bırakma unsuru tahakkuk eder ve bunun sonucu olarak kişi günaha girer." Meselenin günah açısından durumu böyledir. Bir de dünyevî ceza bakımından durumu vardır. Bu konuda da yine Zeylaî şöyle söyler "Hata eseri öldürmede malî tazminatın sözkonusu olması, insanların kanlarının boşa akıp gitmesini önlemek içindir. Çünkü böyle bir müeyyide olmasaydı bir çok insan hata eder durur ve insan­ların ölmesine yol açardı. Oysa insanların canları dokunulmazdır. Bu dokunulmaz­lık "hata? mazereti ile ortadan kâldırılamaz. Nitekim mala yönelik suçlarda da böyleydi. Mallar telef edildiği zaman malların boşa telef edilmesini önlemek için ma­lî tazminat getirilmişti.[155] İşlenen suç ister kasten ister kasıtsız işlenmiş olsun, bazen suçlu tarafındandoğrudan işlenmiştir, yani suçlu ister bunu kastetmiş olsun ister etmesin fiil bizzat onun tarafından mağdura karşı olarak işlenmiş olur. Bazen de böyle olmaz aksine tesebbüben sebep olma yoluyla, dolaylı gerçekleşir. Mesela, birisi kendi mülkü ol­mayan bir yerde kuyu kazsa ve bu kuyuya kör birisi düşse, ya da birsi bir diğerinin yemeğine zehir koysa, yemeği yiyen de içinde zehir olduğunu bilmeden ya da suçlu tarafından zorla ağzına dökülmeksizin o yemeği yese., işte bu gibi durumlarda te­sebbüben öldürmeden söz edilir. Buna göre suçlar, failin direkt işlemiş olup olmamasına göre ikiye aynhr. Doğru­dan bizzat işlenen suçlar, tesebbüben sebep olarak işlenen suçlar. Tesebbübün bir çok çeşidi vardır Bir kişinin idamına yol açan yalan yere şahitlik tesebbüben bir cinayettir, ihmal suçlarının çoğu tesebbüben işlenen suçlara girer. Çünkü menfi suçlarda suçlar doğrudan değil sebep olmak şeklindedir. Müsbet suç­ların çoğu da -bazıları yine tesebbüb olsa da- doğrudan işlenen suçlardır. Suçlarda böylesi bir ayrıma gitmenin faydası vardır. Çünkü bazı fıkıh bilginleri te­sebbüb cezalarını -suça kasıt unsuru bulunsa bile- doğrudan işlenmiş suçların cezası ile bir saymazlar. Hanefi fikıh bilginleri bu gruptandır. Bazıları ise tesebbüben cina­yeti aynen doğrudan işlenmiş olan suçlar gibi görürler. Yani eğer suç kasten ve doğrudan işlenmiş ise cezası hem madden hem de manen kısas olurken, kasten işlenmiş tesebbüb suçlarında da yine hem madden hem de manen kısastır. Görüyoruz ki menfi işlenen suçları müsbet suçlar gibi gören fikıh bilginlerinin çoğu tesebbübü aynen doğrudan, bizzat suçlar gibi görmektedirler. Hatta onlar bazı durumlarda kasten işlenen tesebbüb suçlarını kasten olmayan ve fakat doğru­dan bizzat işlenmiş suçlar gibi saymazlar. Mesela hata eseri öldürmeyi tesebbüben öldürme ile aynı görmemişlerdir. Tam tersine onun cezasını hata ile öldürmeden daha zayıf görmüşlerdir. Bu gerçek iki meselede ortaya çıkmaktadır. A- Tesebbüben öldürmede -kati öldürme kasten yapılmış bile olsa- keffaret yoktur. Sözkonusu keffaret bir köleyi azad etmek veya iki ay peşpeşe oruç tutmak ya da altmış fakiri doyurmaktır. Oysa hata eseri öldürmede -ki o kasten işlenmemiş­tir- hem keffaret hem de diyet vardır. B- Hanefîler tesebbüben öldürme olayının mirasçı olmaya engel olmadığı görü­şündedirler, Oysa öldürme mirasçı olmayı engelleyen unsurlardandır. Şafiîler tesebbüben öldürmeyi hata eseri öldürme ile her bakımdan aynı görmüş­lerdir. Şafiîlerin ve Malikîlerin dışındaki mezhepler ise tesebbüben öldürmeyi doğrudan doğruya direkt öldürme gibi sayarlar. Kasten olan suç tesebbüb onun kasten öl­dürmenin hükmünü alır, kasten olmayan da kasten olmayanın hükmünü alır. 9 TOPLUM ALEYHİNE İŞLENEN SUÇLAR Biz dedik ki Şari' bazı suçları kendisine karşı işlenmiş suçlar gibi saymakta ve bunlardaki cezaları Allah hakkı kabul etmektedir. Bu gibi suçları yüce Allah İslamın öngördüğü fazileti zedeleyen ve onlara yönelik tecavüz kabul etmektedir; bu gibi suçlar doğrudan dine yönelik tecavüz demektir ya da İslam şeriatının getirdiği ve İslamın hükümlerini uygulayan hükümete karşı saldın saymaktadır. Daha önce yine ifâde ettik ki, İslamın öngördüğü had cezaları altı adet suç için getirilmiştir Bunlar dinden dönmek, zina, içki içmek, hırsızlık etmek, iffete iftira etmek ve yol kesmekti. Hiç kuşkusuz bu suçlarda İslamın faziletine ve İslam devlet düzenine karşı bir teca­vüz sözkonusudur. Suçlar, cezaları ister belirlenmiş had cezaları biçiminde olsun is­terse had cezaları kapsamında olmayarak fakat şarii tarafından belirlenmiş olsun, is­terse de belirlenmiş had cezaları biçiminde olmasın, topluma yönelik saldınnın bo­yudan ve kişilere karşı yapılan tecavüzün miktarı bakımından da birbirinden farklıdır. Gerçi her iki çeşit suç arasında ayrılmazlık bağı da vardır. Çünkü bir suç fertlere karşı işlenmiş bir suç olsun da aynı zamanda içinde "toplum düzenini zedeleme" unsuru bulunmasın. Bu mümkün değildir. Mesela adam öldürmek ceza bakımından şahsi bir suç olsa da ve kan sahibi için kısas veya diyet hakkı bulunsa da aslında bu suç topluma karşı yapılmış bir tecavüzdür. Nitekim Kur'an-ı Kerim de meseleyi böyle değerlendirmektedir Yüce Allah şöyle buyuruyor "Bundan dolayıdır ki İsrailoğullarına şu gerçeği hükmettik Kim bir canı, bir can karşılığında veya yeryüzünde bir fesat çıkarmaktan dolap olmayarak öldürürse bütün insanları- öldürmüş gibi olur. Kim de onu kurtarırsa bütün insanları diriltmiş gibi."[156] Bu şerefli Kur'an ayeti bizlere bir cana öldürme biçiminde tecavüzü anlatmakta­dır; bir cana tecavüz onu öldüren hayat yasama hakkına karşı tecavüzde bulun­muş demektir, oysa bu hak herkes arasında ortak bir haktır; her kim birisinin doku­nulmazlığını çiğnerse herkesin dokunulmazlığını çiğnemiş demektir. Yine topluma karşı işlenmiş hiçbir suç yoktur ki içinde insanlara şiddetli bir ezi­yet ve zarar olmasın. İnsanların dokunulmazlıklarını çiğnemek hem topluma, hem de kişilere yönelik bir tecavüzdür. Dindar ve kişilik sahibi hangi kişi, içinde yüz kı­zartıcı fiillerin yaygın olduğu toplumda yaşamayı ister? Suçlar hem topluma hem de kişilere etki ediyorsa da bunları etkisi altına al­ması aynı ölçüde değildir. Bazen topluma verilen zarar daha fazla, bazen de kişilere verilen zarar daha ağır olur. Bazı suçlar vardır, daha baştan tecavüz topluma yöne­liktir. Mesela yol kesme, çarşıya ve pazara getirilen mallarda hile, ekonomik buna­lım zamanlarında ihtikar yapmak, yollara bina yapmak ya da tahta dikmek, buna ör­nektir. Bu gibi suçlar bizzat herhangi bir şahsa yönelik değildir. Fakat herkese zarar verir. Toplumun her ferdi bu suça hedeftir. Bu gibi suçlar, mesela birisinin malını elinden gasp etmek ya da onu aldatmak veya yanıltmak veya dolandırmak gibi daha ilk başta fertlere karşı işlenen suçlar gibi değildir. Buna göre suçlar iki kısımdır Toplum aleyhine işlenen suçlar, fertler aleyhine suçlar. Bu ayrım verilen örneklerden de anlaşılacağı üzere hem cezası şarii tarafın­dan belirlenen suçlan hem de yetkililer tarafından tespit edilen suçlan kapsar. 152. Topluma yönelik ağırlığı birbirinden farklı olmak üzere had cezasına giren suçların tümü topluma yönelik suçlardır. Pazarda malda hile yapmak., ihtikar yapıp malları piyasaya sürmemek... Şehre mal getirenleri daha şehre girmeden karşılayıp karaborsa yapabilmek ve gerçek değerinden daha fahiş fiyatlara satabilmek için ellerindeki malları kapatmak.. Bütün bunlar topluma yönelik suçları teşkil eder Yine Şunlar da topluma yönelik suçlardandır Meyhane açmak.. Satıcısı içmese de açıktan açığa içki satmak.. Ayrıca şu hareketler de topluma yönelik suçları teşkil ederler. Yo­lun ortasında bir kadını öpmek veya onunla birlikte tenha bir yere çekilmek gibi genel vicdanı yaralayıcı çirkin hareketler... Ebu Ya'lâ'nın el-Ahkamu's-Sultaniyye isimli eserinde hisbe görevi yapanların ha­reketleri konusunda aynen şu satırlar yer almaktadır Hisbe görevlisi "Bir kadınla bir erkeğin herhangi bir kuşku doğurmayacak biçimde durduklarını görürse, onların karşısına dikilmez çünkü insanlar buna mecburdur. Fakat tenha bir yolda durmuşlarsa oranın tenha olması şüphe uyandırır, bu nedenle orda durmalarını yasaklar fakat hemen acele te'dib ceza vermeye kalkışmaz. Çünkü birbirleriyle evlenmele­ri haram olan kan akrabası olabilirler. Eğer birbirleriyle evlenmeleri haram olan kan akrabaları iseler erkeğe "bu kadını zan altında kalacağı yerlerde bulundurma" der. Eğer kadın yabancı bir kadın ise "yabancı kadınlarla başbaşa kalmaktan sakın çünkü bu hareket seni Allah'a isyana götürür" der. [157] Hz. Ömer Allah kendisinden razı olsun ve bütün müslümanları, yaşadığı hayat tarzı ile nurlandırsın erkeklerin kadınlarla birlikte Kabe'yi tavaf etmelerini yasaklar, buna aykırı davrananlan cezalandırırdı. [158] Direkt olarak topluma yönelik olan ve toplumu meydana getiren fertlere taksim edildiği zaman her ferdîn bundan nasibini aldığı bu tecavüzden sonra ikinci kısma geçibiliriz. Bu kısımda tecavüz fertleredir. Sonra zarar fertlerden toplumadoğru kayar. Birisine sövmek, vurmak, yaralamak ve öldürmek., gibi suçlar buna örnektir. Bu çeşit suçlar ilk başta fertlere yöneliktir. Ama sonunda toplumu etkile­mek kabiliyeti vardır. Çünkü neticede toplumda fesadı yaymaktadır ve toplumun genel görüntüsünü faziletsiz bir toplum biçimine sokmaktadır. Bunun da ötesinde açıktan açığa sövmek ve açıktan açığa zarar vermekte genel kamu vicdanını yarala­ma vardır. Ayrıca kötü sözleri işittirmekle, kötü manzaralarla gözleri rahatsız et­mekle insanların ruhlarını rahatsız etmek de söz konusudur. Çünkü vücutlara veri­len yara aynı zamanda toplum şuuru olan banşçı ve sevecen bir ruh taşıyan insanla­ra eziyet demektir. Bu gibi suçlar ilk işlendiği zaman dilimi açısından değerlendirilirse kişilere yöne­lik suçlardır ama sonuçları bakımından böyle değildir. Sonra bu suçlar en acı elemi kimin tattığı açısından bakılınca kişilere yönelik suçlardır. Şu halde örneklerden or­taya çıktığı gibi, had cezaları dışında toplum aleyhine işlenen suçlarla fertlere karşı işlenen suçların arasındaki ana can alıcı fark, kişilere yönelik suçlann ilk başta belirli kişilere karşı tecavüz biçiminde gerçekleşmeleridir. Aynı suçun etkisi ister az ister çok, daha sonra topluma dönmektedir. Oysa topluma yönelik suçlarda suç ilk başta doğrudan doğruya topluma yöneliktir. Fertlere gelen rahatsızlık daha sonra yani toplumdan sonra gelmektedir. Biz daha önce bu konu ile ilgili olarak, piyasaya sü­rülen mallarda hile yapmayı, kriz zamanlarında karaborsa yapmayı ve buna benzer örnekleri verdik. 154. Daha önce verdiğimizi örneklerden açıkça görülmektedir ki, yukarıdaki ayrıma cezası belirlenmiş olan suçlarda gidilebilir. Bunların arasında şu örnekleri vere­biliriz Topluma karşı yapılan tecavüz, toplum içinde bid'atleri, ayıp fiilleri yaymak, fasıklığa teşvik edecek amelleri açıktan açığa işlemek, tesettürlü olmayan cariyeleri çarşı pazarda satışa sunmak... İşte bütün bunlar daha baştan topluma karşı yapılmış tecavüz sayılır. Veya bir başka ifade ile bütün bu suçlar genci ahlaka veya genel ka­mu düzenine karşı saldırıdır, diyebiliriz. Ezan okumamak, insanların dini sembolleri uygulamalanna engel olmak, bütün çeşitleri ile dinen koruma altına alınmış değer­lere karşı başkalarını suça teşvik etmek., işte bütün bunlar daha ilk başta herkesin haklarına karşı bir tecavüzdür. Yoksa sadece kişilere karşı saldırı değildir. Yalancı şa­hitlik de bunlardandır. Yalancı şahitlikte suç fertlere değil topluma karşıdır. Çünkü bu gibi suçlar yaygınlaştı mı bunlar İslam fıkıh sisteminde adil bir yargı düzeninin üzerine oturduğu temellerden birisini yerle bir eder. Şahsî ve ta'zir cezaları içine gi­ren suçlardan bazıları başkalarına sövmek, başkalarının mallarını yağma etmektir. Başkalarını mallarını yağma etmek öyle bir biçimde olmaktadır ki bu suça hırsızlık suçunun had cezası uygulanamaz. Bu ve benzeri suçlar daha ilk başta topluma yö­nelik tecavüz sayılmaz; asıl topluma yönelik duruma sonundaki netice itibarı ile ge­lir. Bu ayrımın faydası vardır ve bu fayda iki açıdan kendisini göstermektedir A- Topluma karşı işlenmiş olan suçlarda ceza verilirken bunun suça uygun olup olmaması gözetilmez. Tabii bu gözönüne alınmama sadece kısas açısındandır. Yoksa suçun cezasının, doğurduğu bozgunculuk zararına uygun olması elbette aranır. Ve ileride bu gibi suçların bir daha işlenmemesi için caydırıcı miktarda ve şiddette olması pekala gözetilir. Çünkü burada ceza vermek "emr-i bi'l-ma'ruf ve nehyi ani'l-münker" kabilindendir. Sonra bu gibi suçlara ceza verilirken genel caydırıcılık unsuru gözetilir. Yoksa işlenen suça özel olarak ceza vermek gözönüne alınmaz. Bu gibi suçlara ceza verirken yapılan fiil ile ona verilecek cezanın eşit olması adalet de­mek değildir, asıl adalet ceza ile fiilin etkilerinin ve cezanın sonuçlarının arasında kurulacak ilişkide kendisini gösterir. Ferde yönelik işlenen suçlarda, işlenen suç ile verilecek cezanın birbirine eşit ol­ması gözönüne alınmalıdır. İşte bu eşitliğe biz daha önce ifâde ettiğimiz gibi kısas diyorduk. Burada kısas demek verilecek ceza aynen suçun cinsinden olacak demek değildir. Buna hem madden hem de manen kısas denilir. Oysa asıl gözönüne alına­cak olan eşitliktir. Burada manen kısasa gidilmesi yeterlidir. B- Kişilere yönelik suçlar saldırıya uğrayan kurban tarafından afedilmeyi kabul eder. Oysa topluma yönelik işlenen suçlarda ise saldırıya uğrayan tarafından aff düşü­nülemez. Çünkü bu gibi suçların cezası toplum hakkıdır. Toplum hakkı da sabit ol­duktan ve hükme bağlandıktan sonra düşürülmeyi kabul etmez 10 SİYASİ SUÇLAR VE FİKİR SUÇLARI Kamuya yönelik olarak işlenen bir suç çeşidi daha vardır. Buna günümüzün deyimi ile "siyasi suçlar" ve "düşünce suçları" denilir. Bu gibi suçlarda tecavüz dü­zene karşıdır veya yönetici olmaları hasebiyle devlet başkanlarının şahsına yöneliktir ya da siyasi fikir önderlerinin siyasi görüşlerine karşıdır. Kısacası bunların kaynağı sapık bile olsa bir görüş, bir düşüncedir. Bunlarda tecavüz kastı da yoktur. İşte bu fiillerde kasıt çağımızın dilinde suç değildir. Ve başkasına verilen rahatsızlık ta ra­hatsızlık ve zarar değildir veya suçu işleyen bunu yaparken kendisine, kendi şahsına bir yarar sağlamayı düşünmemektedir. Gerçi görüş ve fikrin açıklamasında şahsî saikin etkisi olsa bile bu gibi suçlarda şahsi menfaat temini kastedilmez. Bu gibi dü­şünce suçlarında o düşüncenin açığa vurulmasında kişisel ve psikolojik motiflerin rolü olsa bile asıl saik toplumsal meseledir. Bu çağda problemleri tarafsız olarak sırf etüd amacı ile inceleyen bilginler -işledi­ği suç ister siyasi ister sosyal olsun farketmez- düşüncesi nedeni ile düşünce suçu iş­leyen kimselere ruhu bozuk, fesatçı bir suçlu olarak bakmazlar. Aksine görüşünü baskın kılmak için hatalı yol seçmiş bir görüş sahibi olarak bakarlar. İşlediği fiil suç teşkil etse bile, kişi olarak kendisini suçlu saymazlar. Düşünce suçlusu, onlara göre suçlu olmaya çok yakındır. Ancak suç işleme niyeti bütün yönleri ile tam olarak sa­bit değildir. Bu görüşün haklı tarafı olabilir. Çünkü birçok görüş vardır ki bunların verdikleri rahatsızlık suç sayılır, bundan sonra da düzene dair, siyasi, sosyal ve ekonomik ger­çekler meydana gelir. Bir toplum içinde düşüncelerin serbest olması o toplumun menfaatlerindendir. Ve yine bu görüşlere sıkı sıkı yapışmalarının etkisi ile insanların suç saydığı fiilleri ya da gerçekten suç olan fiilleri işleyen kişilerin mazur görülmele­ri de menfaatlerinedir. İşlenen suç sonucu mağdurlar, eskiden şu anda kendilerine tecavüz edenden çok daha sert ve çok daha ağır bir suç işlemiş olabilir. Ve suçluya verilen ceza sosyal kı­sasın en azı miktarı da olabilir. Burada suçlunun hatası şurdan kaynaklanmaktadır ki kendisi hükmü yargı organlarına bırakmamıştır. Yargı organlarında herhangi bir delil dinlenmesine ve ispat yapılmasına fırsat tanımamıştır. Çünkü suçlu suç işlemekle kendisini hem şahit, hem hakim, hem de cellat yerine koymuştur, işte onun hatası buradan kaynaklanmaktadır. Tecavüzünün de kaynağı burasıdır. Oysa suçu işlerken kendisini buna iten saik belki de haklı idi. Ama hatası buradadır. Çağımızın dili ile anladığımız üzere siyasi suçlar iki yönlüdür. Bu yönlerin her birinin özel bir niteliği vardır. Birinci yön şudur İnsanın düşüncesini ileri sürmesini hattı zatında bir suç kabul etmektedir. Mesela bir kişi, polisin, basının ve yargı organlarının deyimiyle yıkıcı prensiplerin ve ilkelerin propagandasını yapmakta ise düşünce suçundan söz edilir. Burada yıkıcı ilkelerden maksat, siyasi düzeni yıkmaya ya da sosyal düzeni bozmaya yönelik propaganda suçlandır, işte bu suçun ana maddesi düşünceyi açıklamaktadır. Çünkü bu düşünce fesat çıkarmakta ve yaşaması toplumun menfaatine olan kuralla­rı ve sistemleri yıkmaya yol açmaktadır. Bunların içinde gerçekten değiştirilmesi ge­rekenler varsa, kişi bunların yavaş yavaş değiştirilmesine yönelmelidir. Yoksa birden bire değil. Çünkü eşyanın tabiatında ve siyasî-sosyal meselelerde birden bire değişi­me gitmek yarar sağlamayan şeylerdendir. Bu durumda ne adalet ilkeleri yücelir ne de batılın boynu bükülür. Bu nokta hukuk adamlarının "düşünce suçları" dedikleri siyasi suçlardan sayılır. Düşünce suçları sadece düşünce açıklaması biçiminde ise yasakları ve dokunulmaz­lıktan çiğneme sayılan müsbet bir harekete çağn biçiminde ya da mevcut düzeni yıkma propagandası şeklinde değilse.. Ya da açıklanan düşüncenin içinde kanunlara itaatsizlik etmeye çağn yoksa.. Evet bu gibi düşünce suçlarının suç olup olmadıkları hakkında sosyoloji, ahlak ve hukuk bilginleri şüphe duymaktadırlar. Çünkü açıkla­nan düşünce söylediğimiz sınırlar içinde olup o sınırları aşmamış ise, onunla savaş­mak toplumun yararına değildir. Bununla savaşmak düşünce hürriyetine karşı açıl­mış savaş demektir. Düşünceye karşı tecavüz ise, daha önce de ifade ettiğimiz gibi cana karşı tecavüz sayılır. Hiçbir zaman, gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kuşkulu bir suç gerçek bir tecavüzle önlenmeye çalışılmaz. Bir toplumun içinde düşüncelerin kayıt altına alınması toplumun yararına değildir. Ancak düşünce mantık, hikmet ve güzel öğütle yapılmış ve bir kimseye tecavüz yapılmıyorsa, hiçbir düşünce kayıt altı­na alınmaz. Düşünceye bazı cezalar öngörülse ve bazı durumlarda açığa vurulması suç sayılsa bile, gerçekten bunun en dar sınırda uygulanması gerekir. Bu dar hudud sırf dü­şünce açıklamasının fitne propagandası olacağından korkulduğu durumlarda sözkonusudur. Çünkü fitnenin zararı düşünceyi yasaklamaktan daha beterdir. İnsanların yönetimini üstlenen kişinin ceza vermenin bizzarihi zararın ta kendisi oldu­ğunu ve kendisini daha ağır bir zarar gidermedikçe bu yola başvurmanın günah ol­duğunu bilmesi gerekir. Siyasî suçların ikinci yönü de şudur Siyasi suçlar düşüncenin baskı altına alınması sonucu bilfiil tecavüz teşkil eden fiillerdir. Bunun da suç olup olmadığı noktasında herhangi bir tartışma yoktur. Fakat siyasi suçlar ağırlık ve hafiflik yönünden birbirinden aynlırlar. Nitekim cezaları da ağırlığı ve hafifliği oranında aynı biçimde farklı farklıdır. İslam fıkıh bilginlerinin bakış açılarını ele almadan önce ve yine, hidayet ön­derleri geçmiş salih imamların bu çeşit suçlara düşünce suçlanna bakışlarına geç­meden evvel, bugünkü hukuk adamlarının meseleyi değerlendirmelerine bir baka­lım. Baktığımızda görüyoruz ki bu konuda insanların fikirleri zamana, mekana, ren­ge göre değişmektedir. Avrupa'da hürriyet ile isribdad ve demokratik yönetimle monarşi arasında ayına çizgi olan Fransız ihtilalinden önce, Avrupalı hukukçular düşünce suçlarına adî suçlardan çok daha fazla cezayı öngörmekteydiler. Bundan amaçları, iddialarına göre kralları halkın nefret ve isyanından korumaktı. Hukukçula­rı gencide insanları krallardan ve yöneticilerden korumak hiç ilgilendirmiyordu. Kralları tenkit etmek caiz değildi. Çünkü onların şahısları dokunulmazlık zırhı ile koruma altındaydı. Krallar normal insanlarınkinden öte bir insanlık sıfatı taşımaktaydılar. Hatta bu kralların arasında ülkeyi Allah'tan aldığı kutsallıktan elde ettiği kutsal otorite ile yönettiklerini iddia edenler bile vardı. Yukarıda anlattıklarımız, Fransız ihtilalinden önceki durumdu, ihtilalden sonrasına gelince, hukukçaların düşünce suçlarına daha yumuşak ve daha hoş bi­çimde yaklaştıklarına şahit olmaktayız. Avrupalı hukukçular düşünceyi hür olarak değerlendirmekteydiler. Özellikle kralların sultasından kurtulmuş olan bütün ülke­lerde düşünce önündeki bütün kapılar açıktı. Ancak bir ülkede diktatörlük idaresi varsa oralarda düşüncenin önünde kapılar hala kapalı idi. Çünkü diktatörlük idaresi bir kişinin yönetimidir. Diktatör kendisine kral demese de diktatör veya lider dese de ya da otoriteyi kendi zatında birleştirmiş olduğunu ifâde eden bir başka isim verse de farketmezdi. İşte bu gibi durumlarda düşünceyi açıklamak liderin veya dik­tatörün düşüncesine aykırı olduğu sürece suç sayılmaktaydı. Avrupa'da bir tek kişinin idaresi ile yönetilen düzenler dışında, düşünceler zenci­lerden gelmediği, Avrupalı düşünürlerden geldiği müddetçe saygındı ve dokunul­mazdı! İşte siyasi ve sosyal suçlar bu düşüncelerin sonucu olmaktadır. Zira o düşünceyi benimseyenler doğru yoldan sapmış oluyorlar. Bunun için onlara siyasi olmayan suçlan işleyenlerden daha hafif ve daha yumuşak bakıyorlardı. Çünkü düşünceyi açıklamaya iten saik suç işlemek kastı değildi. Ancak kendi ülkelerinde hürriyet aşığı olan o Avrupalılann kendi ülkelerinin sınırını aşıp da yönetimlerine giren ve kendi hegemonyaları altına düşen ve ahalisini darmadağın ettikleri ülkelerde hiç de böyle davranmadıklarını görmekteyiz. Onla­rın bu gibi ülkeleri yönetirken iki prensibe dayandıklarını görüyoruz A- Onların dayandıkları birinci prensip, uyguladıkları politika ve hakim oldukları ülkeler için istedikleri sosyal sistemle çatışan düşünceleri suç saymaktır. Oysa suç sa­yılan düşüncenin kendi ülkelerinde de taraftan ve savunanları olabilir. İşte; bir düşünce batıdan doğuya intikal edince affedilmez suç haline gelmektedir. Dahası uy­guladıkları politikaları ve kendi gölgeleri olmak üzere bu ülkelere diktikleri hüküm­darları veya yöneticileri sadece tenkit etmeyi bile affedilmez ağır bir suç saymakta­dırlar. B- İkinci prensip, siyasî suçlara diğer adî suçlardan daha ağır ceza vermektir. Bu ülkelerde yağlı idam ipleri siyasi suç işleyenler içindir. İsterse işlenen suç adam öl­dürme suçu olmasın. Bir de siyasi davalara bakmak için özel mahkemeler kurmuş­lardır. Maksat bu özel mahkemeler hüküm verirken daha katı olsun ve buralardaki ispat normal yargı organları önündeki ispat kayıtlarına bağlı kalmasın. Daha serbest olsun... Nihayet bunların bilfiil karanlıkları o ülkelerden dağıldıktan ya da hafifledikten sonra bu ülkelerin içinde hükümdarlar bırakmışlar ve onlara kutsal birer kişilik vermişlerdir ki, kendilerini tenkit suçunu bir de bu kutsal kişilikler daha da ağırlaştırmıştır. İşte yargı ahkâmı bu çerçevenin dışına çıkmamıştır. Mahkeme yönetenin şahsı için gerekli tedbirleri almış fakat suçlunun şahsım hiç hesaba katmamıştır. Ve bugün biz Mısır'da -bâtılın kanunun üzerinde saydığı unsurlar yok olmuş iken- artık Mısır mahkemelerinin siyasi suçlara İslam'ın bakış açısı ile bakmasını te­menni etmekteyiz. Şimdi İslamın siyasi suçlara bakışma geçebiliriz. İslam siyasi suçların her iki çeşidi ile birlikte yüzyüze gelmiştir. Sapık düşün­celer ve sapık fırkalarla tanışmıştır. Bu gibi bozuk fırkalarla sadece, İslam devletinin gücü, bağı ve birliği ve çeşitli parçalarının birbirine bağlayan harcı olan Îslamın kö­künden yıkılıp yerle bir edilmesi hedeflenmiştir. İslam âdil halifelere tecavüz edildi­ğini de görmüştür. Peygamberlerden sonra yeryüzünün en adil iki halifesi Hz. Ömer İbn Hattab ile Hz. Osman b. Affan katledilmişlerdir. Sonra İslamın süvarisi Hz. Ali b. Ebu Talib de katledilmiştir. Katledilmek sadece kendi vücuduyla kalma­yıp onun şerefli peygamberden gelen aziz zürriyetine de sıçramıştır. Şu halde İslam düzeninde her iki çeşit siyasi suç görülmüştür. Birincisi, İslam'ı parça parça ayırmak isteyen sapık düşünceleri açıklama suçu. İslam bu düşüncelerin sadece açıklanma sınırında kalmadığını, tam tersine daha ileri gidildiğini görmüştür. Çünkü bu sapık düşüncelere karşı duranları, ellerinde sapık itikatlarından ya da baskıcı heveslerinden başka bir delil olmaksızın, ölüme mahkum etmişlerdir. Verilen hükmün hıyanet, övünme ve eğer fırsat elverirse açıktan açığa isyan biçiminde uy­gulandığını da müşahede etmiştir. Daha birçok durumlarda mesele içinden çıkıl­maz duruma gelmiştir. Çünkü isyankarlar baştaki idareciye karşı kılıç çekmişler, onu iktidardan uzaklaştırmaya çalışmışlar, yönettiği devleti yıkıp yerine kendileri bir baş­ka devlet kurmaya kalkışmışlardır. İşte bu gibi gelişmeler yüzünden İslam fıkhında siyasi suçların bayağı bir ye­ri olmuştur. Raşid halifeler bu gibi hastalığı tedavi etmişler ve fıkıh bilginleri de bu ilacı onlardan almışlardır. Şu anda biz sözkonusu ilacı sadece fikıh bilginlerinin veadil halifelerin uygulamalarından almaya çalışacağız. Yoksa Raşid halifeler devrinden sonra gelip de kendilerine halife ismi veren fakat eğriyi doğrultmaya çalışmayan, fe­sadı gidermeye uğraşmayan, aksine fesadın zaman zaman kendi saraylarından çıktığı ve insanlar arasında sapık heveslerin, sapık ve saptırıcı düşüncelerin kendi sarayların­dan yayıldığı hükümdarlardan alacak değiliz. Bütün güç ve kuvvet sadece büyük ve azim olan Allah'ındır. 162. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi iktidara, politikaya ve düşünceye dair suçla­rın iki kısma ayrıldıklarını görmekteyiz A- Bazılarının ileri sürdükleri ve yayılması fesada ve başkalarını bozmaya ya da sapıklığa ve başkalarını saptırmaya yol açan sapık düşünceler. Bu düşünceleri açığa vurmaktan kasıt daha önce de işaret ettiğimiz gibi İslam devletinin ana dayanağı İs­lam'ı yerle bir etmektir. Halifeleri lanetlemek, onları yaralayıcı sözlerle dile dolamak hem de şiddetli kınama derecesinden çıkıp katı ve insafsızca eleştirmek., birinci çe­şide örnektir. Salih olan selefinin bu gibi suçları bozguncu suçlar arasına koymadıklarını görmekteyiz. Hatta bazıları bu gibi suçları kendi şahıslarını hedef almış bile olsa suç saymamışlardır. İçlerinde bu gibi hareketleri suç sayanlar da fertlere yönelik tecavüz derecesinde kabul etmemişlerdir. Kendilerine karşı işlenen suçu alışılmış la­netleme derecesinden çıkarıp da daha ağır bir dereceye vardıran bir özellikte gör­memişlerdir. Çünkü onlar kendi şahıslarını Rasulullah çizdiği yoldan gide­rek insanlardan ayn başka bir sınıftan kabul etmemişlerdir. B- Siyasi suçun ikinci çeşidi öldürme gibi fiilen meydana gelen suçlardır, Bu gibi suçlar ümmetin fertleri ya da önderleri bu görüş uğrunda, iktidarın ve idarecilerin alçaltılması için ve kendi görüşlerini ya da kendi adamlarını yönetime getirme ve topluma hakim kılma uğrunda öldürülerek işlenmiştir. Bazen devletin otoritesini kıran ve devletin güçleriyle çarpışan bir güç ile isyan bile edilmiştir. Şimdi biz birinci kısımdaki suçtan başlayalım. Birinci çeşit siyasi suç sapık görüşleri açıklamak veya halifelik makamına saldırı ve onların kişiliklerini lekeleme, kendilerine dil uzatma biçiminde işlenen suçtur. Bu suçların birinci kısmını bıraka­lım ve ikinci kısmını yani halifeleri lekelemeyi ele alalım. Halifeler acı sözlere muhatab olurlar ve bunlara sabrederlerdi. Söylenen söz bir öğüt veya haksızlığa uğramış olmayı ifade ya da herhangi bir şikayet için söylenmişse bundan hiçbir rahatsızlık duymazlardı. İsterse söylenen söz uygun düşmesin. Çünkü Rasulullah ifade buyurduğu gibi hak sahibinin söyleme ve konuşma hakkı vardı. Adil yöneticinin hak sahibini dinlemesi ve sözün şeklinden ve biçimin­den rahatsız olmaması gerekirdi. Hz. Ömer ve aralarında bazı büyük sahabeler ol­mak üzere böylesi durumlarla çok karşılaşırdı. Bu konuda Hz. Ömer'in bir büyük sahabe ile arasında geçenleri örnek olarak kaydedelim. Rivayete göre Hz. Ömer'e biraz kumaş getirilir. Halife bu kumaşian Ensar ve Muhacirler arasında dağıtır. Kumaşlar arasında kalitesi veya dokuması daha iyi bir parça vardır. Hz. Ömer "Bu kumaşı içinizden birisine versem ötekiler kızar. Ve, onu nasıl olur da bizden üstün tutarsın, derler." Sonra Hz. Ömer, sözünü şöy­le sürdürerek "Bana Kureyş kabilesinden iyi terbiye ile yetişmiş genç gösterin ona ve­reyim" der. Kendisine el-Misver b. Mahreme'nin adını verirler ve kumaşı ona verir. Sa'd b. Vakkas, el-Misver üzerinde o elbiseyi görür. Ve Hz. Ömer'e "Bana şu elbi­seyi veriyorsun kardeşimin oğlu el-Misver'e bundan daha üstününü veriyorsun" der. Hz. Ömer "Ey Ebu İshak! Ben bu elbiseyi birinize verip de arkadaşlarının kızgınlı­ğına muhatap olmasını istemedim. İyi bir terbiye ile yetişmiş olan ve kendisini sizlere tercih ettiğim gibi bir şaibe olmayan bir gence vermeyi tercih ettim" der. Sa'd "Ben, bana vermiş olduğun kumaş ile senin basma vurmaya yemin ettim!" deyince, Hz. Ömer başını onun önüne eğer ve "Başım önündedir ey Ebu İshak. Şeyh yaşh şeyha yumuşak davransın..." der. Sa'd o kumaşla Hz. Ömer'in başına vurur. İdareleri İslam yönetim sistemi için büyük bir örnek olan Raşid halifeler kendilerine dil uzatmaya çalışanları böyle bir hoşgörü ile yatıştırıyorlardı. Onlar an­cak Allah için kızıyorlardı. Bu konuda Rasulullah yolundan gidiyorlardı, ik­tidarları sadece Muhammedi bir sistem üzere yürümek demekti. İslamın iki halifesi Hz. Osman Zinnureyn ve İslamın süvarisi Hz. Ali b. Ebu Talib -kerremallahu veçheli- kendi zamanlarında adil halife nasıl olur, bunun örneğini vermişlerdir. Bu iki halife kendi zamanlarında çok tenkid edilmişler, ancak kendi nefisleri için asla intikam almaya kalkınmamışlardır. Tenkitçilerin tenkitlerini, kınayanların kınamalarını dinlemişler ve bunu yapanlardan asla intikam almaya kalkışmamışlardır. İsterse bu hareketi yapanlar sözlerini Allah rızası için söylememiş ol­sunlar ve halifeyi yönetimi sebebiyle tenkit etmiş olsunlar, yine de hiç intikam alma­ya kalkışmamışlardır. Hatta Hz. Osman b. Affân bu gibilere hitab eder, dinleyenler­den bazıları halifeye taş atarlar, bu hareketleriyle de sadece günah kazanmayı ve ha­lifeyi üzmeyi kastederlerdi. Aynı durum Hz. Ali -kerremallahu vecheh- için de geçerli idi. Yakışıksız sözlerle karşılaşır, ancak bu hareketin cezaya değer bir tarafı olduğunu düşünmezdi. Minbe­re çıkar, insanlara hitabeder, muhalifleri sözünü keser, kendisini kafir olmakla suç­larlar, kendisine hüküm sadece Allah'ındır, derlerdi. Hz. Ali ise onlara sakin olarak ve kızmadan "Bu doğru, fakat bununla batıl olan bir sonuca varılmak istenmekte­dir. Evet, hüküm sadece Allah'ındır, fakat siz diyorsunuz ki, yönetim sadece Allah'ındır. Şurası gerçek ki insanların ister itaatkar, ister günahkar olsun, bir yöneticiye ih­tiyaçları vardır ve bu kaçınılmazdır. Mü'min bu idare altında çalışacak, kafir yararlanacak, herkes hayatını geçirecek, gençler buluğ çağına erecek, düşmanla onun sayesinde çarpışılacak, yollar onunla emniyet içinde olacak, zayıfın hakkı güçlüden alınacaktır ki itaatkar vatandaşlar rahat etsinler ve günahkarların şerrinden herkes huzura kavuşsun..." derdi. 165- Sözünü ettiğimiz o sözü dosdoğru olan muttaki ve yüce insanlar kendileri­ni insanlardan daha üstün bir mertebede görmemişlerdir. Kendi şahıslarını tenkit edilmez ve kınanmaz olarak kabul etmemişlerdi. Aksine herkesi kendilerini tenkide ve kınamaya çağırmışlardır. Bir ülkede iktidarı elinde bulunduran kişi kendi şahsını dokunulmaz ve korunmuş görürse, o memlekette tenkit kapısı açık değildir demek­tir. Bir gün Hz. Ömer b. Hattab şu konuşmayı yapar "y insanlar!Bende herhangi bir eğrilik görürseniz onu doğrultun! Bu konuşmayı duyanlardan birisi "Allah'a kasem olsun ki eğer sende herhangi bir eğrilik görürsek seni şu kılıçlarımızla doğrulturuz!" der. Adil olan halife "Muhammed ümmeti içinde Ömer eğrildîği zaman onu kılıcı ile doğrultacak birisini nasib ettiği için yüce Allah'a hamdolsun!" der. Bütün adil halifeler hep bu sistem üzerine yürümüşlerdir. Ülkeyi yönetiyorlar di­ye kendi şahısları için ayrıcalıklı bir mertebe tayin etmemişlerdir. Tam tersine halife­liğe gelmezden önce yakışıksız sözlerden canı sıkılan bazı halifeler yönetime geldik­ten sonra hak isteyen çekinmesin, mazlumlar şikayetlerini içlerine atıp da konuş­maktan geri durmasınlar diye, isterse yakışıksız bir tarzda bile olsa kendilerine şika­yete gelen herkese kulak vermişlerdir. Rivayet olunduğuna göre, bazı hariciler Ömer b. Abdülaziz'e söverler. Oranın va­lisi bunu haber vermek üzere birisini gönderir ve halifeye kendisine söveni öldürmek istediğini bildirir. Ömer b. Abdülaziz valiye bir mektup yazar. Mektupta şu satırlar yer almaktadır "Eğer onu öldürürsen ben de seni öldürürüm. Çünkü hiçbir kimse Peygamber sövmediği sürece birisini lanetledi ve ona sövdü diye öldürülemez. Bu mektubum sana ulaştığı zaman o kişiyi müslümanlara zarar vermemesi için hap­set. Ve her ay kendisine tevbe etmesini teklif et. Eğer tevbe ederse onu salıver." der. Görüldüğü gibi halife o adamın lanetlemesini afetmektedir. Fakat adamın kötü­lüğü ve düşüncesinin bozukluğu ile yüzyüzedir. Müslümanları kafir kabul ederek onlara zarar vermesi sözkonusudur. Aralarında sapıklığı yayması tehlikesi vardır, iş­te bu nedenle halife müslümanlara zarar vermemesi için her ay tevbeye davet edil­mek şartı ile hapsedilmesini emretmiştir, ancak tevbe ederse serbest bırakılacaktır. Şu halde hükümdarların uydurdukları biçimi ile kendi şahıslarını diğer insanlarınkinden üstün görmek ve kendilerine lanet edilmesini masum ve korunma altında olan bir kişiye tecavüz gibi saymak... böyle bir hüküm İslam şeriatının ahka­mı arasında asla yoktur. Evet İslam tarihinde böyle davranan sultanlar olmuştur. Bunların bazıları kendilerine halife diye isim vermişlerdir. Velid b. Abdulmelik, onun babası ve bunların taraftarları kendilerim lanetleyenleri öldürürler ve bu hare­keti affedilmez bir suç olarak kabul ederlerdi. Abdulmelik b. Mervan derdi ki "Ba­na Allah'tan kork diyenin boynunu vururum." Fakat fıkhı ictihadlar çağında bunla­rın idaresi altında yaşayan İslam fikıh bilginlerinden hiçbirisi suçları sayarken sultanları lanetlemeyi ne had cezasını gerektiren ne ta'ziri icabetiren bir suç olarak kabul etmemişlerdir. Tam tersine susmuşlardır. Eğer herhangi bir değişikliği gerçekleştir­mek ellerinden gelmiyorsa kalkıp da sultanlara, siz hata ediyorsunuz, ya da iyi yapıyorsunuz dememişlerdir. Yani yapılanı ne tasdik etmişler ne de desteklemişlerdir. Eğer İslam ülkelerinin tamamının ya da bir kısmının modern kanunlarında bu gi­bi ifadeler yer almışsa bu hareket Allah'ın dini hakkında bid'attir. O ülkelerdeki ida­recilerin bu gibi maddeleri kanunlarından çıkarıp atmalarını ummaktayız. Tabi hala Kur'an-ı Kerim'in ve İslam dininin prensipleri ile amel ediyorlarsa... Düşünce suçunun insanın hesaba çekildiği ve orta çağda katı cezaların veril­diği ve hukukî sistemlerin de kabul ettiği birinci kısmı budur. Fakat İslam bu gibi düşünce suçunu kabul etmediği gibi İslam fıkhı da böyle bir suç tanımamış ve ka­bul etmemiştir. Düşünce suçlarının ikincisine gelince... Bunlar dinde bid'atlara yol açan, İslamın sabit ilkelerine hücum sayılan suçlardır. Bu konuda fıkıh bilginlerinin görüşlerine geçmeden önce şu üç gerçeği ifade edelim. Çünkü bu üç gerçek İslam idaresinin özü, üzerine oturduğu direği ve temelleridir. Ayrıca İslam devletinin düşmanlarının güttükleri maksatlar da bu üç gerçekte yatmaktadır. Bunlar A- İslam devleti din temeline oturmuş bir devlettir. Bu devlete hükmeden İslam akidesidir İslam'ın inanç sistemidir. Yoksa İslam devleti belli bir cinsiyet, bir bölge ya da sülale veya buna benzer belli bir bölge insanlarım bir araya getiren ve yeryüzünün herhangi bir parçasında oturan, aynı dili konuşan insanları bir araya getiren gibi başka unsurlara dayanmaz. Bu devlette insanları bir arada tutan sadece dindir. Her kim dine dil uzatırsa devletin üzerinde oturduğu temele dil uzatmış demektir. Bir binanın te­meli çökerse üzerine kurulu olduğu bina da temellerinden sarsılır ve yerle bir olur. Sözünü ettiğimiz bu temel İslam devletinin daha ilk kurulduğundan beri çok şiddetli depremlerle yüzyüze gelmiştir. Müslüman olmayan unsurlar içinde sapık görüşler ileri süren zümreler ortaya çıkmıştır. Bu görüşler öyle sapıktır ki, şayet benimsense İslam paramparça olur. Yine müslüman olmayan unsurlar içinde müslümanlara hile ve tuzak kurmak için İslama girenler çıkmıştır. Bu unsurlar belli bir il­mi düşünceyi benimsemişler de bunun sonucu olarak hür bir düşünceye sahip ol­muş değillerdi. Onlar görüşlerini açıklarlarken ilim olsun ve İslamî gerçekler aydın­lığa çıksın düşüncesinde de değillerdi. Tam tersine kendilerini bu harekete sevkeden asıl saik, suç işleme ve buna bağlı olarak da devletin varlığını zedeleyen ve çok şiddetli biçimde onu sarsacak olan fesat çıkarmaktı. B- Raşid halifeler çağının sonunda ve onların asrından sonra propaganda faaliyet­leri kızışmıştır. Bu faaliyetlerden maksat İslamın inanç sitemini bozmak, müslümanların gücü kırılsın diye içlerine şüphe ve hayret duygusunu yerleştirmekti. Bunun sonucu olarak da hedefleri Îslamın yok ettiği devleti yeniden İslamın yerine getirip kurmaktı. İslamın devletlerini yok ettiği acem unsurlardan, İslama göstermelik ola­rak giren ve içten içe hile ve tuzak kurmak isteyenler vardı. Hedefleri İslam'ı yerle bir etmek, İslam birliğini yıkmak ve bu birliği darmadağın etmekti. Böylece kendi­lerinin hükmedeceği ve canlarının istediği eski devletlerini yeniden kurabileceklerdi. C- Bu sapık görüş ve düşünceler müslümanlar arasında fesada ve sapıklığa yol aç­mak için yayılıyordu. Ve çoğu durumlarda müslümanlara karşı kullanılan yıkıcı bir kuvvet de bu düşüncelere eşlik ediyordu. Haricîlerin düşünceleri sadece düşünce ola­rak kalmış değildi. Aksine bu düşüncelerin arkasında İslam toplumunun temelini sar­sıcı ve yıkıcı bir kuvvet vardı. Abbasî devletinin ilk yıllarında ortaya çıkan ve yayılan, sonra da yaşamalarını sağlayan zehirleri yayabilen zındıkların arkalarında Abbasi dev­letine isyan eden ve devlete karşı çok şiddetli bir savaş açan el-Mukni el-Horasanî'nin gücü vardı. el-Mehdî onu çok şiddetli bir çarpışmadan sonra ancak alt edebilmişti. El-Mukni el-Horasanî'nin o şiddetli başkaldırısından önce yazarların, şairlerin ve toplum içinde fikir yayabilecek olanların sapık fikirlerinin yayılması ve altyapı hazırlaması sözkonusudur. Abbasilerin ortasında devlete karşı gelen zencilerin hareketi de böyleydi; yani bu hareketten önce de sapık progandaların varlığını görmekteyiz. Karmatiler de böyledir ve kısacası bütün hareketler hep böyle gelişmişlerdir. Bu üç gerçek bize suçun ne derece şiddetli bir suç olduğunu göstermektedir. Suçtan kastımız zındıklık ve sapık görüşlerdir. Bunlara iten saiklerdir. Ve çoğu du­rumda da bu sonuçları doğuran sebeplerdir. Burdan da anlaşılmaktadır ki bu suçlar tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır. Onun için bu sapık düşünceleri ileri sürenler korunmaları gereken masum görüş ve düşünce sahipleri değillerdir. Asıl onlar bir dü­zen değişikliği yapmak isteyenler ve bunun propagandasını yapan ve isteyen kişiler­dir; ya da tarlayı, içine mayın tohumları ekmek için süren kişilerdir. Yaptıkları, insan­ların gönüllerini bu değişikliği kabule hazır hale getirmek ve insanların azimlerini gevşetmektir. Hedef, bu birlik ve dayanışma içinde olan İslam kuvveti, böyle kalma­sın, mü'minlerin ruhlarına şüphe sokulsun, gönüllerindeki iman sarsılsın... İşte bütün bunların çok etkin bir sonucu olmuştur. Çünkü bu sözkonusu hare­ketler kör fitnelere yol açınca, hakkın ve aklın sesi duyulmaz hale gelip heva ve he­vesler, şehvetler ve sapık ruhlu kişiler konuşmaya başlayınca, bu gibi bid'atlere karşı fıkıh bilginleri çok şiddetli cezalar koymuşlardır. Fıkıh bilginlerinin hükme bağladıktan şeyleri ele almadan önce Raşid halife­lerin uygulamalarını yansıtalım. Şurası gerçek ki, yüce Allah'ın, sahabenin bilgini ve onların içinde en güçlü hüküm verebilme yeteneği olan Hz. Ali'yi kendi zamanında sapık fikirlerin ve düşüncelerin ortaya çıkması ile imtihan etmiş olması, İslam fikhı namına büyük bir nimet olmuştur. Çünkü Hz. Ali yüce Allah'ın şeriatını beyan edebilccek güçte birisi idi. Çok aşırıya kaçan Şiîler onun zamanında ortaya çıktılar. Hatta bunlardan bazıları Hz. Ali'nin ilah olduğunu ya da ilahın ona hulul ettiğini vücuduna girdiğini iddia etmişlerdir. Hz. Ali bu sapıkları en ağır cezalarla yani öldürme cezası ile cezalandırmıştır. Çünkü Hz. Ali onları mürted saymıştır, mürtedin de cezası öldürülmektir. Nitekim yine onun zamanında kaza-kader tartışmaları ortaya çıkmış ve yüce Al­lah'ın kudretinin yanında insanın kudreti üzerine konuşulmuş, acaba insan yaptıkla­rı şeylerde serbest midir, tam bir irade sahibi midir ki yaptığı iyilik ise iyilik, kötülük ise kötülük olarak karşılık almak üzere sorumlu olsun, şeklinde, tartışmalar ortaya çıkmıştır. İnsan yaptıklarını cebren yapmaktadır Cebriye, diyenler çıkmış, buna karşılık insan bütün fiillerinde tamamen serbesttir görüşünü benimseyenler olmuş­tur. Bütün bunlara karşılık Hz. Ali bu iki zümrede hiçbir ferdi cezalandırmamıştır, tam tersine onlara doğru yolu göstermeyi ve irşat etmeyi tercih etmiştir. Bu mesele­de onlara hak yolu gösterme yolunu seçmiştir. Çünkü kendisini sapıkların içinde bulmuş, kendilerine doğru yolu göstermeyi istemiştir. Bu nedenle meseleleri açıkla­maya koyulmuştur. Çünkü Hz. Ali müslümanların önderiydi. Yine Hz. Ali devrinde büyük günah işleyenlerin durumları tartışılmıştır. Müslü­manların içinde Hz. Ali için kafirdir diyenler olmuş, fakat halife kendilerini cezalandırmamıştır. Tam tersine en güzel biçimde onlarla mücadele etmeyi tercih etmiştir. Yönetimindeki tutumu için kendisini tenkit edenlere uygulamalarında ve söyledik­lerinde doğru olan yön ne ise onu beyan etmiş, söylenen sözler üzerinde durmamış ve cezalandırılmaları için emir vermemiştir. Aşağıdaki satırları tarih kitapları yaz­maktadır; burada Hz. Ali'ye kafir ve sapık diye iftira atanlara nasıl cevap verdiğini görmekteyiz "Benim hata ettiğimi ve sapıttığımı iddia etmekten vazgeçmiyorsanız geçmeyin peki, Muhammed ümmetini neden benim sapıklığım ile sapıtmış kabul ediyorsunuz? Onları benim hatam yüzünden neden cezalandırıyorsunuz? Benim küfrüm inkarım ile onları neden kafir olmuş kabul ediyorsunuz? Kılıçlarınızı omuzuna atmışsınız ve hem masum ve günahsıza hem de suçluya vurmaktasınız. Günah işleyenle işlemeyeni birbirine karıştırıyorsunuz. Oysa biliyorsunuz ki Rasulullah "muhsan"[159] olan zinakarı recmetmiştir. Sonra da namazını kıldırmıştır. Sonra da ailesini kendisine mirasçı kılmıştır. Yine Rasulullah katili kısas ederek ölüm cezası ile cezalandır­mış, mirasını da ailesine vermiştir. Hırsızın elini-kesmiş "muhsan" olmayan zinakârı sopa cezası ile cazalandırmıştır. Sonra da hem hırsız hem de zinakar için ganimetten pay ayırmıştır. Müslüman kadınları evlendirmiştir. Resulullah bunları kendi günahları ile cezalandırmıştır. Yüce Allah'ın hakkı olan cezayı onlara uygulamıştır. Fakat bunların İslamdan olan nasiplerine ve paylarına engel olmamıştır ve isimleri­ni İslam olanların arasından çıkarıp silmemiştir." Bu örnekte görmekteyiz ki Hz. Ali b. Ebu Talib -kerremellahu vecheh- ileri sürülen düşünce küfür olmadığı ve fiilen suç sayılan bir başka suça eşlik etmediği sürece düşünceyi açıklamaya ceza vermemiştir. Fakat ondan önce, halife Hz. Ömer'in nasları kötü te'vil etmeye karşı ta'zir cezası uyguladığını görmekteyiz. Mese­la hırsıza had cezasını uyguladıktan sonra bir de ta'zir olarak vurmuştur. Olay şöyle cereyan etmiştir Hz. Ömer bir hırsıza neden çaldın diye sormuş, hırsız "Allah'ın takdiri böyle imiş" deyince, nasları kötü te'vil ettiği için kendisine fazladan sopa vurmuştur, içki içenlere de yine böyle davranmıştır. İçki içenlere neden içtiniz diye sormuş, onlar da, çünkü Allah diyor ki "İman edip de güzelgüzel amellerde bulu­nanlar, sakındıkları imanlarında sebat ile iyi işlere devam ettikleri, sonra sakınıp inandıkları, yine sakınmakta devam ve ısrar ile güzel işlerle meşgul oldukları taktir­de tattıklarında üzerlerine hiç bir suç yoktur."[160] demişlerdir. İşte Hz. Ömer b. Hattab'ın da düşüncelere ceza vermediğini, ancak bazı du­rumlarda basit bir ta'zir cezası uyguladığını, özellikle de düşünce açıklama işlenen bir suça bahane teşkil ediyorsa bunu yaptığını hep birlikte görmekteyiz. Hz. Osman b. Affan'ın büyük sahabi Ebu Zerr el-Ğifari'yi Rebze'ye sürgüne gönderdiğini görmekteyiz. Çünkü Ebu Zer halkı altın ve gümüş biriktir memeye davet ederdi. Valilerin saltanat ve iktidar debdebesi ile ortaya çıkmalarını bid'at ola­rak görürdü. Hz. Muaviye onu ilk başta Medine'ye sürdü. Sonra Hz. Osman Rebeze'ye gönderdi. Rivayetlere göre, Ebu Zer Şam'da şöyle dermiş "Allah'a kasem ederim ki hiç bil­mediğim birtakım hareketler ortaya çıktı. Vallahi bunlar ne Allah'ın kitabında ne de Peygamber'in sünnetinde mevcuttur. Allah'a kasem ederim ki ben hakkın söndü­ğünü, batılın hayat sürdüğünü, doğru insanlara inanılmadığınıgörmekteyim. Son­ra bu akıbetin sonucundan da korkulmadığını, başkalarının salih insanlara tercih edildiğini görmekteyim." Ebu Zer, malın çokluğunun ve servet biriktirmenin İslamın kalplerde sönmesine yol açtığı, tıpkı ilk başlardaki gibi insanların gerçek İslama yeniden dönmeleri için, altın ve gümüş biriktirmenin sahih olmadığı görüşünde idi. Ona göre insan sadece ihtiyacı kadarını yanına alıkoymak, kalanını elden çıkarmalıydı. İşte Hz. Osman fit­ne çıkar korkusu ile onu bu yüzden sürmüştür. Yoksa o ne bid'atçı idi ne de İs­lam'dan çıkan bir kimseydi. Ebu Zerr'in sürülmesi meselesinin sebebi olarak kendisinin bunu tercih ettiğini söyleyenler olmuştur. Bu görüşe göre Ebu Zerr, kisralann, kayserlerin hazinelerinin Medine'ye akağını ve Medine'de artık servetin güç ve hakimiyet kazandığını gör­müştü ve bu yüzden Peygamber şehrinde kalmaktan üzüntü duymaya başlamıştır. İşte bu Hz. Osman Zinnureyn ve Rasulullah sahabisi Ebu Zerr'in ahlakına daha yakındır. Hz. Ebu Zerr, Rasulullah haber verdiği üzere vefat edene kadar Rebze'de kalmıştır. Zaten Rasulullah kendisinin tek bir ümmet olarak dirileceğini haber vermiştir. Bu örneklerle görmekteyiz ki, yönetime gelen sahabeler, ileri sürülen dü­şünceler açık bir küfür inkarü yansıtmadığı sürece düşünceye çok ağır ve katı ce­zalar vermemişlerdir. İleri sürülen düşünce eğer inkar ise, bu takdirde irtidad din­den dönme olduğu için kişiye tevbe etmesi teklif edilir, eğer kabul etmezse riddenin cezası ile cezalandırılır. Eğer davetçi herhangi bir görüşün propagandasını yapa­cak olursa kendisini sürgüne gönderirler ya da hapse atarlardı. Nitekim adil halife Hz. Ömer b. Abdülaziz böyle yapmıştır. Müctehid imamlar çağı başlayınca, onların çağında da İslam devletini yıkmak ve devlet binasını yerle bir etmek ve mevcut dev­leti yıkarak yerine kendi devletlerini kurmak için bid'at hareketlerinin arttığını gör­mekteyiz. İşte bu nedenle müctehid imamlardan bid'atçıların cezasının daha katı biçimde verilmesi görüşünde olanlar olmuştur. Hatta rivayet olunduğuna göre İmam Malik ve birçok Hanbeli mezhebi imamları bid'at propagandası yapanların öldürülmesine cevaz vermişlerdir. İbn Teymiyye'nin "Es-Siyasetü's-Şer'iyye"isimli ese­rinde şu satırları görmekteyiz "İmam Ahmed ve Şafii'nin ashabından ve daha başka mezheplerden imamlar Kitab'a ve sünnete aykırı olan bid'atlara davet eden bid'atçıların öldürülmelerine ce­vaz vermiştir. İmam Malik'in ashabından birçok imamlar da bu görüştedirler. On­lar şöyle söylerler İmam Malik ve başka imamlar kaderîlerin öldürülmesine cevaz vermişlerdir. Yeryüzünde irtidadın yayılacağı ve bunun da fesada yol açacağı gerek­çesi ile buna cevaz vermişlerdir."[161] Görüldüğü üzere ceza düşünceye değildir. Aksine o düşüncenin yol açtığı fesada karşıdır. Bu nedenle imam İbn Teymiyye daha sonra şöyle söylemektedir "Yeryü­zünde fesat çıkaran kişi kötülüğünden geri durmazsa öldürülür diye Rasulullah şu hadisi şerifi ile delil getirmişlerdir. Hadisi İmam Müslim naklediyor Arfece el-Eşcai rivayet ediyor Rasullah şöyle buyurduğunu işittim "Sizler bir adamın etrafında bir arada iken birisi gelir de topluluğunuza aykırı davranır ya da topluluğunuzu bölmek ve parçalamak isterse onu öldürünüz."[162] Bir başka ri­vayette "Bir takım kötü fiiller işlenecektir. Her kim birlik içinde olan şu ümmeti böl­mek vepraçalamak isterse kim olursa olsun boynunu vurun." [163] Bu ifadelerden de görmekteyiz ki öngörülen ceza düşünce olarak fikre veriliyor değildir. Asıl ceza, o düşünce ümmetin bölünmesine ve parçalanmasına yol açıyor­sa, İslamın iktidarını zayıflatıyorsa ve düşüncenin bozucu bir gücü varsa işte buna verilmektedir. Nitekim Haricîler devlete isyan ettikleri, zındıklar el-Mukni el-Horasanî önderliğinde İslam iktidarına başkaldırdıkları zaman böyle olmuştu. Bu demek değildir ki böylesi firkalar tamamen güçleninceye kadar beklenecektir. Tersine me­sele içinden çıkılmaz hale gelmeden önce tedavi edilecekitr. Buraya kadar açıkladıklarımız bu meselede şiddetli ceza verilmesi görüşünde olan müctehidlerin görüşleridir. Fakat bu zümre de düşünceye düşünce olarak ceza ver­medikleri gibi bid'at olan görüşün de bizatihi kendisine ceza vermemektedirler. Onların ceza verilecek dedikleri, bu bid'atçı görüşlerin yol açtığı fesattır. Görüşleri­ni destekleyen şu hadistir Rasulullah Huneyn savaşı ganimetlerini dağıttıktan sonra bir adam çıkar gelir ve "Allah'tan kork ey Muhammed!" der. Rasulullah "Ben Allah'a isyan edersem O'na kim itaat eder? Yeryüzündeki insanlar bana güven duyabilirler mi? Bana güven veremezsiniz." der. Bu itirazı eden adam sonra arkasını döner gider. Orada bulunanlardan birisi Ra­sulullah onu öldürmek için izin ister. Rasulullah buna izin vermez ve şöy­le söyler "İleride bu adamın neslinden, Kur'an okuyan ancak okuduğu Kur'an göğsünden yukarı çıkmayan kişiler gelecek ve Müslümanları öldürecektir. Ve putpe­restlere ilişmeye çektir. Okun yaydan çıktığı gibi İslamdan çıkacaklardır. 'Eğer ben bunlara erişirsem kendilerini Ad'ın öldürmesi gibi öldürürüm. [164] Burada açıkça görmekteyiz ki Rasulullah bir kişiyi sırf düşüncesi yüzünden ve kendisine saldırdığı için cezalandırmıyor. Çünkü rivayete göre adam Rasulullah Yapılan taksimde Allah rızasının gözetilmediğîni ifade etmiştir. Rasulullah adamın bu kanaatinden dolayı onu cezalandırmamış, fakat beyan etmiştir ki, huyu ve seciyyesi bu olan kişiler ortaya çıktıkları zaman İslamın hükmüne engel olacaklar ve müslümanları bozacaklardır ve kendisi de onlarla mücadele edecektir. Bid'atçılara fesat çıkaran bir grup oldukları için cezaların en şiddetlisi olan ölüm cezasını veren grubun görüşlerini böylece beyan etmiş olduk. Bu grubun tam karşısında bir grup bilgin daha vardır. Bunların en başında da Ebu Hanife gelmekte­dir. Bunlar bid'atçılara ölüm cezası verilmesi kanaatinde değillerdir. Onlara göre bid'atçılara verilecek ceza ölüm cezasından daha hafif olacaktır. Bu da ölüm cezasına vardırmamak kaydı ile kötülüklerine engel olacak ta'zir cezasıdır. Ancak bid'atçılar fiilen çarpışmak üzere kılıç kuşanırlarsa bu durumda savaş açan bağiler olurlar. Nite­kim Hz. Ali Haricilere, isyan edip karşısına dikildikleri zaman böyle davranmıştı. Buna göre halife bid'at meselesinde şöyle bir uygulama yapar Bid'atçılar işi bilfiil kuvvet toplayarak yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya kadar vardırmadıkları sürece kötülüklerine devamı ya sopa vurmak ya da hapsedilmek suretiyle önlenmek üzere ta'zir cezasıdır. Nitekim adil halife Ömer b. Abdülaziz, kendi görüşlerine davet eden ve halifeye lanet eden haricilere böyle ta'zir cezası vermiştir. Çünkü maksat kötülüğü ve fesadı engellemektir. Kötülük ve fesadın engellenmesi için asgari ceza ne ise o uy­gulanır. Çünkü ceza bizzatihi zarardır, zarar kendisinden daha büyük zararla önlene­mez. Sonra Hz. Ali'nin uygulaması da böyle olmuştur. Hz. Ali isteseydi Haricileri öldürebilecek durumdaydı, Hariciler bidatlarının propagandasını yapıyorlar ve tek tek onun karşısına dikiliyorlardı. Fakat bununla birlikte Hz. Ali onları öldürmemiş­tir. Nihayet kendileri Abdullah b. Habbab b. el-Eret'i öldürmüşlerdir. Biz şahsen bu meselede Ebu Hanife ve ashabının görüşlerine meyletmekteyiz. Çünkü öldürme cezası, cezanın en son noktasıdır, öldürme cezasına, ancak başka çare kalmamış ise başvurulabilir. İşte İslam fıkhının düşünce suçu hakkındaki değerlendirmesi budur. Bun­dan sonraki siyasi düşüncenin bîr sonucu olarak meydana gelen fiili suçlara intikal edebiliriz. Bu suçları da ikiye ayırıyoruz. Birincisi fert bazında işlenen suçlar, ikinci­si ise toplu olarak işlenen suçlar. Tek kişinin işlediği suçlara gelince, bunlar bir yöneticinin İktidarından kurtulmak ya da kendine muhalif olan siyasi fikri benimsemiş olmaktan dolayı kendisine karşı düşmanlık etmektir. Bu çeşit suça raşid halifeler siyasi olmayan suçtan daha fazla bir nitelik vermemişlerdir. Siyasi olup olmaması bir yana saldırı aynı saldırıdır. Herhal­de böyle değerlendirmelerinin sebebi şeriatın sadece zahire dış görünüşe göre hü­küm verip iç saiklere itibar etmemesindendir. Madem ki zarar verme kastı vardır, artık bunun saikinin siyasi ya da gayri siyasi olması Önemli değildir. Hz. Ömer bir suikaste kurban gittiği ve öldürüldüğü zaman, yeryüzündekilerin ve göktekilerin lanetlediği bîr suça normal bir öldürme suçu olarak bakılmıştır. Ubeydullah b. Ömer, el-Hürmüzan'ı komplo kurmak suçlaması ile ve babasının intikamını almak gayesi ile öldürdüğü zaman Hz. Ali b. Ebi Talib, onun da kısas edilmesinin gerekli olduğunda ısrar etmiştir. Fakat Hz. Osman b. Affân "Dün Ömer babasını öldür­memiş bugün biz oğlunu öldürüyoruz!" demiştir. İbn Mülcem Hz. Ali b. Ebu Talib'i hançerlediği zaman o adil ve büyük imam, oğlu el-Hasen'e "Onu güzel bağlayın. Eğer ölmez sağ kalırsam kanımın hakkını olacak olan benim, eğer ölürsem beni vurduğu gibi o da vurulacaktır."[165] demiştir. İşte fıkıh bilginleri bu Muhammedi prensiplere sarılmışlardır. Bir halifenin öldü­rülmesi ile sıradan sade bir kişinin öldürülmesi arasında hiçbir fark görmemişlerdir. Eğer bir can yitirilmiş ise cana can prensibi esastır. Bir halife kısas dışında veya yer­yüzünde fesat çıkarma suçuna ceza olmayarak sıradan sade birisini öldürürse, halife kısas edilerek öldürülür. Vatandaşlardan birisi devlet başkanım öldürürse de durum böyledir. Yani kana kan prensibi esastır. Bir vali vatandaşlardan birisine haksız yere ve yeryüzünde fesat çıkarma suçuna karşılık olmayarak vurursa, kendisinden bunun kısasının alınması vaciptir. Hz. Ömer b. el-Hattab ra valilerini, yönettikleri kimse­lere tecavüz etmemeleri için uyanrdı. Valilerin huzurunda, içlerinden birisi insanla­rın suratlarına vuracak oîursa bunu onlardan kısasen alacağına yemin ederdi. Acaba İslam fikhı siyasî suçlarla siyasi olmayan suçları aynı mı görmüştür? Biz dedik ki, İslam fıkhı insanın iç alemindeki saiklcre bakmaz. Madem ki saiklere bakmamaktadır, o halde siyasi saikle siyasi olmayan saikin birbirinden farkı kalmaz. Öte yandan, İslama göre cezanın temeli kısas prensibidir. Kısas demek mağdurun başına gelenle, suçluya verilecek cezanın eşit olması demektir. Bu prensip de suç kasten bile bile işlenmiş olduğu sürece suçlarda sadece maddi tarafa bakılmasını, saikin gözönüne alınmamasını gerektirir. Bir de şunu ekleyelim Her zaman siyasi suçla adî suçu birbirinden ayırmak kolay değildir. Cezalarda saikleri hakem kılmak ise İslamın istemediği adaletsiz bir ayrıma yol açabilir. Ve siyaset sebebi saldırıya ve tecavüze diğerlerinden daha sert ceza verilebilir. Sonra da hükümdarlar kendi nefis­lerini tenkitlerden ve kınamalardan korumak üzere harekete geçerler. Böylece ikti­dar, istibdatçı ve insanları perişan edici bir kimliğe bürünür. Herhangi bir suç kas­ten ve bile biie işlenmiş, zarar kasten verilmiş olduğu sürece saik bakımından bu suçla diğeri arasında aynma gitmemek "Seddü'z-Zerai" kabilindendir. Suç işleyen bir suçlunun haklı bir sebebe dayanmadıkça hiçbir mazereti olamaz. 11 DEVLETE KARŞI İSYAN BAĞY Bu suç siyasi suçlar arasında en büyüğüdür ve fert bazında değil de topluca işlenir. Daha önce değindiğimiz gibi siyasi suçlar ferden veya topluca işlenir. Bağy suçu, devlet başkanının otoritesine karşı güç kullanarak isyan etmek de­mektir. Bu nedenle fikıh bilginleri bağileri, meşru bir te'vil ile, güç ve kuvvet topla­yarak devlet başkanına karşı gelen kimselerdir, dîye tarif ederler. Fıkıh bilginlerinin yaptıkları bu tariften anlaşıldığına göre, bağy suçunun teşek­kül etmesi için, isyana kalkışanların kendilerini savunacak güçleri olmalı, isyanlan bir te'vile dayanmalı ve te'vilin de tercihe şayan olmasa bile caiz olur bir tarafi bu­lunmalıdır. Tabii bir te'vilin caiz olması demek, onun tercihe şayan ve üstün bir te'vil olmasını gerektirmez. Bu tarife göre, mücerred olarak devlet başkanının görüşüne aykırı davranmak ya da ona itaat etmemek bağy suçu değildir. Asıl bağy, delile dayalı bir güç ve savunma­sı olan kuvvetlerin devlete başkaldınsıdir. "Fethu'l-Kadir"?. göre bu şartların gerekli­liği, üzerinde görüşbirliği olan hususlardandır. Yine orada devlet başkanının adil bi­risi olması da bu suçun teşekkül etmesi için şarttır. Devlet başkanına isyan edenlerin bağy sayılmaları için, onun adil olmasının şart kabul edilmesi ve Fethu'l-Kadire göre imamlar arasında üzerinde ittifak edilen hususlardandır. Bir rivayete göre İmam Malik'e halifeye karşı isyan edenlerin durumları sorulur, İmam Malik cevap verir Eğer Ömer b. Abdülaziz gibi bir halifeye isyan etmişlerse kendileri ile çarpışmak helal olur. Eğer böyle değilse bırakın yüce Allah bir zalimden bir zalim ile intikam alsın, sonra da her ikisine bunun hesabını sorsun. Bazı tabiin bilginlerinin müslümanların idarelerini üstlenen ve adil olmayan kişilerin değiştirilmesi için çalışılacağı, ancak is­yana kalkışılmayacağı görüşünde oldukları rivayet edilmektedir. Bu görüş Hanefi mezhebinin görüşü olarak zikredilmektedir. Buna göre, devlet başkanına karşı ge­lenler ancak isyana teşebbüs ettikleri zaman bağy sayılırlar. Çünkü bu hareketleri is­yanları bütün müslümanları sarsacak kör fitnelere yol açar. Bu hareketin yol açacağı fesat, adil olmayan bir kişinin yönetimde bulunmasındaki ya da yönetimin müslü­manların danışma meclisi elinde bulunmaması durumundaki fesattan çok daha be­terdir. Çünkü bir anlık bir kaos ortamında meydana gelecek zulüm, istibdad uygula­yan bir halifenin idaresi altında yıllarca yaşansa asla meydana gelmez. Gerçekten isyancıların bağy sayılmaları için devlet başkanlarının adil olmalarının şart kılınması bütün kitaplarda hemen hemen vardır. Bu güzel bir ihtiyattır. Kemalüddin İbn el-Humam devlet başkanına karşı isyan eden bağileri dört kısma ayırmaktadır. Bunlar A- Bilerinde isyanlarını caiz kılacak bir delil ve dayanacakları bir kuvvet olmadan otoriteye karşı duranlardır. Bunlar bir araya gelmekte ve insanların mallarını ellerin­den almakta, onlan korkutmakta, yol emniyetini gidermekte ve yolları korkulu hale getirmektedirler. Yol kesiciler bu birinci gruba girmektedirler. B- Yine kendilerini koruyacak belli bir kuvvet toplamadan, yollara korku saçan, fakat bir te'vile dayanan grup bu ikinci sınıfı oluşturur. Bunlar da yoldan geçenlere korku verdikleri sürece yol kesici kabul edilirler. C- Kendilerini koruyacak ve savunacak bir kuvvete dayalı olarak isyan eden grup­lar üçüncüye girerler. Bunlar da bir te'vile dayalı olarak isyan etmişlerdir. Müslümanların kanlarını helal görürler ve kanlarını esir ederler. Bunlar sadece devlet baş­kanına itaat etmemekle kalmazlar ve yine sadece ordu ile savaşmakla da kalmazlar aksine güven ve istikrar içinde olan insanların kanlarını akıtırlar. Mü'minlerin emiri Hz. Ali b. Ebi Talib'e isyan eden Hariciler bu gruba örnektirler. Fıkıh bilginleri bu gibilerle çarpı sılaca gına ve güçlerinin kırılması için öldürüleceklerine görüşbirliği içinde hüküm vermişlerdir. Bu gibilerin öldürülmelerinin nedeni inkarcı kafir olduklarından değil, fesat çıkarmış olduklarındandır. Çünkü Rasulullah şöyle buyurmuştur "Zamanın sonunda yaşları genç, aklı kıt olan birtakım, insanlar türeyecektir. Kur'an'ı okuyacaklar ancak okudukları hançerelerini boğazlarını geçme­yecek, okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklardır. Onlarla nerede karşılaşırsan hemen çarpış. Çünkü onları öldürmekte kıyamete kadar sevap olacaktır."[166] Bu hadisi Buhari rivayet etmiştir. D- Adil bir deviet başkanına isyan eden ve fakat müslümanların kanlarını doku­nulmaz kabul eden ve zürriyetlerini esir almayan zümre de dördüncü gruptur, işte "bugat" diye bunlara denilir. Yukarıda üçüncü kısımda yer alanlara Hariciler denilir­di. Bu dört kısımdan iki kısım için hüküm aynıdır, çünkü her iki kısımda da isyan edenlerin kendilerini koruyacak bir güçleri vardır ve bir te'vile dayanmaktadırlar. Ancak ilk zümreler sadece devlet başkanının askerleri ile çarpışmakla kalmamakta­dırlar, tam tersine ona itaat eden herkese karşı harekete geçmekte ve onları öldür­mektedirler. Ya da İmam Ali dediği gibi, "Kılıçları omuzlarında hem suçlu­yu hem de masumu vurmaktadırlar." Oysa ötekiler sadece devlet başkanının asker­lerine karşı tecavüz etmektedirler. Çünkü onlar halkla çarpışmak değil onlan kur­tarmak iddiasındadırlar. [167] 177. Görülüyor ki Hz. Ali isyan ve bağy suçu ile karşılaşınca karşı taraf saldırmadıkça onlarla çarpışmazdı. Kendisine lanet edildi ve sövüldü diye ya da öldürülmek istendiği için kimseye ceza vermezdi. İmam A'zam Ebu Hanife'nin öğrencisi İmam Muhammed bin el-Hasen eş-Şeybani, el-Hadramî'den şunları rivayet etmiştir El-Hadramî anlatıyor "Kinde kapısından Küfe mescidine girdim. Bir de ne göreyim! Beş kişi Hz. Ali'ye lanet ediyorlar. İçlerinden bornoza benzer bir elbise giymiş biri di­yordu ki Allah'a söz veriyorum onu öldüreceğim. Adamı tuttuğum gibi arkadaşla­rından ayırdım ve Hz. Ali'ye getirdim. Hz. Ali'ye dedim ki "Bu adam seni öldürmek üzere Allah'a ahdederken işittim." Hz. Ali adama "Yaklaş bakalım; yazıklar olsun sen kimsin?!" dedi. Adam "Ben Sivar el-Munkarî'yim" deyince Hz. Ali ra bana "Onu serbest bırak"dedi. Ben "Onu serbest mi bırakayım? Seni öldürmek için Allah'a and içen adamı serbest mi bırakayım?!" dedim. Hz. Ali dedi ki "Beni öl­dürmemiş adamı öldürecek miyim?" Hz. Ali'ye "Ama sana lanet etti!?" deyince Hz. Ali "İstiyorsan sen de ona lanet, et istersen bırak gitsin." dedi.[168] Kendisini öldürmeyi planlayan Haricilere Hz. Ali bunu bile bile "İçinde Allah'ın adını zikretmeniz için Allah'ın mescitlerini size yasak etmeyiz. Eliniz eli­mizde olduğu sürece yani bize biat ettiğiniz sürece ganimetlerden payınızı da alı­koymayız. Bizimle çarpışmaya girmedikçe bizler sizlerle çarpışmayız." demiştir. Hz. Ali'nin yukarıdaki ifadeleri, devlet başkanına onlar saldırmadıkça ve çarpış­mayı başlatmadıkça onlarla çarpışmasının helal olmadığına delildir. 178. Adına "bağy" veya "isyan" denilen siyasi suçun rükünlerini beyan etmeden önce Hz. Muhammed neslinin babası adil İmam Hz. Ali b. Ebi Talib'in dü­şüncesi üzerinde kısaca duralım Gerçekten bu görüş şahsi hürriyetin, fikir ve söz hüriyetinin tanınabileceği en yüksek zirvedir. Bir kişinin kendisini öldürmeyi planladığını, kendisine sövdüğünü kesin bir biçimde bilip de buna rağmen zanlıyı serbest bırakan kişinin tanıdığı hür­riyetin daha ilerisine Hz. Ali'den başka acaba kim geçebilir Öldürme niyetini orta­ya koyan kesin deliller önünde durmakta iken kendisine hürriyet tanıdığı gibi baş­kasına da hürriyet tanıyan İslamın süvarisi Hz. Ali'yi kim geride bırakabilir? Sonra ne asil ve yüce hürriyettir ki, düşmanlarının mescitte olanlarını serbest bırakıyor, onlar da mescittekileri aldatıyorlar. Konuştuğu zaman sözünü kesiyorlar, dahası kendilerine gelecek ganimetlerden onlara pay ayırıp, haklarını kendilerine veriyor.. İşte cesur ve süvari olan birisine en yaraşan huy da bu huydur ve ona layık bir ah­laktır. Fakat siyaset açısından bu davranış tartışılabilir. Madem ki bu gibiler öldür­me suçu işlememişler, o halde biz şahsen bu gibi kişileri Hz. Ali'nin, kötülüklerin­den emin olmak için hapsetmesi veya sürgüne göndermek suretiyle cezalandırması­nı isterdik. Sözünü keseni de ta'zir cezası olarak sopa ile cezalandırmasını tercih ederdik. Çünkü başkasının sözünü kesmenin İslam ahlakı ile bağdaşır hiçbir yanı yoktur. Bu kişiler adil ve hür olan halife Hz. Ömer b. el-Hattab'in zamanında orta­ya çiksalardı Hz. Ömer istediklerini yapmak üzere böyle iplerini boyunlarına salıvermez ve serbest bırakmazdı. Biz böyle zannediyoruz. Tam tersine Hz. Ömer, kötülük büyümeden, kökü güçlenip de azgın bir şer haline gelmeden önce daha körpe iken göz açtırmayıp kökünden keserdi. İslamın süvarsi Hz. Ali'nin uygulaması üzerine kısa bir bakış yaptık. Hz. Ali'nin uygulaması fıkıh bilginleri için örnek bir uygulama teşkil etmiştir. Hatta İmam Şafii ve İmam Ahmed bağilerle ilgili uygulamayı Hz. Ali'nin uygulamasından almışlar­dır, bu da Allah'ın bir hikmetidir. Çünkü Hz. Ali'den sonraki isyanlar kendi zamanındaki gibi olmamıştır ve isyankarlar da kendisine karşı çıkanlar gibi olmamışlardır. Hz. Ali'nin uygulamasının örnek alınması kendisinden sonra ortaya çıkan isyankar­lara Allah'ın bir rahmetidir. Çünkü daha sonraki idareciler adil değillerdi.. İsyankar­lar da her zaman zalim değillerdi. 179. Şu halde fıkıh bilginlerinin yaptıkları tahkike göre siyasi bir suç olarak bağy suçunun rükünleri suçun gerçekleşmesi ve teşekkül etmesi için gerekli unsurlar dörttür. A- Devleti yöneten kişi adil olmalıdır. Çünkü isyan demek topluma karşı ayak­lanmak ve itaat etmemek demektir. Yaratıcıya isyana götürüyorsa, yaratığa itaat yoktur. Rasulullah buyuruyor "Müslüman sevdiği ve sevmediği husustu boyun eğip itaat edecektir. Şayet bir günahı işlemesi emrediliyorsa ne itaat etmesi gerekir ne de boyun eğmesi."[169] B- İsyan edenlerin bir te'vile dayanmaları gereklidir. Mesela "Halife meşru yoldan seçilmemiştir", "Halifenin şöyle yapması gerekirdi oysa böyle yapmamıştır" gibi bir te'vile yoruma dayanmaları gerekir. Böyle olursa güçlü olmasa bile İslam iktidarı te­mellerinden bir dayanakları olur. İşte yol kesme ile bağy suçunun farkı da buradadır. Çünkü yol kesme suçunda böyle bir te'vilin yorumun var olması şart değildir. C- Üçüncü olarak dayandıkları bir güçleri ve kuvvetleri olmalıdır. Çünkü böyle olmazlarsa İktidarı değiştirmeye çalışmazlarsa, suçları düşünce suçu olur. Biz yuka­rıda düşünce açıklamasının ne derece suç teşkil ettiğini ve fıkıh bilginlerinin ihtilaf­larını açıklamıştık. Eğer teker teker ve bir araya gelmeden tecavüz ederlerse ve belli bir güç ve kuvvet toplamamışlarsa işledikleri bu suçlar ötekî ferdi suçlar gibi olur, ferdi suçlara verilen cezalar verilir, aynı şekilde değerlendirilir. D- Dördüncü olarak, çarpışmaya ve tecavüze başlamış olmalıdırlar. İşte bu du­rumda bağilerle çarpışmak helal olur. Karşılarına geçip mücadele etmek vacip hale gelir. Hz. Ali isyancılarla ancak Abdullah b. Habab'ı öldürdükten ve katillerini tes­lim etmeyi reddettikten sonra çarpışmaya başlamıştır. Fakat fikıh bilginlerinin çoğunluğu görüş birliğine varmışlardır ki, isyancılar sa­vaşmak için çıktıkları ve karar verdikleri zaman, halife durup onların kendi üzerine çullanmalarını beklemez. Çünkü böyle yapmak yenilgi demektir. Meseleye son ver­mek ya da engellemek demek değildir. 180. Yukarıdaki şartlar veya rükünler tamam olunca, hiç kuşkusuz suç, bağy suçu olur ve kendileri ile çarpışmak ve öldürmek helal olur. Fakat yaralı olarak ele geçirilirlerse öldürülmezler, mallan ganimet olarak değerlendirilmez, zürriyetleri esir alınmaz. İleride ceza konusunu ele alırken onlara nasıl davranılacağını anlatacağız. Şimdi bizim burada sözünü etmek istediğimiz bu rükünlerden birincisidir. Bu şarta göre yöneticinin adil olması gerekiyor. Her ne kadar fikıh bilginlerinin bağy suçundan bahsederlerken ifadelerinde yer almakta ise de fıkhın kaynaklarına ve de­lillerine baktığımız zaman, bağy suçunun birinci rüknünün üzerinde tartışmaya muhtaç olduğunu görmekteyiz. Bu meseleyi üç noktadan ele almakta yarar vardır A- Devlet başkanı önceleri adil iken sonra fasık hale gelse kendisine karşı isyan etmek caiz midir yoksa değil mi? B- Kendisi adil, fakat meşru biçimde yönetime gelmemiş olabilir. Çünkü meşru biçimde yönetime gelmesi için müslümanların seçkinlerini ve sade vatandaşlarının tümünün tercihi ile gelmesi şarttır. C- Devlet başkanı olan kişinin bizzat kendisi adil olmaz ahlaksız olur adil bir yoldan yönetime gelmemiş olur ancak yönetimde kalmasında müslümanların men­faati olup, yönetimden uzaklaştırıldığı takdirde ülke onun iktidarından daha beter biçimde şiddetli ve kötü fitnelerle yüzyüze gelebilir.. İşte bu üç şıkkın her birinden birer birer ve kısaca bahsedelim Ülkenin yönetimini elinde bulunduran kişinin bizzat kendisi adil olup meş­ru biçimde yönetime gelmiş, daha sonra adaletten sapmış olabilir. -Kalpleri halden hale çeviren Allah'ı teşbih ederiz- ya da çevresini taraftarlar kuşatmış ve düşünce tarzını bozmuşlarsa, iyi idaresini bozuk hale getirmişlerse, iktidar bu durumda neye dönüşmüştür? Yönetici hala azledilmesi mümkün olmayan bir kişi olarak kalmaya devam mı eder? Yoksa kendi kendine azl mi olur? Çünkü devlet yönetimine gelme­nin şartı tıpkı adil bir yargı görevine gelme şartları gibidir. Yani yargı hizmetinde bulunan kişi adil değilse ahlaksız ise yetkisini yitirir, yetkisi gidince yöneticiliği de kendi kendine sona mı erer? Dört mezhebin fıkıh bilginlerinin ifadelerine göre, yönetimdeki bir kişinin halife­liği kendi kendine sona ermez. Çünkü yöneticilik nasıl olursa olsun müslümanların maslahatlarına menfâatlarınadır. Had cezaları bu yönetimin vasıtası ile yerine geti­rildiği gibi, cuma namazları da böyle olursa kılınır ve mescitler tamir edilir. Dini semboller yerine getirilir. Ülkede güven muhafaza edilir. Rivayet olunduğuna göre Hasen el-Basri şöyle demiştir "Şunlar -yani Emevi halifeleri- her ne kadar halk kendilerine uymakta ve günahtan çekinmemekte iseler de hak onlara itaat etmemizi gerekli görmüştür, kendilerine isyan etmeyi bizlere yasak etmiştir, zararlarından ve kötülüklerinden tevbe etmek ve dua etmek suretiyle kendimizi kurtarmamız emredil­miştir." Yine bir defomda kendisine Emevioğulları sorulmuş ve şöyle cevap ver­miştir "Onlar hakkında ne söylememi beklersiniz. Onlar bizim için beş şeyi üstlen­mişlerdir Cuma namazı, cemaatle namaz kılma, ganimet, düşman için nöbet tutma ve had cezalandır. Allah'a yemin ederim ki din ancak bu sembollerle dosdoğru yaşanır. İsterse adaletten ayrılsınlar ve zulüm etsinler. Allah'a kasem ederim ki, Allah'ın onların elleriyle düzelttiği şey onların bozduklarından daha çoktur."[170] A- Fitneden kaçınmak ve fitneye yol açmamak şartı ile mümkün olan bütün yol­larla azli için çalışmak. Nitekim yüce Allah Emevi iktidarına Abbasi iktidarı vasıtası ile son vermiştir. B- İşlediği günahlarda kendisine itaat edilmeyecek ve yönetime adil bir yolla gel­miş ise yaptıklarının ekserisi adil olmasa da mutlak olarak desteklendiği açıklanacak­tır. Eğer fasık ise ve adil olmayan bir yoldan yönetime gelmiş ise bu takdirde iktida­rını desteklemez ve ona mensup olduğunu söylemez. Bu açıklama birinci mesele içindir. Yakarıdaki ifadeden fikıh bilginlerinin çoğunluğuna göre birinci ve üçüncü şıkların hükmü ortaya çıkmaktadır. Tabii fikıh bilginleri ve dört mezhepten bazı fikıh bilgin­leri içinde halifenin değiştirilmesinin vacip olduğunu söyleyenler vardır. Çünkü zu­lüm ve günah işleyerek göreve devam etmek caiz değildir. Zaten bu kadarını cumhur çoğunluk fikıh bilginleri de onaylamaktadırlar. Fakat ihtilaf şuradadır değişiklik sa­vaşarak ve çatışarak mı yapılacaktır, yoksa böylesi caiz değil midir? Cumhur çoğunlu­ğu oluşturan fikıh bilginleri bu kanaatte değildirler. Bazı tabiûn bilginleri ve bazı fukaha tarihin şahit olduğu üzere bunda bir sakınca görmemişlerdir. İkinci şıkkı ele alırsak Bu şık halifenin yönetime meşru olmayan bir şekilde yani Şûra istişare yoluna başvurmadan gelmiş olması ve fakat halifenin kendisinin adil bir insan olması durumu idi. İşte bu durumda İmam Malik, Şafiî, Ahmed'den rivayet olunduğuna göre, adil bir kimse yönetimi zorla ele geçirse ve insanlar adale­tinden hoşnut olsalar imamlık halifelik sıfatını kazanır. Çünkü itibar edilecek olan halkın hoşnutluğudur. İsterse bu hoşnutluk yönetime geldikten sonra sağlanmış ol­sun farketmez, zaten adalet de vardır, şu halde bütün şartlan tutan adil bir İmam halife olmuş demektir. İmam İbn Teymiyye imameti halifeliği iki kısma ayınr Peygamberi imamet yöneticilik veya Peygamberi halifelik, sultanlık şeklindeki halifelik. Peygamberi imamet, imamlık şartlarını tutan imamet demektir. Fıkıh bilginlerini çoğunluğuna göre bu kişi Kureyş kabilesinden olacaktır. Fıkıh bilginlerinin içinde bunu şart olmadığını söyleyenler vardır. Seçimi zorla ve baskı ile değil şura danışma ile ola­caktır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurur "Bunların işleri aralarında müşavere da­nışma iledir."[171] ve yine yüce Allah "İş hususunda onlarla müşavere et."[172] buyurmaktadır. Üçüncü şart da adelettir. İşte bu üç şart yerine geldi mi peygamberi halifelik teşekkül eder. Eğer bu üç şarttan birisi eksik olursa bu takdirde o kişi peygamberin varisi olan halife değil, sultan hükümdar dır. Her iki halde de halifeye itaat etmek vaciptir. Birinci du­rumda yani peygamberin varisi halife olmak durumunda meselenin kapalı bir yanı yoktur, ikinci durumda, yani kişinin sultan olması durumunda ise yine itaat etmek gereklidir. Çünkü İmam Hasen el-Basri'nin ifade ettiği beş şeyin yerine getirilmesi için bu gereklidir. O beş şey, cuma namazı, cemaatle farzların kılınması, ganimet, düşmana karşı nöbet tutmak, had cezalarının uygulanmasıdır. Kısacası günah durumunda halifeye itaat edilmez ve günaha dalan bir halife des­teklenmez, eğer bir yöneticiye günahları baskın çıkmış ise fitneye yol açmamak kay­dı ile değiştirilmesi için çalışmak gerekir. Çünkü fitne zulümdür ve karanlıktır; fitne çoğu durumda birinciden kötülükçe ve fitnece daha aşağı olmayan bir hakim elinden ortaya çıkabilir. Halife için adalet rüknü hakkında yazılması gerekli olanlar bunlardır, ima­mın halifenin durumu ne olursa olsun, kendisine taraf olanlara adalet ehli, karşı gelenlere de isyankar denilir. Bağilerle çatışırken maksat intikam almak olmamalı ya da karşı tarafa zarar gayesi ile yapılmamalıdır. Çünkü bunlar belli bir te'vile yoruma dayanan kimselerdir. Bu yorumun fikhî yönden üstün tarafı olmasa da yine de bir açıklama tarzıdır. Çünkü asıl maksat fitneyi önlemek ve çalkantıyı durdurmaktır. Fıkıh bilginleri, işbaşında yönetimde olanların fitne meydana gelmezden önce ihtiyatı elden bırakmamalarını, tecavüz meydana gelmeden önce insanların hakları hususunda titiz davranmalarının gerekli olduğunu ifade etmişlerdir ki bu gibi sakıncalar meydana gelmesin. Halife bağilerin hazırlandıklarını öğrenince, güçlerini oluşturmadan önce yakalarına yapışmalıdır. Bu nedenle el-Hidaye'de şu satırlar yer alır "Halife bağilerin si­lah satın aldıklarını ve çarpışmaya hazırlandıklarını haber alınca, kötülüğü imkan ölçüsünde önleyebilmesi için onları yakalaması ve hapse atması gerekir ki bu hareketlerini yapamasınlar ve tevbe etsinler." Bu siyasi fitneyi önledikten sonra eğer tevbe ederlerse haklannı kendilerine geri verdiği gibi mallarını da iade eder. Fitneleri sona erdikten sonra, o sırada işledikleri şeylerden hesaba çekilmezler, ancak bunların savaşın gerektirdiği zararlar ve İslam savaş ahkamının izin verdiği itlaflar olması şarttır. Çünkü onlar bu hareketleri yaparlarken bir te'vile yoruma dayanmaktaydılar ve kendi düşüncelerine göre haklı olduklanm düşünmekte ve savaşmaktaydılar. Kendilerine karşı savaş, düşünceleri yüzünden açılmış değildir, aksine fitnelerini yok etmek ve önlemek içindir; çarpış­ma alanında öldürmüşlerse bundan dolayı da hesaba çekilmezler. İmam Malik, Ahmed ve İmam Şafii, bu gibilere ölüm cezasına varmayacak biçim­de ta'zir cezasının verilmesini hükme bağlamışlardır. Tabii bu ta'zir istikrar böyle ge­rektirdiği zaman sozkonusudur. Mesela başka fitneye yol açacaklarından korkulduğu zaman durum böyledir. Fakat Ebu Hanife, eğer şartlar böyle gerektiriyorsa, devlet başkanını öldürme biçiminde bile olsa ta'zir cezası vermesini mubah görmüştür. Burada görüldüğü üzere ceza oniann savaşmaya ve çarpışmaya katılmış olmalana değildir, böyle olsaydı ceza ta'zir cezası sayılmazdı, sadece gelecek için bir ihti­yat tedbiri olmuş olurdu. Herhalde Ömer b. Abdülaziz'in tevbe teklif etmesi en adil bir hüküm ve fitneyi en güzel biçimde önleyecek bir karar idi. Buraya kadar anlatılanlar İslam nazarında siyasi suçlarla düşünce suçlarının durumu idi. Bu cezaları getirirken İslamın hedefi yöneticileri gelecek tenkitlerden korumak, onlan kınayanları susturmak değildi. Tam tersine İslamın bu hükümleri getirmiş olması, toplumun a'dan z'ye tümünü öğüten ve birliğini bozan ayrıca karışıklığa iten, fitnelerden korumaktı. Çünkü fitne olunca ümmetin kendisine yapışa­cağı bir kurtarıcıdan söz edilemez. İslamda bütün cezaların temeli ya toplumu ya da fertleri kendilerine gelecek zarardan korumaktır. Buraya kadar suçların çeşitli kısımlarını birer birer ele aldık. Cezası belirlenmiş suçlardan, belirlenmemiş suçlardan, kasıtlı ve kasıt olmayan suçlardan, icraî ve ih­mali suçlardan, fertlere karşı işlenen suçlardan ve topluma yönelik işlenmiş suçlar­dan, söz ettik. Ve şimdi konuyu başladığımız cümle ile bitiriyoruz Suç demek, ya toplumun ya da fertlerin yararlarına zarar veren bir unsur demektir. Şimdi biz hukukçuların ceza konularını açıklarlarken yaptıklarına paralel olarak suçların rükünlerinden söz edeceğiz. 12 SUÇUN GENEL UNSURLARI Suçlara ve suçlulara bakış açımız ve suça verdiğimiz anlam farklı olmakla birlikte, biz kitaplarımızda modern hukukçuların eserlerinde izledikleri metodlara uymayı tercih ettik. Modern ceza hukukçuları, bir suçun teşekkül etmesi için üç ta­ne rükünden unsurdan söz etmektedirler. Bir fiil ancak bu üç unsur bir arada bulunursa suç sayılır. Üstad Ali Bedevi şöyle demektedir Hangi çeşitten olursa olsun üç tane ana unsur bulunmadıkça suç teşekkül etmez. Bu üç unsur öyle unsurdur ki birisi bulunmasa kanun açısından suçtan söz edilemez. Birincisi Suçu belirleyen ve işlendiği taktirde verilecek cezayı açıklayan bir kanun maddesi bulunmasıdır. Buna kanuni rükün unsur denilir. İkincisi suçlunun suçu oluşturan maddi bir fiili meydana getirmiş olmasıdır. Meydana getirilen bu unsur ister icraî ister ihmali olsun, ister asli fiil isterse suça ka­tılma olsun, ister tam bir suç isterse daha teşekkül etmemiş teşebbüs derecesinde bulunsun, farketmez. Bu unsura da "suçun maddi unsuru"denir. Üçüncüsü "Suçlunun sebep olduğu, suçlu sayılmasına ve cezalandırılmasına" yol açan bu fiilden sorumlu tutulması için ehliyeti bulunmalıdır. Bu da ancak kişinin şahsında "idrak ve irade bakımından, teammüden bata" veya "teammüden olma­yan bata" bakımından ya da işlenen suçun "bir hakka dayanmadan işlenmesi" veya "bir görevi yerine getirirken islenmesi" bakımından manevî sorumluluk unsurlarının bulunması ile mümkün olur. Bu rükne de "ahlakî rükün" denilir.[173] Suçların unsurlan tespit edilirken gözönüne alınan temel espri, bir fiilin suç sayılması ile ona verilecek ceza arasındaki sebep-sonuç ilişkisidir. Burada bir fiil suç sayılırken, bu fiil zararlıdır, korunması hedeflenen bir maslahatı menfaati ortadan kaldırmıştır ya da meşru bir maslahata tecavüz sözkonusudur diye düşünülmüyor, asıl, bu yapılan fiile ceza öngörülmüş müdür yoksa görülmemiş midir, diye bakılıyor. Modern ceza hukuku meseleye sadece ceza açısından bakmaktadır. Bu bakış açısına göre suçun teşekkül etmesi için üç unsurun bulunması kaçınılmaz­dır. Çünkü ceza ancak kanun koyucunun nassı kanunu ile bilinebilir. Şu halde cezanın kanunî bir unsuru kaçınılmaz olarak var olacaktır. Öte yandan bir fiile ceza verile­cekse tabii ki bunu aklı başında geçerli bir irade sahibi birisinin işlemiş olması da şarttır. Şu halde ahlakî rükün de böylece gündeme gelmektedir. Tabii ki sonra suçun teşekkül etmesi için onun bel kemiği olan maddi unsur da kaçınılmaz olarak aranacaktır. Modern hukukun bu bakış açısına göre, kanunen yasak edildiğine dair bir hü­küm veya ceza öngörüldüğüne dair bir kanun maddesi bulunmadığı sürece her tür­lü fiili işlemek serbesttir. Kanunun suç saymadığı her türlü hareket cezaî yönden kural oiarak mubahtır. Suçun işlendiği şartların bunda en küçük bir etkisi yoktur. Hakim hükmünü verirken beraatle hüküm verebilmesi için, işlenen fiil hakkında ka­nun maddesinin bulunmaması şarttır.[174] Suçun unsurlarında böyle bir ayırıma gidilmesi genelde İslam fikıhçılarının yaklaşımları ile uygunluk göstermektedir. Ne var ki az önce üzerinde durduğumuz noktaya işaret etmek gerekir. O da şudur İslam şeriatı yasak olan fiillere sadece ce­za vermek mümkün mü değil mi diye bakmıyor, aksine onun yargısal yönü yanında bir de dini yönü olduğunu ifade ediyor. Bu nedenle ceza verilmesi için hakkında bir nas olmayan ya da dünyevi bir cezanın uygulanamadığı, söz taşıma, münafıklık ve yalan söylemek gibi fiiller, mübahlık mertebesine çıkamazlar ya da mubah sayıla­mazlar. Tam tersine bu gibi fiilleri işleyenler dünyevi cezadan yakalarını kurtarmış olsalar bile dinen yasak olan bir fiili işlemiş olurlar. Bu gibi pis ve çirkin hareketler dünyevi ceza kapsamına girmeseler de mubah hareketler olamazlar. Suçun tarifini incelerken bu noktaya temas etmiştik ve orada hataların ve dünyevi ceza öngörülen suçların sınırlarını incelemiştik ve demiştik ki Hata kavramının sınırı yargı eliyle had veya kısas ya da ta'zir biçiminde ceza verilen suçların alanından daha geniştir. Buna göre herhangi bir suçun teşekkül edebilmesi içn aynen modern hukukta ol­duğu gibi üç unsurun bulunması gerekir, diyebiliriz. Birincisi dünyevî cezayı verebilmemiz için gerekli delildir, ikincisi maddi fiildir ve üçüncüsü şer'an mükellefiye­tin bulunmasıdır, diyebiliriz. Bizim bu üç unsuru kabul etmemize rağmen, bunlan mantıki açıdan münakaşa edebiliriz ve üzerinde tartışabiliriz. Çünkü birşeyin unsuru demek, kendisi olmaksı­zın var olmasının mümkün olmadığı ve mahiyetini oluşturan unsur demektir. Şimdi buna göre suç sadece bu üç unsurun bir arada bulunduğu hadisedir, mi diyeceğiz, yoksa suç sadece işlenen fiildir fakat hakkında bir nas bulunmadıkça ve suçu işleyen kişi yaptığının sorumluluğunu yüklenebilecek ehliyette bulunmadıkça ceza verile­mez mi diyeceğiz? Hiç kuşkusuz mantıklı olan budur. Çünkü birşeyin rüknü de­mek kendisi olmayınca mahiyetinin gerçekleşmediği ana unsur demektir. Ceza an­cak suçun bir eseri olunca tasavvur edilebilir. Birşeyin eseri de neticesi de o şeyin mahiyetini oluşturan bir parça olamaz. Fakat modern hukuklar, bir meselenin suç teşkil edip etmemesi için o şeyin yasak edilmiş olup-olmamasına itibar etmektedir. Bu bakış açısına göre bir fiilin suç olması ancak kanunun suç sayması ve yasaklaması ile mümkündür. Birşeyin kanunen geçerli olmayıp suç sayılması için, o şey hakkında ceza tayin edilmiş bulunmalıdır. Buna göre yukandaki bakış açısının bir gereği olarak sayılan unsurların rükün diye kabul edilmesi ancak unsur anlayışındaki kayıtların gevşetilmesi ile mümkündür. Yukarıdaki unsurları ister aklın mantığına göre gidelim ve şart sayalım, ister­se modern hukukun mantığı ile düşünelim ve unsur sayalım, hiç kuşkusuz bir fiilin suç sayılması için ve işleyene dünyevî ceza verilebilmesi için İslam fikhına göre de aranması gereken ve bulunması gerekli olan şartlar olduğunu kaydedelim. Şu halde bir suçun suç sayılabilmesi için hakkında bir nassın bulunması, maddi bir fiilin ve cezası ne olursa olsun işlediği suçun cezasını yüklenecek bir kişinin bu­lunması gerekir. Şimdi bu unsurları teker teker ele alalım Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz Bugün Avrupa hukukunun ulaştığı nokta kanunsuz suç ve ceza olmaz, prensibidir. Bu prensip Avrupa hukukuna Fransız ihtilalinden sonra girmiştir. Mak­sat, yöneticilerin tahakkümüne son vermek ve herkesin hakkını ve sorumluluğunu bilmesini sağlamaktır. Çünkü cezanın temeli kanunî emirlere aykın davranmaktır. "Aykırı davranmak" ancak emredici nas ya da yasak edici kanun maddesi bulunma­sı ile tasavvur edilebilir. İslam fıkıh dili ile ifade edecek olursak "Aykırı davran­mak" ancak bir emir ya da yasaklama varsa tasavur edilebilir. Bir kişinin kanunen suçlu sayılması ancak kanunun o fiili suç sayması ile ya da genel olarak kanunun ru­hunda suç sayıldığını gösteren bir emare ve delilin bulunması ile mümkündür. Fransız hukuku bu prensibi yani kanunsuz suç olmaz prensibini bünyesine aldığı zaman bu prensibe sıkı sıkı yapışmakta aşırıya kaçmıştır, çünkü kanun suçları birer birer saymış ve sıralamıştır ve her suçun karşısına gerekli olan cezayı da yazmıştır; cezaların en alt ve en üst sınırını yazmamış aksine en ufak bir elastikiyet olmaksızın, her suça bir adet ceza öngörmüştür. Ancak daha sonra hukuk bu hareketinden vaz­geçmiştir, artık suçun cezası öngörülürken bir en üst sınır bir de en alt sınır getiril­miştir. Bu iki sınır arasındaki alan geniş tutulmuş ve hakime bu sınırlar içinde kal­mak şartı ile takdir yetkisi verilmiştir; hakim bu yetkisi ile zanlının içinde bulunduğu şartları ve durumları gözönüne alabilecektir. Çoğu durumlarda bir suç için iki çeşit ceza öngörülmüş, hakim bunlardan birisini ya da ikisini birden tercih edip uygular olmuştur. Tabii hakim tercihini yaparken geniş bir takdir ve değerlen­dirme yetkisi ile donatılmıştır. Fransız hukukundaki bu prensip öteki hukuk sistemlerine de intikal etmiştir. Prensibin tatbik alanı geliştikçe hükmü de genişlemiştir; prensip ilk başlardaki dar çerçevesinden çıkmış ve hakime takdir hürriyeti vermiştir. Hakimin hükmü durdur­ma yetkisi ve yürütme organının aff selahiyeti olmuştur. Yine yürütmeye cezayı hafifletme ve suçluyu serbest bırakma hakkı tanınmıştır. Bununla birlikte bir de "be­lirlenmemiş ceza" sistemi var olmuştur.[175] Cezalarda bu gibi değişikliklere gidilmesine ve hakime geniş takdir hakkı veril­mesine rağmen, asıl ana unsur sabit ve değişmez olarak kalmıştır. Verilecek cezala­rın ağırlık ve hafiflikleri farklı farklı olsa da, yargının takdiri açısından ceza bazen dar bazen geniş tutulsa da yine de kanunsuz suç yoktur prensibi değişmez. Çünkü hakim her ne olursa olsun hakkında kanun olmadıkça bir fiili suç sayamaz. Fakat bu prensip çok şiddetli tenkitlere uğramıştır. Çünkü kanun maddeleri ne kadar çok olurlarsa olsunlar, yine de yeryüzü sakinleri olan insanların icad ede­cekleri suçları bir bir sayıp kapsayamazlar. Çünkü tecavüz metodları öz itibarı ile "karşı tarafa zarar verme" maksatı bakımından hep aynı olsa da biçim olarak çeşit çeşittir. O halde kanun maddesinin suçluların bütün fiillerini ve metodlarını kapsa­mına dahil etmesi ve yazması mümkün değildir. Suçluların gerekli kanunlar çıkarı­lıncaya kadar başı boş bırakılması ve yeryüzünde fesat çıkarmalarına firsat verilmesi, toplumu zararla yüzyüze getirmek, düzeni boş şeylerle meşgul etmek ve düzgün olan şeyi bozmak demektir. Bu tenkitlerin son çıkarılan kanunda etkisi görülmüştür. Nazi Alman hukuku, bir fiil topluma tecavüz teşkil ediyorsa hakime bunu suç sayma yetkisi vermiştir. Bugün modern hukuk bu prensipte yumuşatmaya gitmiş, suçlar için genel nite­likli prensip mahiyetinde kanun koyma yolunu tutmuştur. Bunun gerçekleştirilmesi için, suç teşkil eden fiiller için geniş bir tarif getirilmiştir. Buna göre tarif büyük oranda suç olan fiilleri kapsamı içine alabilcek, dar tutulmayacaktır. Tarifin genci kapsamına birçok durumlar girebilecektir. Böylece suçlu kanunun pençesinden kur­tulamayacaktır. Ceza açısından ise hukukçular ceza için en üst sınırı belirlemeye git­mişler, en alt sınırı belirlememişlerdir. Bundan hedef, hakime -gerekirse- suçluya cezadan tamamen beraat ettirme firsatı vermektir.[176] Hiç kuşkusuz bu eğilim mutlak olmasa bile hakime takdir hakkı vermeye gitmek­tedir. Zira bu durumda kayıtlamanın bir kısmı ortadan kalkmaktadır. Çünkü adil bir hakime verilecek her serbesti adaleti gerçekleştirmesi için kendisine yardım eder, her kayıtlama da aksine adaleti gerçekleştirmekten elini kolunu bağlar. Oysa hukuk adalete hizmet etmek için vardır. Ve adaletin emrine verilmiştir. Adalet tam olarak hukukun hükümlerine boyun eğecek değildir. 191. Kanunsuz suç olmaz kaidesinin geçirdiği aşamalar bundan ibarettir. Gördü­ğümüz gibi bu kural en son merhale olarak ceza bakımından olabildiğince hakime takdir yetkisi verme noktasına varmıştır. Biz de ileride tespit edeceğiz ki, İslam şeri­atı modern hukukların ulaştıktan en son noktaya vararak takdir yetkisi tanımak suretiyle ta'zir cezalarını uygulamaktadır. Bu noktayı beyan etmeye başlamadan önce, İslam şeriatında temel bakış açısından ve bunun İslam hukuk sisteminde tatbik sa­hasının boyutlarından söz edelim İslam şeriatı Arapların o güne kadar aksini uyguladıkları prensipler getirmiş­tir. Araplarda babasının hanımı ile evlenmeyi kendisi için mubah gören kişiler vardı. Hatta babasının hanımına tıpkı mallarına ve mallara dair haklarına mirasçı olduğu gibi mirasçı olanlar vardı. İslam bunu şu ayet-i kerime ile yasak ve haram kılmıştır "Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin. Ancak cahiliyyet devrinde ge­çen geçmiştir. Şüphe yok ki o bir hayasızlıktı, Allah'ın en büyük hışmına bir sebep O ne kötü bir yoldu."[177] Araplar iki kız kardeşle aynı anda evli kalmayı mubah görürlerdi. İslam geldi bu­nu da haram kıldı. Yüce Allah "Ve iki kız kardeşi birlikte almanız da keza hanım edildi. Ancak cahiliyyet devrinde geçen geçmiştir."[178] buyurmaktadır. Görüldüğü üzere Kur'an-ı Kerim, bir fiili haram kılarken, bundan hesaba çekile­ceğini ifade ederken ve bir fiili suç sayarken cahiliyyet devrinde işlediklerini bundan istisna etmektedir, oysa yapılan fiil bizzat hayasızlık ve ilahi hışım nedeni idi. Ve aile ilişkisinde kurulacak en çirkin yoldu. Bu getirilen istisna sadece ahiretteki sorumlu­luğu kaldırmak içindir, işlenen suç her ne kadar faziletli bir topluma layık olan fazi­letli düzene aykırı ise de ve aklı başında herkese göre aslında çirkin bir fiil ise de bu istisna ahiret sorumluluğunu getirmek içindi. Rasulullah cahiliyyet devrindeki kan davalarından, faizli işlemlerden sorum­lu tutmamıştır, Fakat İslam düzeninde bunları kaldırmıştır, ancak cahiliyyet devrin­de teslim alınan geri verilmeyecektir, İslam devrinde hak edilen de karşı tarafa veril­meyecektir. Bu nedenle Rasulullah veda hutbesinde şöyle buyurur "Dikkat edin! Cahiliyyet devrindeki kan davaları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalin oğlu Haricin kan davasıdır. Cahiliyyet devrindeki faiz kaldırıl­mıştır. Kaldırmaya başladığım ilk faizli işlem, Abdülmuttalib oğlu amcam Abbas'ın faizidir."[179] Bütün bu deliller bir fiilden önce yasaklık getiren kanun maddesi olmadıkça ceza getirilmeyeceğini ifade etmektedir. 193 Bütün ilahi şeriatların manıkları, bir peygamber gelmedikçe ve tebliğ yapıl­madığı sürece mükellefiyetin olmayacağı biçimindedir. Kur'an-ı Kerim'de bu mana­yı te'kid eden ayetler vardır. Buna göre insanları uyaran ve müjdeleyen bir peygam­ber gelmiş olmadıkça herhangi bir ceza sözkonusu değildir. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır "Biz bir resul göndermedikçe hiçbir kimseye ve kavme azab ediciler değiliz."[180] buyurmakta bir başka ayette ise "Hiç bir ümmet müstesna olmamak üzere mutlaka içinde azabtan bir korkutucu peygamber gelip geçmiştir."[181] buyurmaktadır. Yüce Allah'ın hikmeti, bir kimseye peygamber göndermedikçe, emirlere aykırı davrananın akıbetinin kötü olacağı konu­sunda o kişiyi uyarmadıkça ve itaat edip de sonra itaattan çıkmadan iyi bir akıbetle karşılaşacağı yolunda ona yol göstermedikçe, hiçbir kimseyi cezalandırmamayı ge­rektirmiştir. Yüce Allah şöyle buyurur "Senin rabbın memleketlerin ana merkez ine karşı­larında ayetlerimizi okuyacak bir peygamber gönderinceye kadar o memleketleri he­lak edici değildir."[182] Bir başka ayette "Biz peygamberler i rahmet müjdeciler ve azab haberciler olarak gönderdik. Ta ki peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı özür diye ileri sürebilecekleri bir bahaneleri olmasın, Allah mutlak galibdir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir."[183] buyur­maktadır. İslam sadece, bir mesele hakkında nas yoksa buna ceza uygulamakla kalmamış, ak­sine İslama girmeden önce işlenmiş suçlara İslama girdikten sonra ceza vermemiştir. Bu nedenle yüce Allah "O inkar edenlere söyle ki eğer vazgeçerlerse geçmiş günahla­rı bağışlanacaktır."[184] buyurmuştur, İslam fikhında yerleşik kurallardan­dır ki; İslam kendisinden önceki dönemde işlenmiş olan günahları siler yok eder. Sa­hih kitaplarda yer aldığına göre Amr b. As İslam'a girdiği ve Rasulullah ken­disine yardımcı olmak üzere biat ettiği zaman, der ki; "Allah'ın daha önce yaptığını ve işlediğim günahlarımı bağışlaması şartı ile İslam'a giriyorum" bunun üzerine Ra­sulullah "Ey Amr! Bilmez misin İslam daha öncekileri yok eder siler süpürür."[185] demiştir. İşte yukarıdaki prensip yeni bir fiilin günah olduğu yolunda uyan gelmedik­çe o fiile ceza uygulanmaz prensibi ortaya çıkmaktadır. Bu prensibin ifade ettiği mana içinde günümüzde hukukçuların ifade ettikleri "kanunsuz ceza olmaz" pren­sibi de yatmaktadır. Fakat bu prensip harfi harfine uygulanmaz. Yani bu demek değildir ki hakimin takdir yetkisi ihmal edilecektir. Ya da her olayı ayrı ayrı ele almak ve her olayı özel şartları içinde değerlendirmek üzere devlet başkanının takdir hakkı olmayacaktır. Böyle demek değildir. "Kanunsuz ceza olmaz", prensibinin asıl mana­sı, bir fiilin suç olduğu ve buna ceza verileceği önceden bildirilmelidir" demektir. Fa­kat bu özel biçimde değil genel biçimde olacaktır. Ancak takdir yetkisi olmazsa insanların zulüme kayacakları ve haddi aşacaklarından korkulduğu durumlarda takdir yetkisi olacaktır. Ancak suç ve cezası -genel kural olarak- genci biçimde bildirilecek­tir ve insanlar uyarılacaktır; çünkü eğer şari' genel caydırıcılık meydana gelsin ve duyulacak korku, suçu işlemeye engel olsun diye eczalarda katılığın olacağı yolunda uyanda bulunmazsa, insanlar eczaların caydırıcı yönünü ihmal ederler, dikkatten kaçınrlar. Şurası gerçek ki, İslam şarii, ceza getirirken iki yol tutmuştur. Birincisi her suçu, yanıbaşında ceza ile birlikte beyan etmek, yani her suçu ayrı ayn saymak ve her su­çun cezasını da beyan etmek. Bu birinci yoldur, ikincisi ise suça genel bir tarif ge­tirmek ve devlet başkanına her suçun, durumuna ve şartlara göre ceza için takdir yetkisi tanımak, öte yandan yine devlet başkanına bir de genel biçimde cezaları takdir yetkisi vermiştir ki, böylece hakimler cezayı hafifleten ve ağırlaştıran şartları gözönüne alarak adaleti yerine getirme fırsatı elde edebilsinler. Araştırdığımızda görüyoruz ki, İslam şarii suçların cezalarının takdirinde ve onla­nn bir bir sayılmasında şu yolu tutmuştur Bir çok fikıh bilginine göre cezaların en yüksek sınırını getirmiş, ancak alt sınırının takdirini, devlet başkanlarına veya onun yetkisi ile göreve gelmiş olan hakimlere bırakmıştır; işte bu tutum, günümüzdeki "kanunsuz suç ve kanunsuz ceza olmaz" prensibinin tatbikinde modern hukukların eriştikleri en son noktadır. Çünkü yukanda da ifade ettiğimiz gibi, modern yaklaşı­mın en son ulaştığı nokta şudur Cezalar en üst sınırı belirtilerek getirilir, en alt sı­nırı hakimlere geniş bir takdir alanı bırakmak için belirtilmez, böylece cezadan beraate kadar geniş bir takdir alanı bırakılmış olur. Had ve Kısas Suçlarında Nasslar 195. Bu ifâde açık olmayıp, açıklanmaya ihtiyacı olan kısa bir ifadedir. Biz de -in­şallah kısa tutmak prensibinden ayrılmamakla birlikte- bunu biraz açalım. İslam fikıh sisteminde cezası takdir edilmiş ve belirlenmiş olan suçlar had suçları ve kısaslardır. Bunların dışındaki suçların cczalarını Kur'an veya Sünnet açıklama­mıştır. Aksine takdiri ya devlet başkanlarına bırakmıştır, ya da devlet başkanlarından yetki alıp onların adına hüküm veren hakimlere bırakmıştır. Ancak bu kişilere takdir yetkisi verilirken, tamamen başları boş bırakılmamış, aksine meseleye hakim olucu prensipler getirilmiştir. Had cczalarını yüce Allah kitabı ile veya emin olan peygamberinin dili ile açıkla­mıştır. Zina suçunun cezası yüce Allah'ın şu ayet-i kerimesi ile açıklanmıştır "Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız bunlara Allah'ın dini ni tatbik hususunda, acıyacağınız tutmasın."[186] Zinadan korunma da şu ayet-i kerime ile sabit olmuştur "Kadınlarınızdan fuhşu işleyenlere karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse onlan ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bîr yol açıncaya kadar kendilerini evlerde alakoyun."[187] Hırsızlık suçunun cezası ise şu ayetle sabit olmuştur "Erkek hırsızla kadın hırsı­zın o işlediklerine bir karşılık ve ceza, Allah'tan insanlara ibret verici bir ceza ol­mak üzere ellerini kesin. Allah mutlak galiptir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir."[188] Yol kesme suçunun cezası ise şu ayette yer almaktadır "Allah'a ve Resulüne sa­vuş açanların yeryüzünde yol kesmek suretiyle fesatçılığa koşanların cezası ancak öldürülmeleri yasılmaları yahut sağ elleriyle sol ayaklarının çaprazlama kesil­mesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Ahirette ise onlara başkaca pek büyük bir azap da vardır. Şu kadar ki siz kendilerini ele geçirmeden tevbe edenler müstesnadırlar. Bilin ki şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir."[189] İffete iftira suçunun cezası ise şu ayette yer almaktadır "Namuslu ve hür kadın­lara zina isnadı ile iftira atan, sonra dört şahit getirmeyen kimseler in her birine de seksen değnek vurun. Onların ebedi şahitliklerini kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir."[190] Bağy isyan suçunun cezası ise şu ayette yer almaktadır "Eğer mü'minlerden iki zümre birbirleriyle döğüşürlerse aralarını bulup barıştırın. Eğer onlardan biri diğerine karşı halâ, tecavüz ediyorsa siz o tecavüz edenle, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Sonuç olarak eğer Allah'ın emrine dönerse artık aralarım bulup barıştırın. Her işinizde adalet le hareket edim Allah şüphesiz ki adil olanları sever."[191] Müslümanların devlet başkanına biatta bağlı kalacaklarına dair haberler gelmiştir. Bu nedenle onu değiştirmek üzere gelen kimsenin öldürül­mekten başka çaresi yoktur. Dinden dönme ridde'nin cezası Rasulullah hadis-i şerifi ile tasbit edil­miştir. Rasulullah şöyle buyurur "Dinini değiştireni öldürünüz!"[192] Yine Ra­sulullah "Müslüman bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyle helal olabilir Meşru bir nikahla evli olup da zina ederse, cana can kısas edilirse ve İslam toplumunu terk ederse[193] İçki içme suçunun had cezası da sünnetle sabittir. Rasulullah kendisine bu suçu işlemiş olarak getirilen bir genç için "Ona sopa vurun"[194] buyurmuştur. Sün­net bilginleri, Rasulullah şöyle buyurduğunu rivayet ederler "İçki içene so­pa vurun. Sonra yine içki içerse yine vurun. Sonra dönüp tekrar içerse yine vurun. Sonra dördüncü kez bir daha içerse onu öldürün."[195] İmam İbn Teymiye bu hadisi yorumlarken şöyle demektedir "İçki içene öldürme cezasının verilmesi hükmü, bilginlerin çoğuna göre mensuhtur yani bu hüküm yü­rürlükten kaldırılmıştır. Bazıları bu hükmün muhkem hükmü mensuh olmayan olduğunu söylerler. Bu hüküm ihtiyaç anında devlet başkanının baş vuracağı bir ta'zir cezasıdır denilebilir." Sahabe Hz. Ömer devrinde içki içme cezasının seksen sopa olmasını kararlaştırmışlardır. Bu takdirin Rasulullah zamanında yapıldığı­nı ifade eden rivayetler de vardır. Yukardan beri ifade ettiğimiz ceza miktarları had cezalarının miktarlarıdır. Bu cezalarda gördüğümüz üzere belirlenen miktarlar cezanın en üst sınırı olarak belirlenmiştir. Kısas cezaları da aynen böyledir, yani burada da cezalar nass ile takdir edilip be­lirlenmiştir. Bu nass ya Kur'an-ı Kerim'dendir, ya Sünnettendir, ya sahabelerin uy­gulamalarındandır. Çünkü sahabelerin bu gibi meselelerde yaptıkları uygulamalar bilginlerin çoğunluğunun görüşlerine göre uyulması gereken sünnet demektir. Kur'an-ı Kerim bu konuda öldürülenler için kısas çağrısında bulunmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır "Ey iman edenler maktuller hakkında size kısas farz kı­lındı, hür, hür ile, köle köle ile, dişi, dişi ile kısas olunur. Ancak her kimin cezası maktulün kardeşi velisi tarafından bir miktar affolunursa hemen kısas düşer artık taraflar hakka niyete uymalı, öldüren ona güzellikle ödemelidir. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve rahmetidir. O halde kim bu afftan ve edadan sonra teca­vüzde bulunursa onun için pek acıklı bir azap vardır. Ey salim akıl sahipleri, kısasta sizin için geftel bir hayat vardır. Ta ki katilden sakınasınız."[196] Kısas genel hatları ile şu ayetle sabittir "Biz onda tevratta onların üzerine şunu da yazdık Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş karşı­lıktır. Kısacası bütün yaralar birbirene kısastır."[197] Had üzerine öldürme suçunun cezası şu ayetle sabit edilmiştir "Bir mü'mîn di­ğer mü'mini yanlışlık eseri olmayarak öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü'mini yanlış­lıkla öldürürse mü'min bir köleyi azad etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lazımdır. Meğer ki onlar o diyeti sadaka, olarak bağışlamış olsunlar. Eğer öldürülen mü'min olmakla beraber size düşman bir kavmden ise o zaman öldürenin mü'min bir köle azad etmesi lazımdır. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir kavmden ise o zaman mirasçılarına bir diyet vermek ve bir de mü'min bir köle azad etmek gerekir. Kim bunları bulamazsa Allah'tan tevbesi için birbiri ardınca iki ay oruç tutması icab eder. Allah her şeyi bilendir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir."[198] Rasulullah ölüme yol açan vurmanın ya da teammüde benzeyen öldürme­nin hükmünü beyan etmiştir ve şöyle buyurmuştur "Dikkat edin, teammüde ben­zer hata sonucu öldürülen kişi yani kamçı, sopa ve taş kullanma sonucu ölen kişiler için diyet olarak yüz deve verilecektir."[199] Kur'an-ı Kerim yukarda belirttiğimiz ayatte, teammüd durumunda organlara karşı işlenen suçların kısas cezası ile cezalandırılacağını açıklamıştır. Ve Rasulullah de suçluya kısas yapmak mümkün olmadığı ya da tecavüz hata eseri olduğu zaman nasıl hareket edileceğini açıklamıştır. Rasulullah şöyle buyurmaktadır "Burun ucundaki yumuşak kemiksiz kısım kesildiğinde diyet vardır, erkeklik organı kesildiğinde diyet vardır, iki elin kesilmesinde diyet vardır, iki ayağın kesilmesinde diyet vardır."[200] Rasulullah bütün organları bir bir sıralamış ve onların kesil­mesi durumunda gerekli cezalan açıklamıştır. Rasulullah kısas uygulamanın mümkün olmadığı ya da tecavüzün hata eseri olarak yapıldığı durumlarda yaraların diyetlerini açıklamıştır. Mûdıha'nın[201] Erşi'nın[202] beş deve, Hâşime'nın[203] ersinin on deve, Âmme'rim [204] ersinin tam diyetin üçte bi­ri, dâmiğa'nın [205] da ersinin de tam diyetin üçte biri olduğunu ifade buyurmuştur. Böylece görmekteyiz ki Kur'an-ı Kerim ve Sünnet, hakime bu konuda nasslara aykırı davranma imkanı bırakmaksızın had, kısas suçlarının cezalarını ve diyetle­rin miktarlarını bir bir sayıp dökmüşlerdir. Şu halde hakimin bu cezalarda azaltma­ya ya da artırmaya gitmesi mümkün değildir. Biz bunun hikmetini cezası belirlenmiş olan suçlardan söz ederken açıklamıştık. Şu halde orada söylediklerimizi bir de burada tekrarlamak istemiyoruz. O konuya bakılabilir. Ne varki burada şu üç noktayı gözden uzak tutmamak gerekir A- Yukarda ifade ettiğimiz üzere, hadler bir kere sabit olduktan sonra affi kabul etmezler. Oysa kısas suçları böyle değildir onlar affi kabul ederler. Bunu ilerde ceza kısmında aynntısı ile ele alacağız. B- Kısas yapılmasının imkansız olduğu ve kısastan diyet cezasına geçilmesi gerek­tiği durumlarda, yanı kısasın hem madden hem de manen imkansız olduğu ve sa­dece manen kısasla yetinilmesi gerektiği hallerde, hakimin, kararlaştırılmış diyetin ya da ersin yanında, yeryüzünde fesadı önlemek ve kötülüğe engel olmak için ta'zir cezası vermesi de mümkündür. Özellikle tecavüz yapan kişi, bazı şehirlerde ve köy­lerde işsiz güçsüz dolaşıp insanlara zarar vermekten başka bir şey yapmayan ve bu gaye için bazen kiralanan sapıklar gibi insanlara zarar vermeyi alışkanlık haline ge­tirmiş kişi ise, diyet ve erse ek olarak ta'zir cezası da verilebilir, C- Had cezalarında zaman aşımının bir etkisi söz konusudur. Fakat kısas ya da organlara tecavüz suçunun ise zaman aşımı ile bir ilgisi yoktur. Suçların taksimini işlerken bu konuya kısmen değinmiştik. Ta'zîklerde Delilsiz Suç ve Ceza Yoktur Hiç kuşkusuz bu tespit yerinde bir tespittir. Çünkü herhangi bir delil olma­dan ta'zir verilemez. Yine ta'zirlerde herhangi bîr nass olmaksızın suç da olamaz. Bu mesele iki kısım halinde biraz açıklamaya muhtaç bir meseledir A- Miktarı belirlenmiş olan cezalar miktarı tayin edilmemiş olan cezalar için te­mel kriter olarak getirilmiştir. Çünkü İslam Şarii, insanlığın maslahatlarına tecavüz teşkil eden her çeşit saldırı için ceza tayin etmiştir. Mesela iffete iftiraya bir ceza ge­tirmiştir. Bu cezanın içinde her türlü sövme ve genel olarak namusu lekeleme suçla­rının cezalarına işaret vardır. Nesle karşı işlenen saldırıya zina cezası ile karşılık veril­miştir. Bunun içinde de bu çeşit suçla ilgili her türlü suçun cezasına işaret vardır. Genel düzen ve güvenliğe karşı yapılan saldırı suçu için, yol kesme cezası getirilmiş­tir. Bunun içinde de bu gibi genel güvenliği ihiaf eden suçlara verilecek cezanın işa­retleri vardır. Bu konuda tolerans ve yumuşaklığa yer yoktur. Yine İslam Şarii, ridde İslamdan dönme suçuna ceza getirmiştir, bu ceza da dine karşı her türlü tecavüz suçları kapsamına giren bütün suçların cezalarına ışık tutmaktadır. Sonra yine hırsızlık suçu için de ceza getirmiştir. Hırsızlık cezasının getirilmesi mallann korunma­sı gerektiğine işarettir. Kısas suçları da böyledir. Bu suçların kapsamına giren en büyük ceza zikredilmiş ki hakim kalan cezaları buna göre kıyas edip belirleyebilsin. Bazı eczaların hükümlerinin kıyas yolu ile bulunması metodu bugün bazı Avrupa hukukunun benimsedi­ği bir metottur. Danimarka hukuku, cezanın kıyas yapılmak suretiyle tespit edilme­sine izin vermektedir. Nitekim ilgili hüküm 15 Nisan 1930 senesinde yayınlanan ceza kanunun birinci maddesidir. Ayrıca Nazi Almanyasmda da böyle bir madde ceza kanununda yer almıştır. Böylece görmekteyiz ki ta'zir cezalarının takdir eder­ken hakim alabildiğine serbest olmayacaktır. Kıyasın sebebleri ortada dururken ta'zir cezalarının takdirinin devlet başkanları ve hakimlere bırakılmış olması hakim­lerin alabildiğine serbest bırakılması sayılmaz. B- Nas olmaksızın ta'zir olmaz, prensibini açıklayan ikinci mesele şudur. İslam Şariinin, ta'zir cezalarını tayin etmeksizin takdire havale etmiş olması ve çoğu du­rumlarda bu konuyu hakimlerin takdirlerine bırakmış olması demek, Şariin, ta'zir cezalarının son merhalesinde nass'sız ta'zir olmaz prensibinin dışına çıkması demek değildir. Çünkü ta'zir cezaları için hukukların ulaştığı en son aşama, bu cezalar için en üst sınırın tayin edilmesi, en alt sınırın ise belirtilmemesidir. Bu durumda hakim­lere geniş bir takdir alanı bırakılmaktadır; buna göre hakim uygun görürse takdiri­ne binaen zanlıyı beraat ettirebilir, fakat buna karşılık konulmuş olan tavan sınırı aşamaz. Hukukun bu tutumu, İslam Şariinin tutumu ile aynılık göstermektedir. Ancak İslam şeriatı bu yola modern hukuktan tam on üç asır önce girmiştir. İmam Ah­met'e göre, ta'zir cezası verilirken o suç cinsinin en üst tavanı olan ceza verilemez. Mesela hırsızlık suçunun had cezası el kesmektir. Şu halde mal suçlan ile ilgili ola­rak hiçbir ta'zir cezası bu sınıra yani el kesme sınırına erişemez. İffete iftiranın had cezası seksen sopadır. Hiçbir sövme suçu bu sınıra vardınlarak cezalandırılamaz. Zi­na suçunun had cezası yüz sopadır. Bu cinsten olan başka bir suça hiçbir zaman bu had cezasına varacak ta'zir cezası uygulanamaz. Diğerleri de böyledir. İmam Şafii'ye göre, had cezaları dışında had cezalarının en alt sınırına kadar inilemez. İmam Malik'e göre, ta'zir cezalarının en üst tavanı yoktur, aksine ta'zir cezalarında "öldürme" cezasına varan ceza verilebilir. Hanefi'lere göre ise mesele tıpkı Şafıiler gibidir. Hanefiler derler ki Cinsinden had cezası olmayan suçlara da ta'zir cezaları uygulanabilir. Mesela birisi diğerine Ey Fasık, pis herif, hırsız herif ve buna benzer sözler söylese, devlet başkanı bu durumda muhayyer olur. Dilerse suçluyu vurma suretiyle ta'zir eder, dilerse hapseder, isterse kendisini azarlar. Hz. Ömer'in Ubade b. Samit'e söylediği o meşhur söz böyle anlaşılmalıdır. Rivayete göre Hz. Ömer Hz. Ubadeye "Ey ahmak" demiştir. Hz. Ömer'in bu sözü sözle ta'zir cezası sayılır. Yoksa onu kınamak değildir. Çünkü şahabı olması bir yana, Hz. Ömer gibi bir şah­siyetin birisine hakaret etmesi düşünülemez... Cinsinden had cezası olan, fakat ge­rekli şartları tutmadığı için ta'zir cezası verilecek bir suç işlense, bu takdirde vurmak suretiyle ta'zir yapılır. Bir çocuğa veya deliye ya da zimmîye, ey zînakar demek bu­na örnektir. Burada ta'zir cezası olarak sopa vurmada en üst tavana çıkılır ki bu Ebu Hanife'ye göre otuzdokuz sopadır. Bir rivayette Ebu Yusuf'a göre, yetmiş beş, bir başka rivayete göre yetmiş dokuz sopadır. Bu görüşlerin illetlerinin açıklanmasında şöyle söylenmektedir "Kısacası, bizim imamlarımıza göre ta'zir cezası hiçbir zaman had cezasına, vardırılamaz." Çünkü Rasulullah "Had suçu olmayan bir suç için had cezası uygulayan haddi aşanlardan olur."[206] buyurmuştur. Ne varki Ebu Yusuf, hadiste sözü edilen had'di hürlere had cezası olarak anlamış, kölelere olan had cezası olarak değerlendirmemiştir. Çünkü kölelerin had cezalan hürlerinki gibi değildir. Yani tam bir had cezası değildir. Herhangi bir konuda isim mutlak söylendi mi bundan en mükemmel olanı anlaşılır. Şu halde hadiste kastedilenler hür olanlardır, başkaları bu konuda onlara katılmıştır. Sonra bir başka rivayette, Ebu Yusuf der ki Ancak bir kırbaç eksik vurulur. Bu görüş kıyasa daha uygundur. Bir başka rivayette Ebu Yusuf beş sopa az vurulur demiştir. İmam Hz. Ali'den yetmiş beş sopa vurulur diye bîr açıklama rivayet edilmiştir. Ebu Yusuf der ki Tam had ce­zasından beş kırbaç eksiltirken Hz. Ali'ye uydum. Ve bunun Hz. Ali'den had ceza­larının en alt sınırı olarak kabul ettim. Yine Ebu Yusuf'tan şöyle dediği rivayet olunmuştur Her çeşidi kendi bölümünden aldım. Öpme ve dokunma suçlarının ta'zir cezasını zina had cezasından, zina dışında iftirayı, iffete iftira had cezasından, aldım. Böylece hedefim her çeşit suçu kendi bölümüne katmaktır. Ebu Hanife ise ta'zir cezalarını kölelerin had cezaları diye anlamıştır. Çünkü O'na göre önce ge­çen hadis belirsiz bir had'den söz etmektedir. Bu söz herhangi bir had cezası anla­mına gelebilir. Kırk sopa köleler için tam bir had cezasıdır. Şu halde hadisteki had'den bu anlaşılabilir. Çünkü meselenin bu biçimde ele alınması, en güvenilir ve en ihtiyatlı olanı almak demektir. Had dendiği zaman iki çeşidi de anlaşılır. Eğer biz had cezasını Ebu Hanife'nin anladığı gibi anlarsak hadiste geçen tahdidden kendimizi korumuş oluruz. Yani tahdid edilenlerden olmayız... Ebu Yusuf'un de­diği gibi anlarsak, bu takdirde kendimizi güvenceye alamayız, çünkü belki de Rasulullah bu ifadesi ile köleleri kastetmiş olabilir... Böyle olunca tahdid edilenlerin ara­sına girmiş oluruz. Ebu Hanife'nin dediği daha ihtiyatlıdır. "Başarıya ulaştıracak olan sadece yüce Allah'tır." 199. Yukardaki ifade üç noktaya ışık tutmaktadır A- Fıkıh bilginlerinin ekserisi, cezaları tayin edilmiş olan hadlerin bu konuda uy­gulanacak en üst sınırı olduğuna hükmetmişlerdir. Çünkü Rasulullah şöyle buyurumaktadır "Had cezasına girmeyen bir suç için had cezası uygulayan kişi haddi aşanlardan olur."[207] Bu ifade bize göstermektedir ki, İslam dini bir suç için had olarak en üst sının getirmiş, ancak en alt sınırı getirmemiştir. B- Fıkıh bilginlerinin ekserisi, ta'zir cezası ile açık ve net olmayan bir ceza uygu­lamasına doğru yürünmediğini hükme bağlamışlardır. Onlara göre ta'zir cezaları ile açık ve net bir ceza uygulamasına gidilmektedir. Kendi cinsinden had cezası olan bir suç, bu suça ta'zir uygulanırken o belirlenmiş olan had cezası hiçbir zaman aşılamaz. Zina sayılmayan yüz kızartıcı bir fiile ta'zir cezası verilirken hiçbir zaman zi­nanın had cezası olan miktar geçilemez. Bu görüş İmam Ahmed'in görüşü ve İmam Şafii'nin bir kaç görüşünden birisidir. Hanefi mezhebinde de İmam Ebu Yu­suf'un görüşü böyledir. Bu yaklaşımın açıklaması için İmam İbn Teymiye şöyle söy­lemektedir "Ta'zir cezası hakkında şöyle söylenmiştir On kırbaç aşılmaz. Bir çok bilgin, ta'zir cezası uygulanırken had cezası sınırına varılmaz demişlerdir. Sonra iki görüşle karşı karşıya geliyoruz Bazı bilginler ta'zir cezası uygulanırken had cezalarının en alt sı­nırına varılmaz, hürre ta'zir verilirken had cezasının en alt sınırı aşılmaz ki bu kırk kırbaçtır."[208] Ta da seksen kırbaçtır derler, köleye ta'zir cezast uygulanırken "köle had cezasının en alt sınırına varılmaz, ki bu yirmi ya da kırktır," demişlerdir. Şöyle söyleyenler olmuştur Her ikisinde de hem hür hem köle ta'zir cezalarında köle had cezasının en alt sınırına varılmaz. Bazı bilginler Her günah için ta'zir cezası uygulanırken başka cinsten bir suçun had cezası asılsa bile kendi cinsinin had cezası­na varılmaz, demişlerdir. Şu halde koruma altında olmayan bir malı çalana ta'zir olarak el kesme cezası had uygulanmaz. Bu kişiye ta'zir cezası uygulanırken iffete iftira suçundaki kırbaçlardan daha fazla vurabilir. Yine zina'dan daha hafif olan fakat zina cinsi bir suç işleyen kişi için, -iffete iftiradan daha fazla vursa bile- hiçbir zaman zina had cezası uygulanmaz.[209] C- Fıkıh bilginlerinin özellikle de el-Kâsanî'nin sözlerinden çıkan üçüncü nokta şudur Buna göre zanlıya ta'zir cezası verilirken şeriatta kendisi gibilerden daha faz­la ceza vermiş olmamak için çok ihtiyatlı olunur. Çünkü bir ceza uygulanırken, ih­tiyaten hafif ceza vermek, kesinlik değil, ihtimal unsurundan ağır ceza vermekten daha iyidir. Bu nedenle Ebu Hanife, yukarda el-Kâsanî'den naklettiğimiz ifadelerde görüldüğü üzere, ta'zir cezalarında en az olan had cezasının kölelerin had cezası baz olarak alınacağını hükme bağlamıştır. 200. İnsanın aklına şöyle bir soru takılabilir Hiç kuşkusuz İslam had cezalarını getirmiştir. Yine İslam gerek topluma gerek fertlere karşı yapılan tecavüzlere de ce­za getirmiştir. Fakat nasslarda cezası açıklanmayan suçlar için ne Kur'an-ı Kerim, ne Sünnet ve ne de sahabe uygulamalan bizzat şu suça şöyle ceza verilecek diye açıklamamışlardır. Kitap ve Sünneti okuyan kişi, öyle şeyler görür ki, Rasulullah bunları suç saymış ve ceza getirmiştir. Hulefa-i raşidin devrine gelince, onların Ra­sulullah devrinde bilinmeyen bazı fiilleri suç saydıklarını görmekteyiz. Mesalâ birisi "Beytül-Mâl"ın mühürü gibi bir mühür yaptırmış, bu nedenle muaheze edil­miş ve Hz. Ömer, bunu suç saymış, o kişiyi değnek cezası ile cezalandırmıştır. Bir fiilin suç sayılması ya da sayılmaması için acaba temel kriter nedir? İslam şeriatı bazı suçların cezalarını bir bir açıklamış ve ta'zir suçlarında kıyas ka­pısını açmış ise de ceza öngörülen bütün suçları açıklamamıştır. Şeriatın bu tutumu, bazı hükümdar ve yöneticilerin önüne insanları keyiflerine göre cezaya çarptırma ve kendilerine muhalefet yapmayı suç sayma kapısını açmıştır. Böylece onlar kendilerine karşı yapılan muhalefet hareketine ta'zir adı altında ve fesadı gi­dermek bahanesi ile çok şiddetli ve çok katı eczalar verme firsatı bulmuşlardır. Bu gibi hareketlerin Avrupa'da baş göstermesidir ki Fransız ihtilalinden sonra hukuk­çuların şu adil prensibi koymalarına neden olmuştur Bu prensibe göre "kanunsuz suç olmaz." Bundan hedef insanların tümünün, hangi fiilleri yaparlarsa cezaya çarp­tırılacaklarını, hangisini yaparlarsa çarptırılmayacaklarını önceden bilebilmeleridir. İslamın yüce adalet prensiplerinin bir kenara bırakıldığı, İslamdan yüz çevrildiği ve geri kalmışlık çağındaki yöneticileri için bu tcsbitin geçerliliği vardır. Fakat İslam şeriatının bizzat kendisi için asla yeri yoktur. Şu halde İslamın nassları ile ya da müetehitlerin istinbatları ile İslamın getirmiş olduğu şeriatın prensipleri ile, İslamın hükümlerinden ikin kendileri uzaklaşan ve cahili hükmü hakim kılan idarecilerin yaptıklarını birbirinden ayırmak gerekir. Yüce Allah'ın araştırmacılara vermiş oldu­ğu nimetlerdendir ki, her çağda yaşayan fıkıh bilginleri, hükümdarların fiillerini ka­bul etmekten daima kendilerini uzak tutmuşlardır. Hatta hükümdarların cahili bir hükümle memleketi idare ettikleri çağlarda bile destek çıkmayıp susmuşlar, onları ne kınamışlar ne de desteklemişlerdir, Bazen idarecilere dost olmuşlar ve çoğu du­rumlarda onlara itaat etmişlerse de onları kınamamışlar ve desteklememişlerdir. İdarecilerin yaptıkları ile şeriatın özünü birbirinden ayırdığımıza göre şimdi de şu tespiti yapıyoruz Şeriat cezalan nasslarya da kıyasla belirlemiş olduğu gibi, suçlan da beyan etmiştir. 13 CEZA GEREKTİREN SUÇLAR Biz daha önce, bir fiilin suç sayılması, bu fiil ile cana, dine, mala, nesle ya da akla karşı bir tecavüz söz konusu olmasındandır diye belirttik. Bunların korunması hem dünyanın hem de ahiretin düzene girmesi için gereklidir. Fakat bu nitelik ge­nci bir niteliktir. Acaba maslahatların takdiri insan aklına havale edilebilir mi? Eğer edilirse idareciler zaman zaman azar ve kendi heveslerini korunması gerekli masla­hatlar ve kendi fesatlarını da gözetilmesi gerekli emirler haline getirebilirler. Bu ne­denle; ifade buyurduğu gibi, İslam insanı başıboş bırakmamıştır. Ni­tekim söz konusu ayette yüce Allah "İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sa­nıyor?"[210] buyurmaktadır. İşte bu nedenle yüce Allah insanı sınırsız biçimde başıboş bırakmamış aksine insanın taleb etmesi gerekli olan maslahatları bilebileceği yolu çizmiş, ona sınırlar koymuş ve bu yolu tutmayı emretmiştir. Yine İslam insanoğlunun kaçınması ve vazgeçmesi gerekli olan zararları bilebileceği yol­ları da göstermiştir. Ve böylece yüce Allah emir ve yasak getirmiştir. Şu halde yüce Allah'ın yasak ettiği şeyler günahtır ve suçtur, şayet ispatı mümkün ve delillendirilmesi imkân dahilinde ise bu suça dünyevî bir ceza vermek de vacip olur. Biz daha önce bu araştırmamızda suç ile masiyet arasındaki farkı beyan etmiş ve aralannda "umum-husus mutlak vardır" demiştik. Buna göre "masiyet" kavramı suçtan daha geneldir. Suç ise daha özeldir. Yani her suç "masiyettir" de her "masiyet" "ispatı mümkün ve mahkemelerin ihtisas alanına giren suç" değildir. Şer'an neyin istenen bir şey olduğunu ve neyin de yasak olduğunu ortaya çıkaran Kur'an'ın ve Sünnetin emirleri ve yasaklarıdır. Suçun ne olduğunu kendi içinde ih­tiva eden işte bunlardır, işte nas olmadan ya da nassın işareti bulunmadan suç ol­maz prensibinin manası böyle gerçekleşmektedir. Kur'an'ın emirlerinden ve yasak­larından ispat edilebilen ile edilemeyeni birbirinden ayıracak olan devlet başkanıdır. İşte bir suçun mahkemenin ihtisas alanına girip girmediği böylece anlaşılır. Bu söy­lediğimiz, açık bir nas bulunmadığı ve suçu ispat yolları düzgün ve sonuca ulaştıncı bulunmadığı zaman böyledir. Yani bir suçun ispatı, yargı organının suçu ispatta baskıcı metotlara, insanları huzursuz edici yollara ve tecessüse sapmadan mümkün olmazsa böyledir. Çünkü tecessüs araştırma hakkında yüce Allah "Birbirinizin kusurunu araştırmayın, kiminiz de kiminizi arkasından çekiştirmesin"[211] buyurmaktadır. Rasululllah "Zanda bulunmaktan kaçının. Çünkü zanda bulunmak sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biribirinizi arkasından çekiştirmeyin. Ey Allah'ın kulları kardeş olun."[212] buyurmuştur. Şu anda burada ve daha önce ifâde ettiğimiz "suç demek, şer'an muteber ge­çerli maslahlatlara tecavüz demektir" şeklindeki tespitten ortaya çıkıyor ki, İslamın yüce maslahatlarını ihtiva eden yüce Allah'ın emirleri ve yasaklarıdır. Evet, aslında insan aklı kendi kendine bu maslahatları kavrayabilir. Fakat onların talebinde şaşırabilir. O halde bir mürşide ve beyan ediciye ihtiyaç kaçınılmaz olur. Sonra herkes gerçek maslahatla, azgın hevesin ya da İslamın ve aklın istediği maslahatla, bunların kabul etmediği maslahatı birbirinden ayırabilecek biçimde, heva ve heves bataklı­ğından kendini kurtaramaz. Çünkü İslamın taleb ettiği maslahat, olabilecek en büyük maslahat ve onun kabul etmediği zarar da olabilecek en büyük zarardır. İslamın nazarında suçlar, ihtiva ettikleri zararların çeşidi oranında çeşitlilik arzeder. Nitekim istenen şeyler de böyledir; onlar da maslahatların çeşitliliğine göre de­ğişik değişik olur. İzzuddin b. Abdusselam mefsedetleri zararlı olan şeyleri iki kıs­ma ayırır; Yüce Allah'ın yaklaşmayı haram kıldığı mefsedetler, bir de yüce Allah'ın yapılmasını çirkin gördüğü mefsedetler. Böylece O Allah kendisinden razı olsun haram ve mekruh olanlarla bunların ihtiva ettikleri mefsedetleri birbiri ile irtibatlandırmıştır. Sonra haram kılınanla mekruh olanlan uzun uzadıya beyan etmeye başlamıştır. O, bu konuda şöyle söylemektedir "Mefsedetler Yüce Allah'ın yaklaş­mayı haram kıldığı şeyler olup iki mertebedir. Bunlardan birincisi büyük günahlar mertebesidir. Bu da kendi içinde üç kısım olup en büyük, orta ve büyüktür. En büyük Büyük günahları mefsedeti en çok olanıdır. Ondan biraz daha aşağı olanı mefsedetçe birincisinden daha az olanıdır. Bundan biraz daha eksiği biraz daha eksik olup böyle devam edip gider... İşte böyle büyük günahların mertebesi eksile eksilt en alt mefsedete ulaşır. Bu mefsedet bir derece daha azalsa, artık küçük günahların en üst sınırına ulaşılır. İşte bu da mefsedetlerin ikinci mertebesidir. Sonra küçük günahların da mertebeleri azalır azalır, sonra öyle bir mefsedet sınırına gelir dayanır ki bir daha azalsa mekruhların en üst sınırı olan sınıra varılır. Bu da mefsedetlerin ikinci derece­sidir. Sonra mekruhların mefsedetleri de azala azala öyle bir sınıra varır ki, eğer bu sınır yok oka, o fiil mübahhk içinde kalır. [213] Bu ifadesinden, o büyük imamın, şeriatta haram kılınmalarla mefsedetler arasında kuşkuya yer olmayan bir biçimde son derece ince ve son derece sağlam bir ilişki kurduğunu görmekteyiz. Bu büyük imam, haramlığın derecesini ve kuvvetini, için­deki mefsedetin derecesi ile irtibatlandırmıştır. Yani birşeyin içinde mefsedet ne derece çok ise haramlığı da o derece şiddetlidir. Ve mefsedetler haramlıkla doğru orantılıdır, mefsedet ne kadar çoksa haramlık o derece fazladır, mefsedet ne kadar azsa, haramlık da o derece hafiftir. Mefsedeti en büyük olan bir şey, büyük günahla­rın en büyüğünü teşkil eder, sonra günahın derecesi içindeki fesadın miktarına iner iner ve nihayet mübahlık derecesine ulaşır. Artık burada yapmakta ya da yapma­makta bir fesat sözkonusu olmaz. 203. Haram kılınan şeyler nasıl mefsedetlerle ağırlık ve hafiflik bakımından irtibatlıysa, maslahatlar da şer'î matlublar istenenler ile ağırlık ve hafiflikte öylece irti­batlıdır. Birşeyin maslahatı ne kadar çok ve güçlü olursa yapılmasının istenmesi de o derece güçlü olur; birşeyin yapılmaması en büyük mefsedeti teşkil ediyorsa, işlenmesi en büyük suç olur. İmam İzzuddin b. Abdusselam maslahatları üç kısma ayınr A- Yüce Allah'ın kullarından yapmalarını istediği maslahatlar Bunların mertebe­leri farklı farklıdır. Üstün olanı, en üstün olanı, bir de bu ikisi arası orta olanı vardır. Maslahatların en üstünü, kendi nefsinde şerefli, en çirkin mefsedeti önleyici en üs­tün maslahatı celbedicidir. Bu kısımdaki fiilleri yapmak vacip, terkedip yapmamak haramdır. Terk eden cezalandırılır, yapan ise sevap elde eder. B- İkinci maslahat Allah'ın kullarına durumlarını düzeltmeleri maksadı ile yapmaları için çağrıda bulunduğu şeylerdir. Mendubun maslahatının en üstünü vacibin maslahatları içinde en alt sınırdan daha aşağıdadır. Mendubun maslahatları da ken­di arasında farklı farklıdır, en büyükten başlar en hafife kadar iner, sonunda en basit maslahata ulaşılır, o maslahattan bir derece aşağı inilse artık mübahların maslahatlarına ulaşılır, Kifaî mendubları da böyledir. İçindeki maslahatların ve faziletlerin mer­tebeleri en yüksekten en aşağıya doğru farklı farklıdır. C- Üçüncü maslahat mübahların maslahatlarıdır. Şöylesine ki hiçbir mubah yok­tur ki bir maslahatı sağlamasın ya da bir mefsedeti önlemiş olmasın. O büyük imam bu konuda şöyle söylemektedir "Mubahların maslahatları anlıktır. Bazılarının içindeki maslahat bazısından daha büyüktür. İnsan bu maslahatı elde etti diye sevap da yoktur. Mesela yarım hurma yiyen birisi kendi nefsine peşin bir maslahatla ihsan etmiş demektir. Mubahtaki maslahatla, vacipteki ve mendubdaki maslahatın arasındaki fark şudur Mubahın dünyadaki maslahatı şahsîdir ve onu yapan kişiye aittir. Bu nedenle bunu yapan ahiret sevabı elde edemez. Oysa yapılan fiil yapan için dünyada çok elzem ola­bilir. Yemek, içmek ve yürümek ve bundan başka içinde yapan için maslahat bulunan diğer fiiller buna örnektir. Vacip ve menduptaki maslahatlara gelince, bunların mas­lahatları şahsi değildir. Aksine nefse, insanlara faydası dokunan maslahatlardır. Bu nedenle de o fiilin ahirette sevabı vardır. Eğer vacip ise terketmeye de ceza vardır. Sonra eğer terk, zekat vermemek, bir körü kurtarmaya gücü yettiği halde müdahale etmeyerek önündeki bir kuyuya yuvarlanmasına yol açmak, bir kişiye yiyecek verebi­lecek durumda iken vermeyerek açlıktan ölmesine yol açmak gibi mahkemede ispatı bir delil ile mümkün olursa, bu gibi terklerin dünyada da cezası vardır. 204- Buraya aldığımız bu düşünceler, kendisine tecavüzün suç olduğunu maslahatlarla şer'i emirlerin ve yasakların arasındaki irtibatın hangi biçimde olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bakış açısı açıkça ifade etmektedir ki İslam şarii, bütün emirleri ve yasakları nassen açıklamıştır ya da bunları gösteren emareleri beyan ederek açıkla­mıştır. Yüce Allah suçlan beyan etmiştir ve bu suçlara verilebilecek cezayı da belirle­miştir, işte "Kanunsuz suç olmaz" prensibi böylece gerçekleşmiştir. Bu tespitle biz iki meseleye ulaşmaktayız A- Devlet başkanı ceza koyarken ve suçları tespit ederken tamamen serbest değil­dir. Tam tersine şeriatın emirlerine adam akıllı bağlı kalmakla yükümlüdür. Mesela devlet başkanı, zararı olmayan ve hakkında yasaklık gelmeyen bir fiili asla suç saya­maz, aksi takdirde zalim durumuna düşer. Ve bu konuda verilecek bütün emirler, masiyeti emretmek demek olur. Hâlık'a Allah'a masiyet olacaksa mahluka asla ita­at yoktur. Hükmünü şer'i hükümlerden alan hakimin idarecinin hükmü mutlak değil tam tersine mukayyed sınırlı'dır. Şu halde bir yöneticinin şeriatın kuralların­dan kaynaklanan bir gerekçesi olmadıkça hiçbir kimseyi bir fiili yapmaktan men edemez ve onu suç sayamaz. Sözkonusu gerekçe ya herkese yönelik zaran kesin ve onları mağdur edecek olduğu galib zan ile belli olacaktır ya da ümmetin kesin menfaati bu fiilin suç olmasını ve ceza uygulanmasını gerektirecektir. B- Suçları suç olarak bizlere tanıtan, şeriatın yasakları ve emirleridir. Şeriatın emirleri ve yasakları sabittir ve bunda hiç şüphe yoktur. Bunların bazılan sünnetle veya selef-i salihinin icmaı ile bilinmektedir kî peygamberin ilmine yapışan ve Rasulullah yüce Allah'ın mesajını alanlar bunlardır. Rasulullah peygamberlik otoritesi ile uyguladığı hükümleri iktidar otoritesi ile alıp yürütenler bu selefi şalinindir. Eğer bir mesele hakkında nas ve icma yoksa, bir fiili suç kabul et­meye esas olan emirler ve yasaklar nasların ruhlarına bağlı olan fikhî istinbat ile hü­kümlere kıyas yapma prensibi ve İslamın gerçekleştirmek istediği genel amaçlarla bilinir. İslam hukukunda suçların tanınması için gerekli olan genel kriterlerin beyan edi­lebilmesi için, emirlerin ve nehiylerin yasakların kendi aralarındaki mertebelerinin bilinmesi şarttır. Ki yapılan "kayıtlamadaki maslahatın mertebeleri dereceleri bi­linsin ve yine suçun ağırlık ve hafiflik derecesi ve buna bağlı olarak verilecek olan adil cezanın ağırlık ve hafiflik dereceleri anlaşılsın... Sonra şer'î emirlerin ve yasakların bilinmesine yarayan istinbat yollarını ve bunun için konulmuş olan genel kuralları ayrıntısı ile bilmek gerekir. Aslında bu iki mesele için başlı başına ayrı bir ilim dalı geliştirilmiştir ki adı "Usul Metodolojidir. Biz burada meseleye konumuzu ilgilendirdiği kadarı ile ve son derece kısa olarak işaret etmekle yetineceğiz. 14 EMİR VE YASAKLARIN DERECELERİ Emirler ve nehiyler yasaklar yüce Allah'ın mükelleflere getirdiği "teklifi hükümlerin kısımlarındandır. Bu nedenle bilginler teklifi hükümleri "Tüce Allah'ın, mükelleften bir fiili yapmasını veya. yapmamasını istemesine veya onu yapıp yapmama arasındaki serbest bırakmasına dair hitabıdır."[214]diye tarif etmişlerdir. Bu tarif, kısa olmakla birlikte ifâde ediyor ki, İslam Şariinin mükelleflere olan hitabı, ya bir fiili yapmalarını istemek içindir, ki bunlara "matlûbât" diyoruz, ya bir fiili yapmamalarını taleb etmek içindir, ki bunlara da "memnuât" diyoruz, ya da ya­pıp yapmamada serbest bıraktığını ifade içindir, ki bunlara da "mubâhât"diyoruz. "Memnûât" işlemek nasıl caiz değilse "matlubat"ı yapmamak da caiz değildir. "Mubâhât"ların içinde -ilerde anlatacağımız üzere- haramlık kapsamı içine girebi­lenler vardır. "Matlubât" ise şari' tarafından istenmiş olmak bakımından, aynı sevi­yede ve aynı derecede değildir. Bu nedenle yapmama fiilinin haramlığı da hep aynı derecede değildir. Madem ki şari' talebi kesinlik açısından farklı farklıdır, o halde matlubat aynı derecede olmayacaktır. Memnuat da böyledir. Bir fiilden vazgeçme talebi aynı derecede değil farklı farklıdır. Buna bağlı olarak da haramlığın şiddeti birbirinden farklı olacaktır. Vacip Yukarıda sözünü ettiğimiz fârklılıkları beyan etmek için bilginler teklifi hü­kümleri beş kısma ayırmışlardır Vacip, mendup, haram, mubah ve mekruh.[215] Vacip Farz; Şariin bir şeyin yapılmasını kesin ve bağlayıcı bir biçimde taleb etti­ği fiillerdir. Bunun sonucu olarak vacibi yapmayan günaha girer. Zekatı vermek, borçlarını eda etmek, şiddetli açlık çeken muhtacın ihtiyacını karşılamak, zorda kal­mışlara yardım etmek, yeryüzünü düşman işgal etmiş ise malı ile dili ile ve canı ile Allah yolunda cihad etmek... İşte bütün bunların hepsi vaciptirler ve bunlara "farz" diye isim verilir. Hanefi'ler bir yana bırakılırsa fıkıh bilginlerinin çoğunluğu­nun kanaatine göre farzlarla vaciplerin arasında fark yoktur. Vacipleri terk eden Allah katında günahkar olur, şayet yüce Allah kendisni rah­metine gark etmemiş ise o kişiyi hesap günü yüce Allah cezalandıracaktır. Dünyada ise, terk edilmesi kamunun maslahatını ya da özel bir maslahatı ihlâl eden ve teces­süse başvurmadan, perde gerisini açmaya çalışmadan ispatı mümkün olan vaciplerin terkinde dünyadaki cezayı da devlet başkanı kendi üstüne alır ve uygular. Ne var ki fikihta vacip kısımlara ayrılır. Ancak biz bu kısımların neler olduklarına değinmek istemiyoruz. Çünkü bizim konumuzla ilgisi bulunmuyor. Ancak bu me­selenin konumuzla ilgisi olan bölümünü uzatmadan, kapalılığa kaçmadan kısaca ele alacağız. Maslahat-ı âmme kamu yaran olduğu için konumuzla ilgili olarak vaciple­rin Farzı ayn ve Farz-i kifaye kısımlarına ayrıldığını görmekteyiz, Vacib-i aynî, mükellefîik şartına haiz olan her fertten ayrı ayrı birşeyin yapılması­nın istenmesidir. Eğer mükellef bunları yapmazsa günaha girer. Mesela zekat ver­mek, şiddetli açlık içinde olana yardım etmek gibi. Bu son örnekte şayet adama yar­dım etmezse, adam ölecek bir durumda ve kendisinden başka yardım edecek de bulunmuyorsa hüküm böyledir. Vacib-i kifâi ise; bir fiilin toplum tarafından gerçekleştirilmesinin istenmesidir. Ancak toplum içinde bu fiili hayata geçirecek olan muayyen şahıs değildir. Önemli olan kimin yaptığı değil o fiilin toplum içinde hayata geçirilmesidir. Ama o toplum­da o fiil hayata geçirilmezse toplumun bütün fertleri günahkar olur. Mesela Allah yolunda cihat etmek, "emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker" yapmak, devletin kalkınmasını sağlayacak sanatların yapılması gibi... İşte bu gibi vacipler ve benzerle­ri, vacib-i kifaîdir ve toplum içinde bunlann fiile geçirilmesi gerekir. Cemiyet içinde bazı fertler bunlan yaparlarsa o zaman bütün toplum günahtan kurtulur. Hiçbir kimse yapmazsa bütün bir millet günaha girer. Toplum içinde bazı kişilerin yapmış olması ile bütün bir toplum o fiili yapmış olur. Çünkü toplumda sosyal dayanışma gereği, o fiili yapan kişi, bunu bütün toplum adına yapmış olur. Zira o fiili hayata geçirebilen kişiye o ortamı hazırlayan toplumun kendisidir. Ümmetin bütünü devletin şahsında ya da topluluklardan birisinde canlanmaktadır. Şu halde o devletin ya da cemaatin fabrika ya da okul açması gerekir ki o sanatlar öğrenilebilsin. İşte bu fabrikalara ya da okullara yeterli kabiliyeti olan kişiler girer ve devletin kalkınması yolunda bir görevi yerine getirdikleri zaman, bu görevi herkes adına yerine getirmiş olurlar. İmam Şatıbi, el-Muvafakat isimli eserinde, "kifaî vacibler" bölümünde bu nokta­yı ele almakta ve açıklamaktadır. O şöyle demektedir "Böylesi bir farzı yerine getirmek genel bir yararı yerine getirmek demektir. Top­lum tüm olarak böylesi bir maslahatı gerçekleştirmekle yükümlüdür. Bunların bir kısmı doğrudan doğruya bu fiilleri yapmaya kadirdir. Kalan fertler ise -her ne kadar böylesi bir harekete güçleri yetmezse de- güçleri o fiilleri yapabilecekleri yetiştirmeye yetmektedir. Kimin bir görevi yerine getirmeye gücü yeterse bu kişi o görevi yapmakla yükümlüdür, gücü yetmeyen kişiden ise başka bir şey istenmektedir, o da gücü yeten o kişiyi oraya getirmek ve kendisini o görevi yapmaya mecbur kılmaktır. Şu halde gücü yeten farzı yapacak, yetmeyen ise yeteni yetiştirecektir.[216] Burada Şatıbî insanların yeteneklerinin aynı olmadığını güçlerinin aynı seviyede bulunmadığını beyan ediyor. Mesela toplum içinde bir kişinin yetenekleri ilime, bir diğeri idareciliğe ve başkanlığa, bir diğerinin sanatkarlığa, bir başkasıninki tarıma yatkın olabilir. Herkes kabiliyeti ne ise onu başarır. Herkesi kabiliyeti ne ise o yön­de yönlendirmek gerekir. Ki böylece her bir fert kendi yetenekleri ile ve neye eğili­mi varsa o eğilimi ile ortaya çıksın. Şatıbî bu konuda şöyle söylemektedir "İşte böy­lece her bir fert için bir fiil söz konusu olmaktadır ki işte o fiil o toplumun farz-ı kifayesidir. Çünkü önce ortak bir yolda yürünmüş, yol alınmıştır. Ancak o yolda yürü­yen nerede durmuş ve yürümekten aciz kalmış ise, genelde kendisine muhtaç olunan bir mertebede kalmıştır. Eğergücü olsaydı, yürüme olayı artacak ve farz-ı kifayetler­de en ileri noktaya ulaşacaktı. Dünyanın durumu ve ahirette ameller böylece düzgün olur ve yoluna girer. Görüldüğü üzere, kifaî talebler hep aynı derecede değillerdir. Bu talebler mutlak olarak tüm topluma yönelik olmadığı gibi, mutlak olarak, bir kısmı­na da yönelik değildir. Bu talebler vesile oldukları için değil de makasıt oldukları için istenmediği gibi aksi de varid değildir. Tam tersine bunlara hep aynı bakış açısı ile bakılmaz. Ki aynı ayrıntı ve açıklama ile açıklanmaz ve bütün müslümanlara da böyle bir görev dağılımı olmaz. Vğer böyle olursa bu takdir ve konuda aynı hükmü vermek zordur. [217] Bu ifadeden açıkça anlaşılıyor ki farzı kifayelerde asıl temci kriter bütün müslümanların gerçekleştirecekleri maslahat-ı âmmeyi kamu yararını yerine getirmektir. Bu yararların hayata geçirilmesi özel biçimde buna gücü yetenleredir. Gücü yetme­yenlere ise genel olarak gücü yeten kişiler hazırlamak ve yetiştirmektir. Bu masla­hat-ı âmme'yi yapmaktan geri kalmak -eğer o fiil bir kişi üzerine kalmış ise suç olur. Savaştan kaçmak bir suçtur. Savaş için gerekli olan özel çalışmayı yapmaktan kaçın­mak da -eğer topluma bir zarar gelecekse- suçtur. Çağımızın ifadesi ile, genel alt yapıyı felce uğratmak maksadı ile yapılan çalışmama grevi, işte budur. Devlet başkanı böyle toplu grevlere ceza verebildiğine göre farz-ı kifayeyi yapmamaya da verebilir. Vacibin kendi arasında mertebeleri dereceleri vardır. Bu dereceler vaciple­rin ihtiva ettikleri maslahata göredir. Söz konusu dereceler içlerindeki maslahatların miktarına göre farklı farklıdır. Bir farzın içinde maslahat ne kadar çok olursa, diğer farzdan daha ağır bir fariza olmuş olur. Mesela namaz kılmak ve oruç tutmak, hiç­bir müslümanın farzlığını inkar etmediği farz-ı aynlardandır. Boğulmakta olanı kur­tarmak da farzdır. Ancak vakit bu iki fiilden sadece birisini yapmaya yeriyorsa, bo­ğulmakta olanın kurtarılmasına öncelik verilir. Bu noktayı İzzuddin b. Abdussalem şöyle açıklamaktadır "Sudu boğulmak tehlikesi içinde olanları kurtarmaya önceliktanımak ve namazı daha sonraya bırakmak gerekir. Çünkü boğulma tehlikesi içinde­ki masum kişileri kurtarmak yüce Allah katında namaz kılmaktan daha üstündür, daha faziletlidir. Sonra her iki maslahatı işlemek mümkündür. İnsan gider önce bo­ğulanı kurtarır arkasından namazını kaza eder. Bilindiği üzere, geçirmiş olduğu namaz müslüman bir kişiyi ölümden kurtarma kadar olamaz. Bir başka örnek Me­sela ramazan ayında oruçlu kimse suda boğulmakta olan birisini görse, o kişiyi kur­tarmak için orucunu bozmak zorundadır. Ya da birisine saldırıldığını görse, orucu­nu bozup yemek yiyip güçlenmedikçe o kişiyi kurtaramaz. Şu halde bu kişi orucunu bozar ve onu kurtarır. Bu yapılan da maslahatları bir arada yerine getirmek demek­tir. Çünkü canlarda hem Allah'ın hem de kişinin hakkı vardır. İşte bunu oruç tut­maya tercih ediyoruz ama orucun aslına değil sadece edasında öbür fiile öncelik ta­nıyoruz.[218] Buradan ortaya çıkıyor ki suda boğulmakta olan bir kişiyi görüp de ona yardım etmeyerek göz göre göre boğulmaya terk eden kişi cezalandırılır, namazı mazeret olamaz. Çünkü birinci fiil daha efdal, eda edilmesi daha zorunlu idi, dolayısıyla ce­zayı hak eder, çünkü gerekli olan ameli işlemeyip daha az lüzumlu olanı yapmıştır. Bir konuya ait farzlar arasında yapılan bir ayrım sonucu mükellef, içinde daha çok maslahat olanı yapacaktır. Mesela oruç kefaretinde altmış fakiri doyurmadan önce köle azad edecektir. Çünkü köle azat etmekte maslahat daha açıktır. Çünkü köle azat etmek müslüman bir nefsi diriltmek, müslümanların sayısına bir kişi daha katmak demektir. Altmış gün oruç tutmak da altmiş fakiri doyurmaktan daha önce­liklidir. Çünkü bu ceza daha çok caydırıcı, orucu edaya daha çok sürükleyicidir. İşte böylece farzlar içlerinde ihtiva ettikleri maslahat farklılıklarına göre bağlayıcılıkta farklılışmaktadır. Buna bağlı olarak devlet başkanı vaciplerin terkine ta'zir cezası öngörürken bu cezayı o vaciplerin içlerindeki maslahatlara göre verecektir. Mendup Şariin bağlayıcı olmayarak yapılmasını istediği fiillerdir. Ezan okumak, ce­maatle namaz kılmak, bayram namazı kılmak, zekatını verirken malın iyisini seç­mek, zekat dışında verilen sadakalar, selam vermek, bunlara örnektir. Mendupları işlemek terk etmekten daha evladır. Terk etmek de caizdir. Fakat sonsuza kadar yapmamak üzere tümden terk etmek caiz değildir. Çünkü mendupların bir kısmım terk etmek caiz olsa bile Rasulullah gittiği yol olmaları itibarı ile, tümünü birden terk etmek caiz değldir. Bu nedenle devlet başkanının ezanı nihai olarak terk eden kişilere ceza vermesi helal olur. Çünkü Hz. Ebu Bekir'in halifeliğinin ilk dönemlerinde riddet zamanı dinden dönme olayları esnasında ezan okumak, tevbe etmek, ridde'yi sürdürmeye son vermek anlamına geliyordu. Mendubun ihtiva ettiği maslahat, vacibin içindeki maslahattan daha zayıftır. Va­cibin içinde bulunan en alt sınırdaki maslahatı mendubun en üst sınırındaki maslahat izlemektedir. Mendubun terkindeki mefsedet fesat hafif vacibin terkindeki mefsedetten daha aşağıdadır. Bu nedenle, terk fiili çok olmadıkça ve bunlar cüzi terk yerine mendubu tümü ile terk sınırına varmadıkça, mendubu terketmek suç olmamaktadır. Mubah Şariin mükellefi yapmakla yapmamak arasında muhayyer bıraktığı fiildir. Mükellef o fiilleri yapabilir de yapmayabilirde... Yemek, içmek, meşru biçimde eğ­lenmek, alım satım ve bunların dışında öteki sözleşmeler buna örnektir. Bütün bunlar mubah olan fiillerdir ve kişi bunları yapmakla kayıtlanmış değildir. Mubah, bir zamanla, mekanla ve bir durumla kayıtlı değildir. Fakat şuna dikkat etmelidir ki, bu ve benzeri mubahları tümü ile terketmek sahih değildir. Tam tersine muhayyerlik fiilin çeşidinde, zamanında ya da mekanındadır. Çünkü müslüman bilginler arasında bir fiilin mutlak olarak mubah olduğunu inkar edenler vardır. Onlara göre mükellefin yapmak ve yapmamak arasında muhafyer ol­duğu hiç bir fiil yoktur. Şan faydası daha çok olanı taleb eder. Ve zararı daha çok olanı da yasak eder. Şunda şüphe yok ki şariin katında yapılması ve yapılmaması eşit olan hiçbir fiil yoktur. Mesela yemek yemek... Ayakta durabilecek ve vücudunu te­lef olma ile yüz yüze getirmeyecek kadar yemek yemek matlubdur, bu durumda ye­mek yememek yasaklığa girer. Yine dikkat edilmelidir ki, bazı mubahlara kendisini haram veya mekruha konu yapacak bazı nitelikler eşlik edebilir. Cuma ezanı okunurken alış-veriş yapmak, şeh­re gelen kafileleri şehrin dışında karşılayıp mallarını pazara ulaşmadan ucuza kapatmak gibi. İşte bu gibi durumlarda yapılan bu hareketler yasaklık kapsamına girer. Ve günah fiillerden sayılır ve bu fiiller suç teşkil eder. Devlet başkanı ya da hakim bu konuda gerekli cezayı takdir eder ve uygular. Bazı mubahlar kısıtlanmayı gerektiren bir maslahata binaen sınırlama altına alına­bilir. Mesela mallar, halkın bazılarının ellerinde olur, mal darlığı bulunduğu, yiye­cek ve içeceklerin dar olduğu, herkesin bunlara muhtaç bulunduğu zamanlarda bu kişiler malların fiyatlarını aşırı biçimde artırırlar. İşte bu durumda devlet başkanı halkın ihtiyacı olan mallara narh koyabilir. Narha aykm davranmak suç sayılır ve bu­na ceza öngörmek caiz olur. İşte bu hareket mubahları kayıt altına almaktan başka birşey değildir. Haram 211. Şariin kesin ve bağlayıcı biçimde yapılmasını yasak ettiği fiillerdir. Adam öl­dürmek, insanların mallarını batıl yolllarla yemek, gibi. Başkalarına hangi durumda olursa olsun her çeşit zaran vermek de bu kapsama girer. Haram iki kısma aynlır Haram li aynihi, haram li gayrini. Haram li aynihi İçindeki bir zarardan dolayı Şariin yasak ettiği fiillerdir. Murdar hayvan eti yemek, içki içmek, zina etmek, hırsızlık yapmak ve bundan başka şeriatın korumayı hedeflediği beş zarurata zarar veren diğer fiiller gibi. Beş zarurat, nefsi, nesli, malı, aklı ve dini korumaktır. Yukarda sayılan fiiller ve benzerleri işte bu zaruretten birisine zarar vermektedir. Haram li gayrihi ise; Haram li zatihi'ye götürdüğü için yasak edilen fiillerdir. Mesela bir kadının avret mahalline bakmak haramdır. Çünkü bu davranış sonunda zinaya götürür. İhtikar haramdır, çünkü yiyecek maddelerinin pahalılaşmasına yol açar. Yiyecek maddelerinin pahalılaşması ise haram li zatihi olan "müslümanlara zarar vermektir." Şehre mal getiren kervanları şehrin dışında karşılamak ve onlar­dan mallarım satın almak da böyle haramdır. Çünkü bu davranış da ihtikara kara­borsaya yol açar. Rasulullah ihtikarı yasak etmiş ve şöyle buyurmuştur "İhti­kar yapan hata etmektedir."[219] Rasulullah kervanları şehrin dışında karala­mayı yasak etmiştir.[220] birincisi li zatihi haramdır, ikincisi ise ona yol açtığı için li gayrini haramdır. Haramın bu ikili ayrımından pratik olarak iki sonuç çıkmaktadır 212. Bunlardan birincisi dinîdir. Buna göre li zatihi haram olan bir fiil ancak "za­ruret" halinde mubah olur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır "Kim mecbur kalırsa başkalarının haklarına saldırmaksızın sınırı da aşmadan bunlardan yiyebi­lir. Çünkü Allah çok bağışlayan pek esirgeyendir."[221] Li gayrini haram ise "İhtiyaç" anında mubah olur. Tedavi maksadı ile avret yerlerine bakmanın mubahlığı gibi. "Hacet" ile "Zaruret" arasındaki fark ise şudur "Zaruret" hükmünü almak insanın hayatını tehlikeye atmak, bütün malını zayi olma tahlikesi ile yüz yüze getirmek demektir. Herhangi bir kimsenin kafasında, ölü hayvan erini yemezse açlık­tan öleceği kanaati belirmiş ise bu kişi, o hayvanı yemeği mubah kılan "zaruret" hali içinde bulunuyor demektir. Bir kimse susuzluktan öleceğinden korkuyorsa ve bir parça şaraptan başka birşey de bulamıyorsa şarabı içer. Rasulullah zaruret hali'ni şöyle tefsir etmiştir "Bir insanın üzerinden "sabuh" ve "gabuk" un geçmesi fakat onun yiyecek bir şey bulamaması[222] halidir. Yani bir kimse sabahlayacak, sonra akşama erecek fakat yiyecek bir nesne bulamaycaktır. işte bu haldeki bir kimse, ha­ram olan bir nesneyi içten gelmeyerek ve zaruret miktannı aşmayarak yer. "Hacet" kavramına gelince, bir fiili terk etmenin ölüm korkusuna ya da malının tamamının telef olmasına yol açmaması halidir. Tersine sadece insan sıkıntıya düşü­yor, durumu zorlaşıyorsa, bu takdirde hacetten söz edilir; işte bu durumda li gayrihi haramlar mubah olur. Biz bu konuda bazı örnekler getirmiştik. Haramların li gayrini ve li aynihi diye ayrımından çıkan ikinci sonuç da şudur Li zatihi haramların işlenmesi durumunda maslahatların zarar görmesi ve yok olması kesindir. Fesat da sabittir ve kesindir. Bu nedenle li zatihi haramı işlemenin cezası daha ağırdır. Li gayrihi harama gelince, bunlar kötülüğe giden yollan tıkamak için haramdırlar. Bu gibi fiillerin içinde zarar kesin değildir. Belki de şerre götürmezler de... Çünkü haram li gayrihi olan fiiller birer vesiledir yoksa gaye değildir. Bu ne­denle bunlara verilecek cezalar daha hafif olmaktadır. Mekruh Şariin mükelleften yapmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda iste­miş olduğu fiillerdir. Fiil bu gibi durumlarda yasak edilmiştir; ancak yasakhğa bu fi­ilden haramlığın kestedilmediğine dair bir karine bitişmiştir. Mesela Cuma ezanı es­nasında satış yapmak gibi. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır "Ey iman eden­ler! Cuma günü namaza çağrıldığınız ezan okunduğu zaman, hemen Allah'ı an­maya koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kimseler iseniz elbette bu sizin için daha hayırlıdır."[223] ifadesinden bu yasaklığın yumuşak bir yasaklık olduğunu anlamışlardır. Bu nedenle, Cuma namazı ezanı esnasında alışveriş yapmak haram değil aksine mekruhtur demişlerdir. Mekruhlar cüzi biçimde işlenirse, zararı göze batmayabilir. Fakat külliyen işlen­diği zaman zararı apaçık ortaya çıkar. Bu nedenle bilginler demişlerdir ki Mekruh­lar cüzi olarak işlendiği zaman ceza yoktur ancak bütün mekruhlar külli olarak iş­lendikleri takdirde "haram" olurlar. Ve o zaman ceza vardır. Oysa cüzi olarak işlendikleri takdirde günah yoktur. Fakat tüm olarak işlendiğinde günah söz konusu­dur. Mesela bir şehrin veya bir köyün bütün tüccarları Cuma günü, Cuma ezanı za­manı dükkanlarını kapatmıyor tam tersine alış-verişlerine devam ediyorlarsa, mek­ruhun küllî olarak işlenmesinden söz edilir ve bu davranış girer. Se­bep; o yöre halkının tüm olarak verdikleri görüntüdür. Bir başka örnek daha vere­lim. Mekruh olan bir fiili işleyen fert, eğer bu mekruhu sürekli alışkanlık haline ge­tirip işlemeye devam ederse yine mekruhun küllî olarak işlenmesinden söz edilir ve bu ısrarı ile o kişi yüce Allah'a "asi"olur. Mekruh, ister külli ister cüzi işlensin yine de şurası kesindir ki, haramdan daha az zararlıdır. Ve zarar vermiş olmak bakımından haramın en alt derecesi mekruhun en şiddetlisinin derecesinden daha fazladır. Mekruh çok işlenince madem ki ceza söz konusudur, o halde bunun cezasını devlet başkanı ya da hakim takdir edecektir. Tabii bu ceza verilirken haram olan fiil­lerle arada fark olduğuna dikkat edilecek ve ona göre verilecektir. Mesela haram bir fiil olan kervanları şehrin dışında karşılamak ve malların pazara ulaşmasını engelle­mek hadiseleri çoğalmış ise, devlet başkanı müslümanların maslahatlarını değerlen­direcek ve bu fiili işleyenlere ona göre ceza verecektir. Hiç kuşkusuz bu haram fiile verilen ceza, ihtikar yapana verilecek cezadan daha hafif, fakat "narh" kurallarına ri­ayet etmeyenlere verilecek cezadan daha ağır olacaktır. Çünkü ihtikar yapan her iki fiilden daha ağır bir suç işlemektedir. 214. Emirlerin ve yasakların dereceleri hakkında söyleyeceklerimiz bunlardır. Burdan ortaya çıkan sonuç şudur İslam Şarii insanları gelişi güzel bırakmamıştır. Tersine bir takam sınırlamalar getirmiştir. Farzları ferz kılmış, yapılması istenen fiil­leri ve istenmeyenleri birer birer beyan etmiştir. Müslümanların idarelerini ellerinde bulunduranlara düşen görev, onların aralarında hüküm verirken sadece yüce Allah'ın emrettiklerini yerine getirmek ve insanları Allah'ın yasak ettiği fiillerden kaçınmaya teşvik etmektir. Bir de onlara cezalarda temel olan kriterin, mümkün ol­duğu ölçüde zararı gidermek olduğunu öğretmektir. Tabii işlenen suç, tecessüs ve gizlilikleri araştırmaya kadar başvurmadan ispatı mümkün olması dolayısıyla bakıl­maya uygun bir suç olacaktır. Tecessüs ve gizlilik perdesi kaldırılmayacaktır, dedik; çünkü böyle yapılırsa bundan gelecek zarar işlenen günahtan doğan zarardan daha beterdir. Oysa şeriatta, bir kural vardır Büyük bir zararı önlemek uğruna, daha ha­fif zarara katlanılır. Burdan anlaşılan sudur suçlar genel biçimde beyan olunmuşlardır, ancak ta'zir cezalarının takdiri devlet başkanına havale edilmiştir, ne varki devlet başkanı bunları takdir ederken şu üç prensiple sınırlı kalacaktır A- Devlet başkanı ta'zir cezasını takdir ederken haddi aşmayacak, ta'zir cezası veriyorum derken, Allah tararından konulmuş olan had cezaları sınırına varmaya­caktır. Bu konudaki ayrıntıyı ve ihtilafları daha önce zikretmiştik. Daha da ayrıntısını ilerde "Ceza" bölümünü ele alırken anlatacağız. Had cezalarına varılmayacaktır dedik, çünkü hadler o konuda verilecek cezaların en üst sınırını oluşturmaktadırlar. B- Verilecek ta'zir cezaları Şariin verdiği cezaların cinsinden olacaktır. Ki böylece meseleler birbirine kıyas edilirken sağlıklı bir takdir yapılabilsin; mesela hiçbir za­man "müsle" Bir kimsenin burnunu koparmak veya kulağını kesmek gibi cezalar­dır bir ceza olarak takdir edilemez. C- Devlet başkanı ceza verirken, işlenen günahtan dolayı gelen zararla verilecek cezadan dolayı gelecek zararı birbirine kıyaslayacaktır. Haddi aşmayacak ve ölçüyü kaçırmayacaktır. Verilecek ceza, işlenen suçun gidermiş olduğu maslahatlara ve veri­len zarara uygun olacaktır. Verilen cezanın ağırlığı gelecek zarara denk olacaktır. Zarar ağırsa ceza da şiddetli olacak, zarar hafif ise ceza da hafif olacaktır. Burada şöyle bir soru akla gelebilir Suçlar şeriatte genel bir izahatla açıklan­mıştır. Bu beyanın bir kısmı, fiilleri tek tek sayma biçiminde değil de bir takım ku­rallar getirme biçiminde yapılmıştır. Mesela Rasulullah "Ne doğrudan, ne de karşılık olarak zarar vermek yoktur."[224] buyurmuştur. Cezalarda da böyle olmuştur. Bazı cezalar ayrı ayrı zikredilirken bazılarına işaret edilmekle yerinilmiştir. Bazı mu­bahlar ise bir takım zararlara yol açmaktadır. Dolayısıyla bunların zararlarının gide­rilmesi gerekli görülebilir. Nitekim bazı menduplar da böyledir. Mesela bazı mendupların işlenmesini emretmek bazen maslahat gereği olmaktadır. İşte bütün bun­lar, beyana muhtaçtır. Yani bazı mubahlar vardır, aşırı biçimde yapılması zarara yol açmakta bu nedenle yasaklığa konu olmakta, bazı menduplar vardır, bunların mutlaka yapılmasını mecbur etme sosyal maslahat gereği olmaktadır. O halde bütün bu konularda açıklama yapacak olan kimdir? Biri üstlensin ki sınırları belli olmayan o fiili terk etmek sıkıntıya yol açmasın. Herhangi bir hakim, suçları belirleyen beyana dayanmadan bir fiile ceza verirse, kanunsuz ceza vermiş olmaz mı? Yine kanuna da­yanmadan bir fiili suç saymış olmaz mı? Bu sorulara şöyle cevap verebiliriz Zararlı ve faydalı fiiller iki kısımdır. A- Birinci kısım Hakkında dinin emri ve yasağı açık belli olan, fakat cezanın zikredilmediği fiiller. Bu konuda hiç kuşkusuz cezayı takdir edecek olan devlet baş­kanıdır. Ancak bu takdir hakkını hakime havale etmiş ise bu durumda takdir yetkisi hakimdedir. Bu durumda, "Kanunsuz suç söz konusudur veya kanunsuz ceza verilmektedir'' denilemez. Bir kere "Kanunsuz suç söz konusudur" denilemez. Çünkü suç naslarla ya da Sert delillerle bellidir. "Kanunsuz ceza verilmektedir" ifadesine gelince, biz sözümüzün başında dedik ki, cezaların en üst sınırı belirtilmiştir. O üst sınır "Had" lerdir. Hakim bu had cezalarından daha aşağı bir cezayı takdir edecek­tir. Öte yandan müctehid olan hakim cezalarda takdir yetkisini kullanırken kıyas yo­luna baş vuracaktır. Aslında her iki yaklaşım bütün özel hukuk sistemlerince de be­nimsenmiştir. B- İkinci kısım Yasaklığı delil ile sabit olan fiillerdir. Bu fiil ya mubah olduğu için ya da mekruh olduğu için yasak edilmiştir. Çünkü devlet başkanı, mubah fiille­rin aşırı biçimde yapıldığını ya da mekruhların çok işlendiğini ve buna bağlı olarak da toplumun zarara uğradğını görür, işte bu durumda, mubahları sınırlar, en çok işlenmesi tam tamına zarar veren mekruhları yasak eder. Böyle durumlarda devlet başkanının bunu yani kısıtlama getirdiğini önceden ilan etmesi gerekir. "Kanunsuz suç olmaz" Şariin bir nassı veya ondan gelen bir delil olmadığına göre devlet başka­nınca yapılan kısıtlamanın önceden bildirilmesi gerekir. Bu konuda İbrahîm en-Nehaî'nin şöyle dediği rivayet olunmaktadır "Hz. Ömer erkeklerin kadınlarla birlikte Kabeyi tavaf etmelerini yasaklamıştır. Ancak daha son­ra kadınlarla birlikte namaz kılan bir adam görür. Ona kamçısı ile vurur." Adam "Allah'a kasem ederim ki eğer ben iyi bir iş yapıyordumsa sen bana vurmakla zulmet­miş oldun. Eğer yanlış bir iş yapıyor idiysem sen bunu bildirmiş ve ilan etmiş değilsin. Onun için yapıyorum."der. Hz. Ömer der ki "Erkekler kadınlarla tavaf etmeyecek yolundaki emrimi görmedin mi?" Adam "Senin böyle bir emrini görmedim" deyince, Hz. Ömer kamçısını adama verir ve; "Kısasyolu ile hakkını al" der. Adam "Bugün kısas yapamayacağım"'der. Hz. Ömer "Beni affet" der. Adam "Affetmiyorum" der. Her ikisi de bu hal üzere birbirlerinden ayrılırlar. Sonra ertesi günü Hz. Ömer adamla karşı karşıya gelir yüzünün rengi değişmiştir. Adam "Ey Müzminlerin emiri! Bana öyle geliyor ki benim davranışım seni etkilemiş" der. Hz. Ömer "Evet"deyince adam "Allah şahidim olsun ki ben seni affettim"der.[225] Seleflerimizden naklolunan bu olay, bize gösteriyor ki; devlet başkanı kamuya zarar gelmesin düşüncesi ile aslında kesin biçimde yasak edilmeyen ya da cüzi tarzda yapılması yasak edilmeyen ancak herkes tarafindan yapılırsa zararlı olan bazı fiillere yasaklama getirebilir. Bu durumda o fiil tamamı ile yasak olmuş olur, ancak devlet başkanına gerekli olan, o fiile ceza getirmeden önce, bunu yeterli biçimde ilan et­mesidir ki mükellefler bundan haberdar olabilsinler ya da devlet başkanı bu ilan so­nucu onlan bu emirden haberdar kabul edebilsin. İşte Hz. Ömer bu hedenle ken­disini haddi aşmış kabul etmiştir. Çünkü kamçı ile vurduğu adamın bundan haber­dar olmadığı ortaya çıkmıştır. Bu olaydan da ortaya çıkmaktadır ki "Kanunsuz suç olamaz" Bu prensip yaşamsaldır ki birisinin şüphesine bir başkasının özrüne bahane kalmasın. 15 EMİR VE YASAKLARIN DELİLLERİ İslam şeriatı, suçtan ve bunların cezalarını madde madde sıralayan bir kanun mecmuası değildir. Tam tersine İslam şeriatı, beyan edilmiş apaçık emirler ve yasak­lar manzumesidir. Söz konusu emirlerin ve yasakların nassları içinde hükümler hikmetleriyle, emirler ve yasaklar da illetleriyle birlikte yer almaktadır. Naslar bir hükmü illetine ve hikmetine uygun olarak beyan etmektedir. Şu halde bir beyan yapılırken iki hükmü açıklamak için yapılmaktadır. Birincisi naslarla açık ve sarih olarak beyan edilmiş olan hükümler. Bir de ikinci olarak, naslarla açıklanmamış ancak nassın beyan ettiği illetin umumundan ya da illete dayanarak veya Rasulullah'ın uygulama­sından ya da şer'i hükümlerin toplam ortak ruhundan anlaşılan hükümler. Şeriatın madde madde düzenlenmiş bir kanun olmayışı onun namına bir eksiklik değildir. Çünkü madde madde kanun yapmak hukuklarda yeni bir yöntemdir. Hat­ta bazı Avrupa kanunları hâlâ madde madde düzenlenmiş değildir. Mesela İngiliz hukukunun ekserisi hala yazıya geçirilmiş değildir. İngilterede hakimler bu yazıya geçirilmemiş olan kanunlarla hüküm veriyorlar diye İngiliz adaleti sakatlanıyor de­ğildir. Çünkü adalet kanun düzenlemeye ya da kanunları madde madde bir araya getirmeye bağlı değildir. Asıl adalet, hakimlerin düşüncesinde doğru olmalarına ve kanunu uygularken kusursuz bulunmalarına bağlıdır. 217. Şeriat madde madde düzenlenmiş kanun değildir'in manası, şeriat insanları başı boş bırakmıştır, ya da insanları açık olmayan bir takım hükümlerle baş başa bı­rakmıştır demek değildir. Tam tersine Şeriat, hükümleri hem genel hem de özel ola­rak açıklamıştır. Hz. Muhammed ömrünü tamamlayıp ümmetinden ayrıldığı zaman, her hüküm açıktı; ya nass ile beyan edilmişti ya da bu konuda genel bir kural getirilmiş ve insanlara gösterilmişti. Hz. Muhammed yüce Allah'ın katına gi­derken ümmeti, hükümlerin nasslardan ve İslam'ın genel kurallarından nasıl alınaca­ğını peygamberin bizzat içtihat uygulamaları ile görüp öğrenmişti. Rasulullah ümmeti kendisinden uzakta iken, kendisine sorma imkanları bulunmadığı zamanlar­da karşı taştıkları olaylar hakkında içtihat yapmalarını kabul etmişti. Şu açıklama Rasulullah'tan gelen sahih bir beyandır. Rasulullah şöyle buyurmaktadır "Sizleri gecesi de gündüzü gibi aydınlık olan apaçık bir yola havale ediyorum. Bıraktım." [226] Şeriatı inceleyenler şu sonuca ulaşmışlardır ki, ahkamın bilinmesine yarayan Şer'i kaynaklar üzerinde ittifak olup ittifakla kabul edilenler ve edilmeyenler olmak üze­re, Kitaptır, Sünnettir, İcmadır, Kıyastır, Istihsandır, Mesalih-i mürseledir, Seddüz-Zerai'dir, Istishab'dır ve son olarak Örftür. Şimdi biz bütün bu kaynakları teker teker ele alalım; bunu yaparken bütün ayrın­tılarıyla açıklamak niyetinde değiliz. Çünkü böylesi bir hareketin yeri, burası değil, meşgul olduğu alanın ekserisi bu kaynaklar olan Usul-i Fıkh ilmidir Metodoloji. Kur'an-ı Kerim Kur'an bu şeriatın ilk kaynağı ve bütün delillerinin bağlandığı yer ve Hz. Muhammed getirdiği bütün hükümlerin kendisinden dallandığı ana asıldır. Nitekim bu konuda Abdullah b. Ömer şöyle söylemektedir "Kim Kur'anı öğre­nirse her yanını Peygamberi ilimle doldurmuş olur." Şatıbî de şöyle söyler "Kur'anŞeriatın tamamını ifade eder, dinin direkidir, hikmetin kaynağıdır, risaletin mucizesidir, gözler ve kalp gözlerinin nurudur. Çünkü yüce Allah'a Kur'an'ın dışında giden başka yol yoktur. Kur'andan başka yönelecek bir şey yoktur, Kur'an'a aykırı olan hiçbir şeye tutunulmaz. Bütün bunlar öyle uzun boylu anlatmaya ve delil getirmeye muhtaç olmayan tespitlerdir. Çünkü bunlar ümmetin dininden öğrenilir, madem ki böyledir, bunun zorunlu sonucu olarak Şeriatın Külli kaidelerini ile öğrenmek ve maksatlarını bilmek ve şeriat ehline katılmak isteyen kişinin, Kur'an'ı kendisine gündüzleri yoldaş ve geceleri arkadaş edinmesi gerekir.[227] Gerçekten Kur'an-ı Kerim şeriatı iki şekilde beyan etmektedir A- Toptan ve kısaca beyan etmektedir. Bu topluca ve kısaca yapılan beyanın ne­lerden ibaret olduğunu Rasulullah bizlere açıklamıştır. Nitekim bu konuda yüce Allah şöyle buyurmaktadır "İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman için sana da bu Kur'an'ı indirdik."[228] B- İkinci açıklama biçimi herhangi bir konunun ayrıntısı ile açıklanması biçimi­dir. Mesela miras ahkamı, boşama ve aile ahkamı, had cezaları ve kısaslar bu ikinci kısma örnektirler. Kur'an bu konuları öyle açıklamıştır ki hemen hemen tamam olup eksik tarafı kalmamıştır. Kur'an zina cezasını, hırsızlık, iffete iftira, yol kesme cezalarını açıklamış, içki içme cezasına işaret etmiştir. Bu nedenle içme cezasının miktannı Hz. Ali Kur'anda mevcut olan iffete iftira cezasına kıyas ederek tespit et­miştir. Yine Kur'an kadına zina suçlamasını getirenin bizzat kocası olması duru­munda hükmün ne olacağını ve buna bağlı olan "lian"ın nasıl yapılacağını aynntısı ile beyan etmiştir. Yine Kur'an-ı Kerim, bir kimsenin öldürülmesi ya da organlarının kesilmesi durumunda uygulanacak kısası, bazılarını teker teker sayarak, bazılarını kaide getir­mek suretiyle tam olarak beyan etmiştir. Söz konusu kural niteliğindeki ayet "Yaralar da kısastır her yara misli ile cezalandınlır"[229] ayetidir. Öte yandan Kur'an ceza taleb etme hakkının kime ait olduğu, bu hakkın nereye kadar kullanılabileceğini de beyan etmiştir. Bu hakkın aff hakkını da içine aldığını, diyet alma hakkının da bulunduğunu en kısa ve en açık biçimde beyan etmiştir. Kı­sas hakkı getirmenin hikmetini ve bunun cezalamalarda temel kriter olduğunu be­yan etmiştir. Kur'an bu konuda şöyle demektedir "Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır."[230] Kur'an, hata eseri olarak öldürme suçunun cezasını beyan etmiş, bu konuda ayrıntısına kadar açıklama getirmiştir. Maktul ister mü'min olsun isterse olmasın, ister mü'minlere düşman bir milletten olsun isterse mü'minlerle aralarında anlaşma ve saldırmazlık sözleşmesi olsun... Bütün bunların hükümlerini beyan etmiştir. Kur'an hata eseri öldürme suçunun cezasını beyan ederken bizlere bir de hata ese­ri işlenen öteki suçların cezalarında verilecek en üst ceza sınırını da beyan etmiş ol­maktadır. Bundan sonra sünnet kısasın nerelerde uygulanabileceğini ve hataya ben­zer katlin cezasını bizlere beyan etmiştir. İlerde inşalllah bunlara işaret edeceğiz. 220. Kur'an günahların ekserisini onlar hakkında yasaklık getirirken açıklamıştır, içkiyi, kumarı yasak etmiştir. Günah yoldan elde edilen şeylerin yenilmesini toptan yasak etmiştir. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır "Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın."[231] Faiz yemek yasak edilmiştir. "Faiz yiyen kimseler kabirlerinden tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kal­karlar. Onların bu hali "alış-veriş ticaret de faiz gibidir" demelerindendir. Oysaki Allah ticareti helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse geçmişte olanı kendisinindir ve işi Allah'a kalmıştır. Al­lah dilerse onu affeder Kim tekrar faize dönerse işte onlar cehennemliktir, orada de­vamlı kalırlar. Allah faizi tüketir faize kansan malın bereketini giderir. Sadakala­rı bereketlendirir, içinden sadaka verilen malları bereketlendirir Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiçbir kimseyi sevmez. İman edenler, iyi işler işleyenler, namaz kılanlar ve zekat verenler için Rableri katında mükafatlan vardır. Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır. Ey iman edenler, Allah'tan korkun, eğer gerçek­ten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarını terkedin. Şayet faiz hakkında söylenen­leri yapmazsanız Allah ve Rasulü tarafından ilan edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip faizcilikten vazgeçerseniz sermayeniz sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğramış olursunuz. Eğer borçlu darlık içinde ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek gerekir. Eğer gerçekleri çok iyi anlarsanız bunu sadaka veya zekat saymak sizin için daha hayırlı bir iş olur."[232] Kur'an-ı Kerim ölçü ve tamda hile yapmayı yasak etmiş bunu günahların en be­teri saymıştır. Bu konuda yüce Allah şöyle buyurmaktadır "İnsanlardan alırken, ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında noksan yapan hilekarlara yazıklar olsun! Onlar düşünmezler mi ki kendileri büyük bir günde hesap vermek için diriltilecekler. Öyle birgün ki insanlar o günde alemlerin Rabbinin hu­zurunda divan duracaklar."[233] Kur'an-ı Kerim insanların mallarını batıl yollarla yemeyi, rüşveti yasak etmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır ''Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken insanların mallarından bir kısmını haram yollardan ye­meniz için o malları hakimlere yetkili idarecilere veya mahkeme hakimlerine el al­tından vermeyin."[234] Bu ayetten rüşvetin en büyük günahlardan bi­risi olduğu, çünkü insanların mallarını batıl yollarla yemek anlamına geldiğini ve idarecilerin bozulmasına sebeb teşkil ettiğini anlamaktayız. Kur'an rüşveti açıktan açığa da yasak etmiştir. İsrailoğullarının gücünü alıp yok eden nesnenin rüşvet olduğunu beyan etmiştir. Yüce Allah onlan kınayarak ve ken­dilerinin yok olmalarına yol açan niteliklerini beyan ederek şöyle buyurmaktadır "Hep yalana kulak verir, durmadan haram yerler."[235] Yüce Allah emanete riayet etmeyi emretmektedir. O bu konuda şöyle buyur­maktadır ''Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder."[236] Yüce Allah hiyaneti de yasak etmektedir "Ey iman edenleri Allah'a ve Peygamberine hainlik etmeyin. Sonra bile bile kendi emanetlerinize hainlik et­miş olursunuz."[237] Yüce Allah lanet etmeyi, insanların biribirini kötü isim ve lakaplarla çağırmalarını yasak etmektedir "Ey müzminler, bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasın­lar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbiri­nizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra faşıklık ne kötü bir isimdir. Kim de tevbe etmezse işte böylesi kimseler zalimlerdir." "Ey iman edenler, zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbi­rinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı ? İşte bundan tiksindiniz. O halde Al­lah'tan korkun. Şüphesiz Allah tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir."[238] Görüldüğü gibi Kur'an bazı günahları ve bunların cezalarını zikretmektedir. Bu günahlar, maslahatlara tecavüz bakımından en büyük tecavüzü içlerinde barın­dıran günahlardır. Çünkü bunların işlenmesi ile İslamın korumayı amaçlaıp farz kıl­dığı zorunlu maslahatları ihlâl söz konusu olmaktadır. Söz konusu maslahatlar daha önce de değindiğimiz gibi, canı, dini, malı, nesli ve aklı korumaktır. Şu halde zina ederek, iffete iftira ederek, içki içerek, dinden dönerek ridde, yol keserek ve adam öldürerek karşı tarafa tecavüzde bulunmak bu beş şey için zorunlu olan maslahatla­ra saldırı demektir. Bu konudaki nass en büyük suç için en büyük cezayı düzenlemektedir. Böylece Kur'an ayetlerine kıyas ederek ceza düzenleyecek olanlar bu ce­zaları verirlerken tedriciliği gözönüne alsınlar... Kur'an insanların işledikleri bir takım günahları zikretmiştir ki bunlar günahların ana aslını teşkil ederler. Bu günahların bazıları nasslarla zikredilmiştir. Bunlar toplu­mun maslahatını direkt olarak etkileyen ve maslahata tecavüz yanı açık günahlardır. Başka günahlara da genei ifadelerle değinmiştik. Bu gibi günahlar "fevahiş", "bağy" gibi kelimelerle ifade edilmektedir. "Bağy" kelimesi, suç anlamı ifade eden bütün kelimelerin manasını kendisinde taşımaktadır. Çünkü suç işlemek daima "bağy"dir. "haddi aşmaktır." Yüce Allah emredilenleri ve yasak edilenleri şu ayetinde bir arada toplamıştır "Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt ve­riyor."[239] Kur'an bilginlerinden meseleleri tahlil edenler, bu ayetin İs­lam'ın vasıflarını kendi bünyesinde en güzel biçimde toplayan ayet olduğunu söyle­mişlerdir. Kur'an-ı Kerim, bütün günahları gerek nassen gerekse tamimen genelleme yaparak ihtiva ettiğine göre, hiçbir kimse İslam dininde suçlar beyan edilmemiştir diyemez. Bu konuda hüküm vermek, İslam'a göre değil de sultanların keyfi uygula­malarına bakarak hüküm vermektir. Çünkü herhangi bir kurala bağlı kalmadan bir­takım fiilleri yasak edenler onlardır. Dolayısıyla daha önceden gerekli kanunu çıka­rıp bir fiilin yapılmasını yasak etmeden doğrudan doğruya ceza verenler ancak sul­tanlardır. Gerçekten yukarıdaki yargı isabetsiz bir yargıdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim İslamın aslı yani temel kaynağı, belkemiği ve kıyamete kadar ayakta duracak ipi olarak herşeyi beyan etmiştir. Sultanların keyiflerinin devletin idaresinde ve cezalarda rolü ol­mamıştır demiyoruz. Fakat onlar bu hareketleri ile İslam'ın ahkamını uygulamış değil, aksine İslama karşı gelmiş olmaktadırlar. Şeriat kendisine aykırı davrananların günahlarını yüklenecek değildir. Nitekim hiçbir adil hukuk düzeni kendi hükümle­rini yerle bir eden, prensiplerim kabul etmeyip bir yana bırakan hiç bir kimsenin günahını yüklenmez. 223. Ama Kur'an'ın delaletleri zanntdir, te'vile uygundur. Meselenin açıklama­ya çeşitli te'villere ihtiyacı vardır. Bu gibi durumlar, cezaya tabi olan suçların an­lamları belli ve maksatları açık olan hukuk düzenlerinde olduğu gibi tam olarak açıklığa kavuşmamasına yol açmaktadır." denilebilir. Biz bu tereddüde şöyle cevap veriyoruz Kur'an-ı Kerim'in, emirler ve yasaklarla ilgili bütün ayetleri açıktır. Te'vile ve lafizlarının dışında başka yoruma müsait de­ğildir, Evet bazı fıkıh bilginleri bazı ayetlerde ihtilaf etmişlerdir, ancak bunlar azdır. Fukaha bunların manalarında ihtilaf etmişlerdir. Mesela "Kur'an kelimesinin ne anla­ma geldiği hususundaki ihtilafları buna küçük bir örnektir. Fakat fikıh bilginleri ya­sak edilen fiillerden sözeden yasaklık ayetinin ne anlama geldiğinde asla ihtilaf et­memişlerdir. Çünkü yasak edilen fiil günahlardandır ve bunları insanların akılları kavrar ve gerçek ne ise onu araştırmaya yönelen sağlam akıllar bunların üzerinde asla ihtilaf etmezler. Mesela günümüzde mevcut olan bazı kanunların da ifadeleri net değildir. "Umum" ifade eden maddeleri vardır, "husus" ifade edenleri vardır. Kanun yorumcula­rı kanunu "genel"liğinin hangi boyutta olduğunu ve kendisini tahsis eden delilin nereye kadar bunu yapabileceğini ve sonra tahsis eden şeyin çeşidi üzerinde ihtilaf etmektedirler. Eğer böyle olmasaydı otalık bu kadar kanun şerhi ile dolmaz ve hukuk fakültesindeki öğrencilere bu kadar çeşitli dersler okutulmazdı. Dahası hakim­ler verdikleri hükümlerde birbirleriyle ihtilaf etmezler, kanunun doğru biçimde tat­biki ile görevli "yargıtay" diye bir kurum olmaz ve bu konularda görev yapmazdı. Sonra Kur'an, tefsir gücünü kanunlarından alan bir tefsirciye sahip olmayan o modern kanunlar gibi değildir. Tersine Kur'an'ın bir tefcircisi vardır. Müphemini beyan eder, mücmelini açıklar, müşterek lafızlarının ne anlama geldiğini tayin eder. İşte bu tefeirci Rasulullah sözleridir. Rasulullah kendi heva ve hevesi­ne göre konuşmazdı. Kur'an'da şöyle buyurulmaktadır "O kötü arzularınagöre de konuşmaz. O nun konuşması kendisine vahyedilenden bakası değildir. Çünkü onu kuvvetlinin kuvvetlisi Cebrail öğretti ki o, aklında ve davranışında kamil bir me­lektir. Hemen kendi asli suretine girip doğruldu."[240] Şu halde Peygamber terfsiri Kur'an'ı indiren yüce Allah'ın tefsiridir. Sünnet Hz. Peygamberin Sünneti, O'nun sözleri, fiilleri ve tavırlarıdır. Sünnet Kur'an'ı açıklayan bir kaynaktır. Muhammedi risalet sünnetle tebliğ edilmiştir. Ni­tekim yüce Allah "Ey Rasul, Rabbinden sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yap­mazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun."[241] A- Birincisi, Kur'an'ın ahkamını bir de kendi dili ile ifade etmektir. Bu durumda Kur'an'a yeni bir hüküm katılmamakta, Kur'an'ın müphem ifadesi açıklanmış ol­mamakta, mutlak'ı mukayyet, âmm ifadesi tahsis edilmemektedir. Kısasla ilgili ha­disler buna örnektir. Mesela Resulullah "Bir kimse öldürüldüğü zaman onun ailesi iki fiil arasında muhayyerdirler. Dilerlerse onu kısas ettirip öldürürler, ister­lerse diyetini alırlar -bir başka rivayette- isterlerse onu affederler."[242] buyurmuştur. B- İkinci kısım Sünnet, Kur'an'dan maksadın ne olduğunu beyan eden, Kur'an'ın mutlak ifadesini kanıtlayan, mücmelini açıklayan sünnetlerdir. Mesela Rasululah "İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar"[243] ayetindeki "Zülüm" kelimesini "Şirk" olarak açıklamıştır. Sünnetin mücmeli beyanına örnek olarak, zekat ahkamını gösterebiliriz. Çünkü zekata tabi olan malların neler olduklarını, ve bunlardan verilecek zekat oranının ne olduğunu sünnet açıklamıştır. Hem de bu beyan Arap ülkelerinde nema ve kâr elde etmek için bilinen malları araştırmaya dayalı ve tümevarım metodu ile yapılmıştır. Mücme­lin beyanına bir örnek de hırsızlık cezasının nisbidir. Yüce Allah "Hırsızlık eden er­kek ve kadını yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan başkalarına bir ibret ol­mak üzere ellerini kesin."[244] buyurmaktadır. Ayet, el kesilecek olan nisab ve nisabın gerekli şartları konusunda, el kesmenin şartları hakkında mücmeldir. bunların ne olduğu anlaşılmamaktadır. Sünnet bütün bunların beyanıdır. Kur'an'da yer alan "diyet" lafzı da böyledir, mücmel olarak geçmektedir ve ne ol­duğunu sünnet beyan etmiştir. Yüce Allah hata eseri olarak öldürme hakında şöyle buyurmaktadır "Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin, mü'min bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir."[245] Sünnet bu ayette geçen diyeti tam olarak beyan etmiştir. Diyetin nerelerde söz konusu olduğunu, kimlere vacip olduğunu, "hata" yanlışlık kelimesinin iyi tahlil edildiği zaman o kavrama dahil olan hata benzeri fiil de dahil olmak üzere bu kavra­mın nereye kadar anlaşılacağını, buna göre ki hatanın sağlıklı bir kastın olmadığı durumlar demek olduğunu beyan etmiştir . C- Kur'an'ın beyan etmediği hükümleri kapsayan Sünnet, üçüncü kısma girmek­tedir. Bu gibi hükümleri doğrudan doğruya sünnet beyan etmektedir. Mesela ceni­nin diyeti, diyetlerin miras olarak kalması ve bunun asabelere ait olması gibi. Hz. Ömer diyetlerin miras olarak kalmayacağını, aksine asabeye verileceğini söyler­di. Çünkü O'na göre mademki ölen kendisi bir cinayet işleseydi karşı tarafa diyet verecek olan asabelerdir, öyleyse o mağdur olduğu zaman öldürüldüğü zaman di­yetini alacak olanlar da onlardır, derdi. Çünkü külfet nimete tabidir. Burada sözü edilen "asabe" kan sahibi olan akrabalardır. Nitekim yüce Allah "Bir kimse zulmen öldürülürse onun velisine mirasçısına hakkını alması için yetki verdik. Ancak bu ve­li de kısasta ileri gitmesin. Zaten kendisine bu yetki verilmekle o, yardıma mazhar olmuştur."[246] buyurmaktadır. Fakat bu kıyasın yanında Hz. Ömer'e Ra­sulullah maktulün karısını kocasının diyetine mirasçı kıldığı zikredilir. İmam Şafii'nin rivayetine göre Hz. Ömer maktulün diyetini asabclerine verirmiş. Kadını kocasının diyetine asla mirasçı kılmazmış. Nihayet Dahhak b. Süfyan O'na haber verir ki, Rasulullah kendisine Eşyem ed Dabaî'nin karısını diyetine mi­rasçı kılmasını[247] yazmış. Hz. Ömer bunu duyunca, kendi görüşünü bırakıp o hük­me dönmüştür. Cenin'in diyeti hakkında şunu rivayet ederler. Hz. Ömer sahabelere der ki "Ce­nin hakkında birşey duyan bana haber versin." Bunun üzerine Cemel b. Malik en-Nabiğa "Ben kendime ait iki cariyenin -yani iki kumanın- arasında idim. Kuma­lardan birisi ötekine çadır direği ile vurdu, ve kadın darbenin etkisi ile ölü bir çocuk düşürdü. Rasulullah bu meseleye "Gurra" hükmü verdi. [248] der. Hz Ömer "Eğer bu konuda birsey duymasaydım başka hüküm verirdim" der. Bu haber bize iki şeyi göstermektedir a- Sünnet, Kur'an'dan sonra ahkam kaynağıdır. Bu konu nasslardan gayet açıkça anlaşılmaktadır. Üzerinde en ufak bir şüphe yoktur. b- Sahabeler konuştukları zaman önlerinde kanun vardı ve hükümlerini ondan alıyorlardı. Onlar kanundaki suç ve ceza maddelerine bağlı kalıyorlardı. Bu nedenle Hz. Ömer aşağıdaki meselede hüküm veremeyince o konuda bir kanun olup olma­dığını araştırmaya koyulmuştur. Bir kadının Cenin'ini karnındaki yavruyu düşürmeşine yol açma olayıdır değerlendirmiş, ceninin ruhunu cinayet sonucu verdiğine hükmederek, onun cinayete kurban gitmiş olması bakımından diyetini gerekli gör­müştür. Öte yandan, ceninin müstakil bir vücudu olmadığını, anasına tabi olduğu­nu gözönüne almıştır. Bu açıdan bakılınca cenine yapılan saldırı anneye yapılan sal­dırı demektir, diye düşünmüş ve meselenin hükmünü verememiştir ve sahabeye başvurmuş ve bu konuda hüküm verebilmek için kanun maddesi bilen varsa kendi­sine bildirmelerini rica etmiştir. Çünkü kendisi yukarda belirttiğimiz gibi bu mesele karşısında kararsızlığa düşmüştür. Sahabe kendisine Peygamberin uygulamasını haber verince o hükme uymuştur. Rasulullah sözü sebebi ile kendi hük­münden dönmüş ve Peygamberin kanunu hükmüne dönmüştür. Çünkü O, hakka ulaşınca ona dönmeye en layık olan insandır. "Zira hak kadimdir. Hakka, dönmek batıla devam etmekten daha hayırlıdır, sözünü söyleyen O'dur." Buraya kadar Peygamberin sünnetinden söz ettik. Sünnetin hangi boyutta tatbik edildiğini ve olaylara uygulanmasının vacip olduğunu örnekleri ile gördük. Sünnet cinayet ve suç davalarında genel olarak daha çok uygulama getirmiştir. Ceza ahkamı ile ilgili sahih hadisler birer birer elden geçirilse... Her hadis kendi konusu­na ait yere konulsa... Sonra her bölüm suçları ve cezalarını açıklayacak biçimde düzenlense.. Her bölüme problemlerin cinsinden hadisler konsa ve her cins kendi kapsamına giren şeyleri ihtiva etse.. Evet böyle yapılsa, kapsamlı ve kuşatıcı olarak düzenlenmiş bir kanun mecmuası ortaya çıkardı. Ancak kanunun ifâdesinde, hikmetle hüküm, güzel öğütle caydırıcı ve engel olucu hükümler birbirine karışırdı. Bu da günümüzdeki kanun metinlerinde alışık olunmayan bir durumdur. Kanun metinleri donuktur, bu donukluk kanunun tefsirinde ihtilaflara yol açmıştır ve ka­nunun tefsir yolları birden çok hale gelmiştir. Fakat sünnetin nasları donuk değil canlıdır, hükmün hikmeti veya illeti birlikte zikredildiği için, ya da o sözlerin yanında meydana gelen olay da anlatıldığından, ne kastedildiği gayet açık olarak ortaya çıkmaktadır. Sünnette haber verilen ahka­mın üzerinde fıkıh bilginlerinin ihtilaf etmeleri, nasların manası ondan muradın ve­ya maksadın ne olduğu yüzünden değildir. Anlaşmazlıkların ekserisi hadisin rivaye­tinin sağlam olup olmaması ve rivayet eden ravilerinin rivayetlerinin kabule şayan olup olmamaları üstünedir. Şimdi biz Rasulullah hadislerinden bir demeti buraya alalım. Bu ha­disler meydana gelen veya gelmesi muhtemel suçlarla birlikte Rasulullah'ın ifadesi ile açıklanan cezalara birer örnek teşkil etmektedir. Birinci örneğimiz, Rasulullah'ın sebeb olma tesebbüb yolu ile meydana gelen kati ve buna ait diyet hakkında beyan ettiği hadisidir. Burada okuyucuya bu konuda Hz. Ali'nin verdiği ve Rasulullah de takrir buyurduğu en adil bir hükmün­den söz edeceğiz. Gerçekten bu hüküm çok muhkem tutarlı bir hükümdür ve hayrın ta kendisidir. Hadisi İmam Ahmed, Müsned'inde İmam Hz. Ali'den zikret­mektedir. Hz. Ali şöyle diyor "Rasulullah beni Temen'egönderdi. Bir kabile­nin yanına vardık. Adamlar aslan avlamak için bir çukur kazmışlardı. Tuzağa bir aslan düşmüştür Onlar kuyunun başına koşup bakmaya çalışırlarken birden içle­rinden birisi izdiham sonucu aslanın bulunduğu kuyuya düşer. Ancak düşerken bir diğerine tutunmaya çalışır onu da düşürür, o da bir diğerine tutunmaya çalışırken diğerini düşürür, nihayet kuyuda aslanın yanında dört kişi olurlar. Aslan bu dört kişiyi yaralar, onlar aslanla bozuşurlarken birisi elini çabuk tutup aslanı mızrakla öldürür. Ancak bu dört kişi aldıkları yara sonucu ölürler. Birinci ölünün yakınları ikincinin akrabalarına doğru saldırya geçerler ve öldürmek üzere birbirlerine silah­larını çekerler. İşte tam bu esnada Hz. Ali çıkagelir. Onlara "Rasulullah ha­yatta iken siz birbirinizi öldürmeye mi çalışıyorsunuz?" diye çıkışır. Ve "Ben aranız­da hakem olayım ve hüküm vereyim, Eğer beğenirseniz aranızda hüküm bu olsun. Yoksa hep birlikte Rasulullah gidin, aranızda hükmünü O versin. Eğer bun­dan sonra birisi çıkar da Rasulullah'ın hükmünü beğenmezse, onun alacağı hiçbir hak yoktur. Burada bulunan kabilelerin herbirinden bir diyetin dörtt birini, üçte bi­rini, yarısını ve tamamını toplayın. Kuyuya ilk düşenin yakınlarına dörtte bir diyet verilecek, ikincinin yakınlarına diyetin üçte biri, üçüncünün yakınlarına yarım di­yet ve nihayet dördüncünün yakınlarına da tam diyet verilecektir. Birinci, dörtte bir diyet alacak, çünkü onun yüzünden üç kişi öldü, ikinci üçte bir diyet alacak, üçüncü yarım diyet ve nihayet dördüncü tam diyet alacak, der. Ancak adamlar bu hükme razı olmazlar. Rasulullah giderler. Rasulullah Makam-ı İbrahim'dedir. Rasulullah olayı anlatırlar. Rasulullah Hz. Ali'nin verdiği hükmü ol­duğu gibi benimser.[249] Bu taksimin neden böyle yapıldığını sanıyorum açıklamak uygun olacaktır. Birin­ci sadece diyetin dörtte birini almaktadır, çünkü onun ölümüne neden kalan dört kişinin kuyunun başında meydana getirdikleri izdihamdır. Sonra ikincinin, üçüncü­nün ve dördüncünün üstüne düşmeleridir. Şu halde onun ölümü ve buna bağlı ola­rak diyeti, için dört sebeb bir araya gelmiş olmaktadır. Bir diyet dört sebebe taksim edilince, her sebeb diyetin dörtte birinin doğuş sebebi olmaktadır, izdiham açık bir sebebdir ve onun sebebliğini etkileyen bir etken bulunmamaktadır. Şu halde izdi­hamın sebebi ile olan dörtte bir diyeti vermek vacip olmaktadır. Ancak kalan üç ta­ne "dörtte birlik" diyete engel olan bir sebeb vardır. Çünkü kalan üç kişinin kuyuya düşmesine sebep olan birinci şahıstır, bu nedenle o dörtte üçlük kısmını kendisin­den dolayı ortadan kaldırmış oldu. ikinci kişinin ise ölümü için üç neden vardır iz­diham ve kalan iki kişinin üzerine düşmeleri. Şu halde o iki kişinin paylarına isabet eden kısım düşmüş olur ve ona diyetin üçte biri kalır. Üçüncü ve dördüncü için de aynı metod üzere hareket edilir. [250] Anlaşılan Hz. Ali bu diyetleri dört kabileden eşit olarak tam diyet miktarı olarak topladı, sonra bu toplamı yukarda işaret ettiğimiz biçimde adil olarak taksim etti. Bu taksime "adil" dedik, adil olmasa bile en azından bundan daha iyisi ve insanla­rın tümünün gönlünü daha iyi tatmin edeni yoktur. Yukarda Kur'an karşısında sünnet için beyan ettiğimiz üç fonkisyon gerçek­ten suçların cezaları bahsinde kendisini göstermektedir. Suçlar bahsinde Kur'an'daki ahkamı takrir eden, yani aynen ifade edenler vardır. Teammüden katilde, ölünün yakınlarım, katili kısas ettirmek, diyetini almak ve affetmekte serbest bırakan, yani bu üç seçenekten birisini seçmeye hak tanıyan hadisler buna örnektir. Çünkü bu hadisler kısas ayetini takrir eden hadislerdir. Bu nedenle İbn Abbas der ki "İsrailoğulları zamanında sadece kısas hakkı var, diyet yoktu. Yüce Allah bu ümmete "Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas farz kilindi. Hüre hür, köleye köle, ka­dına kadın öldürülür."[251] buyurmuştur." Sonra "Ancak her kimin cezası kardeşi tarafından bir miktar kendi lehine bağışlanırsa, artık taraflar örfe uymalı."[252] buyurmuştur. İbn Abbas, "aff demek teammüden katil­de "diyeti almak" demektir. İyiye uymak ise diyet isteyene iyi davranmak ve istedi­ğini iyilikle vermek demektir. "Bu söylenenler Rabbinizden, sizden öncekilere farz kıldığı husularda bir hafifletme ve rahmettir.[253] Buna göre Rasulullah "Bir kimsenin bir yakını öldürülürse o kişi iki ha­reketten birisini yapmakta serbesttir. Ya fidye alacaktır ya da katili kısasen öldürtecektir."[254] hadisi şerifi, Kur'an'ın tercümanı olan İbn Abbas'ın da ifade ettiği gibi kısas ayetini takrir etmektedir. Kur'an'da kısas ayetlerini takrir eden sünnete bir başka örnek de, "Müslümanın, kendileri ile muahede yapanların, kölenin, kanlarının aynen hür gibi eşit" olduğunu ifade eden hadistir. Bütün bu hadisler -ki bunlar çoktur- Kur'an'daki kısas ayetinin kapsamına giren hükümleri takrir etmektedirler. Mesela Rasulullah şöyle bu­yurmaktadır "Dikkat edin! Müslümanlarla muahade eden bir kimseyi öldüren ki­şinin lehine yüce Allah'ın ve Rasulunün ahdi ve emanı vardır. Her kim Rasulullah ahdini bozarsa cennetin kokusunu alamayacaktır. Oysa cennetin kokusu kırk yıllık mesafeden duyulur."[255] Bir başka hadis de buna örnektir "Her kim kölesini öl­dürürse biz de onu öldürürüz. Her kim kölesinin bir organını koparırsa biz de misli ile muamele ederiz. Her kim kölesinin yumurtalıklarına zarar verirse biz de onu ay­nı biçimde cezalandırırız." [256] Yine bu hadislere örnek olarak, kadını öldüren bir er­keğin kısasen öldürülmesini, erkeği öldüren kadının da kısasen öldürülmesini vere­biliriz. Bunlar sahih sünnet kitaplarında o kadar çoktur ki burada teker teker say­mak mümkün değildir. Sünnetlerin içinde Kur'an'da yer alan ayetlerden diyet ayetinin ahkamını ay­rıntısı ile açıklayan, diyetin miktarlarını artık başka açıklamaya ihtiyaç kalmayacak biçimde beyan edenler vardır. Yine yaralamaların diyet ve kısaslarının ne şekilde ya­pılacağını ifade eden sünnetler vardır. Çünkü yüce Allah'ın "Yaralar da kısastır Her yara misli ile cezalandırılır"[257] ayet-i kerimesi mücmeldir ve bunu sünnet açıklamıştır. Sünnetin açıkladığı bir diğer mesele de, hata eseri öldürme ve diyeti ile hata ve teammüd arası olan katilerin hükümleri ve diyetleri meselesidir. İşte bütün bunlar aslında bu konuda Kur'an'ı beyan ve içindeki muhkem nasların kapsamış oldukları manaları belirleme demektir. Sünnet, diyette hakkı olanları ve olmayanları beyan etmiştir. Yine sünnet diyeti ki­min vermesi gerektiğim yani katilin mi yoksa âkilesinin mi ödemesi gerektiğini, han­gi durumlarda katilin ve hangi durumlarda âkilenin vermesi gerektiğini açıklamıştır. Sonra sünnet çift cinayetlerin yani hem suçlunun hem de mağdurun birlikte işle­dikleri cinayetlerin ahkamını beyan etmiştir. Mesela birisini ısıran ve ısırma sonu­cunda dişi çıkan kişi olayında böyle çift cinayetten söz edilmektedir. îşte böylece sünnet Kur'an'ın mücmellerini ayrıntısı ile ve ahkamı ile beyan etmiştir. Sünnet, Kur'an'ın gerek ayrıntısı ile gerekse kısaca beyan ettiği ahkama ek olarak birçok ahkam getirmiştir. Gerçi sünnetin getirdiği hükümler genel olarak değerlendirilirse Kur'an'ın dışında sayılmaz. Kur'an'ın genel ve külli olan prensiple­rinin içine mutlaka dahildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim, herşeyi ayrıntısı ile tafsil edip açıklamamış, gene de şeriatı genel ifade eden bir kaynaktır. Fıkıh bölümleri içinde özel olarak açıklanmamış olmakla, genelde Kur'an'ın kapsamı içine girmeyecek hiç­bir bölüm yoktur. Sünnetin beyan ettiği ahkam içinde birisi de saldıran birisine karşı koymanın ve nefsi müdafaa yapmanın hükmü ve insanların gizliliklerini ortaya çıkarmanın cezası­na dair hükümlerdir. Bu konuda örnek olarak Sehl b. Sa'd'ın şu rivayetini verebili­riz Adamın birisi Resulullah'ın kapısındaki bir delikten içeri bakar. Rasulullah elinde tarağı[258] vardır ve o anda saçını taramaktadır. Rasulullah ada­ma "Senin delikten içeriye baktığını bilseydim, onu senin gözüne sokardım; izin al­mak ansızın görülebilecek ve bunun sonucu doğacak sakıncaları gidermek için meşru kılınmıştır," [259]der. Ebu Hureyre rivayet ediyor Rasulullah şöyle buyurmuştur "Bir kimse izinsiz olarak birisinin evine bakarsa ve onlar da farkına varıp gözünü çıkarırlarsa bakanın ne diyet hakkı vardır ne de kısas.. "[260] buyurmuştur. Kısaslık suçların ispat yollarını beyan eden de sünnettir. Kısasın kişinin "ikra­rı" itirafi ile ya da iki erkek şahidin şahitliği ile sabit olacağını açıklayan sünnettir. Bu konuda Müslim ve Nesai şu rivayeti yapmışlardır Adamın birisi bir habeşliyi Rasulullah getirir ve "Bu adam benim kardeşimin oğlunu öldürdü!" der. Ra­sulullah "Nasıl öldürdün?"diye sorar. Cani "Başına balta ile vurarak, ancak öldürmek istememiştim" der. Rasulullah "Diyetini ödeyecek malın var mı?" diye sorunca, cani "Hayır" der. "Seni göndereyim halktan gerekli diyeti topla; ne dersin" der. Cani "Olmaz" der. Rasulullah "Senin asaben sana onun diyetini versin" der. Cani yine; "Olmaz der. Rasulullah maktulün velisine dönerek "Onu al" der. Ardından maktulün velisi onu öldürmek üzere dışan çıkar. Rasulul­lah "Eger maktulün velisi onu öldürürse aynen o katil gibi olur." Rasulullah sözünü işiten maktulün velisi geri dönüp. "İşte katil huzurunda dilediğini emret ey Allah'ın rasulü" der. Rasulullah "Onu salıver, hem kendi günahını, hem de maktulün günahını üstlensin de cehennemliklerden olsun"[261] der. Rasulullah kısasta şahitlerin iki erkek olacağına hükmetmiştir. Bir erkek ve iki kadının şahitliğini geçerli saydığına dair hiçbir rivayet bizlere ulaşmamıştır. Rafi b. Hudeyc'den rivayet olunmuştur Ravi der ki "Ensardan birisi Hayberde öldürüldü. Maktulün yakınları Rasulullah gittiler ve olayı anlattılar. ''Rasulullah "Yakınınızın öldürüldüğüne dair iki erkek şahidiniz var mı?" Maktu­lün yakınları "Yok ya Rasulallah, orada bir tek Müslüman yoktur. Onlar yahudidirler. Bundan daha beterine cesaret eder ve işlerler!" deyince Rasulullah "Onla­rın aralarından elli kişi seçin ve kendilerine yemin teklif edin, der ve diyetini onla­ra kendi yanından öder."[262] Bu ve benzeri hadislerden Rasulullah cezaları pratik ve tatbiki olarak na­sıl beyan ettiği ortaya çıkmaktadır. Yine bu ifadeden ortaya çıkmaktadır ki, İslam'a göre akan hiçbir kan boşa akmaz. Yani diyetsiz veya kıssasız kalmaz. Çünkü yuka­rıdaki olayda caninin yakalanması mümkün değildir ki kısas edilsin veya diyet alın­sın. Yine bu hadis beyan ediyor ki, cinayetin sorumluluğu kesinleşmemiş ise faili meçhul ise ya da faili belli, fakat affedilmiş ise kısas yapılmamakta, ölünün diyetini ise devlet hazinesi beytü'l-mal ödemektedir. O halde İslamda, cinayetin faili meç­huldür gerekçesi ile hiçbir kan boşa akmaz. Sünnet "Kasâme" beyan etmiştir. Kasâme'yi suçu ispat yollarından bir yol olarak kabul etmiştir. Ömer b. Şuayb rivayet ediyor Rasulullah "İrtdia eden taraf beyyine getirir, inkar eden karşı taraf da yemin eder.[263]Ancak kasamede böyle değildir." der. Kasame, maktulün ölü bulunduğu köy veya mahalle halkından elli kişinin yemin etmesidir. Eğer yemin ederlerse diyeti bcyru'lmal öder. Eğer ye­min etmezlerse diyet vermeleri gerekir. Ebu Seleme, Süleyman b. Yesar'dan o da bir kişiden şu hadisi rivayet etmektedirler "Rasulullah ensardan olan maktu­lün ölü bulunduğu yerdeki yahudilerin yanına gider. Aralarından elli kişiye yemin vermeye başlar. Yahudiler yemin etmezler. Rasulullah ensara; Hak ettiler." der ve maktulün diyetini yahudilerin vermesine hükmeder. Çünkü muktül aralarında ölü bulunmuştur. [264] Kasamede elli kişiye teklif edilecek yemin şöyle olacaktır Yemin eden "Onu öl­dürmedim ve öldüreni bilmiyorum!" diye yemin edecektir. Kasame metodu köy veya mahalle halkının kendi aralarında cinayet işlenmemesi için oto kontrol yapmalarına, eğer işlenmiş ise bu takdirde de cinayeti açığa çıkarmalarına yol açar. Çünkü katilin bilinmemesi herkese bir çeşit yükümlülük getirir. Bir mahallede elli kişinin hiçbirisinin katili bilmemesi nadir olan bir olaydır. Zira insanlar çoğu kere katilden korktukları veya başları belaya girmesin istedikleri ya da yardımcı olmamak için susmayı tercih ederler. Fakat yemin teklif edilince konuşur­lar. Konuşunca da suçlunun takibi ve izinin bulunması mümkün olur sonra mahke­me edilmesi sağlanır, mahkeme sonucunda öldürülür ya da diyet alınır. İçki içme cezasını beyan eden sünnettir. Genel olarak had cezalarının hangi yolla ispat edileceğini, şüphe ile düşürülme biçimini, hadlerde suçun mahiyetini, recm cezasını zikreden, açıklayan sünnettir. Bunlar Kur'an'da zikredilmiştir. Zina gibi, içki içme gibi sırf Allah hakkı olan suçlarda yüce Allah'ın hakkının bu­lunmasının pratik sonuçlarını beyan eden, kul hakkı olan had cezalarına kulun hak­kı bulunmasının sonuçlarını beyan eden sünettir. Mesela kul hakkı varsa pratik so­nuç, bu davaların dava açılmadıkça mahkemede dinlenemeyeceğidir. Sonra bu gibi davalarda ne zaman aff olur ne zaman olmaz bütün bunlan beyan eden sünnettir. Kısacası, Rasulullah bu dünyadan yüce Allah'ın katına ayrılırken, hiçbir şeyi müphem ve kapalı bırakmamıştır. Hiçbir şey açıklamaya muhtaç değildir. Rabbinin elçiliğini tebliğ etmiştir. Bize öyle bir şey bırakmıştır ki, eğer ona yapışırsak asla sa­pıtmayız, bıraktığı o şey Allah'ın kitabı ve kendi sünnetidir. Hükmü Kur'an'da ve sünnette açıkça zikredilmeyen şeylerin hükmü kıyas meto­du ile elde edilen İslam'ın genel kuralları ile bilinir. Kıyas Olaylar sonsuz, naslar sınırlıdır. Bütün olayları ve hadiseleri hiçbir ayrıntısı dışarda kalmayacak biçimde teker teker sayıp herbirine hüküm getiren, her olayı içi­ne alan kapsamlı bir kanun yoktur ve olamaz da... Naslar da böyledir. Naslarda sa­bit olan bir meseleye kıyas yapma metodu ile meseleleri nasların kapsamına katmak kaçınılmazdır. Kıyas yolu ile kanunlar tefsir edilmektedir. Şeriatın ahkamı da kıyas yolu ile anlaşılmaktadır. Kıyas, naslarda hükmü bulunmayan, ancak aralarındaki illet birliği sebebiyle nas­larda yer alan şerî bir meselenin hükmünü vermektir. İşte kıyasın tarifi budur. Kı­yas ana hatlarıyla benzer şeylerin aynı hükmü alacağı yolundaki benzerlik kanunu­nun bir uygulamasıdır. Çünkü illet birliğidir ki iki fiil arasında, hükmü doğuran muteber şer'î nitelik açısından benzerlik meydana getirmektedir. Bunun doğal so­nucu olarak da netice noktasında, yani hükümde birlik meydana gelmektedir. Bu biçimi ile kıyas insan aklının hüküm verdiği fıtri bir durumdan kaynaklan­maktadır. Çünkü kıyasın esası gerekli sebebler tam ve benzerleri birleştiren ve oluşturan nitelikler hazır olunca benzer şeyler arasında irtibat kurmaktan ibarettir. Ben­zerlik meydana geldi mi bunun kaçınılmaz sonucu, benzerliğin gerektirdiği kadarı ile hükümde ortaklık meydana çıkmaktadır. Bütün mantikî delillerin ortaya koydu­ğu hususlarda aklen hüküm verme, meseleler arasında benzerlik kurmaya dayalıdır. Ki böylece, kıyasta öncüllerin ortaya çıkarılmasında gerekli şart hasıl olsun, o şartlar öncülleri ortaya çıkarsın. Bu öncüller mukaddimeler aklen apaçık ve kabul edilen delillere dayanmadıkça sabit ve belli sonuçlarını vermezler. Söz konusu öncüllerin verdikleri sonuç, "benzerlik, bükümde eşitimi doğurur" prensibidir. Biz Kur'an'ın da, niteliklerde benzerlik nedeni ile eşitlik kanununu bütün benzetmelerinde, irşat­larında kullandığını görmekteyiz. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır "On­lar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl ol­duğunu görsünler?! Allah onları yere batırmıştır. Kafirlere de onların benzeri var­dır."[265] Yüce Allah, eşitlik olmayınca hükmün de ayn olacağını şu ayette beyan buyurmuştur "Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve saflıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar?"[266] Şu ayet de buna bir başka örnektir "Yoksa biz iman edip de iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tu­tacağız? Veya Allah'tan korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?" [267] İmam Şafii'nin mezhebinden imam Müzem bu anlamda şöyle söylemektedir "Fıkıh bilginleri Rasulullah asrından zamanımıza kadar dinlerine dair bütün ahkamda kıyas metodunu kullanmışlardır. Onlar görüşbirliği ile hakkın ben­zerinin hak, batılın benzerinin de batıl olduğunu söylemişlerdir. Kıyası hiçbir zaman kimsenin inkar etmesi caiz değildir. Çünkü kıyas meseleler arasında benzerlik kur­maktan, aralarında aynılık oluşturmaktan ibarettir. Gerçek yüzü ile ve manası ile kıyas budur. Burada bazı fikıh bilginlerinin cumhuru çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginlerine ihtilaf edip de kıyası îslamî bir kaynak oiarak kabul etmemelerini, kıyas hükümlerinin ayrıntılarını, illet bilme yolla­rını ve kıyasla elde edilen delilin gücünü itibara almamalarını ele alacak değiliz. Çünkü bütün bu tartışmaların yeri burası değil, Usul-u Fıkıh Metodoloji ilmidir. Fıkıh usulünün de bizim konumuzla hiçbir ilgisi yoktur. Hiç kuşkusuz ta'zir cezalarında kıyasla amel edilir. Çünkü ta'zir cezalarının tamamı devlet başkanının ya da ondan yetki alan hakimin takdirine dayalıdır. Bazı ta'zir suçlarının cezasını Kur'an ahkamından ve Rasulullah'ın gerek genel prensipler şeklinde ve gerekse özel uygulama biçimindeki hadislerinden öğrenmek­teyiz. Bu konuda bizlere Rasulullah çeşitli ceza uygulamaları rivayet edil­mektedir. Yine sahabelerden, özellikle Hz. Ömer'den, Kur'an ve sünnet nasları ile belirlenmemiş olan suçlar konusunda çeşitli ceza uygulamaları rivayetleri vardır. Muhammedi hidayeti bizzat Hz. Muhammed'in kendisinden alan sahabeler şeriatı en iyi bilen kimselerdi Bu nedenle dört mezhep imamı, Allah'ın kitabından bir hüccet yoksa sahabelerin uygulamalarını ve gittikleri yolları bir delil olarak almanın gerektiği hususunda icma etmişlerdir. Bu nedenle imam Şafii "Onların görüşleri bizim kendi görüşlerimizden daha hayırlıdır" derdi. O halde; madem ki cezalarda asıl amaç caydırma genel kamu maslahatlarını ko­ruma ve insanların işlerinin adil ve düzgün biçimde görülmesini sağlamadır, öyleyse bu cezalara kıyas yapmak caizdir. Şu halde ta'zir cezalarının kıyas metodu ile tespit edilmesi tartışma götür­mez bir meseledir. Çünkü ta'zir cezalarının temeli takdir etmektir. Hadlerde ve kı­saslarda en üst ceza sınırı getirilmiştir, artık bundan sonra ta'zir için kıyas yapmak kolay olacaktır. Fakat acaba hadler ve kısaslar kıyasla tespit olunabilir mi? Bazı fikıh bilginleri bu soruya "evet" cevabı vermektedirler. Onlar şöyle düşünmektedirler Kı­yas sahih olarak hüküm çıkarma ve adil yargı yapma yollarından birisidir. Rasulullah Muaz b. Cebel'in kendi görüşü ile kıyas yapmasına izin verdiğini de bil­mekteyiz. Şu halde kıyasa dayanarak hüküm verme, gereğince hüküm vermeye izin verilen re'y görüş dallarından birisi olmaktan başka birşey değildir. Hz. Ömer, Basra hakimliği görevine tayin olan Ebu Musa el-Eş'ari'ye gönderdiği, yargıya dair mektubunda "Meslekleri benzerlerine mukayese ödemiştir. Üstelik sahabeler içki içme cazasını kıyas metodu ile tespit etmişlerdir. Çünkü Rasulullah içki hakkında "Ona vurun veya onu değnekle celd vurun" de­miştir.[268] Fakat miktarını belirlememiştir. Sahabe bunun miktarını re'y ile tespit etmiş­lerdir. Mesele re'y ile tespit edilirken nasıl fikir yürütüldüğünü Hz. Ali şöyle ifade etmiştir "İnsan içince sarhoş olur. Sarhoş olunca abuk sabuk sözler söyler. Böyle yapın­ca da iftira eder. Şu halde içki içmenin cezası iffete iftira cezasının aynısıdır." Bazı fukahaya göre hadlerin, kısasların ve keffaretlerin bazı suçlara kıyas edilerek tespit edilmesi mümkün değildir. Tersine bunlar belli bazı suçlar için sözkonusudur. Dolayısıyla bu naslara kıyas yapmak caiz değildir. Mesela hırsızlık cezası sadece hırsızlığa uygulanır. Gasp olayına uygulanmaz, kefen soymaya uygulanmaz, hıfz koruma altında olmayıp bu nedenle çalınan mallara da uygulanmaz. Zina cezası da böyledir. Bu ceza bir kadınla bir erkeğin sapık olmayan biçimde kurduklan cinsel birleşme olayı için ceza olarak getirilmiştir. Şu halde birtakım cin­sel sapıklık olaylan buna kıyas edilemez. Çünkü ceza yukarıda sözünü ettiğimiz suç için takdir edilip getirilmiştir. Dolayısıyla başkası ona kıyas edilemez. Çünkü bu sa­pık cinsel ilişkiler bütün imamlara göre günah iseler de haklannda belirlenmiş bir ceza gelmemiştir. Bunlan yapanlara zinakar denmez. O halde bu günahlar ta'zir kapsamı içine girerler, cezası belirlenmiş cezalara girmezler. İffete iftirayı ele alalım. Naslara göre kazf cezası zina iftirası yapana ceza olarak gelmiştir. O halde zina iftirası cezasına sapık cinsel ilişki iftirası atma cezası kıyas edilemez. Çünkü belirlenmiş olan ceza zina iftirası hakkında gelmiştir, başka iftira olayı buna kıyas edilemez. İşte bu ikinci görüşün bakış açısı da budur. Bu görüşün delili, belirlenmiş ve tak­dir edilmiş meselelere kıyas yapılmaz. Hadler ve kısaslar belirlenmiştir. Şcr'an belir­lenen meselelerin illetleri bilinemez. Bilinmeyince de kıyas batıldır. Şu halde cezalar belirlenirken neye dayanılarak getirildiği bilinmediğine göre başkası ona kıyas edilemez. Takdirin aslına kıyas yapmak makul değildir. Öte yanda hadier ve kısaslar Rasulullah emrettiği üzere şüphelerle düşerler. Şu halde mevzusu içinde şüphe olan şerl delil ile sabit olan bir asıl'a bakılarak kıyas yolu ile ceza tespit edilemez. Kıyasla delil getirmek ne kadar güçlü olursa olsun, yine de kıyas katilik ifâde etmeyen bir delildir, kıyasla herhangi bir had cezası sabit olmaz. Ve yine had demek ma­nası itibarı ile muayyen bir suç için belirlenmiş olan bir ceza demektir. Şu halde hadlerin asıl karakteri kıyası engeller. Çünkü hadler sırf Allah hakkıdır. Hakkını en iyi bilen de O'dur. O halde Allah'ın beyan etmediği durumlarda Allah'ın haklarını varsayımlarla tespit etmek caiz değildir. Bu meselede gerçek olan şu ki hadierde, kısaslarda ve kefaretlerde hem ce­zaya hem de suça kıyas yapılmıştır. "Cezaya kıyasla, bakalım Gerçekten bunun ol­mayacağım ifade eden bilginlerin delilleri -dedikleri gibi- variddir ve yerindedir. Ne var ki bazı durumlarda cezaya kıyas nass derecesine varacak kadar açıktır. Böylesi durumlarda yukarıdaki itirazlar bu mesele için varid olamazlar. Mesela kasıt teammüd benzeri öldürmenin cezasının keffâret açısından hata eseri öldürmeye benze­mesi böyledir. Çünkü bir mü'mini hata eseri olarak öldürmek diyeti ve keffaret ver­meyi gerektirir. Diyeti vermekle yükümlü olan da karilin âkilesidir. Bu diyet ileride açıklayacağımız üzere hafifletilmiş bir diyettir. Teammüd benzeri cinayet sonucu olan öldürme de diyeti gerektirir ve bunun diyeti haberde yer aldığı üzere ağırdır. Fakat teammüd benzeri öldürmede maktul mü'min ise acaba keffaret vermek de gerekir mi yoksa gerekmez mi? Ebu Hanife ve ashabı "Kefaret gerekmez, çünkü, keffaret hataen öldürme hadi­sesi hakkında meşru kılınmıştır. Teammüd benzen öldürme hataen öldürmeye benze­mez, zira keffaret günahtan örtmek içindir, oysa yüce Allah teammüden adam öldü­reni tehdid etmektedir. Yüce Allah "Kim bir mü'mini kasten öldürürse cezası, için­de ebediyyen kalacağı cehennemdir."[269] buyurmaktadır. "Kasten adam öl­dürenin günahına köle azad etmek keffaret olmaz, bilakis katili günahından ancak cehennem temizler" derler. Hanefi'lerin bu bakış açıları benimsemiş oldukları "Tevbe etmek veya kıyamet günü cezasını çekmekten başkası ile temizlenilmeyen günahlar için keffaret yoktur" biçimindeki prensiplerine binaendir. İmam Şafii ve başka imamlar "kasıt benzeri öldürmede şayet maktul mü'min ise mü'min bir köle azad etmek suretiyle keffaret gerekir. Çünkü keffaret hataen öldür­mede vacip olduğuna göre kasıt benzen öldürmede hayda hayda vacip olmalıdır." derler. Onlara göre bu yapılan açık bir kıyas ya da "deldetü'l-evldir.[270] Cezaların kıyas yolu ile belirlenmesi meselesini böylece açıkladıktan sonra, suçlar­da kıyasa geçebiliriz. Şurası açıktır ki daha önce karşıtların ileri sürdükleri deliller bu konuda yerinde değildir. Çünkü cezanın nasslarla belirlediği yerlerde kıyas geçerli olmaz. Oysa bu­rada ceza tayin edilmemiştir. Ancak biz, "cezalar teabbüdî'dir, illetleri anlaşılmaz" dersek bu yargı doğru olabilir. Oysa gerçek böyle değildir. Bunlar illetleri anlaşılan cezalardır. Madem ki sözkonusu cezaların belli bir hastalığa deva olmak açısından konuları ile irtibatları anlaşılmaktadır, şu halde bu cezalar toplumda o hastalığı yok etmek ya da hiç değilse hastalığın yaygınlığını ve ağırlığını hafifletmek için getiril­mişlerdir. Madem ki böyledir, o halde bu cezalar buna benzer başka hastalıkları ve her türlü görüntüsü ile aynı hastalığa benzer diğer dertleri neden tedavi etmesinler? Mesela yüz değnek vurmak zina için caydırıcı bîr ceza ise, erkek-erkeğe ya da erkek ve kadın arasında yapılan zina dışı sapık ilişkilerde de neden caydıncı bir ceza olma­sın? Bizce böyle davranmak "takdir" müessesesini katiyyen lekelemez. Tam tersine cezayı, uygulanmak üzere getirildiği konuya benzeyen bütün diğer konulara da yaygın ve uygulanır hale getirir. Çünkü had ceza bir hükümdür ve teabbüdî değil illetleri anlaşılan bir hükümdür. Şu halde sadece gelmiş olduğu konu hakkında de­ğil karakter olarak benzer konulara da uygulanabilir. Hadlerin sırf Allah hakkı olmaları teabbüdî olmalarını gerektirmez. Tam tersine hadler toplumu pislikten temizlemek için meşru kılınmışlardır. Bu cezalara "had" denmesi, toplum hakkı olmalan ve verilen cezanın bir şahıs hakkının zedelenmiş ol­ması dolayısıyla verilmemesi yüzündendir. Hadlerin toplum hakkı olmaları onları başka cezalardan daha çok illeti anlaşılır kılmaktadır. Cezaları belirli ve belirli olmayan suçların ispatı için kıyas bir yol olarak kul­lanılabilir mi? Bu soru bizi iki mesele üzerinde düşünmeye götürmektedir. A- Acaba had suçlarından birisi hakkındaki ispatı, bir diğer suçun ispatına kıyas etmek mümkün mü? Hanefi'ler bu soruya olumlu cevap vererek, caizdir demişler­dir. Bu nedenle had suçlarında ikrarın itiraf şahitlik sayısı kadar tekrar edilmesi ge­rektiğini söylemişlerdir. Yani suçun ispatı için iki şahit gerekiyorsa ikrar durumunda bunun da iki kez yapılması gerekir demişlerdir. Onlar bu hükme varırlarken şöyle düşünmektedirler Rasulullah zina ettiğim ikrar eden kişiden bunu dört kez tekrarlamasını istemiştir. Bir kez ikrar ile yetinmemiştir. Zinada şahitlerin dört ol­ması dolayısıyla ikrann da dört olmasını istemiştir. Zina dışında had suçlarında iki şahit arandığına göre, diğer hadlerde ikrar da iki kez yapılacaktır. B- Bazı fikıhçılar ise ispatında meseleyi geniş tutmuşlardır. Sadece delil ve ikrarla yetinmemişler, karinelere de yer vermişlerdir. Hanbelilerin bazıları bu gruptandır. Fakat onlar karineleri hadlerle de kısas suçlarında uygulamamalardır, çünkü hadler ve kısaslar şüphe ile düşerler. Fakat ta'zir cezalarında karinelere de şans tanımışlar­dır. Hatta İbnu'l-Kayyım had cezalarında karineyi kabul etmektedir. Ve bunun sa­habelerden rivayet edildiğini söylemektedir. O bu konuda şöyle söylemektedir "Hz. Ömer sahabelerin huzurunda, efendisi ve kocası olmayan fakat hamile olduğu ortaya çıkan kadının recm yapılmasına hüküm vermiştir. İmam Malik, açık rivayetinde Ahmed b. Banbel, karineye dayanarak böyle yapılacağı kanaatine varmıstardır. Ömer b. Mes'ud bir kişinin ağzında içki kokusu varsa ya da içki ku­sarsa açık karineye binaen içki içme cezası ile cezalandırılacağına hükmetmiştir. Bu konuda kendisine karşı çıkan sahabe bilinmemektedir. İmamlar ve halifeler, çalınan mal zanlının yanında bulunursa elinin kesileceğine hükmetmişlerdir Böylesi bir ka­rine hem delilden şahitlikten hem de ikrardan daha güçlüdür. Çünkü gerek delil şahit gerek ikrar doğruya ve yalana ihtimali olan haberlerdir. Oysa çalıntı malın zanlının yanında bulunması, kendisine hiçbir şüphe bulaşmayacak ölçüde o kişinin hırsız olduğuna açık bir delildir. Terde kanlar içinde kıvranan birisi ile elinde bıçağı ile duran bir başkasını o haliyle gören acaba, eli bıçaklının mağdurun canına kast ettiğinde şüphe eder mi? Hele bir de o kişinin mağdurun düşmanı olduğunu biliyor­sa? Bu nedenle bilginlerin ekserisi maktulün velisinin mağduru bu adam öldürdü diye elli kere yemin etmesini caiz görmüşlerdir. Bundan sonra yeminden sonra İmam Malik ve İmam Ahmed o kişi katil olarak ktsasen öldürülür demişlerdir. İmam Şafii diyete mahkum edilir diye hükmünü belirtmiştir." Bir başka örnek verelim Başı açık gezmek adeti olmayan bir kişiyi açık başlı ola­rak, başında bir sank ve elinde bir sarık olan birisini kovalarken görsek, kaçanın elindeki sarığın kovalayana ait olduğuna hükmederiz..[271] İşte İbn Kayyım kesin karinelerdeki ispat gücünü had ve kısas suçlarında bazı imamların sözlerini ve ekserisinin karineleri her suçu ispatta bir delil olarak kullan­dıklarını, uzun uzun anlatıyor. Fakat Hanefi'ler yargı meselelerinde karinelerle suç ispatını kabul etmemişlerdir. Bu meselenin yeri burası değil, şeri' dava ve usulleri kitaptandır. İcma İcma herhangi bir asırda İslam müctehidlerinin Kur'an'dan ya da sünnetten bir nassa ya da -ihtilaflı olmakla birlikte sahih bir kıyasa- dayanarak bir meselenin şerî hükmü üzerinde görüşbirliğine varmalarıdır. İmam Karafî Şerhu Tankîhsul isimli eserinde, kıyası şöyle tarif etmektedir Bu ümmetten ehlül-hal ve'l-akd'ın herhangi bir meselenin hükmü üzerinde ittifak etmeleridir. İttifak'ta maksat söze veya fiile ya da itikada ortaklaşa katılmaktır. Ehlü'l-hal vel-akd'dan maksadımız, şer'î ahkam konusunda müetehid olanlardır demektedir. Burada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir Icmanın kitaptan, sünnetten veya ihtilaflı olmakla birlikte kıyastan bir senedi dayanağı, delili olacaksa, nasıl olur da icma müstakil bir kaynak sayılır? Çünkü icmanın senedine bakılıyor. Eğer senedi Kitap ise gerçek delil kitap, eğer sünnet ise bu takdirde delil sünnet oluyor. O halde icma diye bir dördüncü delile ihtiyaç kalmıyor. Bu soruya şöyle cevap verebiliriz Bir mesele icma ile sabit olunca -dayanacağı bir senet olması zorunu ise de- bu nedir diye sorulmaz. Bütün bilginler, eğer dayana­cak bir sened yoksa asla icma yapamazlar. Hatta bu sened üzerinde ihtilaflı görüşlere yer olmayan bir sened olmalıdır. Bu nedenle bazı bilginler kıyasın icma senedi olabileceğini kabul etmemişlerdir. Çünkü kıyasta illet çeşitli bakış açılarını gündeme getirir. Herhangi bir asırda İslam beldelerinin tümünde müctehidlerin toptan bir meselenin hükmü hakkında irtifak etmelerinin yanında icmanın başka faydaları da vardır. Bu faydalardan birisi şudur Mesela ahad hadislerde olduğu gibi hadisin senedi zanni olur, ancak bu hadisin hüküm çıkarmada delil olması üzerine icma hasıl olunca, icma sebebi ile o hadisin hükmü kesin hüküm olma sıfatını kazanır. Çünkü icma hadisin senedini şaibelerden arındırmış ve güçlendirmiş olur, o derece güçlen­dirmiş olur ki artık o hadisle istidlal edilen mesele kat'îlik kazanır. Ve içerdiği hü­kümleri inkar etmek caiz olmaz hale gelir. Çünkü bir nassın delaleti üzerine yapılan bir icma o nassi adinden olduğu zorunlu bilgi ile bilinen mesele düzeyine çıkanr. Bu nedenle bilginler derler ki delalet ettiği hüküm üzerine icma hasıl olan bir nas, hükmü üzerinde icma olmayan bir nasla çelişse, birinciye öncelik tanınır. Çün­kü birinciyi icma güçlendirmiş olur. Yukarıda beyan ettiğmiz biçimi ile yapılmış bir icmanın delalet gücü hakkın­da bilginler ihtilaf etmemişlerdir. Gerçi icmamn görüşleri ile meydana geldiği alimler kimlerdir diye ihtilaf etmişlerse de bu konuda etmemişlerdir. İcma hakkında bilginler arasında asıl can alıcı ihtilaf, icmanın bizzat vuku bulmuş olup olmadığıdır, İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel sahabe çağı bir yana ve namazın beş vakit olması, ramazan orucu ve zekatın farz oluşu vs. gibi farzların asılları istisna edilecek olursa hemen hemen icmanın vukubulduğunu kabul etmemektedirler. İmam Ahmed b. Hanbel derdi ki "Bir mesele hakında icma vardır diye iddia eden yalan söylemiş olur. Bunun yerine müctehidlerin ihtilaf ettiklerini bilmiyorum desin. Ya da mücte­hidlerin bu konuda ihtilaf ettikleri bize ulaşmadı desin. O şöyle derdi "Bir kimse­nin icma vardır diye iddia etmesi doğru değildir. Belki de müetehidler ihtilaf etmiş­lerdir o bilmemektedir." İcma hakkında ilk defa yazan kişi kabul edilen İmam Şafii, münazaralarında ic­manın vaki olduğunu kabul etmezdi. O icmanın vukuunu sadece farzların usulle­rinde kabul ederdi. Gerçek şu ki, fıkıh bilginlerinin her biri fıkhı münazaralarında iddialarını güçlen­dirmek için bu konuda icma vardır diye iddia ederlerdi. Her tartışmacı kendi belde­sinde meydana gelen görüşbirliğinin iddia ettiği mesele hakkında icma var diye söy­lemesini caiz kılar diye düşünürdü. Her halde bu meselede en ince ve dikkatli olan fıkıh bilgini İmam Şafii'nin de dediği gibi îmam Malik idi. İcma'ı delil getirerek konuşacağı zaman aBu mesele bizim nezdimizde üzerinde icma olan bir meseledir, der "sizin nezdinizdeki icma olan bir meseledir" demezdi. Ancak üzerinde ittifak edilen mesele bütün bilginler nezdinde icma hasıl olan bir mesele ise ancak o zaman "bu meselede icma vardır" derdi. Şia bir yana, mezhepleri ne olursa olsun bütün bilginler sahabenin icma et­miş oldukları hakkında görüşbirliği içindedirler. Sahabe birçok fikhî mesele hakkın­da icma etmiştir. Bazı cezaların sahabelerin icmaı ile sabit olduğunu cezası sahabenin icma ile sabittir; sahabe hernekadar, kırk değnek mi yoksa seksen değnek mi diye ihtilaf etmiş olsalar da, içki cezası olarak sahabenin icmaı ile sabittir. Gerçi içki içme cezası ahad haberle sabit oluş ise de, icma bu haberi güç­lendirmiş ve sabit hale getirmiştir. Bu da içki içme cezasının mütevatir yolla sabit olduğunu gösterir, icma ile sabit olan meselelerden birisi de mürtedlerle savaş ve zekat vermeyen kişiyi -eğer bir güç ve toplulukla birlikte ayaklanma biçiminde ise- mürtedlerden saymaktır. Sahabe kamçı ile ya da buna benzer normal olarak öldür­mede kullanılmayan öteki nesnelerle vaki olan öldürme olaylarında kısas olmayaca­ğına hükmetmişlerdir. Bütün bu ahkam hakkında icma olduğu söylenmektedir, Burada şu noktayı hatırlatmakta yarar vardır Kendileri ile icma hasıl olan bilginler herhangi bir asırda yaşayan İslam ümmetinin müctehid alimleridir. Bu bil­ginlerin yaşadıkları diyar ne kadar uzak olursa olsun, bulundukları şehirler birbirine ne kadar uzak bulunursa bulunsun. Bu nedenledir ki İmam Şafii ve İmam Ahmed icma vuku bulmuş mudur yoksa bulmamış mıdır, diye tartışmışlardır, İmam Şafii "Cimau'l-İlm" isimli eserinde icmanın vuku bulmasının mümkün olup olmadığını tartışmaktadır. Ancak bilginler, sahabenin özellikle Hz. Ömer devrinde icma ettiklerini kabul ederler. Çünkü Hz. Ömer bilgin sahabelerin şehri terketmelerini ve başka yerle­re yerleşmelerini yasak etmişti. Böylece onun hederi bu bilgin sahabelerin ilimlerin­den yararlanmak ve insanların onların şehirden ayrılmaları nedeni ile sıkıntıya düşmelerini önlemekti. Bu nedenle icmanın vuku bulması mümkündü. Hz. Ömer me­seleleri sahabelere arzeder, o konuda kendi görüşünü açıklardı. Eğer uygun bulur­larsa icma hasıl olmuş olurdu. Eğer uygun bulmayıp Hz. Ömer'e katılmazlarsa onunla tartışırlardı. Sonunda Hz. Ömer ya kendi görüşünden döner ya da sahabe onun görüşünü benimserdi. Ya da ihtilaf eden, ihrilafinı sürdürmeye devam eder, an­cak çoğunluğun görüşü uygulanırdı. Bu nedenle icma mümkündü ve vaki de ol­muştu. Ve üzerinde icma vaki olan vakalar vardır. Fakat sahabe çağından sonra ic­manın vaki olması uzak bir ihtimaldir. Bu nedenle İmam Ahmed b. Hanbel bir me­selede vaki olan icma sahebe icmaı olmazsa, icma iddiasında bulunan kişiyi yalan söylemiş olmakla suçlamıştır. Fıkıh sahasında kalem oynatan bazı kimseler, çağımızda parlamento üyeleri­nin fikir birliği ile icmanın hasıl olacağını zannetmektedirler. Böylesi bir icmaya "parlamento icmaı" ya da "siyasi icma" denebilir. Ancak fıkhı icma denmesi müm­kün değildir. Çünkü bu icma müctehidlerin icmaı değildir. Tersine müctehid olma­yanların fikir birliğidir. Bazı bilginler icmaın görüşleri ile hasıl olacağı bilginleri söy­lerlerken bunların "Ehlül-hal ve'l akd" olduklarını söylemişlerdir. Ancak hemen ar­kasından bunların müctehidler olduklarını açıklamışlardır. Farzedelim ki meclisi oluşturan kimselerin tümü müetehid tirler, fakat onlar bütün müctehidlerin tümü değillerdir. Çünkü onlar sadece seçilip parlamentoya girebilen fikıh bilginleridir. Onların seçilmiş olması sadece kendilerinin fikıh bilgini olduklarına delil olamaz. Ken­di asrında icmanın vukubulmasmın mümkün olmadığını beyan ederken İmam Şafiimünakaşalarından birisinde Farzedelim ki icma ehli bilginler, her belde halkının görüşüne başvurulan fakih diye tayin ettikleri bilginlerden meydana gelmiş olsun. Bu takdirde hiçbir beldenin fikıh bilginleri herhangi bir bilgin için alimdir ve en fâkihidir diye görüşbirliği etmezler. Biz en iyisi sözü İmam Şafii'ye ve onunla tartışan farazi kişiye bırakalım şöyle diyor "İcma ettikleri zaman icmaları hüccet olan ilim ehli kimlerdir?" Tartışmacı O belde halkının tayin ettikleri kimselerdir. Orada halk bu kimselerin sözünü benimser ve hükmüne boyun eğerler." İmam Şafii cevap veriyor "Bir belde düşünelim, buruda icma ehli diye seçilmiş bilginler olsun. Bir başka beldede o seviyedeki bilginleri o yerin fıkıhçıları fıkhı bilmez cahildir, fetva vermesi helal değildir, onun hükmünü hiçbir kimsenin alması helal değildir, diye kabul edebilirler. Böyle bir ihtimalin bulunma­yacağı hiçbir belde yoktur. Böylece her belde bilginleri hem kendi aralarında hem de başkaları ile icma yapacaklarına, ihtilaf etmiş olurlar. Mesela Mekkelilerin Atâ'nın görüşüne karşı çıkmayanlar vardı. Bazıları da başkalarını ona tercih ederlerdi. Son­ra ez-Zenci b. Halid, fetva verirdi, bazı Mekkeliler fıkıhda onu tercih ederlerken ba­zıları da Said b. Salim'in görüşlerine meylederlerdi. Netice olarak, bu bilginlerden herbirinin taraftarları diğerini zayıf olduğunu söyler ve asıl amacı bırakırlar.[272] Şûra danışma meclisinin bütün üyelerinin müctehid olduklarını farzedelim. Ve İslam memleketlerinden bir beldede bütün müctehidlerin de bunlar olduklarını ka­bul edelim. Peki müslümanların fikıh bilginlerinin hepsi bunlardan mı ibarettir? Şu halde bunlarla birlikte icmanın hasıl olması mümkün değildir. Parlamento üyelerinin görüşbirliği içinde olmalarının esası fikhî bir araştırma de­ğildir. Aksine, temeli sosyal ve ekonomik ya da politiktir. Sonra icmalarında kitaba veya sünnete ya da sahih fıkhı kıyasa dayanmamaktadırlar. Onların dayandıkları sa­dece gelip geçici bir ihtiyacı gidereceğini uygun gördükleri şeydir. Oysa icma ile beyan edilen fikhî meselelerin durumu böyle değildir. Çünkü icma ile sabit olan fikhî meseleler tümü ile karşı gelinmesi caiz olmayan hükümlerden oluşmaktadır. Şûra danışma meclisinin yaptıkları ve sonuca bağladıkları meseleler böyle değildir. Onlar sadece birtakım kararlardır ki üzerinden ne kadar uzun zaman geçerse geçsin bütün zamanlarda bağlayıcı bir hüccet olamazlar. Yukarıdaki meseleleri yazmak zorunda kaldık. Çünkü müslüman fikıh bil­ginlerinden bazı yazarlar böyle söylemektedirler. Ve başkası da bu sözün arkasından takılıp gitmektedir. Ve zannetmektedir ki, parlamento üyelerinin icmaı ya da ço­ğunluğunun görüşbirliği ile çıkarılan kanunlar ve tüzükler İslam fikhı icmaına göre çıkmaktadır. Şimdi ortaya çıktı ki bu düşünce ve yaklaşım fikhî icma müessesesini çok çok uzağındadır. Başarıya ulaştıracak olan sadece yüce Allah'tır. 16 İSTİHSAN, MASLAHAT, ZERAÎ, ÖRF 244. Aynı başlık altında verdiğimiz bu dört kaynağın da ortak noktası "maslahat"tır. Bunların isimleri ne kadar farklı olursa olsun özde dördü de birdir. Temeli birdir. İmam Malik ve ondan ilim alan bilginler istihsan'ı genel bir kavram olarak kabul ederler ve bu dört kavramı içine aldığını söylerlerdi. İmam Malik bu konuda şöyle söyler "İstihsan ilmin onda dokuzudur." İmam Şafii istihsanı kabul et­mezken ve bu konuda "Kitabu İbtali'l-İstihsan" isimli bir eser yazarken bu hücu­mu ile bütün bu nitelikleri kastetmekteydi. Bu nitelikler genelde temeli kitap veya sünnet ya da icma veya kıyas olmayan istinbatları kapsar. Şafii'ye göre bir mesele hakkında nass yoksa ve icma da bulunmuyorsa kıyastan başka bir delil olamaz. Şa­fii'ye göre istihsana dayanarak hüküm vermek gönlün heva ve hevesine göre hü­küm vermektir. Şimdi biz bu kavramları ayrıntılarına girmeden tarif etmeye çalışalım İstihsan 245. İstihsan, müctehidin bir mesele hakkında o meselenin benzerlerinde verdiği hükümden dönmesini gerekli kılan bir sebebe dayanarak o hükmü bırakıp başka bir hüküm vermesidir. Bir mesele hakkında nass yoksa istihsan o zaman sözkonusu olur. Nassın bulunduğu yerde istihsana yer yoktur. İstihsan kıyasın olduğu yerde bulunur, yani bir mesele hakkında kıyas vardır, ancak kıyas maslahata aykırı hüküm doğurmaktadır. İşte o zaman istihsana gidilir. Ebu Hanife ve öğrencileri kıyasa ay­kırı olan istihsanı bir başka kıyasa dayandınrlardı. Öbür kıyasa, istihsan kıyası deni­lir. Yani bu öyle bir kıyastır ki illeti gizlidir ancak tesiri daha güçlüdür. İmam Şatibi istihsan konusunda şöyle der "İstihsanın gerekçesi, mürsel istidlalin hyasa takdim ve tercih edilmesidir. Çünkü istihsan yapan şahsî zevkine ve kişisel arzusuna göre hüküm veriyor delildir. O sadece bu gibi meselelerde şariin gayesinin mevcut olduğunu bildiği yöne doğru dönmekte­dir. Yani bunlar öyle meselelerdir ki oralarda kıyas bir başka yönden maslahatın yok olmasma yol açmaktadır. Ya da mefsedet getirmektedir. İstihsan çoğu defa, zaruri veya hacî ya da tekmili[273] esaslarla uyumluluk göstermekte ya da zaruride kıyasın uygulanması bazı yerlerde güçlüğe ve meşakkate yol açmaktadır. Bu nedenle meşak­kat olan durumlar kıyas hükmünden istisna edilmiş olur. Bir örnek verelim Birisi bir diğerini yaralasa, fikıhda yerleşik kurallara göre, ceza­sı madden ve manen bu suça benzer kısas uygulamaktır. Bu zarurî bir meseledir. Fakat kısas yapmak mümkün değildir. Çünkü canide aynen mağdurunki gibi bü­yüklük ve derinlikte bir yara açmak mümkün değildir. İşte o zaman istihsan hükmü gereği diyet verilir. Tabii buna ek olarak yaralayana ta'zir cezası vermek de sahihtir. Bir başka örnek Birisi diğerine vursa ve bu vurma sonucu mağdurun eli tutmaz ol­sa, burada da kısas yapmak mümkün değildir. Bu meselede istihsan hükmü gereği kısas mümkün olmadığı için diyet verilir. Maliki mezhebi fıkıh bilginlerinden İbn Arabi der ki "İstihsan, delilin gerektirdiği hükmü bırakıp istisna ve ruhsat tarafına, geçmektir. Çünkü delilin gerektirdiği hükmü engelleyen bir engel sözkonusudur. Ve daha sonra, istihsanı kısımlara ayırır. Bunlar delilin örf, icma, maslahat, kolaylık sağlama, meşakkati giderme ve genişletme cihetini tercih etmedir.[274] Bu ifadeden istihsanın maslahat kapılarından birisi olduğunu açıkça görmekteyiz. Çünkü istihsan kıyasa karşılık maslahatı tercih etmektir. Yani bir mesele hakkında iki delil bulunur. Birisi kıyastır birisi de apaçık maslahattır. Kıyası almakta güçlük ve sıkıntı olacaktır. Bu nedenle kıyas hükmü sözkonusu meşakat ve darlık yüzünden bırakılır. Ebu Hanife der ki kıyas hükmünün alınmaması daha tesirli daha güçlü bir kıyasa dayanmak ve onun hükmünü almak içindir, Masıahat-ı Mürsele Maslahat, Malikîler nezdinde maslahat-ı mürsele diye anılan bir delildir. Maslahat demek, dikkate alınacağına ya da geçersiz olduğuna dair özel bir şer'î de­lil bulunmayan niteliklerdir. Bir maslahatın dikkate alınacağına dair özel bir delil varsa bu maslahat kıyas kavramına dahildir. Geçersiz olduğuna dair bir delil varsa bu da asla maslahat sayılmaz. Tersine başıboş bir heves sayılır ve buna itibar edilmez. Buna göre maslahat ile kıyas arasındaki fark da ortaya çıkmış olur. Kıyas, özel bir nassa dayanır ve o nassın kapsamına katılır. Maslahat ise delile dayanmaz fakat biz­zat kendisine yani maslahat olmasına dayanır. Şari ancak kulların maslahattan için hüküm getirmiştir. Şeriatın ahkamına uygun maslahat nerede ise Allah'ın hükmü de oradadır. Maslahat ile istihsan arasındaki farka gelince, maslahat bulunan yerde ondan baş­ka delil olmaz. Oysa istihsanda o mevzuda bir başka delil daha vardır ki bu da kı­yastır. Ne var ki kıyasın hükmünü almak o maslahatı gidermektedir, bu yüzden müetehid kıyası bırakır ve maslahat hükmünü alır, İmam Malik ve İmam Ahmed'e göre maslahat-ı mürsele hükmü alınır. Çünkü şerl tavır siyaset-i şer'iyye tümü ile maslahat hükmünü almaya dayalıdır. Aslında maslahatlar her mezhepte muteber ve geçerlidir. Ancak müctehidlerin ih­tilaf ettikleri maslahatı başlı başına müstakil bir delil olarak kabul edebilir miyiz yok­sa edemez miyiz noktasıdır. Hanefîler Şafiîler maslahatları kıyas kavramına katarlar. Malikiler ve Hanbelîler ise onu tek başına müstakil bir delil olarak sayarlar. Ve onun başka bir delile katılmasına iltifat etmezler. Bu nedenle İmam Karafi şöyle der "Bizden başkaları maslahat-ı mürseleyi açıkça kabul etmezler. Fakat füru' çalış­malarına baktığımızda hükümleri mutlak maslahatla ta'lil ettiklerini görürüz. On­ların kendileri bile fürûk'ta ve cevami'de, maslahatın muteber olduğuna dair kendi­lerine delil aramazlar. Aksine sadece münasebete uygunluk itimad ederler. İşte maslahat-ı mürsele de bundan ibarettir."[275] Maslahatı başlı başına müstakil bir delil olarak kabul eden fıkıh bilginleri bunun için üç şart ileri sürerler A- Maslahat genelde şariin maksatlarına uygun olmalıdır. Yani maslahat şariin ge­tirdiği yerleşik kurallardan ve kesin delillerinden birisi ile çelişmemelidir. Tam tersine şariin gerçekleşmesini amaçladığı maslahatlara uygun olmalıdır. Yani o maslahatların cinsinden olmalı veya onlara yakın olmalıdır yoksa onlara yabancı olmamalıdır. B- Maslahat mahiyeti itibarı ile makul olmalı, makul münasebetlere uygun olma­lıdır, yani aklı selim sahibi kişilerce kabul edilir olmalıdır. C- Maslahatı almakla dinde bir meşakkatin kaldırılması sözkonusu olmalıdır. Kendi konusunda maslahat hükmü alınmayacak olursa, insanlar sıkıntıya düşer ol­malıdır. [276] 247. Şurası gerçek ki, suçlara dair birçok ahkam maslahata binaen verilmiştir. Hz. Ömer el-Faruk içine başka şey katılmış olan süt'ün bunu yapan hilekan ceza­landırmak ve amacını boşa çıkarmak için dökülmesi görüşündeydi. Hanbelî mezhebi fıkıh bilginleri Ramazan ayında içki içme cezasının artırılması­na hükmetmişlerdir. Onlar bu hükümlerini verirlerken bu mübarek ayda yüce Al­lah'ın koymuş olduğu dini sembollere hürmet olması gerekçesi ile maslahata da­yanmışlardır. Sırası ile sahabeler sonra onları izleyen tabiîler ve nikaha fesatçı ve ahlaksız kim­selerin fesatlarından kurtulmak ve kötülüklerini savuşturmak gayesi ile sürgün edil­melerini caiz görmüşlerdir. Ve böylesi kötü kimseleri kötülüklerinden emin oluna­cak ve zararlarından korunulacak yerlere sürgün etmişlerdir. Hiç kuşkusuz bu türlü cezayı vermeye onlan sevkeden maslahattı. Sahabe cinsel sapıklık suçunun cezasını maslahata dayanarak vermişler ve böylelerinin ateşte yakılmasına hükmetmişlerdir. Nitekim Hz. Ömer ve Hz. Ali böyle fetva vermişlerdir. Fukahanın maslahata dayanarak verdikleri bir hüküm de yatağında karısını başka­sı ile yakalayan kimse hakkındadır. Böyle birisi karısı ile yatanı öldürmüş ise ve bu durum ispat edilmekteyse katil koca cezalandırılmayacaktır. Onlar bu hükümleri maslahata dayanarak vermişlerdir. İbn Kayyim el-Cevziyye'nin İ'lamu'l-Muvakkiîn isimli eserinde yer aldığına göre Hz. Ömer yemek yerken, birden elinde kanlı kılıcı ile bir adam koşa koşa çıkagelir. Adamın arkasında da bir grup insan vardır, onlar da koşup yetişirler. Adam gelir ve Hz. Ömer'in yanında oturur; diğerleri de gelirler ve derler ki "Ey müzminlerin emiril Bu adam bizim bir yakınımızı öldürdü." Hz. Ömer adama döner ve "Ne dersin?"der. Adam "Ey müzminlerin emiril Ben karı­mın iki uyluğu araşma vurdum. Eğer onun iki bacağı arasında birisi varsa onu da öldürmüşümdür." der. Hz. Ömer adamlara döner "Ne dersiniz?" diye sorar. Adamlar "Ey müzminlerin emiril Evet kılıçla vurmuş.. Bizim akrabamızın beline ka­dının iki bacağına uyluğu arasına isabet etmişi"derler. Bunun üzerine Hz. Ömer, adamdan kılıcını alır onu sallar ve sahibine geri iade eder. Sonra "Eğer bir daha böyle yaparlarsa sen de aynısını yap." der. Bu olay bize gösteriyor ki herhangi bir kimse bir şahsı, kansı ile zina ediyor gör­se, o kişiyi öldürmesi caizdir. Bu durumda katilin kısastan muaf tutulması için dört erkek şahidin buna şahitlik etmesi gerektiği şart koşulmuştur ki öldürmenin haklı yere yapıldığı ortaya çıksın. Çünkü öldürmesinin caiz olması zinadan dolayıdır. Zi­na ise ancak dört erkek şahidin şahitliği ile sabit olur. Her ne olursa olsun, inkan mümkün olmayan sabit tespitlerdendir ki bu hüküm nesli himayeye ve ırzları korumaya yarayan maslahat dahilinden alınmıştır. Günü­müzün kanunları da buna yakın hükümler benimsemişlerdir. Seddü'z-Zerai' İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel'in fıkhı hüküm çıkarma kaynaklarından birisi kabul ettikleri maslahatı yukarda beyan ettik. Bu kaynağın cezalara ne derece etki ettiği ve zedelenince ne derece suç teşkil ettiği zararı giderici bir unsur olarak cezanın maslahatlara dayandırılmasının ne derece olacağı anlaşılmış oldu. Seddü'z-Zerai'nin manası; mefsedetlere götüren vasıtaları gidermek, maslahatla­ra götüren vesileleri almak demektir. Bunun anlamı şudur harama vesile olan ha­ramdır, vacibin vesilesi vaciptir. Zina haramdır, nikahlısı olmayan kadının avret yeri­ne bakmak haramdır; çünkü bu zinaya götürür. İhtikar haramdır şu halde ihtikara götüren de haramdır, buna göre mallar daha pazara inmeden önce karşılamak ha­ramdır çünkü bu hareket ihtikara yol açar. Meseleyi biraz açalım Hükümlerin kaynaklan iki kısımdır. Birincisi Makasiddır. gayeler. Bunlar maslahatları ve mefsedetleri kendilerinde bulundururlar. Yani makasit, hattı zatında maslahat veya mefsedetlerdir. İkincisi Vesail vesilelerdir. Vesail, makasıda ulaştıran yollardır. Bunların hükmü, götürdükleri şeyin hükmü ne ise odur. Harama götürüyorlarsa haram, helale görmüyorlarsa helaldir. Ne var ki vesail hüküm itibarı ile makasıddan daha hafiftir. İmam Karafi der ki "Makasıd'ın en üstününe götüren vesile en üstün vesiledir. En çirkin makasıda götüren ise en çirkin ve­siledir. Bunların ikisi arası orta olanagötüren ise orta hükmünü altr.[277] İşte Seddü'z-Zerai' mahiyeti itibarı ile budur. Gördüğümüz gibi bunun ka­bul edilmesinde asıl kural vesilelerini yok etmek suretiyle mefsedetleri gidermek, yi­ne vesilelerine sarılarak maslahatları celbetmektir. Çünkü mefsedet aslında suçtur. Ona götüren vesileler de hiç kuşkusuz -eğer suça vesile olmuş ise- suçtur. Bilginler, Zerai suçun aslı ve temeli olan mefsedete götürmesi bakımından dört kısıma ayrılır, demişlerdir. A- Kesinlikle mefsedete götürenler. Birisinin karanlıkta kapısının önüne -dışarı çıktığı zaman- içine düşeceği biçimde kuyu kazmak. Bu gibi zerai hiç kuşkusuz ha­ramdır. B- Mefsedete götürmesi nadir olanlar. Ekseriyetle içine birisinin düşmeyeceği bir yere kuyu kazmak, genellikle zarar vermeyen gıda maddelerini satmak. C- Ekseriyetle mefsedete götürenler. Yani zannı-ı galib'e göre mefsedete götür­meleri tahmin edilenler. Mesela fitne karışıklık zamanları silah satmak, şarapçıya üzüm satmak, ekseriyetle ihtikara yol açan malları karşılayıp daha pazara inmeden almak ve buna benzer kesin biçimde tahmin edilmese bile zannı galibe göre mefse­dete götürmesi tahmin edilenler. Bu kısımda vesile suç teşkil eder. Fakat birinci kıs­mın ettiği suç kadar değildir. Çünkü birincide mefsedete götüreceği kesindi, oysa bu zannîdir. D- Mefsedete götüreceği çoğunlukta ancak bu çokluk insan aklını bunda daima mefsedet vardır diye düşündürecek sınıra varmamış olacaktır. Çoğu zaman ribaya araç olarak kullanılacak satışlar gibi. Bu son kısımda iki güçlü bakış açısı birbiri ile karşı karşıya gelmektedir. aİzinin aslı bakımından İzinin aslına bakılırsa bu izin kendisine elde edeceği tercihe şayan bir maslahat için verilmiştir. Zaten bunun için de Şarii onun tasarrafuna izin vermektedir. bGalib olmasa da çok olan mefsedet bakımından Buna göre Ebu Hanife ve İmam Şafii, iznin aslına bakmışlardır. Bunun için de on­lara göre böylesi bir tasarruf caizdir. Şöylesine ki "ilim" ile "mefsedetin vuku bulaca­ğını zann", birbiri ile çelişik kavramlardır, Yasaklık bunların sadece birisine bina edilir. Şu halde tasarrufa izin ilmi bir esasa dayanan bir engelden hal olarak kalmış olur. Öte yandan bir kişinin yaptığı tasarrufa mefsedet günahı yüklememize sebeb yoktur. Çünkü o bunu kastetmemiştir ve ondan kaçınmak için ihtiyatlı olmakta ku­surlu da olmamıştır. Çünkü söz konusu mefsedetin vuku bulacağı "çoğunluk" olsa bile galiby değildir. Ki ihtiyatsızlık tecavüz ya da kusur tazminatını doğursun. Bir tasarrufa izin verilmiş olması asıldır ana kuraldır ve bu ana kural kesin veya zanni galib bir delil bulunmadıkça terkedilemez, meselemizde böyle bir delil de yoktur. Buraya yazdıklarımız İmam Ebu Hanife'nin ve İmam Şafii'nin görüşleridir. İmam Malik'e gelince O, yasaklık yönünü tercih etmektedir. Bunu tercih ederken İmam Malik'in üç nedeni vardır a- İmam Malik öncelikle maksadı değil olayı ele almaktadır. Olaya bakınca orta­ya çıkmaya kabil olsa bile yakında görülebileceğini görmüştür. Şu halde bu tasar­rufta mefsedet hemen yanı başımızda ve yakınımızdadır. Mefsedeti gözönüne ve itibara almak gerekir. Bir amel yapılırken bu mülahaza dolayısıyla ihtiyatlı olmak gerekir. Mefsedet'in çok olması ihtiyat dolayısıyla o meseleyi mefsedeti zann-ı galin derecesine vardırır. Çünkü zann-ı galip durumunda meftedeti zanni galip olanla çok olan aynı olur. Fıkıhta bir kural vardır. Buna göre; mefsedetleri savmak masla­hatları celbetmekten daha önceliklidir. b- Bu durumda iki kural birbiriyle çelişmektedir Birinci kural izindir, ikincisi ise bir insanın başkasına zarar vermekten ve onu üzmekten kendisini korumasıdır. Mefsedetlerin çok olması durumunda ikinci kural tercih edilir. Şu halde o fiili yasak etmek kötülüğe götüren vesilelerin önünü tıkamak amacını güder. c- Sahih eserlerde görüyoruz ki, aslında izin verilmiş birtakım fiiller mefsedetlcre yol açıyor gerekçesi ile çoğu kere haram kılınmışlardır. Hem de mefsedete yol aç­ması kesin olmadığı halde.. Mesela Rasulullah nikahsız olarak yabancı bir ka­dınla başbaşa bulunmayı yasaklamıştır. Kadının mahremsiz olarak yolculuğa çıkma­sına izin vermemiştir. Kabirlerin üstüne mescit inşa edilmesini, ölülere ibadet edil­miş olmasın diye yasak etmiştir. İddet bekleyen kadına, iddetim doldu deyip yalan söylemesin diye evlenme taleb edilmesini yasak etmiştir. Borçlunun alacaklısına he­diye vermesi yasak edilmiştir. Bütün bunlarda yasaldık -zann-ı galip ile ya da kesin bir bilgi ile sabit olmamakla birlikte- mefsedetlere yol açar korkusu ile getirilmiştir, İmam Şatibî bu konuda şöyle der "Şeriat ihtiyati sağlam olanı alma ve mefsedete vesile olabilecek şeylerden kaçınma üstüne kuruludur.[278] 250. Mefsedete götürdüğü için suç kabul edilen çok şey vardır. Ve dolayısıyla o suça ceza, karşı tarafa zarar verdiği için getirilmektedir. Mesela, bozuk yiyecekleri satmak. Hiç kuşkusuz bu fiil öyle bir mefsedete götürür ki, bunun sonucu olarak o yiyeceği yiyenler ölebilir. Ülkede karışıklık ve huzursuzluk çıktığı zamanlar silah satma yasağı... Böylesi istikrarsızlık günlerinde silah bulundurmak.. Herkesin gelip geçtiği yollara kuyu kazmak. Yüce Allah'ın da bir ayetinde buyurduğu gibi, Allah'a sövülmesine yol açacaksa putlara sövmek.. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmakta­dır "Onların Allah'ı bir tarafa bırakarak taptıklarına putlanna sövmeyin. Sonra onlar da bilmeyerek Allah'a söverler."[279] Örneklere devam edelim Faize yol açmaması için alacaklının borçlusundan hediye kabul edememesi., İhtikarın yasak edilmesi.. İşte böyle suça götüren her vesile de suçtur. Fesada götüren fe­sattır. Buna karşılık maslahata götüren maslahat, vacibe götüren vaciptir. İslam fıkıh bilginleri bazı haramların -içlerindeki zarardan daha büyük maslahat elde etmek için- işlenmesine izin vermişler ve bu meseleye birçok örnek getirmiş­lerdir. Bunlardan bazıları şunlardır a- Müslümanlarla savaş edenlere, müslüman esirleri ellerinden kurtarmak gayesi ile para vermek. Aslında müslümanlarla savaşanlara para vermek, onlan güçlendir­miş olmak sakıncasından dolayı caiz değildir. Gerçekten onların güçlendirilmesi müslümanların zararınadır. Ne var ki buna cevaz verilmiştir, zira bununla daha be­ter bir zarar giderilmektedir. O da müslümanların köle edilmesidir. Sonra para ver­mekte kesin bir yarar sözkonusudur, çünkü müslümanlar salıverilmekte ve o esirler müslümanlann kuvvetlerine kazandırılmaktadır. b- Birisinin rüşvet yollu veya başka biçimde kendisini masiyete günaha sokmak isteyen bir kişiye, kötülüğünden emin olmak için para vermesi. Burada o kişinin bu insanı masiyete sokmasının zararı ona para vermenin zararından daha beterdir. İleride yeri geldiği zaman özel olarak suçlardan söz açtığımızda "rüşvet suçu" konu­sunda bu meseleyi daha fazla açıklayacağız. c- Düşman bir devlete zararından kurtulmak için para vermek. Ancak bu müslü­manların kendi güçlerini ve mallarını korumaya güçleri yetmediği zaman geçerlidir. d- Buna bir örnek de Şatibî'nin şu sözüdür "Zulmü önlemek için rüşvet vermek­ten başka çare kalmamış ise rüşvet vermek ve hacca engel olan birisine hac vazifesini eda etmek için haraç olarak para vermek. Bütün bunlar menfaat elde etmek ya da masiyet günahın zararını defetmek içindir.[280] İşte zerai sebebi ile mubah kılınan bütün bu haramlar aslında lizatihi haram değil li gayrihi haram fiillerdir. Ancak mefsedetlere yol açınca haram olmuşlardır. Ve bunlan yapmak da suç teşkil etmiştir. Ancak bir menfaate vesile olunca maslahatı celbetmek için caiz hale gelmişlerdir. Ancak bunlar kesinlik ifade eden bir şer'i nas dolayısıyla lizatihi haram değiller­dir. Ki, bazı insanlar çıkıp da maslahat adına ya da farazî zararı gidermek adına bazı haramları mubah saymasınlar.... Örf Örf, insan topluluklarının hayatlarında ortaklaşa benimsedikleri şeylerdir. Adet; fertlerin ve toplulukların sürekli yaptıkları amellerdir. Bir toplum herhangi bir davranışı alışkanlık haline getirdimi bu örf olur. Aslında örf ve adet kavram olarak birbirinden ayrılsalar da bunların manaları birdir. Gerek Hanefi ve gerekse Maliki fikıh ekolleri örfü bir kaynak olarak kullanırlar ve hakkında kesin bir nas olmayan hususlarda onu fikhî bir kaynak sayarlar. Nassın bu­lunmadığı yerlerde insanların muamelelerine dair meselelerde nasıl ki maslahat İs­lam fikhının dayanağı ise, içinde fesad olmayan örf de fikıh bilgininin atmaları gere­ken değil aksine almaları gereken maslahat çeşitlerinden birisidir. Kur'an ve sünnet emirleri karşısında örf üç kısımdır A- Bütün fikıh bilginlerinin kabul ettiği örfler. Bu çeşit örfleri kabul etmek şer'î emirlerden birisine uymak anlamına gelir. Mesela para konusunda sözleşme yapıldı­ğı belde halkının örfüne bakmak veya mehri boşama veya ölüm anına kadar tehir edip vermemek, bir kadının kocasının malından izni olmaksızın kendisine ve çocuklarına yetecek kadarını maruf biçimde alması ya da bir babanın çocuğunun malın­dan kendine yetecek kadarını alması. İşte bütün bu örflere dinî naslar ve Rasulullah'ın tavsiyeleri işaret etmektedir. B- Örfün ikinci kısmı, şariin alınmasını kesin bir nasla yasak ve haram ettiği örf­lerdir. Çünkü böylesi bir örfü almak tashih kabul etmeyen kesin bir nasla sabit olan bir vacibi ihmal etmek anlamına gelir. İşte bu ikinci çeşit örfe hürmet edilmez ve alınmaz da. Tersine böylesi bir örf genel bir fesattır, yok edilmesi için yardımlaşma gerekir ve böylesi bir yardımlaşma iyilikte ve takvada yardımlaşma kabilinden olur. Böylesi bir örf karşısında sessiz kalmak "emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker" yapmayıp suskun kalmak anlamına gelir. Ve son olarak bu çeşit örfe razı olmak de­mek günah ve düşmanlıkta yardımlaşmak demektir. C- Örfün üçüncü kısmı hakında yasaklık olmayan nasla amel edilmesine, gerek irşad ve gerekse ima yoluyla işaret edilmeyen örftür. Malikiler ve Hanefiler bu çeşit örfü alırlar. Ve bunu doğru bir kaynak kabul ederler. Hanefilere göre örf-ü âmm, zannî olan nasların genelleğini özelleştirir. Mutlak lafızları sınırlandırır, örfü nâss kıyastan önceliklidir. Malikiler örfü bir maslahat çeşidi olması bakımından alırlar. 252. Hiç kuşkusuz fiiller ve sözler hakkında haram ya da mubah olduklarına dair bir nass yoksa, onların haram kılınmasında örfün etkisi vardır. Herhangi bir lafiz bazı durumların ve örflerin doğmasına sebep olurken bir başka çağda başka bir ör­fe ise etkili olmaz. Başkasının malına karşı bazı fiiller vardır ki o fiiller örf ve maslahat sebebi ile o ki­şinin malına saldırı ve tecavüz sayılmaz. Mesela başkasının ölmek üzere olan bir ko­yununu gören kişi, murdar gitmesin diye onu keser ki hayvanın etinden yararlan­mak mümkün olsun. İşte onun bu hareketi başkasının mal dokunulmazlığına karşı saldırı ve tecavüz anlamına gelmez. Birisinin evinde yeni başlamış ve yayılma tehli­kesi gösteren bir yangını hemen söndüren kişi o eve sırf yangını söndürmek için girmiş ise, hane dokunulmazlığına tecavüz etmiş olmuyor. Birisinin yıkılmak üzere olan duvarını gören ve yıkılırsa zarara yol açacağından korkan kişi bu duvarı yıkarak yine örfe göre mütecaviz durumuna düşmemektedir ve bir suç işlemiş sayılmamak­tadır. Başkasının susuzluktan telef olmaya yüz tutmuş olan ekinini gören, ekine su verme sırası geldiği halde sulayacak kimse yoksa kendisi sularsa yine birisinin malına tecavüz etmiş bir kimse olmamaktadır. Çünkü bu ve benzeri durumlarda sözünü ettiğimiz izin örfe binaen olmaktadır. Bütün bu fiilleri tecavüzlükten çıkaran ve izin haline getiren örftür. Çünkü yapılan fiil cezaya konu olan bir suç değildir. Tersine sevaba neden olan hayır ve iyiliktir. Buraya kadar kısaca istihsandan, maslahatı mürseleden, seddü'z-Zeraiden,örften ve bu kaynakların fikıh bilginlerince hangi ölçüde kabul edildiğinden kısaca söz ettik. Gördüğümüz gibi bütün bu deliller maslahata dayanmaktadır. Bu neden­le biz bütün bu delilleri bir noktada topladık. Çünkü bu delillerin ortak bir noktası vardır o da maslahatın gözerilmesidir. İstihsan kıyas karşısında maslahatı tercih et­mektir. Çünkü kıyas hükmü alınacak olursa maslahat zedelenebilecektir. Hanefi'ler, sözünü ettiğimiz bu maslahatı kıyasa dayandırmaya çalışmışlardır, bu nedenle istihsana illeti zahir açık olmayan fakat içinde maslahat niteliği olması bakımından ille­ti açıktan daha güçlü olan kiyas-ı hafi ismini vermişlerdir. Malildler ise gerçek mas­lahat hükmünü almayı kıyasın terkcdildiği istihsan saymışlardır. Bunu yaparlarken Hanefiler gibi maslahatı kıyasa katmaya çalışmamışlardır. Mürsel maşlahları, sadece Malikiler ve Hanefiler alırlar. Bu yönelim İslam şariinin maksatları ile uygun olan ve herhangi bir nassi ile çelişmeyen veya herhangi bir ku­ralı ile çatışmayan maslahata yönelmedir. Onlar, maslahat nerede ise yüce Allah'ın şeriatı de oradadır, derler. Seddü'z-Zerai'de, ya da onu almada da maslahat unsuru gözetilmektedir. Çünkü zeria vesile şayet mefsedete engel olmak maslahata götürüyorsa o zaman da elde edilmesi vacip olur. Zerai'nin bazıları mefsedete götürüyor gerekçesi ile engellensin veya maslahata götürüyor diye önü açılmış olsun, bunlarda hep mefsedeti giderme ve maslahatı celbetme ve hayata geçirilmesi bütün insanlara rahmet demek olan İslamın gütmüş olduğu maksatları gözetmek vardır. Şeriate aykırı olmayan örfe gelince, onu almak da maslahattır. Çünkü örf çoğu du­rumlarda açık ve zahir maslahatı gerçekleştirmektedir. Tersine ona aykırı davranmak da güçlük ve meşakkate yol açmaktadır. Oysa güçlük ve meşakkat İslamın hükmü ile kaldırılmıştır. Çünkü yüce Allah "Allah din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yükkmedi."[281] buyurmaktadır. Yüce Allah, insanların sevdikleri ve içlerine sin­dirdikleri şeyleri teşri kılar ve onların hoşlanmadıkları ve kızdıkları şeyleri de meşru kılmaz. Tabii sevgi ve kin mefsedete yol açmıyorsa böyledir. Çünkü örf, bir ahlaksızlık üzerine kurulu değilse ya da bir mefsedete yol açmıyorsa böylesi bir örf geçerli bir örftür ve böylesi bir örfü gözetmek toplumu güçlendirir ve aralarında rabıta kurar. Çünkü böylesi bir örf insanların çirkin olmayan makul gelenekleri ve sosyal tercihleri ile iç içedir. Şu halde örfe aykın davranmak bu sözkonusu tercihleri yıkmak ve bu say­gıya değer gelenekleri yerle bir etmek ve ümmetin birliğini bozmak demektir. Maslahata dayalı bu dört kaynaktan sonra istishaba geçebiliriz. İstîshab İstishab delili, günümüzde modern ceza hukukundaki "Bir fiil o fiili yasak eden ve yapıldığı takdirde ceza öngören bir kanun maddesi çıkana kadar yasak değil­dir, mubahtır" anlayışına uymaktadır. Çünkü usulcülerin metodoloji bilginlerinin istishab dedikleri, aksine delil bulunmadıkça ya da mübahlığı değiştiren bir nas gelmedikçe asli hükmün ya da ibaha-i asliye'nin aslî mübahlık devam edip gitmesidir. Bu nedenle usulcüler, bu kaynağı, sabit olanın sabit olmaya, olmayanın da yok kabul edilmesine devam edilmesidir diye tanımlamışlardır. Bir başka ifâde ile, duru­mun değiştiğine bîr delil bulununcaya kadar sabit olan hükmün var olmaya devam etmesidir. Bu "var olmaya devam etme" hükmü müsbet bir delil ile sabit olmuyor, aksine o hükmü değiştirici bir hüküm bulunmadığı için sabit oluyor. Fıkıh bilginleri, kimi çok, kimi az baş vurmakla birlikte istishabı bir delil olarak kabul etmektedirler. Ve herhangi bir meselede yapılmasına dair bir emir ya da yapıl­maması hakkında bir yasak yoksa onu bir delil olarak kabul etmektedirler. İstishaba göre hüküm verilmesi, o mesele hakkında bir delil olmadığından ya da hiç değilse zuhur etmediğindendir. Fıkıh bilginleri istishabı iki kısma ayırırlar. A- Berâet-i asliye istishabı Bunun anlamı şudur İnsanın zimmeti, aleyhine hak olduğuna dair bir delil bulunmadıkça aslî yaratılışı üzere borçtan uzaktır. Davalının duruşmadaki halini buna örnek olarak verebiliriz. Karşı taraf hakkını ispat edeme­dikçe, davalının zimmeti borçsuzdur. Ya da hakkında yasakhk hükmü gelmemiş olan bir fiili yapanın durumu da buna örnektir. Yani onun halı de beraet-i asliye hali­dir. Onun bu durumu yaptığı fiil hakkında herhangi bir biçimde haramlık hükmü bulunmaması sebebi ile yaptığı fiil suç teşkil etmemiş ise böyledir. Çünkü İslam fık­hı der ki Eşyada asıl olan temel kural haramlık hükmü bulununcaya kadar mübahlıktır. Bu prensip Kur'an'ın şu ayetinden alınmadır "O yerde ne varsa hepsini si­zin için yarattı."[282] Çünkü şariin bildirmesi olmadan ne ceza ne de sevap vardır. Bunun için yüce Allah buyuruyor kî "Biz bir peygamber göndermedik­çe kimseye azab edecek değiliz."[283] B- İstishabın ikinci çeşidi Aksine delil bulununcaya kadar hükme sebep olan vasfin devam etmesidir. Mesela bir kimsenin elinde kendi mülkü diye birşey bulunsa bu mülkiyet, aleyhine bir delil bulununcaya kadar dokunulmazdır. Şu halde birisinin çı­kıp da bir başkasının elinde bulunan malı mülkiyete bir delil göstermeden benimdir diye iddia ederek almaya kalkışmaya hakkı yoktur. Buna göre zülyed malı elinde bu­lunduran kişiden mülkiyet "hakkını ispat et" diye delil istenmez. Asıl delil mülkiyet elinde olmayandan istenir. Çünkü bu olayda vasıf istishabı "mülkiyet vasfı o mül­kü elinde bulundurmaktır ve hala geçerlidir. Üstelik değiştiğine dair bir de delil yok­tur. Mefkud kayıp ve nerede olduğu bilinmeyen adam da böyledir. Mefkud ailesin­den ayrılıp da kayıplara karıştığı zaman bir vasıf üzereydi, o vasıf da mefkudun "hayatta olması" vasfıdır. İşte bu vasıf var olmaya devam eder ve aksine bir delil ortaya çıkıncaya kadar gerekli hükmü ne ise, onu almaya devam eder. Bundan dolayı mef­kudun hanımı onun hanımı olmaya devam eder. Bıraktığı mallar mülkiyetinde olma­yı sürdürür. Yani kısacası bütün durumu vefatına bir delil çıkıncaya kadar ya da ha­kim öldüğüne dair hüküm verinceye kadar, nasılsa öyle devam eder. 256. Fıkıh bilginleri istishab delilinin hangi oranda alınacağı hakkında ihtilaf et­mişlerdir. Zahiriler ve İmamîler bu delili çok kullanmışlardır. Çünkü onlar "îstidlal" hüküm çıkarma metodunu dar kullanmaktadırlar. Zira onlar sadece nasları ve bîr de icmai kabul ederler. Şu halde kapıyı bir başka taraftan açık tutmaktan başkaçare yoktur. Çünkü istidlal tarafından çerçeveyi dar tutunca bu taraftan genişlet­mekten başka çare yoktur. Bu da onlar için kaçınılmaz bir mecburiyetti, işte açıla­cak yön istishab tarafi idi. İmam Şafii de istishab delilini Hanefi'lerden ve Malikîlerden daha geniş tutmuştur. Ancak Zahirîler kadar da açık tutmamıştır. Çünkü Şafiî kıyas kapısını açık bırakmış, onlar ise bırakmamıştır. Bırakmayınca da Şafiî'den daha fazla istishab kapısını açık tutmak zorunda kalmışlardır. Malikîler ve Hanefiler ise onların yaptıkları kadar istishab deliline baş vurmamışlardır. Fıkıh bilginleri istishabı kullanım açısından iki kısma ayırırlar A- Birincisi istishabı def redde kullanmak Bu çeşit istishab kullanımında fıkıh bilginleri hemen hemen görüşbirliği içindedirler. B- İkincisi, istishabı ispat alanında kullanmak İstishab alanını dar değil geniş tu­tanlar kendilerinin istishabı hem defde hem de ispatta birlikte kullandıklarını söyler­ler. Def; mevcut halin değişmesine dair hükmün sabit olmasına engel olmak demek­tir. Mesela bir kimse kaybolsa ve kendisinden haber alınamasa, sağmı yoksa ölümü bilinmese, bu kişi sağ kabul edilir. Mal varlığa üzerinde mülkiyet hakkı devam eder, bu yüzden vefat durumuna dair hiçbir hüküm onun hakkında sabit olmaz. Çünkü devam eden asıl unsur hayatta olmasıdır. Şu halde zimmetinde var olan ne varsa bunların açısından hayatta sayılır. Bu kadan fikıh bilginleri arasında ittifakla kabul edilen bir meseledir. İspata gelince, sabit olmayan yeni hükmün istishab sebebi ile sabit olması de­mektir. Yukarıda geçen örneğimizde mesela mefkudu yakınlarından birisi ölse mef­kudun hayatta olduğu kesin olarak tespit edilmedikçe bu yakınına varis olması mümkün değildir. Tabii bu hüküm "istishab ispatta kullanılmaz, sadece defde kul­lanılır" diyen fikıh bilginlerine göredir. Çünkü geçmişteki duruma binaen yeni bir hüküm ispat etme, bu olumlu hakkı ispat eden, müsbet bir delile muhtaçtır. Oysa istishab menfi bir delildir. Öteki fikıh bilginleri de derler ki Madem ki mefkudun geçmişteki sağ olma halini devam ediyor kabul ediyorsun, o halde geçmişteki o ha­le ne sonuçlar bağlanıyorsa aynen bağla. Buna göre -madem ki o malı mefkuda ve­recek sebep vardır- o halde onun yaşıyor kabul edilmesinin mallarını başkalarının almasına engel ve yeni yeni mallar almasına da sebep olarak kabul edilmesi def un­surunun üzerine oturduğu mantığa uygun bir tasavvurdur. Buna göre örneğimizde mefkudun aynı anda hem ölü hem de sağ kabul edilmesi mümkün değildir. Yani mülkiyeti elinden gitmesin diye sağ ve mülkiyetine yeni mal girmesin diye ölü ka­bul edilmesi bizce mantıklı değildir. İstishabın ne demek olduğunu buraya kadar açıkladık. Bu delilin cinayet ah­kamına tatbik edilmesine gelince, iki meseleyle karşı karşıya kalmaktayız A- Beraet-i asliye bu beraeti değiştiren bir delil bulununcaya kadar varlığını ko­rur. Mesela bir kimse ta'zir hükmünü gerektiren bir fiil işlese, bu kişinin fiili nasla bildirilmiş ya da daha önce devlet başkanı tarafından yasak edilmiş suçlar kapsamına girmiyorsa bu fiil cezaya konu olmaz, zira ibaha-i asliye devam etmektedir. Bu ibaha-i asliye ancak kendisine engel bir şer'i mani ile ya da İslamın kesin olarak koru­mayı hedeflediği bir maslahata binaen devlet başkanının emri ile bozulabilir. Bir ör­nek verelim Bazı kimseler mallarını satarken, piyasada yiyecek maddesi darlığını is­tismar etmek için fiyatları fahiş biçimde artırsalar, bu hareketleri devlet başkanından fiyatları sınırlayan bir emir çıkmadıkça, cezaya konu olamaz. Çünkü daha önce, ibaha-i asliye gereği yaptıkları hareket dinen sorumluluk getirse de yargı açısından suç değildir. B- İkinci nokta ise şudur Devlet başkanının çıkardığı emirden ve getirdiği yasak­lamadan önce, işlenen fiillerin yasaklıklan naslardan bir esasa ve fıkıh bilginlerinin üzerinde görüşbirliği ettikleri hükümlere dayanmıyorsa, buna ceza uygulanması doğru değildir. Çünkü bu fiiller daha önce yapılırken şerl esasa dayanmaktaydılar. O esas da ibaha-i asliye istishabi idi. Madem ki def edici istishab engel olucu istishab başlı başına kaim ve fikıh bilginlerinin tümünün üzerinde görüşbirliği ettiği şerî bir asıldır, öyleyse bir yönetici buna aykırı davranırsa bütün fikıh blginlerince üzerinde görüşbirliği edilen bir ilkeye aykırı davranmış olur. Zira madem ki başka delil yok öyleyse beraet-i asliye istishabı deliline dayanacaktır. Bir yöneticinin de şerî bir delile aykırı davranması caiz değildir. Eğer davranırsa girdiği günah ceza verdiği kişilerin günahlarından çok daha büyük olur. 17 NASSLARIN TEFSİRİ YORUMU Suçlara dair nasslar, kendilerine aykırı davranmanın masiyet günah teşkil ettiği emredici nasslarla, yine aykırı davranmanın masiyet oluşturduğu yasaklayıcı nasslardır. Ancak aykırı davranıldığı takdirde suç teşkil eden masiyetin, gizlilik per­desini yırtmaksızın ve tecessüs yapmış duruma düşmeksizin, yargı huzurunda ispatı mümkün olan masiyetlerden olması şarttır. Sözünü ettiğimiz bu nasslar, Kur'an-ı Kerim'in ve hadis-i şeriflerin nasslarıdır. Rasulullah fiillerine ve takrirlerine gelince bunların esastan bir takım olaylardır ki bunların yorumu bizzat o olaydan alınır, çünkü olaylar kendi kendilerini tefsir ederler, bunların ardında kendi tefsirlerinden ne manaya geldiklerinden başka bir tefsir yorum yapılamaz. Suçlara dair olan bu söz konusu nassların tefsiri için iki aşama söz konusudur A- Hükümlerin Kur'an'ın ve hadisi şerifin nasslarından çıkarılması. Bu da daha önce işaret ettiğimiz metotlarla, yani, kıyasla, istihsan ile, masalih-i mürsefe ile, is­tishab ile ve örf delili ele yapılır. Aslında bunların her biri başlı başına birer kaynak sayılsa da, temel nassların yorumunda başvurulun birer araçtırlar. "Temel nasslar" dediğimiz ise Kur'an'dır, sünnettir ve icmadır. Yukarda saydığımız bu metodlardan herbiri ise şariin şeriat sistemini getirmekte­ki amaçlarının ve hedeflerinin öğrenilmesine yarayan birer metod ve yol olmaktan başka birşey değildir. Kıyası ele alalım Kıyas bir mesele hakkındaki Şer'i hükmü o meseleyi nassın kapsamına alarak öğrenme aracıdır. Bu da hükmün dayanağı olan illeti bilmekle yapılır. Şu halde kıyas, Sert bir nassın fikhi yorumudur. Ve kıyas kanunları anlamada başvurulan yollardan birisidir. İstihsan, mesalih-i mürsele ve örf de böyledirler. Bütün bunlar da nasslardan elde edilen "genel kurallar"ın olaylara tatbikinde kullanılan birer metotturlar. Sözünü ettiğimiz genel kurallar şu gibi nasslardan elde edilmişlerdir "Allah din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedik"[284] "Allah size kolay lık ister, zorluk istemez."[285] Rasulullah "Müslümanların gü­zel gördükleri Allah katında da güzeldir"[286] hadisi şerifi, Yüce Allah'ın "Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik" [287] "Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olan dertlere bir şifa, mü'minler için bir hidayet ve rahmetgelmiştir."[288] "Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akraba­ya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp taşınasınız diye size öğüt veriyor."[289] gibi ayetlerdir. Görüldüğü üzere bu nasslar ve benzerleri ortaya bir kural çıkarmışlardır ki bu kurallardan İslam Şarii'nin maksatlarına uygun maslahata dayalı ahkam çıkarılmaktadır. Bütün bu metotların tümü nassların yorumuna dair metotlardan birer metot ve yoldurlar. Hernangi bir İslam Mezhebindeki hükümler bu mezhebin fıkıh bilginle­rinin İslam fikhındaki genel prensipler ışığı altında fıkhı nassların yorumlarından el­de ettikleri ve çıkardıkları hükümler bütününden başka bir şey değildirler. B- İkinci aşamaya gelince nassların lafızlarının bizzat kendilerinin delalet ettikle­ri manaları çıkarmaktır. Hem de bu manaları çıkarırken ne kıyasa baş vurulur ne de bir meselenin hükmü nassların kapsamına katılır. Aksine genel kurallara yönelme yoktur, genel prensipleri olaylara uygulama yoktur. Kur'an'ın ve sünnetin ışığı al­tında elde edilen genel prensiplerden hüküm çıkarma da yoktur. Tersine söz konu­su hüküm direkt olarak nassdan elde edilir. Bizzat Kur'an'ın ayetinden ve ya hadisi-i şeriften elde edilir. Sözünü ettiğimiz şey mesala âm lafizların delaletleri ve bu dela­letin gücü, hâs lafizların delaleti ve yine delalet gücü ve müşterek bir lafzın ne anla­ma geldiğini anlamak için tutulacak yolun beyanı gibi şeylerdir, işte bütün bunlar bizzat lafizların maksatlarını anlamaya yarayan yollardır. Bütün mezheplerde fıkıh mirası iki çeşit tefsire yoruma dayanır. Yani bü­tün mezhepler -işaret ettiğimiz gibi kendilerine göre nassların delalet ettiği manaların hangi boyutta olduğuna dair tefsirlerin toplamından ibarettir. Fıkıh bilginleri Kur'an ve hadis lafizlarını tefsir metotlarını açıklamaktan kaçınmamışlardır ve yine onlar hükümleri, Şariin genel maksatlarından veya meseleleri nassların kapsamına katma metotlarından değil, bizzat nassların lafizlarından ne derece ve hangi boyut­ta hüküm çıkarılacağını da beyan etmiştir. Onlar bunu açıklarlarken Arap diline dair dil bilimlerinden ve bilimlerdeki mev­cut olan lafızların delaletlerine dair genel kurallardan yararlanmışlardır. Fıkıh bilgin­lerinin lafizları yorum için tespit ettikleri kurallar, nasslardan hüküm çıkarmak iste­yen herkes için yararlı olur. Sözünü ettiğimiz bu nasslar ister dini nasslar olsun is­terse insanların yaptıklan modern kanun maddeleri olsun farketmez. Çünkü bu yorum metotları muhkem lafizların manalarını ortaya çıkarır. Kahire Üniversitesi Hukuk Fakültesi, bilginleri bu çeşit çılaşmaya önem veren Fıkıh Usulü Metodoloji ilmini okutmaya karar verince gördük ki sözünü ettiğimiz lafizların, kanunların tefsirinde kullanımları yaygındır. Biz de bu nedenle tefsir yolları konusunda bu kısmı kısaca ele almak istiyoruz. Ve bunu yaparken özel olarak da Şer'î cezalara dair nasslara uygulananlarına işaret etmek istiyoruz. Lafızların Manaları Delalet Gücü Açısından Lafızlar Delalet, ya lafizların ibarelerinden anlaşılır, ya da bu bunların içindeki ruh­tan veya işaretlerinden anlaşılır. Şimdi biz ikinci kısım delalet biçimini daha sonraya erteleyerek lafizların bizzat kendilerinde bulunan delalet gücünü ele alalım. Lafizlar delalet gücü bakımından çeşitli mertebelere ayrılırlar Lafizları bu açıdan ilkin ikiye ayrılırlar Delaleti açık ve net olan, beyan etmeye ihtiyacı olmayan lafizlar. Bu gibi lafizların gereği ne ise ona göre yükümlülük mey­dana gelir, ikinci çeşit lafizlar ise açıklık ve netlikte bu özelliğe sahip değillerdir. Bu durum nasıl Kur'an ve Sünnet nasslarında söz konusu ise aynen modern kanunlar­da da geçerlidir. Bu nedenle modern kanunlar kanun koyucunun bu kanunu çıkar­maktaki amacını yazan yorumlayıcı kanun gerekçeleri ile birlikte bulunurlar. Bu ge­rekçeler kanun koyucunun amacını açıkladığı gibi kanunun ibarelerinde ya da getir­miş olduğu terimlerinde olabilecek kapalılıkları açıklar. Bununla birlikte kanunun sözkonusu yorumuna dair gerekçenin de bulunmasına rağmen yine de kanunun ibaresinde çeşitli yorumlara açık ve muhtemel noktalar bulunur. Ve bu ibarelerdeki adil amaçların ne olduğunu yargı organı, yorumlamaya çalışır. Yargı organı bunu yaparken kanun maddesinde kurulan dengenin öngördüğü yorum çeşidini seçer. Yargı organı önüne gelen meselede hükmünü verirken bu hükmün adil ve üstün olup hakkı layık olduğu yere nasıl koyacağını araştınr. Bu pratik kanun yorumundan başka bir de kanun yorumcularının yaptıkları teorik kanun yorumları vardır. Bu gibi teorik yorumlarda bilginler arasında görüş birliği yoktur. Kimisi bunun çerçevesini dar tutarken kimisi de oldukça geniş tutmuştur. Kimi bilginler yasaklama getirmek­sizin mubahlık çerçevesine doğru yönelirlerken kimisi de toplumu koruma amacı ile önceliği yasaklık unsuruna tanımıştır. İşte İslam şeriatindeki nasslar da aynen böyledir. Ne varki şeriat sistemi Rasulullah Refik-i A'la'ya Yüce Allah'ın katına gittiği zaman tamamen beyan edilip açık­lanmıştı. Mükellefiyete dair olup da Rasulullah sözü ya da fiili uygulaması ile açıklamamış olduğu bir tek Kur'an nassı yoktur. Bazı ibareler bazı fikıh bilginlerine kapalı gelmişse bu o fikıh bilgininin sünnetin tamamını bilmemesinden ileri gelmiştir. Ancak sünnetin tamamını bilginlerin tamamı bilir. Yani sahabe ve tabiin neslinden olan bütün fikıh bilginleri sünnetin tamamını biliyorlardı. Yani sünnetin bir kısmı bazı fikıh bilginlerince bilinmiyorsa da tamamı onların tamamınca bilinmekteydi. Bazı müctehidlerin bilmedikleri sünneti bir başka fikıh bilgini veya gurubu bilmekteydi. Manaları açık ve net olan ve içlerinde bulunan emir ya da yasaklıktan şer'î hüküm­lerin elde edilebildiği lafizlar delalet gücü bakımından dört dereceye ayrılırlar. Birincisi delalet bakımından en aşağı düzeydeki lafiz çeşididir ki buna "Zahir" denilir. Ondan bir üst derecedikilere Nass ondan sonra gelenini "Müfesser" ve üst derecedeki lafiza ise "Muhkem" denilir. Şimdi biz bu dört kısmın her birini özellik­leri ve çeşitlerine göre düzenlenmelerini ele alacağız. Zahir Kendisinden çıkarılan mana asıl sevk sebebi olmayan ancak bir manaya açık olarak delalet eden lafizdır. Tarifte de işaret edildiği gibi lafzın o manaya delaleti lafzın sevk sebebi değildir. Yani lafiz sevk edilirken ilk anda o manayı ifâde etmek için sevk edilmemiştir, lafızdan çıkan o mana başka bir maksad ifâde edilirken ona tabi ve talî ortaya çıkmıştır. Örnek Yüce Allah "Şayet yetimler hakkında adaleti yerine getireme­mekten endişe ediyorsanız sınırsız evlilik yapıp kadınlara haksızlık etmiş olmaktan da sakının ve size helal olanlardan ikişer, üçer, dörder kadınla evlenin. Bu durumda adaleti gerçekleştiremiyeceğinizden endişe ederseniz bir kadınla evlenin." [290]buyurmaktadır. Görüldüğü gibi ayetin lafzı yetim kadınlara muamele ederken adalet­te ihtiyatlı olmayı ifade etmek için sevkedilmiştir. Fakat ayet Zahiri ile, üç ve dört'e kadar eş almanın mubahlığına delalet ettiği gibi, yine Zahiri ile evlenilecek kadın sayı­sının dört adedini aşamayacağına da delalet etmektedir. Ayet yine Zahiri ile üçüncü olarak da evlenmenin mubah olması için dini açıdan adaletin gerekli olduğunu ifade etmektedir. Dini açıdan dedik çünkü adaletin olup olmadığı evlenme olmaksızın or­taya çıkarılamaz. Zira adelet evlenen kişi için ispatı mümkün müşahhas bir delil ortaya çıkıncaya kadar psikolojik bir iç alem unsurudur. Bu müşahhas delil de ancak evlen­dikten sonra söz konusudur. İşte adaletin dinen şart kılınması bundandır. Çünkü mü­şahhas bir evlilik olmadıkça iç aleme ait bir unsur, yargı organına gelip değerlendirile­mez. Zahir'e bir başka örnek verelim Yüce Allah "Tevratta onlara şöyle yazdık Ca­na can, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş karşılık ve cezadır. Yaralar da kısastır"[291] buyurmaktadır. Ayetin sevk sebebi Tevrattaki yüce Allah'ın ayet­lerini Yahudilerin almayıp bir kenara bırakmalarını kınamaktır. Ancak aynı zamanda Zahir'i ile, bu kısasın Kur'an'ın hükmü olarak da vacip olduğunu ifade ermektedir. Çünkü ayet bunun Allah'ın hükmü olduğunu ifade etmektedir. Zira yüce Allah aynı ayeti şöyle tamamlıyor "Kim bunu kısası bağışlarsa kendisi için o keffaret olur. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse onlar zalimlerdir."[292] Zahir'in hükmü Zahirden çıkan mana sabittir ve bunun gereğince amel etmek gerekir. Örnekte verdiğimiz ayetler zahirleri ile bir takım manalar ifade etmişlerdir. Birinci ayet birden çok kadınla evlenmenin dörde kadar olduğunu, ikinci ayet kısas cezasını ve kısas hakkından vazgeçmenin, karşı tarafi bağışlamanın günahların bağışlanmasına sebeb olacağını ifade etmektedir. Çünkü kısas ayetinin sonunda yüce Allah "Kim bunu kısası bağışlarsa kendisi için keffaret olur."[293] bu­yurmaktadır.[294] Zahir'in hükmü budur. Zahir hâss bir lafiz ise haslığı ile tahsis ka­lır, te'vili ve neshi kabul eder. Bu açıdan da içine ihtimal unsuru girer. Nass 262. Nass, Zahirden daha güçlüdür. Nass, lafzın ne için sevk edilmişse açık bir şekilde ona delalet eden, çıkarılan hüküm sözünün asıl sevk sebebini teşkil eden la­fizdır. Yukarda geçen örnekte olduğu gibi dipnota bakınız alışveriş ile faizin birbi­rinden ayn olup birbirine benzemediğine delalet etsin diye sevk edilmiştir. Başka bir örnek verelim "Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan başkalarına bir ibret olmak üzere ellerini kesin."[295]ayeti ile "Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup sonra bunu ispat için dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun. Ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkarlardır."[296] ayetlerini ele alalım Had­lere ve kısaslara dair bütün ayetler kendi ifade ettikleri manalarda nass'tırlar, yani o manayı ifade etmek için sevk edilmişlerdir. Yine sünnetlerde yer alan diyete dair nasslar da o manaları ifade etmek için sevk edilmişlerdir. Sünnet nassları ister hadis nassları olsun isterse bizzat vaki olmuş uygulamaları takrir biçiminde olsun takrîr-i sünnet isterse de şüphe[297] hadisinde olduğu gibi sahabenin hükme bağladığı hü­kümler olsunlar farketmez. Nass'lar hükme delaleti bakımından -daha önce de işaret ettiğimiz gibi- daha güç­lüdür. Fakat o da zahir gibi tahsisi ve te'vili kabul eder. Tabii sözünü ettiğimiz nass umumi tahsise elverişli olan lafızlardan ise böyledir. Yine nass neshi de kabul eder. Fakat neshe dair bir delil bulununcaya kadar nass ile amel edilir. Hiçbir kimse çıkıp da nassın kabul ettiği nesh her asırda olur, diyemez; tam tersine, nassın kabul ettiği nesh sadece Peygamber asrı için sözkonusudur. Rasulullah vefatın­dan sonra ise nesh diye birşey sözkonusu olamaz; Peygamber sonra sözkonusu edilecek nesh yine "Bu nesh peygamber zamanında olmuştu" diye iddia edilirse ancak kabul olunur. Peygamber asrından sonra neshin olmayacağına delil ola­rak yüce Allah'ın "Bugün size dininizi ikmal etim, üzerinize nimetimi tamamla­dım. Ve sizin için din olarak İslam'ı beğendim"[298] buyruğunu gösterebi­liriz. Madem ki din tamamlanmıştır o halde bundan sonra neshe asla yer yoktur. Nass zahirden daha güçlü olduğu için zahir ile nass birbiri ile çelişse ve çatışsa nassın hükmü alınır. Çünkü nass delalet bakımından ondan daha güçlüdür. Delaleti daha güçlü olan da ötekine tercih edilir. Bir örnek verelim Yüce Allah "Ey iman edenler, şarap, kumar, dikili taşlar putlar fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister, artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?"[299] Bu ayet sayılan şeylerin haramlığını ifâde etmek için sevk edilmiştir. Yani nasstır. Şimdi buna karşılık yüce Al­lah'ın "İman eden ve iyi işler yapanlara hakkıyla sakınıp iman ettikleri ve iyi işler yaptıkları, sonra yine hakkıyla sakınıp iman ettikleri, sonra hakkıyla sakınıp yaptık­larım ellerinden geldiğince güzel yaptıkları taktirde haram kılınmadan önce tat­tıklarından dolayı günah yoktur. Önemli olan inandıktan sonra iman ve iyi amelde sebattır. Allah iyi ve güzel yapanları sever."[300] ayet-i kerimesi birinci ayetle çelişmemektedir. Çünkü ayet bütün yenecek ve içilecek şeylerin helal kılındı­ğını ifâde etmek için beyan edilmemiştir. Nitekim lafzın zahiri de bunu gösterir. Ayet asıl takvanın değerini ve derecesini ifade etmek ve müttakinin, Allah'ın helal kıl­dığı şeyleri kendisine haram kılan ve yasak eden kişi değil aksine asıl müttakinin iyi işler yapan, yaptıklarım güzel yapan ve Allah'tan korkup Allah'a gerçekten hakkı ile iman eden kişiler olduklarını ifâde etmek için sevkedilmiştir. Bu nedenledir ki Şa­rap içen birisi yakalanır ve Hz. Ömer'e getirilir. Hz. Ömer "Neden içtin" diye sorar. Şarap içen bu ayetle delil getirince, Hz. Ömer kendisine içki içme cezası uygular. Ve birkaç değnek de fazla vurdurur. Ve "Bu fazlalar ayeti kötü te'vil ettiğin içindir"der; ardından da "Allah'tan korksaydın şarabı ağzına almazdın!"der. Müfesser Müfesser sevkedildiği sözün geliş ve üslubu manaya açık bir şekilde dela­let eden lafizdır. Müfesserin manası bazen başka bir delil ile beyan edilebilir. Bu gi­bi durumlarda lafiz mücmel olur ve başka bir nass gelerek onu tefsir eder açıklar. Buna örnek olarak, hataen yanlışlıkla öldürmede diyet vermeyi emreden ayeti zikredebiliriz. Yüce Allah "Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin mü'min bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir."[301] buyurmaktadır. Daha sonra hadis-i şerif gelmiş ve ayette ifade edilen diyetin miktarını, sınırlarını ve çeşitlerini beyan etmiştir. İşte buradaki örnekte ikinci nass hadis-i şerif birinciyi yani ayeti tefsir etmiştir. Zekat vermeyi emreden ayet de böyledir. Ayet mücmeldir. Bu mücmeli sünnet açıklamış ve tefsir etmiştir. Böylece ayetin tefsiri ya da tafsili açıklaması yorumlayıcı ve açıklayıcı lafızlarla yapılmıştır. Hırsızlık cezasını ifâde eden ayeti de örnek olarak verebiliriz. Hırsızlık cezası ile il­gili ayet hırsızlık için ceza verileceğini had ifade etmiştir ancak ayet tahsisayırma'e muhtemeldir. Bu nedenle de "nisab miktarı ve koruma altında" [302] bulunan malın çalınması biçimindeki bir kayıtla ayırmıştır. Nitekim Rasulullah nispet edilen bir haberde Rasulullah şöyle buyurmaktadır "Meyve ve hurma çiçeği çalma­da el kesme yoktur."[303] Yine Rasulullah nisbet edilen bir başka hadisde "On dirhemden daha az çalmada el kesme yoktur" buyurmuştur. İşte bütün bu nasslar, yani yanlışlıkla öldürmede diyeti, ve hırsızın elinin kesilmesini emreden ayetler müfesserdir. Bu tip nasslar kanunlarda da olur. Ve kanunla birlikte çıkan gerekçe layihası ka­nunu tefsir eder. Çünkü gerekçe layihası kanunu her türlü ihtimalden ve te'vilden uzak kılmak ve kanunun manalarını açıklamak için yazılıdır. Müfesser lafızlar manaya delaleti bakımından zahirden ve nassdan daha güçlüdür. Çünkü müfesser, te'vile ve tahsise muhtemel değildir. Fakat neshe muhtemeldir. Bu nedenle önceki iki lafiz çeşidinden herhangi biri ile çatışsa öncelik müfessere ta­nınır. Muhkem Muhkem siyakı ifadesi manaya açıkça delalet eden lafizdır. Muhkem, manasını ifâde etmede gayet açıktır ve ne te'vile ne de tahsise ihtimali yoktur. Fakat bazan muhkem olan nassa neshe ihtimali olmadığına dair bir karine bitişir. Mesela Rasulullah "Cihat kıyamet gününe kadar devam edecektir"[304] hadisi ile, yüce Allah'ın kazf iffete iftira suçunu işleyen kimse için ifâde buyurduğu şu ayetini ele alalım "Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup bunu ispat için dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun. Ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar fasık olanlardır."[305] Bu ayetteki yasaklığa "hiçbir zaman, ebediyet" kelimesi bitişmiştir. İşte bu kelime ayetin neshi kabul etmeyen muhkem bir nass olduğunu gösterir. Dahası, Hanefiler bu ayetin istisna da kabul etmediği görüşündedirler. Hanefi'lere göre kazf cezası uygulanmış olan her suçlu tevbe etmiş ve Allah'a dönmüş bile olsa, şahitliği bir daha asla kabul edilmez. Çünkü bir kişinin şahitliğinin kabul edilmemesi dünyaya ait bir cezadır. Böyle birisinin şahitliğinin ka­bul edilmemesinin bir sonucu da o kişinin yargı görevine tayin edilmesinin caiz ol­mamasıdır, İmam Şafii, Hanefilerin bu değerlendirmesine katılmaz ve "suçlu eğer tevbe etmiş ise şahitliği kabul edilir" der. Şafii'nin bu kanaata varması şundandır Ayet "Ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkardırlar. Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Çünkü Al­lah çok bağışlayıcı ve merhametlidir."[306] demektedir. Şafii, "ancak tev­be edenler..." biçimindeki istisna kısmı, ayetin tamamının getirdiği hükümden istis­nadır. "O halde şahitliği kabul olunur" der. Hanefiler ise, istisna cümlesi ayetteki son kısımdan istisnadır, yani istisna kısmı sadece "Onlar tamamen günahkardır­lar."[307] kısmından yapılmaktadır. Buna göre "tevbe etmiş bile olsa şahitli­ği kabul edilmez." derler. Muhkem nassların neshe müsait olmamalarının sebebi bazen de bizzat nassın kendisinde yatar. Nitekim kazf ayetindeki "hiçbir zaman" kaydı ile Rasulullah "Cihat kıyamet gününe kadar devam edecektir" ifadeleri buna örnektir. Bazen nassın neshe elverişli olmaması Rasulullah vefatı ile olur. Yani Rasulullah hayatında nassda nesh vaki olduğu sahih hiçbir rivayetle bizlere ulaşmamiş olur ve Rasulullah vefat edince, nass "muhkem" hale gelir. Muhkem çeşitlerinden birinci kısma muhkem li aynihi, ikincisine de muhkem li gayrihi denir. Muhkem li gayrini denmesi muhkemliğinin yani neshe elverişli olmamasının nassın bizzat kendisindeki bir karine ile olmaması ve aynca harici karineler yüzünden olmasındandır. Nassın kendisi neshe muhtemel olsa bile karine hariçten gelince muhkem li gayrini olmaktadır. 265. Lafızların geldikleri ifâde kalıplarında manaya delalet bakımından durumla­rını ve kısımlarını buraya kadar ele almış olduk. Gördüğümüz gibi bütün bu dört çeşit lafzın dördü de açık ve manaları nettir. Ne var ki derecelere ayırmamız, başka bir açıdan, lafizların o manayı ifade etmek için sevk edilip edilmemeleri., tahsisi ve te'vili kabul edip etmeleleri.. ve sonra mensuh olup olmamaları bakımından ya da daha ince bir ifade ile neshe elverişli olup olmaması açısındandır. Bu dört çeşit nassdan herhangi biri ile, lafizların manası ve ibarelerinin açık ola­rak ifade ettiği anlam gereği ne ise ona göre amel etmek fikıh bilginlerince kabul edilen ve ifade edilen hususlardandır. Yukarıdaki gibi bir ayrıma gidilmesinin pratik faydası kendisini, onların birbirleri ile çatışması anında gösterir. Buna göre manaya delaleti en güçlü olan, diğerine tercih edilir. Yani muhkem diğer üçüne tercih edilir. Müfesser nass'a, nass zahire tercih edilir. Daha genel bir ifede ile, açık manasının dışında başka bir manaya ihtimali daha az olanı, ihtimali çok olana tercih edilir. Manası açık olan nasslarla açık olmayanlar birbirleriyle ters yönden karşı kar­şıyadır. Manası açık "olmayan"dan maksadımız, manası mutlak olarak açık olmayan ya da kapsamı dahiline giren bazı fertlere delaleti açık olmayan demektir. Açık ol­mayan bazı nasslar hattı zatında açık olmadıkları için böyle olurlar. Onların ne anla­ma geldiğinin bilgisini yüce Allah kendisine saklamış olur. Ancak bu dediğimiz -hamdolsun- teklifi konularda değildir. Bunun dışında başka konulardadır. Mesela Sure başlanndaki Mukattaat harfleri böyledirler. Mesela Sâd "Kâf, Hâ, Yâ-ayn, Sâd", "Hâ-mîm, ayn-sîn-Kâf" vs. buna örnektirler. İşte sure başlarındaki bu harfle­rin ne demek öldükten bizim için açık değildir. Bunlann ne demek olduklarının bil­gisini yüce Allah sadece kendisine ayırmıştır. Bir de peygamberi Hz. Muhammcd'e bildirmiştir. Bazen de nassın manasının açık olmaması başka bir sebeptendir. Nassın kapsamı­na girebilecek bazı olgular tatbikinden doğabilir. İşte o zaman nassın manasının kapsamı ve boyutlan araştırılır. Bu şöyle yapılır Nassın açıkça ifade ettiği mana ile kapsamı dahiline girebilecek mesele nassın açıkça ifade ettiği meselenin niteliğini taşıyor mu taşımıyor mu diye, birbiri ile karşılaştırılır. Bu durumda kapalılık, lafzın zatından gelmiyor, aksine nassın kapsamı dahiline girebilme ihtimali olan ayrıntılara nassın tatbik edilmesinden geliyor. Manası tam olarak açık olmayan lafızları bilginler dört kısma ayınrlar. Bunlar bi­rinci ayrımda yaptığımız dörtlü ayrımın zıt yönden tam karşındırlar. Ve sırası ile "Hafi, Mücmel, Müşkil, Mütesabih" kısımlarına aynlır. Hafi Hafi, kapsamındaki bazı fertlere kendi bünyesi dışındaki bir engelden dolayı delaleti açık olmayan nasslardır. Fahrul-İslam Pezdevî, hafi'yi tarif ederken, manası lafzın bünyesi dışındaki bir engelden dolayı karışık, kastedilen maksat gizli olan ve ne anlama geldiği ancak kafa yorulmakla elde edilip anlaşılan lafızlardır, der. Hafi kelimesi kelime olarak, Arapların şehirde gizlenen, kendi benliğini değiştirmeksizin bir hileye başvurarak kayıplara kansan ve ancak aramakla bulunabilen bir kişinin bu durumunu ifade etmek için kullandıkları ihtifa mastarından türetilmiştir. Ki Arapçada "İhtefa fulanun" dendiği zaman yukardaki manaya gelmek üzere, kayıplara karıştı denmiş olur. İşte hafi kelimesi bundan türetilmiştir. Sanıyorum bu gün Mısır hukukunda bazı kanunların yorumunda yargı organları ile hukukçuların farklı şeyler söylemelerinin nedeni bu kabil sebeblerdendir. Hafi -yukar­da da ifade ettiğimiz gibi- kapsamına giren bazı fertlerde kapsamına giriyor mu girmiyoru mu diye, kapsamının kapalı olduğu durumlarda söz konusudur. Bu durumda fi­kıh bilginlerine ya da yargı organına düşen, nassın delalet ettiği açık ve net mana ile nassın kapsamına girip girmediği net olmayan mana arasında karşılaştırmayı yapmaya çılışmaktır. Eğer iki mana birbirine yakın ise ya da bir ise hüküm sabit olur. Yani o mana da nassın kapsamı içine alınır. Yok eğer manalar birbirine uzak görünüyorsa nassın hükmü o meseleye verilmez. Bu söylediğimiz husus bütün modern kanunlarda da aynen karşımıza çıkmaktadır. Zaten bu nedenledir ki çeşit çeşit kanun yorum ve nazariyeleri teori ortaya atılmakta ve yargı organlarının değerlendirmeleri birbirini tutmamaktadır. Fıkıh bilginlerinin hafi'ye verdikleri örneklerden bazilan şunlardır "Hırsız eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan başkalarına bir ibret olmak üzere ellerini kesin."[308] ayetinde geçen hırsız kavramına yan kesicinin ve kefen soyucunun da girip girmemesi fukaha arasında tartışmalıdır. "Hırsız"; başkalarına ait koruma altında olan bir malı bir yolunu bulup alan kimse demektir. Tarrar yan kesici ise, başkasının malını onun gözünün içine baka baka el çabukluğu ile alan adamdır. Tıpkı insanların ceplerinden paralarını alan cepçilerin yaptıkları gibi. Yan kesici hırsız gibi karanlığı firsat olarak kullanmıyor, aksine insan­ların dikkatsizliklerini ve kendi kişisel yeteneğini kullanıyor. "Kefen soyucu" ise kabirleri açıp ölülerin kefenlerini alan kişidir. İşte bilginler bu iki fiili icra eden kişilerin hırsız kavramına dahil olup olmadıkları konusunda hırsızlıktan bahseden ayetin kapalı olduğunu görmüşlerdir. Çünkü her ikisinin de hırsızdan başka kendilerine has isimleri vardır. Birisi Tarrar yan kesici diğeri de Nebbaş kefen soyucu dur. Yani bunlara kimse hırsız dememekte, aksine kendilerine ait özel isimleri verilmektedir. Madem ki bunların hırsız'dan başka isim­leri vardır, öyleyse hırsız kapsamına girmezler. Sonra ikinci bir açıdan, yan kesici, insanlar fark etmese ve bunu hissetmeseler de gündüz almaktadır. Yan kesicinin başkalarını avlaması o kişilerin dikkatsizlik içinde olmalarındandır. Yoksa yapılan işin karakterinden değildir. Kefen soyucuya da hırsız denemez. Çünkü çaldığı mal ha­yatta olan bir kişinin malı sayılmaz. Madem ki hırsızlık cezası ancak mahkemede dava açıktan ve duruşma yapıldıktan sonra veriliyor, şu halde ona hırsızlık cezası vermek mümkün değildir. Üstelik kefen, hırz koruma altında sayılmaz, ki onu alan hırsız kabul edilebilsin, işte bu değerlendirme dolayısıyla Ebu Hanife ve İmam Muhammed, yan kesiciye ve kefen soyucuya hırsızlık cezasının tatbik edilmeyeceği­ni söylemişlerdir. İmam Ebu Yusuf ve kalan üç mezheb İmamı İmam Şafii, Malik ve Ahmet hırsız kelimesinin genel kapsamı içine kefen soyucunun ve yan kesicinin de girdiğini söylemişlerdir. Çünkü iki fiili işleyen kişilerin yaptıkları ile hırsızlık kavramı gerçekleşmektedir, demişlerdir. Onlara göre insanlar bunlara başka isim vermişlerse bu o fiilin hırsızlık olmadığından dolayı değil, yaptıklarını çirkin gördükleri ve çok iğrenç buldukları içindir. Çünkü yankesici, başkasına ait koruma altında olan bir malı almaktadır. Hiç kuşkusuz bunu yapmakla o hırsız olmaz, ancak örf ve adet onu hırsız kabul etmektedir. Çünkü örfe göre, çalmak için gecenin karanlığına gizle­nen ya da herhangi bir biçimde kendisini gizleyen kişi ile insanlar uyanık iken onla­rın dikkatsizliğinden yararlanarak el çabukluğunu kullanan kişi arasında fark yoktur. Kefen soyana gelince, o da koruma altındaki bir mal almaktadır. Çünkü her mal kendi misline uygun bir koruma ile koruma altına alınır. Kefen ölünün mülkü ol­ması bakımından maldır. Sonra o malın kullar tarafından dava edecek şikayetçileri de vardır ki bunlar ölünün yakınlarıdır. Şu halde kefen çalan kişi tıpkı ölünün daha borçları ödenmeden bıraktığı miras malından çalan kişi gibi olmuş olur. Bir de mirasın tamamının borca batık olduğunu düşünelim, bu durumda geriye bırakılan miras tamamen ölünün mülkü sayılır. Şu halde ölünün velisi ve vasisi o kefeni dava edebilir. Bizzat aynı mülkiyetin sağ bir kimse için olduğunu düşünürsek görürüzki, alacaklılar o mülkiyete malik değillerdir; Ebu Hanife mezhebine göre vereselerin de malik olmadıklarını görürüz. Fakat iyi tahlil ettiğimiz zaman görürüz ki mülkiyet vardır ve mahkemede ölü adına dava edecek birisi de bulunmaktadır. Görüldüğü gibi hafal kapalılık lafzın kendisinden değil, uygulamasından gel­mektedir. Çünkü hırsız kelimesi kendi manasını ifadede açıktır ve nettir. Ne varki uygulamada tatbikin yapılması için biraz düşünmeye ihtiyaç olduğunu görmekte­yiz. Buna göre yargı makamındaki kişi eğer müctehid ise bu iki görüşten birisini tercih edip uygulamak zorundadır. Eğer müctehid değilse o zaman devlet başkanı bu görüşlerden birisini tercih eder ve uygulattırır. Uygulama esnasında görülen bir örnek daha verelim Rasulullah "Ka­til hiçbir şeye mirasçı olamaz"[309] buyurmuştur. Hadiste geçen "katil" kelimesinin ne anlama geldiği açıktır ve kelime bu manayı gayet net ve açık olarak ifade etmekte­dir. Kelimenin teammüden öldürme fiilini kapsadığında hiç şüphe yoktur. Fakat acaba yanlışlıkla öldürmeyi veya tesebbüben sebep olma biçiminde öldürmeyi ya da ortaklaşa öldürmeyi veya azmettirme biçiminde öldürme ile herhangi bir biçim­de yardımlaşmak suretiyle öldürmeyi de kapsıyor mu? İşte bütün bunlar bilginler arasında tartışmalıdır. Hiç kuşkusuz bu nedenle keli­meye hafa kapalılık gelmektedir. Yani bir kişinin katil sayılması hangi esasa temel kritere göre tespit edilecektir? Kişinin bir başkasını öldürürken kastı olup olmadı­ğına mı bakılacaktır, yoksa öldürmeyi bizzat kendisi mi yapmış yoksa birisi aracılığı ile mi gerçekleşmiş olduğu mu esas alınacaktır. Hangi kriter temel alınacaktır? İmam Şafii'ye göre bu kriterlerin hepsi gözönüne alınacaktır. Yani İmam Şafii'ye gö­re, katil niteliğini taşıyan herkes -bunu ister kendisi direkt olarak gerçekleştirmiş ol­sun isterse sebep olmak suretiyle olsun, ister kasıtlı ister kasıtsız olsun farketmez, katil denilebilen herkes- mirasçısına varis olamaz. Çünkü "katil" kelimesi genel an­lamı ile bunların hepsini içine alır. Görüldüğü üzere İmam Şafii katil lafzının zahiri­ni kriter olarak kabul edip esas almış ve harfi harfine tatbik etmiştir. Buna göre -işa­ret ettiğimiz gibi- katil mirasçısına varis olamaz. Hatta öldürme saldırı ve düşman­lık olmaksızın adil bir sebeple bile olsa katil yine de mirasçı olamaz, mirastan mah­rum olur. Malikîler, öldürmeyi, kastetme niteliğine ve öldürmenin tecavüz gayesi ile olup olmadığına bakmışlardır. Yani Malikîler iki illet aramışlardır. Direkt olarak olmasa bile sebebiyet var mıdır yok mudur? Bir de öldürme haksız yere midir, yoksa değil midir? Öldürme haklı yere ya da nefsi müdafaa veya bir mazerete binaen olmuşsa bu kişi mirasçı olur. Bir şartla katil ceza açısından cezaî mes'uliyeti üstlenebilecek kişilerden olmalıdır. Adil olarak yapılan öldürme, delinin ve çocuğun öldürmesi mi­rasa engel olmaz. Yine ne çeşit yanlışlık olursa olsun yanlışlıkla öldürme de mirasa engel değildir. Çünkü kasıt unsuru yoktur, işte Malikîlerin değerlendirmeleri de böyledir. Hanefi'lere gelince, onlara göre gözönüne alınması gereken sırf kasıt unsuru de­ğildir. Kişinin bizzat kendisinin yaptığı öldürme durumunda sebebe bakmalıdır derler. Sebep unsurunun yanında öldürmenin adil olmamasını ve bir mazerete bi­naen yapılmamasını ve öldürenin mükellef olmasını şart koşarlar. Buna göre yanlış­lıkla yapılan öldürme eğer bir mükellef tarafından gerçekleştirilmiş ise bunu mirasa engel olarak görürler. Sebep olmak suretiyle öldürmeler mirasa engel değildir, is­terse kasten ve tecavüz kasü ile yapılsın farketmez. Çünkü Hanefi'ler kişinin bizzat işlediği öldürmelerde sebebi gözönüne almışlardır. Onlara göre insanı katil yapan unsur bunun bizzat işlenmiş olması unsurudur, işte mirastan engellenme sebebi de böylece gerçekleşmiş olur. İmam Ahmed b. Hanbel gelince; ona göre mirasa engel olan öldürme İs­lam şariinin ceza öngördüğü öldürmedir. Çünkü şarii ona niye ceza tayin ediyor? Kişi şer'an katil sıfatına bürünmüş olduğu için eğer bir öldürmeye ceza tayin edil­miş ise bu ceza o niteliği pekiştiren bir unsur oluyor. Dolayısıyla öldürmenin hük­mü ne ise o gerçekleşmiş oluyor. Ki bizim örneğimizde bu hüküm mirastan mah­rum kalmaktadır. Bu değerlendirmelerden hafa'nın kapalılığın lafzın aslında olmadığını aksine lafzın cüzi, münferid olaylara tatbik edilmesi açısından sözkonusu olduğunu gör­müş olduk. Daha önce dediğimiz gibi, bu şekildeki hafe kapalılık çağımızdaki kanunlarda da vardır. Zaten kanun yorumunda bunca teorilerin ortaya atılması da bundandır. Yargı organlarının birbirleri ile ihtilaf etmelerinin nedeni de kanun maddeleri kap­samına giren olaylara, ilgili maddenin tatbik edilip edilemeyeceği noktasındaki fark­lı yaklaşımlar yüzündendir. Müşkil Müşkil Kendisi ile ne kastedildiği hafide olduğu gibi uygulamada ortaya çıkması ile değil bizzat lafzın kendisindeki bir illetten dolayı kapalı olan lafızdır. Şemsüleimme es-Serahsi der ki Müşkil kelimesi Arapların, "Eşkele ala keza" ifadele­rinden türemedir. Bunun manası, o şey kendi misli ve benzeri arasına girdi demek­tir. Buna göre müşkil benzer ve aynı olanlar arasında -onlardan ancak bir delil yar­dımı ile ayrılacak biçimde- kansan ve bu yüzden de kendisi ile ne kastedildiği belli olmayan lafızlardır. Müşkil hafi gibi değildir. Çünkü müşkilin ne anlama geldiği laf­zından anlaşılmaz. Tersine, tam olarak ne kastedildiğini anlamak için mutlaka başka bir delile ihtiyaç olur. Hafî'ye gelince onun lafzı açıktır, kapalılık sadece lafzın bazı fertleri de kapsayıp kapsamadığı noktasında meydana gelmektedir. Müşkil, müşterek lafızlarda bulunur. Müşterek lafiz, iki manadan birisine ya da tebaddül birbirinin yerine geçme yoluyla bir çok manaya delalet eden lafızlardır. Me­sela ayn kelimesi tebaddül yoluyla yani her değişik kullanımda başka manaya gele­rek birçok manaya gelir. Ayn kelimesi önce bildiğimiz göz anlamına geldiği gibi, malın bizzat kendisi ya da insanın bizzat kendisi anlamına gelir. Yine ayn kelimesi casus anlamına da gelir. Ayn kelimesinin cümlede bu manalardan hangisine geldiği ya da bir karine ile cümlenin içinde veya dışında var olan bir karine ile anlaşılabilir. Bir başka örnek kuru' kelimesidir. Bu kelime yüce Allah'ın "Boşanmış kadınlar kendi başlarına evlenmeden üç kuru' süresi beklerler, 'Eğer onlar Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorlarsa rahimlerinde Allah'ın yarattığım gizlemeleri kendi­lerine helal olmaz."[310] ayetidir. Şafiîler ayette geçen kuru' kelimesini iki adet kanı arasındaki temizlik dönemi olarak teftir etmişlerdir. Hanefîler ve başka fikıh bilginleri ise onu temizlik süresi olarak anlamışlardır. Her iki zümrenin tercih ettikleri mana, ayetin ifadesi dışındaki bir karineye dayanılarak yapılmıştır. Aslında kuru' kelimesi iki manayı ifâde etmeye de elverişlidir. Hanefilerin kuru' kelimesini adet kanı olarak yorumlarken delilleri, Rasulullah şu hadisi şerifidir "Cari­yelerin boşanması iki, iddetleri de iki adet kanı hayız süresidir."[311] Eğer bu hadis gerçekten sahihse, kuru' kelimesinden maksadın hayız olduğuna delil olabilir. Ne var ki İmam Şafii bu hadisin Peygamber'e ait olduğunu sahih olarak görmüyor. Hanefîler yine yüce Allah'ın "Rahimlerinde Allah'ın yarattığım gizlemeleri ken­dilerine helal olmaz"[312] ayetini de delil olarak gösterirler. Allah'ın kadınların rahimlerinde yaratmış olduğu adet kanıdır hayız; yoksa temizlik değildir. Şu halde kuru' kelimesinin temizlik değil, adet kanları olması uygun düşmektedir. Tümevarım metodu ile şöyle bir tarayacak olursak, İslamî ölçülerin müsbet ve mad­di şeylere bağlandığını, yoksa menfî şeylere bağlanmadığını müşahade ederiz. Ma­dem ki durum böyledir, o halde bu gibi ibarede en uygun olanı kuru' kelimesinin adet kanları için kastedilmiş olması, temizlik için olmamasıdır. Çünkü Peygamber dilinde kuru' kelimesi adet kanları için kullanılmıştır. Zira Rasulullah "Kuru zamanlarında namaz kılma"[313] buyurmuştur. Namaz, temizlik zamanı de­ğil, adet kanı zamanı bırakılır. İmam Şafii'nin kuru' kelimesini temizlik olarak an­larken dayandığı delil yüce Allah'ın şu ayetidir "Kadınları boşamak istediğiniz za­man onları iddetleri içinde boşayın."[314] Bid'i olmayan sünnî[315] talak an­cak kadının adet kanından temiz olduğu bir sırada verilebilir. Bu da gösterir ki iddet temizlik süresi sayılarak beklenecektir. Yoksa adet kanı süreleri sayılmayacaktır. Çünkü kuru' kelimesinin adet kanı yerine temizlik olarak tefsir edilmesi daha yakın bîr ihtimaldir. Çünkü kuru' demek, sözlükte birbirine katmak ve bir araya getirmek demektir. Hiç kuşkusuz temizlik süresi kanın rahimde birikip toplandığı dönemdir. Adet kanı dönemi de bu kanın rahimden dışarı atıldığı ve salıverildiği dönemdir. Şu halde kuru' kelimesi ile temizlik döneminin kastedilmiş olması daha uygundur. Zira bu yorum kelimenin sözlük manasına daha yakındır. Fıkıh bilginlerinin bu lafızdaki işkâl'i müşkilliği gidermek için nasıl çaba sarfettiklerini hep birlikte görmekteyiz. Hz. Peygamber'in sünneti yardımı ile bu yorum yapılırsa ortada müşkillik kalmaz. Müşkillik manadaki müştereklikten kaynaklan­maktadır. Ancak hadisin Kur'an nassı ile birlikte değerlendirilmesi ve bazı delillerin bazdan ile birlikte düşünülmesi ile bu müşkilliği ortadan kaldınr. Bazen de müşkillik fikıh bilginlerinin ve tefsirdlerin müşkil gördükleri naslarda da olur. Mesela yüce Allah'ın şu ayetine bakalım "Kadınlarınızdan fuhuş ya­panlara içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin. İçinizden fu­huş yapan her iki tarafa ceza verin. Eğer tevbe eder uslanırlarsa artık onlara ceza verip eziyet etmekten vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir." [316] Birinci ayet no 15 fuhuş yapan kadınlara baskı yapılacağı ve evlerine kapatıla­cağı ve yüce Allah onlara iki kapıdan birisini, yani ya ölümü ya da evlenmeyi nasibetmek suretiyle, bir yol açıncaya kadar dışan çıkmalarına izin verilmeyeceği nokta­sında açıktır. Manası nettir. İkinci ayet ise no, 16 fuhuş yapan iki kişiye ceza verileceği, mesela vurulacağı noktasında açıktır ve nettir. Ayette bunların iki erkek veya iki kadın olduklarını düşünmemizi engelleyen bir kayıt bulunmamaktadır. Bazıları bunlann iki erkek olduklarını söylemişlerse de bu görüşü destekleyen herhangi bir delil yoktur. Bu bakış açısı tefsir bilginleri arasında yaygındır. Ancak biz bu iki kişi­den kastın iki erkek olduklarına dair bir delil göremiyoruz. Akla en yakın ve Arapların o zamanki alışkanlıklarına en uygun olanı, zikredilen iki kişiden birisinin erkek, birisinin de kadın olmasıdır. Çünkü iki erkek arasında eş­cinsellik Araplar arasında bilinen bir fuhuş biçimi değildi. Zira rivayete göre Şam'ın fethi sırasında, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer zamanlarında orada eşcinselliğin yaygın olduğu görüldü. Ve kumandan Halid b. Velid eşcinselliğin hükmünün ne olduğu­nu öğrensin diye Medine'ye birisini gönderdi. Kısacası; fıkıh bilginleri bu iki ayetle zina ayetinin arasındaki çelişmeyi uzlaştır­mak için çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Zina cezası ayeti; "Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun."[317] emridir. Ekseri bilginle­re göre bu ayet, önceki iki ayetin hükmünü yürürlükten kaldırmıştır nesh etmiştir. İlk bakışta bize ayetler arasında bir nesh yok gibi geliyor. Çünkü neshe iki ayet arasında uzlaşma olmadığı zaman ya da açıkça nesh olduğu bildirildiği zaman gidilir. Nesh konusu günümüzdeki kanunlarda da vardır. Mesela daha önce çıkarılmış olan bir kanunu yürürlükten kaldırılması böyle bir niteliktedir. Bir kanun ancak ikinci çı­karılan kanunun birinciyi yürürlükten kaldırdığı ifade edildiği zaman ya da bir ko­nuda birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan iki kanun çıkarıldğı zaman yürürlükten kalkar, işte bu durumda ikinci çıkan kanun birinciyi yürürlükten kaldırmış olur. Bu­na zımmî ilga üstü kapalı yürürlükten kaldırma denilir. İşte İslam hukukunda da nesh aynen böyledir. Yani bir mesele hakkında birbiri ile çelişen iki nas olduğu za­man nesh düşünülür. Oysa bizim yukarıda verdiğimiz ayette durum böyle değildir. Çünkü her iki ayet de birbiri ile çelişik ve tenakuz halinde değildir. Birinci ayet "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlar..." diye başlar ve bu ayet kadınlara dair özel bir hüküm beyan eder. Ayete göre, kadınlardan fuhuş yapanlar bir evde hapsedilir ve oradan ya ölü ya da evli olarak dışarı çıkabilir. İkinci ayet ise erkeklere ve kadınlara şamil kapsayan bir hüküm ifade ediyor. O da bunların "ceza"ya müstehak olduklarıdır. Üçüncü ayet ise şu ayettir "Zina eden kadın ve zina eden erkekten herbirine yüz sopa. vurun."[318] Bu ayet de verilecek cezanın miktarını beyan etmek­tedir. Buna göre ayetler arasında herhangi bir tenakuz, çelişme yoktur. Tersine tam bir uzlaşma vardır. Şu halde nesh de yoktur. Bu aç ayetin toplamından apaçık ve net iki hüküm çıkmaktadır. Birincisi zina edenlere yüz sopa vurulur; ikincisi ka­dınlar ölünceye ya da yüce Allah kendilerine bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedi­lirler. Kadınların hapsedilmesine karşılık erkekler de yüz sopa cezasından sonra sür­gün edilirler. Verdiğimiz iki misalden de anlaşıldığına göre naslardaki işkalin müşkillik manası, hükmün anlaşılamıyacağı biçimde kapalılık değildir. Tersine manası lafızlar­da veya üslupta ihtimalin bulunması demektir. Lafizda ihtimalin bulunması, manayıtevil yapıldıktan ya da tercihde bulunulduktan sonra anlaşılır hale getirmektedir. Bu nedenle kapalılık, nisbî kapalılık kabilinden sayılır. Yoksa -nas mesela ayet ise- sünnetin tefsirine muhtaç olan kapalı kabilinden olmaz. Tefsirinden sonra yorum için bakış açılan ne kadar farklı olursa olsun nass açık net ve her bakış sahibine açık hale gelir. Bugünkü modern kanunlarda bu durum aynen vardır. Çünkü çoğu zaman kanu­nun lafzı müşkil ve kapalı olur. Bu durumda hukukçular ve yargı görevinde bulu­nanlar, kanunun mutlaklığının kaldırılması için hazırlık tutanaklarına ya da tarihî kaynaklara baş vurmak ihtiyacını duyarlar. Ya da kanunun ifâdelerinden ve içindeki fikri bütünlükten, kanun koyucunun maksatlarını anlamaya ya da haddi zattında adaleti ve hakkı gerçekleştirmeye daha yakın olan ne ise, kanun lafzını da gözardı et­meden, onu gerçekleştirecek hükmü vermeye çalışırlar. Mücmel Mücmel İçinde birçok durumu ve hükmü bulunduran ve bir açıklayıcı ol­madan bunların ne oldukları bilinmeyen naslardır. İmam Pezdevi mücmelin mana­sını beyan ederken "Usul" isimli eserinde şöyle söylemektedir "Mücmel, içinde bir­çok mananın bir araya geldiği bundan ötürü maksadın ne olduğu ibarenin bizzat kendisinden anlaşılamayacak derecede kapalı olan, manasının anlaşılması için so­ruşturmaya, araştırmaya, ve derin düşünmeye ihtiyaç olan naslardır." Bu tariften mücmel, müşkil ve hafi arasındaki fark da ortaya çıkmaktadır. Mücmelin manasının lafzından anlaşılması mümkün değildir. Bunun için manasının ne olduğunun, çeşit­li biçimlerinin ve birçok dallarının ne olduklarının anlaşılması için manasını açıkla­yacak bir beyan ediciye ihtiyaç vardır. Bu açıklayıcı beyandan sonra, düşünenler, fi­kir yürütenler için yine de kafa yoracak nokta bulunur. Kur'an'ın ekseri ibareleri mücmeldir ve bunları sünnet açıklamıştır. Mesela namaz Kur'an'ın emridir. Fakat Kur'an namaz kılmayı mücmel bir biçimde emretmektedir. Daha sonra sünnet bu­nu tam ve yeterli biçimde açıklamıştır. Mesela zekata bakalım. Kur'an onu da müc­mel olarak zikretmiş sonra da sünnet açıklamıştır. Hacc yapılış biçimini de Rasulullah beyan etmiş ve "Menasikinizi hacca dair ibadetlerinizi benden alınız öğreniniz"[319] buyurmuştur. Diğerleri de böyledir. Alışveriş de Kur'an'da mücmel olarak beyan edilmiştir. Sonra sünnet alışverişleri aynntısı ile beyan etmiş, insanların birbirleriyle alışveriş ilişkilerini düzene koyacak biçimde açıklamıştır. Suç ve ceza ahkamı da böyledir. Kur'an diyet verileceğini açıkça ifade etmiş, sün­net de bunun ne kadar olacağının ayrıntısını ve durumlarını açıklamıştır. Kur'an yaraların da birbirlerine kısas edileceğini ifâde etmiş, sünnet çeşitli yaraların durumla­rını teker teker beyan etmiştir. İşte böyle sünnet tarafından açıklanmayan hem de artık kapalılık kalmayacak biçimde açıklığa kavuşturulmuş olmayan bir mücmel yoktur. Kur'an'daki müşterek lafizlar da mücmel sayılır. Tabii bu müşterek lafzın iki manasından birisi ancak sünnet tarafından anlaşılabiliyorsa ya da o iki manadan bi­risi ancak bir nas ile bilinebiliyorsa bu takdirde mücmelden sayılır. Ekseri bilginlere göre, mücmel açıklandıktan sonra müfesser'e dönüşür. Artık te'vil ve tahsis kabul etmezler. Beyanı bilinmezden önce -bunu bilmeyen kişiye gö­re- manası belli olana kadar kapalı olabilir. Mücmelin beyanının Rasulullah'ın haya­tından sonraya kalması mümkün değildir. Fakat mücmel'in beyanı gelişinden daha sonraya bırakılabilir. Bazı fifah bilginleri "Mücmel beyan edildikten sonra zahir ola­bilir"; müfessirler "Nass olabilir, muhkem olabilir" demişlerdir. Ancak mücmel hakkında sadece bu hükümlerden birisi tahakkuk etmez. Ebu Zeyd Debusi der ki Mücmel beyan edildikten sonra müfesser ve zahire ne gerekiyorsa o ona da gerekir. Hatta denilmiştir ki "Mücmel bazan beyandan sonra iyice düşünmeye ihtiyaç olan müşkile bile dönebilir." Buna örnek olarak faiz hadisini gösterirler. Rasulullah sözkonusu hadiste şöyle buyurmuştur "Altını altınla, gümüşü gümüşle, buğdayı buğdayla, arpayı arpa ile, tuzu tuz ile, hurmayı hurma ile, cinsi cinsine, eşit ve peşin olarak satınız mübadele ediniz. Bu maddelerin cinsleri değişik olursa -peşin ol­mak şartı ile- nasıl isterseniz az, çok satabilirsiniz."[320] Bilginler bu hadisin riba faiz ayetinde geçen riba keli meşininin mücmelliğini be­yan eden bir hadis olarak değerlendirirler. Riba ayeti şudur "Faiz yiyen kimseler ka­birlerinden nph şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar." [321] İşte ayette geçen riba kelimesinin mücmelini açıklamak üzere gelen yukarı­daki hadisten sonra müşkil olmuştur. Çünkü illetinin ne olduğunu bilmeye ihtiyaç duyulmaktadır. İlletini bilmeye şu yönden ihtiyaç vardır. Hadisin hükmü sıralanan altı madde benzeri şeylerin, mübadelesine ancak bu yolla tatbik edilebilecektir. [322] Riba meselesinde gerçek olan şudur ki, Kur'an ayeti mücmel değildir. Belki biraz kapalılık varsa da mücmel değildir. Ayeti beyan eden Rasulullah veda haccındaki ifadesidir. Orada Rasulullah şöyle buyurmaktaydı "Dikkat edin! Cahiliyyet devri rîbası kaldırılmıştır. Kaldırmaya başladığım ilk riba, amcam Abbas b. Abdulmuttalib'in ribasıdır." [323] Kur'an zikredilen riba faiz hadiste mevcut olan ribadan başka bir ribadır. Çünkü Kur'an'da zikredilen riba borç ribasıdır. Yani veri­len bir borç karşılığı alınan fazlalıktır. Bu nedenle aynı ayetin sonunda yüce Allah "Eğer tevbe edip faizcilikten vazgeçerseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık et­mezsiniz haksızlık da edilmezsiniz,"[324] buyurmaktadır. Bu çeşit ribaya nesie ribası denir. İbn Abbas'a göre haram olan riba da sadece bu ribadır. Hadiste zikredilen ikinci riba çeşidine gelince, bilginlerin örfünde buna "alışveriş riba"sı denilir. Bu altı madenin ve benzerlerinin ribaya konu yapılmasının maksadı şudur Gerçi altı maddeye benzer olan öteki maddelerin neler olduklarında bilgin­ler çeşitli ölçüler koymuşlardır. Evet bunların ribaya konu olarak zikredilmelerinin sebebinin, bunların sadece dar ve belli bir sınırda mübadeleye konu edilmelerinin amaçlanmasındandır. Çünkü bu maddelerin bazıları alım-satıma konu olmaya elve­rişli nesneler değildirler. Altın ve gümüş bu sınıftandır. Bunlar alışverişe konu ol­mak yerine, maddelerin değerlerinin ve kıymetlerinin ifadesi için kullanılırlar. Kalan bazılarının kayıtsız ve şartsız alışverişe konu olmaları ise bu maddelerin karaborsaya düşmelerine ve bîr grup İnsanın bu maddelerden mahrum kalmalarına yol açma özelliğindendir. Bu nedenle bu altı maddenin mübadelesine sınırlama ve birtakım kayıtlar getirilmesi bu yüzdendir, Müteşabih 274. Müteşabih Manası kapalı olan, bilginlerin akıllarının manasını anlamaya yet­meyeceği, hakkında kitaptan ve sünetten açıklayıcı bir ibare bulunmayan lafızlardır. Müteşabih hakkında insan aklının teslim olmaktan ve manasını yüce Allah'a havale etmekten, acizliğini ve eksikliğini itiraf etmekten başka çaresinin olmadığı lafızlardır. Müteşabih konusunda iki noktaya temas etmeliyiz A- Kur'an'da müteşabih ayetler vardır. Bu herkes tarafından kabul edilen ve üze­rinde kuşku olmayan bir meseledir. Örnek olarak yüce Allah'ın şu ayet-i kerimesini verebiliriz "Sana kitabı indiren O'dur. O'nun Kur'an'ın bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşabibtir. îşte kalplerinde eğrilik olanlar fitne çıkarmak ve onun te'viline yeltenmek için müteşabih ayetlere yapışıp onlarla uğraşır dururlar. Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye eri­şenler ise "Ona inandık. Hepsi Rabbimiz tarafindandir" derler. Bu inceliği ancak akl'i selim sahipleri düşünüp anlar. Onlar şöyle yakanrlar Rabbimiz! Gelmesinde şüphe edilmeyen bir günde insanları mutlaka toplayacak olan sensin. Allah asla sö­zünden dönmez."[325] Ancak bilginler müteşabih ayetlerin miktarı hakkında ihtilaf içindedirler. İbn Hazm Kur'an'da sure başlarındaki huruf-u mukattaa ve yeminler dışında müteşa­bih yoktur, der. Kur'an'da yeminlerden kastımız "Kıyametgününe yemin ede[326] ve "Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına,güneşi takip ettiği müddetçe aya,güneşi tam görünen gündüze., yemin ederim."[327] şeklindeki ayetlerdir. Bazı bilginler ise "müteşabih İbn Hazm'ın işaret ettiği ayetler ve Kurban ayetleri içinde de müteşabihlik havasını veren ayetlerdir." Mesela "Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir.[328] Rahman Arfa istiva etmiştir.[329] ayetler buna örnektir"derler. Bilginler geçmişte de günümüzde de bu ayetlerin manası hakkında ihtilaf etmiş­lerdir. Bazı bilginler ayeti teil etmişler ve bu yolla onu müteşabihlikten çıkarmış­lardır. edenler ayeti te'vilden sonra, mesela hafi sınıfına katmışlardır. Artık müteşabih kategorisine katmamışlardır. Çünkü ayetin karşısında teslim ve manasını Allah'a havale etme tutumu içinde olmamışlardır. Madem ki tavırları budur o halde ayeti müteşabih kategorisine katmamış olmaktadırlar. B- İçinde mükellefiyetlere ait hükümler bulunan ve İslam şeriatını belkemiği olan hükümlerin bulunduğu ayetlerde müteşabihlikten herhangi bir eser yoktur Tersine hepsi ya kendiliğinden açık ve nettir, ya da Rasulullah'ın beyanı ile açıklık kazanmıştır. Çünkü Rasulullah "Size gecesi de gündüzü gibi olan doğru bir yol bırakttm"[330] buyurmuştur. Şu halde mükellefiyetlere dair ahkam arasında açık ve net olmayan hiçbir şey yoktur. Ya da -en azından- aklın manasını anlayamayacağı hiçbir şey yoktur. İşte Rasulullah'ın bize bıraktığı ancak böyle olursa apaçık ve net bir doğru yol olmuş olur. Buraya kadar Kur'an naslarının ve hadislerin ahkama delalet yönünden ta­sımlarını verdik ve her birine örnekler getirdik. Ve özellikle, İslam ceza hukukuna dair örnekler verdik. Bundan hedefimizi, okuyucu, Kur'an'ın ve sünnetin suçları ve cezalarını beyan etmeye ne derece önem verdiği hakkında bir kanaate sahip olsun; ve suçlara ve bunların cezalarına dair bir çok ahlakın kitapta ve sünnette açıklanmış olduğunu ve İslam şeriatının insanları başıboş bırakmadığını görmüş olsun. Te'vil Buraya kadar birçok yerde işaret ettiğimiz halde kendisinden söz etmediğimiz bir konu daha vardır. Bu konu te'vil konusudur. Biz daha önce delalet kısımlarından söz ederken birçoklarının te'vili kabul ettiklerinden söz ettik. Zahir ve has, te'vili ka­bul ederler dedik. Hafi, müşkil ve mücmel beyan edildikten sonra ya da anlaşıldıktan sonra -ihtilaf olmakla birlikte- te'vili kabul ederler dedik. Peki acaba te'vil nedir? Bazı yazarlar fıkıhta te'vili, ahkamın ta'lili ile bir görürler. Oysa te'vil denilince kastedilen bu değildir. Çünkü ahkamın ta'lili demek, nassın geldiği konuda çalıştırılmasıdır. Fakat nas çalıştırılırken illetinin bulunduğu başka yerlerde de aynı hükmün verilebilmesi için dayandığı illet çıkarılır. Bu yapılan nassı zahir manasından çı­karmak ve başka illetin alanına tecavüz ettirmek değildir. Oysa te'vil lafzı zahir manasından çıkarıp muhtemel olduğu fakat zahir olmadığı başka bir manaya taşımaktır. Te'vilin üç şartı vardır A- Lafiz te'vil edildiği manaya muhtemel olmalıdır. O manaya tamamen yabancı bir mana olmamalıdır. B- Ortada te'vil yapmak için bir sebep olmalıdır. Yani nassın zahiri dinden olduğu zorunlu bilgi ile belli olan yerleşik genel kurala aylan olmalıdır. Ya da senedi daha güçlü bir nassa aykırı olmalıdır. Hadisin Kur'an'a aykırı olması senedi daha güçlü bir nassa aykırılığa örnektir. Bu durumda hadis te'vile elverişli olur ve tamamen atılaca­ğına te'vil edilmiş olur. Veya nas delalet yönünden kendisinden daha güçlü olan bir lafza aykırı olur. Mesela te'vil edilecek olan nas "zahir" aykırı düştüğü nass ise o ko­nuda "nass" olur Nass delalet yönünden zahirden daha güçlüdür. Veya te'vil edile­cek lafiz o mevzuda "nass," aykırı düştüğü ise "müfesser"olabilir, ki müfesser delalet yönünden daha güçlüdür, işte bütün bu durumlarda o lafız te'vil edilir. C- Te'vil senetsiz olmamalıdır. Tersine te'vilin, te'vil edilen nastan daha güçlü bir senedi olmalıdır. Sonra te'vil iki kısma ayrılır. 1- Te'vilin birinci kısmı, müteşabihlik havasını veren ayetlerin ve hadislerin te'vilidir. Mesela "Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir."[331]ayetinde ge­çen el kelimesini, sultan otorite veya güç anlamına te'vil etmek ya da "Bilakis Al­lah'ın elleri açıktır dilediği gibi verir."[332] ayetindeki el kelimesini cö­mertlik ve sehavet diye te'vil etmek, yine "Rahman arş'a istiva etmiştir."[333] ayetindeki aistiva "kuşatma" anlamına te'vil etmek buna örnektir. Bütün bunlar bir tefsir çeşididir. Bilginleri bu davranışa iten sebep de yüce Allah'ı sonradan olma yaratıklara benzemekten tenzih etmektir. Çünkü yüce Allah "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur."[334]buyurmuştur. Sonra insan aklı da bu te'vili gerekli görmektedir. Çünkü bu ayet yukarıda işaret ettiğimiz bütün şartları da tutmaktadır. Burada şunu belirtmek zorundayız Bazı bilginler bu yapılanı te'vil saymamakta­dırlar. Onlar buna meşhur mecaz demektedirler. Meşhur mecaz, manası nassın te'vilinden değil, bizzat zahirinden anlaşılan lafızdır. Bir Arab'a "Vali şehre el koy­du" dendiği zaman, o bundan valinin otoritesinin şehre hakim kılındığını ve otori­tesinin şehre yayıldığını anlar. Şu halde yüce Allah'ın "Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir"[335] ayetinin zahirinden "kudreti ve otoritesi" anlaşılmış olur. Bu ahid sözleşme Allah ile yapılmış bir ahiddir. Bu te'vili yapmaya sürükleyen de işaret ettiğimiz gibi yüce Allah'ı mutlak biçim­de yaratıklara benzemekten tenzih etmektir. 2- Te'vilin ikinci kısmına gelince Teklifi ahkama dair naslann te'vilidir. Bu çeşit te'vilin sebebi, ayetlerin ve hadislerin ifade ettikleri hükümler arasındaki zahirî çeliş­kiyi ortadan kaldırmaktır. Burada te'vil her iki nassın çalıştırılması ile amel edilmesi ile yapılır. Çünkü nasların tefsirinde bir kural vardır Bir lafzı çalıştırmak onu ihmal etmekten bir yana bırakmaktan daha evladır. Tefsirdeki bu kural gereği, iki nassın da çalıştırılması için birisinin te'vil edilmesi gerekir. Âm lafızların tahsis edilmeleri de te'vildir. Hatta bu teklifi hükümler sahasında gelen naslann te'vilinde en açık olan çeşittir. Mutlak lafizları tahsis etmek de bir te'vildir. Am lafızların tahsisine örnek olarak şu ayetleri verelim Yüce Allah alışveri­şi helal kıldığı "Allah ticareti helal, faizi haram kılmıştır"[336] ayeti ile "Ey iman edenler, aranızda karşılıklı rızaya dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı batıl haksız ve haram yollar ile aranızda alıp vererek yemeyin."[337] ayetleri şu hadislerle tahsis edilmiştir Rasulullah malların daha pa­zara gelmeden şehir dışında karşılanıp kapatılmasını yasak etmiştir.[338] İşte bu çeşit alışveriş sözünü ettiğimiz yasaklıktan dolayı haram olmuştur. Şu halde bu yasaklık, alışverişi mubah kılan ayeti tahsis etmiş olur. Yine Rasulullah alışveriş yapar­ken karşı tarafi aldatmayı yasak etmiştir.[339] Yiyecek maddelerini karaborsa yapmak için stok yapmayı yasak etmiştir. Şu halde bütün bu yasaklanmış olan alışveriş çeşit­leri genel helallik ifade eden nasları tahsis etmektedir. Daha önce zikrettiğimiz gibi bütün bunlar te'vil çeşitlerindendir. Bir örnek daha verelim "Hamile olan kadınların bekleme süresi ise doğumlarını yapmalarıdır."[340] Bu ayetin zahirine göre bir kadının kocası ister ölmüş de bundan dolayı iddet bekliyor olsun, isterse boşanmış da iddet bekliyor olsun, hamile ise çocuğunu dünyaya getirmekle iddeti sona erer. Bir başka ayette yüce Al­lah "Sizden ölenlerin geride bıraktıkları esleri kendi baslarına dört ay ongun bek­lerler"[341] buyurmaktadır. Bu ayet ise kocası vefat eden kadının iddet süresinin dört ay on gün olduğunu ifade etmektedir. Kocası ölen kadın ister hamile olsun, isterse olmasın fark etmez. Bu iki ayetin zahirleri birbiriyle çelişmektedir. Ancak vefat iddeti bekleyen kadının iddeti eğer hamile değilse diye tahsis edilirse arada hiçbir çelişki kalmaz. Mutlak'ın kayıtlanmasına örnek olarak şu ayeti verelim "Leş, kan, domuz eti Al­lah'tan babası adına boğazlanan... sizlere haram kılındı."[342] ayeti ile "De ki bana vahyolunanda Kur'an'da onu yiyecek kimse için, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka haram edilmiş birşey bulamıyorum."[343] ayetlerine bakalım. Birinci ayette kan kelimesi mutlak olarak zikredilirken ikinci ayette mu­kayyet olarak yani akıtılmış kan biçiminde zikredilmektedir. Ayetlerin hükmü aynı konudadır. Şu halde mutlak olarak zikredilen "kan" kelimesini mukayyet olarak ya­ni "akıtılmış kan" olarak anlamak gerekir. Yüce Allah yanlışlıkla öldürme keffaretinde "Mü'min bir köle azâd etmesi ve ötenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir."[344] buyurmuştur. Bu ayette yanlışlıkla öldürme kefiareti olarak azad edilecek kölenin mü'min köle olacağı zikredilmektedir. Oysa yemin, zıhar keffaretlerinde mutlak olarak zikredil­mektedir. Zıhar şahsî bir suçtur. Kişi hanımına Sen bana anamın sırtı gibisin der, ya da karısını kendisine evlenmek haram olan bir yakını kadına benzetir, yani sen bacım gibisin, der, veya buna benzer birşey söylerse., böyle diyen bir kimse, bir kö­le azad etmedikçe veya altmış gün oruç tutmadıkça veya altmış fakiri doyurmadıkça karışana yaklaşamaz. Lafzın mutlak olması durumunda fikıh bilginlerinin çoğunlu­ğu, mutlak mukayyed'e hamledilir yani onun kategorisine katılarak mukayyed ola­rak anlaşılır, derler. Delaletler Bizim yukardan beri ele aldığımız şeyler, yani lafızların ifâde ettikleri şey­ler... Naslardaki açıklık gücünün boyutları... Tefsir ederken nasların bazılarının bazılarına hamledilmeleri birindeki kayıtlann öbürünün manasını açıklarken gözönüne alınmaları naslardan hüküm elde etme ve nasların ifade ettikleri manalar... İş­te bütün bunlara biz "Nasların Delaletleri" diyoruz. Ne varki bu delaletlerin yönü çeşit çeşittir, birbirinden farklı farklıdır, yani bir lafzın kendisinden kaynaklanan ve dallanan birçok delaletleri vardır. Hanefî fikıh bilginleri bu delaletleri dört kısma ayırıyorlar 1- İbare'nin delaleti, 2- İşaretin delaleti, 3- Nassın delaleti, 4- İktiza'ın delaleti. Ancak Fıkıh bilginlerinin cumhuru bu delaletlere bir beşincisini daha ekliyorlar "Mefhumu'l-muhalefe"... Şim­di biz bu delaletleri teker teker ele alalım ve örnekler vererek açmaya çalışalım. İbarenin Delaleti 279. İbarenin delaleti, lafızdan anlaşılan mana demektir. Lafiz ister o manada za­hir olsun isterse nass olsun, ister muhkem olsun isterse muhkem olmasın fark et­mez. Bir mana için sevk edilmiş lafızdan anladığımız her mana -lafzın o manaya de­laleti hangi güçte olursa olsun- ibarenin delaleti sayılır. Daha önce verdiğimiz ör­nek ayetler buna da aynen örnektir. Mesela yüce Allah "O halde pislikten, putlar­dan sakının, yalan sözden sakının." [345]buyurmaktadır. Bu ayetin ibare­sinin delaletinden, yalan şahitlik yapmanın suç olduğunu anlıyoruz. Bir başka ayet­te yüce Allah "Onlar ki yalan şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıklarında vakar ile oradan geçip giderler."[346] buyuruyor. Bu ayetin ibaresinden ya­lan şahitlik yapmanın haram olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü ayet mü'minlerin vasıflarını zikretmek için sevk edilmiştir. Şu halde ayet yalan şahitlik etmenin haram ol­duğunu ve bu hareketin iman ile bağdaşmayacağını ifade etmektedir. Buna göre de devlet başkanının yalan şahitliğe caydıncı bir ceza koyması gerekir. Başka bir örnek de şu ayet-i kerimedir "Haksızlıkla yetimlerin mallarım yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıktnmış olurlar. Zaten onlar alevlenmiş ateşe gire­ceklerdir."[347] Bu ayette nassın ibaresinden, yetimlerin mallarının haksız yenilmesinin zulümlerin en çirkini olduğu anlaşılmaktadır. Bundan da bu fiilin suç olduğunu ve kıyamet günü yüce Allah'ın vereceği cezanın yanında dünyada da bir cezasının olacağını ve bunu devlet başkanının tayin edeceğini anlıyoruz. Nassın İşareti İşaretin Delâleti İşaret, lafzın ibaresi dışında delaiet ettiği fakat bu ibarenin bir sonucu olarak gelen bir manadır. Nassın işareti kelimelerin cümledeki dizilişinden anlaşılır. Fakat ibarenin bizzat kendisinden anlaşılmaz. Bir örnek verelim "Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın."[348]buyurulmaktadır. Bu ayetin ibaresinden bir insanın hanımları arasında adil davranmayacağma emin olması halinde bir eşten da­ha fazla nikahlanmasının helal olmayacağı, işareti ile de işlere karşı -ister bir tane ol­sunlar isterse daha fazla- adaletin gözetilmesinin her zaman vacip olduğu, eşe zu­lüm etmenin haram olduğu ve eşine eziyet eden kişiye devlet başkanının ta'zir ce­zası getirme yetkisinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Bir başka örnek daha verelim "anların annelerin örfe uygun olarak yiyeceği ve giyeceği, çocuk kendisinden olan babaya aittir."[349] Bu ayetteki emir, ibaresi ile çocuğun nafakasının babaya ait olduğu çocuğun mülkiyete ve ihtisasa özel olarak ait olmak benzer biçimde babaya tabi olduğunu ifade etmektedir. Çün­kü ayet baba için "Çocuk kendisine ait" diye bir niteleme getirmektedir. Babanın çocuğuna bir çeşit sahipliği söz konusu olduğuna göre, bunu işaretinden çocuğun malının da mülkiyet şüphesi ile babaya ait olacağı anlaşılmaktır. Bunun için baba çocuğunun malını alacak olursa hırsız sayılmamaktadır ve eli kesilmemektedir. Bu anlayışı, Rasulullah "Sen de malın da babana aitsiniz"[350] ifadesi destekle­mektedir. Madem ki babanın oğlunun malında bir çeşit mülkiyeti söz konusudur, o halde babanın eli kesilmez. Bir başka örnek de sahte evrak düzenlemenin haramlığına dair olan ayettir. Yüce Allah borçlanma ve borçların yazılmasını emrettiği ayette şöyle buyurmaktadır "Ey iman edenler, belirlenmiş bir süreye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu ya­zın. Aranızda bir yazıcı da adaletle onu yazsın. Hiçbir katib Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın, yazsın. Üzerinde hak olan borçlu da yaz­dırsın, Rabbi olan Allah'tan korksun ve borcunu asla eksik yazdırmasın. Borcunu ikrar etsin"[351] Ayette yazma'nın "adaletle yazma" biçiminde nitelen­mesi, yazılan şeyin sahih ve doğru olmasını ifade etmektedir. Bu manalar ibarenin adaletinden anlaşılmaktadır. Nass işareti ile de yazmada sahtecilik yapmanın haram olduğunu, bunun suç teşkil edeceğini, devlet başkanını buna ta'zirî ceza getirmesi­nin gerekli olduğunu ifade etmektedir. Çünkü ayet, yazmanın adil olmasını, yazdı­ran borçlunun da borcunda hiçbirşeyi eksiltmemesini şart koşmaktadır. Nassların işaretleri, lafızların delaletlerinin mantıkî sonucu olarak ortaya çıkan manalardır. Sözler bu işaretleri taşımak bakımından edebi derecelere ayrılırlar. İnsanlar da işaretleri kavramakta birbirlerinden farklı farklıdır. Nassların ibarelerinden ahkam açıkça anlaşılabilir. Bu manaları fakih olan da olmayan da anlar. Fakat işaret­leri, sadece İslam Şeriatında fakih olanlarla, birde dilde derinlemesine bilgi sahibi olanlar anlar. Nassın Delaleti 281 Nassların delaletine "Delaktü'l-muvafaka" denildiği gibi "Delaletü evlâ" da denilir. Bazı fıkıh bilginleri ise buna "Kıyas-ı celi" de derler. Bu şöyle olur Bir nass ibaresi ile, bir fiilin hükmüne delalet eder, bir başka fiilin hükmü de yine bu nasstan anlaşılır. Çünkü o fiil de nassın hükmüne ve maksadı kapsamına girmekte­dir. Ve katılmıştır. Buna örnek olarak ana-baba hakkındaki şu ayeti örnek verirler Yüce Allah "Onlara ana-babaya bile deme, onları azarlama, ikisine degüzel söyle. Onları esirgeyerek üzerlerine kanat ger ve 'Rabbim küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmeşlerse sen de onlan esirge' diye dua et"[352] buyurur. Bu ayet ibaresi ile, bir kimsenin ana-babasına "of" bile demesinin haramlığını ifade etmektedir. Şu halde onlara vurmak veya lanet etmek ya da ne çeşit olursa olsun onlara zarar vermek ve incitici harekette bulunmak öf demekten elbette daha beter ve daha ağırdır. Daha ince bir ifade ile, of sözünün yasakîığı zorunlu olarak her türlü eziyetin yasaklığını doğurur. Çünkü öf sözü incitmenin en hafif derecesidir. Günaha sokmak bakımından en hafif derecedeki bir hareketin yasak edilmesi, çoğunu da yasak et­mek anlamına gelir. Yani en hafif eziyetin yasak edilmesi her türlü eziyetin yasak edilmesi demektir. Nassın delaleti, nasdan lügat dil kuralları gereği anlaşılır, yoksa istinbat hüküm çıkarma metotları gereği anlaşılıyor değildir. Kıyas ile nassın delaleti arasında fark vardır. Kıyas'ın hükmü ancak istinbat kuralları ile anlaşılır, oysa nassın delaleti istin­bat kuralları işletilmeksizin anlaşılır. Hatta nassm delaletini anlamakta fikıhçı olmak­la, olmamanın farkı yoktur. Bu çeşit delaleti anlamak sadece fakih olan kişiye özel değildir. Yukarıda verdiğimiz örnek nassm gereği olarak, ana-babalara lanet etmek ve onlara vurmak mutlak vurmaktan başkalarına vurmaktan daha fazla bir cezayı gerektirir, hükmü ortaya çıkmaktadır. Devlet başkanı bu ayete göre ta'zir cezaları getirirken, onlara vurmaya başkalarına vurmaktan daha ağır ceza getirmelidir. Ana-babasına vuranın cezası normal olarak başkalanna vurmanın cezasından çok daha şiddetli olmalıdır. Nassın delaletine yetim malının saçıp savurulmasının itlaf edilmesinin ve gözetil­mesinde kusurlu davranmanın yasaklığını da örnek olarak verirler. Yüce Allah "Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar. Zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir."[353] buyurmaktadır. Bu ayet, ibaresi ile yetimlerin mallarının yenmesinin yasaklığını ve kişinin o malı kendi­sinin alması durumunda da kendisine yazık etmiş olacağını ifade etmektedir. Buna ek olarak istinbat çabası olmaksızın yetim malının saçılıp-savrulması ve yetim malını korumada kusurlu davranmanın yasakhğını da ifade etmektedir. Onun için bu fiile ta'zir cezası getirmek sahihtir. Nassın delaletine bir örnek de yol kesenlere yardımcı olanlara yol kesme cezası­nın verilmesi hükmüdür Bunlar bizzat yol kesenlere katılıp onlarla bu fiili icra et­memiş olsalar bile oniara yardımcı olanlardır. Yol kesme cezası Kur'an'da şu ayeti öngörülmektedir "Allah ve Husulüne karşı savanların ve yeryüzünde hak düze­ni bozmaya çalışanların cezası ancak ya acımadan öldürülmeleri, ya- asılmaları ya­hut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut da bulundukları yerden sürülmele­ridir. Bu onların dünyadaki rüsv aylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azab var­dır."[354] Bu ayetin ibaresi, yol kesmek üzere anlaşma yapanlara ve bu anlaşmalarını gerçekleştirmek için eyleme geçenlere bilfiil ceza uygulanır. Onlara yardımcı olanlar yani izleyen güvenlik güçlerine kaçtıkları yerleri söylememek ya da onlarla savaşanların yoluna dikilip engel olmak suretiyle yardıma olanlara gelince, bunlar da nassın delaleti ile savaşçıların yol kesicilerin zümresine katılırlar. Ve on­larla savaşa katılma niteliği gerçekleştiği için aynı cezayı hak ederler. Yani onlar da yol emniyetini gidermiş ve yol kesmiş gibi olurlar. Çünkü yol kesicilerin yaptıkları onlarla anlaşmak suretiyle gerçekleşmiş olmaktadır. Ve aralarında bu eylem hakkın­da bir anlaşma olmaktadır. Bu hüküm istin bata ihtiyaç olmaksızın anlaşılmakta ve sabit olmaktadır. Bu nedenle söz konusu hüküm nassın delaleti ile sabit olmaktadır, çünkü, ibare bu hükmü yazmasa da lafzın hükmüne amaç ve mana bakımından girmektedir. Nassın delaletine yüce Allah'ın "Yanlışlıkla bir müzmini öldüren kimsenin mü'min bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerek­lidir."[355] ayetini de örnek verirler. Bu ayet; ibaresi ile, yanlışlıkla öldür­mede köle azad etmenin vücubiyetini, delaleti ile teammüden öldürmede de köle azad etmenin vücubiyetini ifade etmektedir. Çünkü öldürücü olmayan bir alet kul­lanılarak öldürme fiili gerçekleştirilmiş ise kısas yapılmamaktadır. Çünkü yanlışlıkla öldürmede köle azad etmek vacip olursa teammüden öldürmede de elbette vacip olur. Çünkü keffaretin vacip olmasına sebep öldürme cinayetidir. Bu cinayet de te­ammüden öldürmede yanlışlıkla öldürmeden daha fazla gerçekleşmektedir. Çünkü hata yanlışlık kasıt olmadan yapılan bir fiildir, teammüd ise kasıtla yapılandır. Diyetle kısas arasında serbest bırakma hükmü de nassin delaletine örnektir. Yüce Allah "Tevratta onlara şöyle yazdık Cana can, göze göz, buruna burun kulağa kulak, dişe diş. karşılık ve cezadır. Yaralarda kısastır. Her yaralamak misli ile cezalandırı­lır. Kim bunu kısası bağışlarsa kendisi için o keffaret olur."[356] buyurur. Bu ayetin ibaresinden mağdur tarafin katili kısas ettirebileceği gibi bağışlama hakkı da olduğunu anlıyoruz. Ancak yine delaleti evla ile, kısas hakkından vazgeçerse diyet hakkı olacağını anlıyoruz. Çünkü bir kimsenin kısas hakkı varsa, kısastan vazgeçince elbette diyet almaya hakkı olur, nitekim her ikisini, kısası ve diyeti affetmeye hayda hayda hakkı olur. îşte böylece görmekteyiz ki, bu örneklerin tümünde suçların ceza­ları nassın delaletinden, yani lafzından değil, mefhumundan anlaşılmaktadır. İktizanın Delaleti Delalet çeşitlerinden dördüncüsü "iktizanın delaletindir. Bu delalet çeşidi lafzın ne mantukundan sırf kelime yapısından ne de mefhumundan çıkan delalet değildir. Tam tersine burada lafizın kastedildiği mananın doğru olabilmesi için tak­diri gerekli olan unsurlara delaleti söz konusu olmaktadır. Mesela Resulullah "Benim ümmetimden, hata, unutma ve zorlandıkları söz ve fiilleri kaldırılmıştır."[357]buyurmaktadır. Oysa vaki olan meydana gelen şeyler kaldırılmaz. Hadisin mana­sının doğru olması için sözde gizli olan bir "günah" kelimesinin takdiri gereklidir. Buna göre hadisin manası, "Benim ümmetimden, hatanın, unutmanın ve zorlandıkları söz ve fiillerin günahı kaldırılmıştır." biçiminde olacaktır. İktizanın delaletine örnek verilen bir başka nas da şu ayettir "Ancak herkimin ce­zası kardeşi öldürülenin velisi tarafından bir miktar bağışlanırsa artık taraflar hakkaniyete uymalı ve öldürülen ona gereken diyeti güzellikle ödemelidir."[358] Ayet, mal karşılğı affetmenin caiz olduğuna delalet etmektedir. Ki bura­da maldan maksat diyet veya başka şeylerdir. Bu durum Rasulullah'ın sözünde de açıktır. Rasulullah "Bir kimsenin yakım cinayete kurban giderse o kişi üç şey­den birisini yapmakta serbesttir Kısas veya karşı tarafı bağışlamak ya da diyet al­mak. Eğer bunların hiçbirini yapmaz da dördüncü bir şıkkı tercihe kalkışırsa o kişiyi ellerinden tutun Buna engel olun."[359] Burada iktiza gereği ortaya çıkan mana, ibarenin aslında yoktur. Fakat o mana vardır. Çünkü sözün düzgün ve doğru olması o hükmü gerektirmektedir. Birinci örnekte, yüce Allah "Hakkaniyete uymalı ve öldüren ona gereken diyeti güzel­likle ödemelidir."[360] buyuruyor. Bu ayetin manası, ancak kişiden "malın talep edilmiş olması" tekdirine ve varsayımına bağlıdır. Çünkü burada söz konusu olan, mal karşılığı affetmektir. Birinci misal de böyledir Hata eseri, unutma ve zorlanma sonucu olan olaylar ortadan kalkmazlar. Böyle düşünülürse mana doğ­ru olmaz. Çünkü meydana gelen bir olay bir daha kalkmaz. Şu halde söze gizli bir kelime takdir etmek kaçınılmazdır. Ki bu mukteza takdir edilen şey sözün bir par­çası değildir, fakat sözün akışı onu gerektirmektedir. Sözün bünyesinden olmakla birlikte mukteza aynen sözde ifade edilmiş hük­mündedir. Mukteza sanki sizde söylenmiş gibidir yoksa gizlenmiş gibi değildir. İktizanın delaletine bir başka örnek de şu ayettir; "Leş, kan, domuz eti... size ha­ram kılındı."[361] Haramlık bu sayılan maddelerin zatlarında değil, asıl haramlık onlan yemekte, nasıl olursa olsun onlardan yararlanmaktadır. Zaten söz de ancak bu takdiri yaparsak doğru ve düzgün olmaktadır. Bir başka örnek de Rasulullah şu hadisidir "Her müslümanın diğer müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır, Dokunulmazdır."[362]buyurur. Haramlık bir müslümanın zatına nisbet edilemez. Yine müslümanın malı ve ırzı da haram değil­dir. Asıl haram olan, onlara karşı yapılan tecavüz ile ilgilidir. Şu halde nassın mana­sını doğru olması için söze "tecavüz" kelimesinin taktir edilmesi gerekir. Öteki naslar da yani takdir edilmesi kaçınılmaz olan öteki lafizların delaletleri de böyledir. Onlar için de aynı şeyler söylenebilir. Delaletlerin Cezaların Takdirinde Kuvvet Dereceleri Yukarda açıklamasını yaptığımız delaletler kuvvet bakımından aynı derecede değillerdir. Sarih açık lafizların delaletleri suçları ispatta aynı güçte değildir. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi muhkem müfesserden, müfesser nasdan, nass da zahir­den daha güçlüdür. Öteki delalet çeşitleri de hep aynı derecede ve güçte değildir, ibarenin delaleti işaretin delaletinden daha güçlüdür. İşaretin delaleti ise nassın dela­letinden daha güçlüdür. Nassın delaleti de iktizanın delaletinden daha güçlüdür. Bu derecelendirme, pratik sonuçlarını, delaletler birbiri ile çatıştığı zaman göste­rir. Buna göre daha güçlü olan delalet daha aşağı mertebedekine tercih edilir. Bir çatışma olduğu zaman, muhkem müfesere tercih edilir. Müfesser nass'dan, nass za­hirden daha önceliklidir. Hafi olan bir lafız beyan edildikten sonra manalardan biri­sine katılır ve bir delalet gücü elde eder, ibarenin delaleti işaretin delaletinden daha önceliklidir. Çünkü ibarenin delaleti delalette açıktır, ifade ettiği manada nettir. Oy­sa diğeri o kadar açık ve net değildir. Nassın işareti nassın delaleti ile çatıştığı za­man, işaret önceliklidir. Çünkü işaret nihayet lafzın yapısının bünyesinin delaleti­dir. Oysa çatıştığı, mefhumun delaletidir, ifâdenin bünyesinden çıkan delalet ise, sözün maksadından ve içeriğinden çakan manadan daha güçlüdür. Nassın delaleti de iktizanın delaletinden daha güçlüdür. Çünkü nassın delaleti manasını ifâde et­mede daha açık ve daha nettir. İnsan aklı ifade ettiği manayı kavrayabilmek için her­hangi bir çaba sarfetmeye muhtaç değildir. Buraya kadar delaletlerin derecelerinden ve birbiriyle çatışma durumların­dan söz etmiş olduk. Fakat acaba bunca delalet biçiminin tümü ile ceza, tayin edilebilir mi? Hiç kuşkusuz bu delalet yolları ile helallik ve haramlık sabit olur. Yine bu yollarla devlet başkanının suçlara ta'zir cezası tayin etmesi mümkündür. Hiç kuşkuuz bunlarla ceza sözünü ettiğimiz yollarla sabit olur. Nassın delaleti ile, sabittir ki bir kimsenin anne ve babasından herhangi birine vurması başka birine vurmaktan çok daha büyük cinayettir; bazı durumlarda normal insanları azarlamak mubah olsa anne, babayı azarlamak mutlak olarak günahtır. Devlet başkanı anne ve babsına eziyet eden kişiler için başkalarına eziyet vermekten daha şiddetli olmak üzere o suçlara katı ve sert cezalar tayin eder. Üzerinde ittifak edilen hususlardandır ki, ibarenin delaleti ile olan delaletlerle, -ki u ister nassın zahiri ile olsun isterse nass ile olsun fark etmez- bütün bunlarla ceza­lar sabit olur; ister had cezaları olsun isterse kısas cezası olsun isterse bunlardan daha aşağı mertebedeki devlet başkanının ve hakimin yetkilerine dayanak verdikleri ta'zir cezalan olsun, bütün bu cezalar sabit olur. Lafza dayalı veya lafzı hükmünde olan hemen anlaşılan delaletler de böyle­dir. Bunun için derler ki şüphelerle düşen had cezaları nassın delaletinden anlaşılır. Bu konuda Keşfu'l-esrar yazan şöyle der "Delaletlerle had cezasının sabit olması­nın örneği rid yol kesenlere yardım'e yol kesme cezasının gerekli olmasıdır. Çünkü nassın ibaresi bizzat yol kesmeye katılanlara dair hüküm getirmektedir. Bunun yapı­lış, biçimi de bizzat yol kesip çarpışmaya katılmakla olmaktadır. Yol kesmenin sözlük manası, düşmanlık ve yol emniyetini kaldırarak yolun kesilmesi biçiminde halka kor­ku vermektir. Bu nitelik yol kesmeye fiilen katılanlarda sözlük açısından görülmekte ve anlaşılmaktadır. Yol kesicilere yardımcı olanlar da fiiline iştirak etmişgibi bizzat rol oynamaktadırlar. Zaten böyle olduğu içindirki meşru bir savaşta yardımcı un­surlar da ganimetten pay almaktadırlar. Şu halde yardımcı unsurlara da nassın detakti ile had cezası verilir. Maiz'den başka zina edenlere de recm cezasının gereklili­ği de böyledir. Bilindiği üzere Maiz, Maiz olduğu için ve sahabl olduğundan ötürü recmedilmemiştir. Tersine muhsan evli, hür ve akil baliğ olduğu halde zina ettiğin­den ötürüdür. Şu halde bu hüküm ondan başka zina edenler hakkında da nassın de­laleti ile sabit olmaktadır.[363] Nassın delaleti ile sabit olan bir had cezası da muhsan olan bir erkeğe zina iftira etmeye kazf iffete iftira cezasının verilmesinin gerekliliğidir. Bu hüküm yüce Al­lah'ın şu ayeti gereğidir "Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup sonra bunu ispat için dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun,"[364] Bu ayet kerimenin ibaresi namuslu kadınlara iftira cezasını tayin etmektedir. Mefhumu ise erkeklere zina isnadında bulunanlara da aynen uygulunması gerektiğini ifade et­mektedir. Çünkü erkekler de nassın manasına kadınlarla eşit olarak girmektedirler. Bu apaçıktır. Bu hüküm sözün maksadı ve hedefinden anlaşılmaktadır. Nassın delaleti ile sabit olan hadlerden birisi de erkek köleye verilecek zina ceza­sının miktarıdır. Buna göre köleye hür kişiye verilecek cezanın yansı verilecektir. Bu hüküm de cariyelere verilecek cezanın hürre kadınlara verilecek cezanın yansı oldu­ğunu ifade eden nassa binaendir. Yüce Allah o konuda şöyle buyurmaktadır "Ca­riyeler evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınların cezasının yan­sı uygulanır."[365] Bu ayet-i kerime ibaresi ile, cariyelerin had cezalarının hürre olan kadınların cezalarının yarısı olacağını ifade etmektedir. Cariyelerle erkek köleler arasındaki haklar ve yükümlülüklerdeki eşitlik nedeni ile nassın delaleti veya mefhumul-muvafaka ile- bu yan ceza anlayışının erkek köleler için de geçerli olması gerekmektedir. Nassın delaleti dinî ceza olan keffaretleri de tayin etmektedir. Bunlardan biri­si de ramazanda oruçlu iken bile bile kasten orucunu bozma cezasıdır. Ramazan gü­nü kansı ile birleşen kimsenin bir köle azad etmesi gerektiği eğer bunu bulamazsa iki ay peş peşe oruç tutması, buna da gücü yetmezse altmış fakiri doyurması gerektiği hakkında nas vardır. Hanefi'ler nassın delaleti ile bu cezanın ramazan günü cinsel birleşme dışında başka bir yolla kasten orucunu bozan kişiye de gerekeceğini anlamış­lardır. Bu konuda Keşfu'i-Esrar yazan şöyle demektedir "Rivayete göre bir bedevi Rasulullah gelir. Bedevi saçını başını yolmaktadır ve "Helak oldum ve helak ettim" der. Rasulullah sorar "Ne yaptın?" Adam 'Ramazan günü kasten eşimle cin­sel birleşmede bulundum" der. Rasulullah "Köle azad et" buyurur. Adanı eli ile boynunu vurur "Şu boynumdan başka hiçbir şeyim yoktur" der. Rasulullah "İki ay peş peşe oruç tut" buyurur. Adam "Başıma gelenler oruç yüzünden gelmedi mi?" der. Rasulullah "Altmış fakiri doyur" buyuruma adam "Bulamam, doyuracak mal varlığım yoktur" der[366] Burada bedevinin "Ramazan günü karımla cinsel bir­leşmede bulundum"diye. soru sorması "Helak oldum ve helak ettim sözünün delili ile oruca karşı yapılmış bir cinayet olduğunu göstermektedir. Bilindiği üzere cinsel birleşmenin bizzat kendisi bir cinayet değildir. Çünkü kişinin kendisine karısı ile cin­sel birleşme için cinayet tabirini kullanıyorsa bunun o esnada başka bir manası var demektir. O da bu cinayetin oruç ibadetine karşı işlenmiş olmasıdır. Zaten bu, söz­den dil özelliği de anlaşılmaktadır. Çünkü Ramazan ayında oruç farizası herkesçe bi­lindiğine göre, bunun manasının iki şehveti yerine getirmekten insanın kendisini alı­koyması demek olduğu da herkesçe bilindiğine göre Arap dilini bilen herkes anlar ki oruç zamanı kişinin karısı ile cinsel birleşmede bulunması oruca yönelik bir cinayet­tir ve sorudan maksat da cinayetin hükmünün ne olduğunun öğrenilmesidir. Bede­vi'nin "Ramazanda cinsel birleşmede bulundum" şeklindeki sözünün manası dil açı­sından oruç bozmaktır. Nitekim yüce Allah'ın Anne-babana öf bile deme[367] ayetinin manası da onlara eziyet etmenin yasak edilmesi olduğu gibi.. Sonra Rasulullah soruya cevap verir ve Rasulullah cevabı sorudan maksat olan cinayetin hükmünü beyan teşkil etmektedir. Çünkü cevap soruya dayalı olur, hele bu Arapların en fasih konuşanı olursa. [368] Burada şunu tespit etmekteyiz ki, cezası belirlenmiş dinî eczalardan birisi olan kefifaretler ki bazı fikıh bilginleri onları yargı organlarının yerine getirmiş oldukian "ceza" kapsamına katmaktadırlar, evet işte bu keffaretler naslarla sabit oldukian gibi naslann delaleti ile de sabit olmaktadırlar. Nassın delaleti ile sabit olan hadlerdcn birisi de "livata" erkek erkeğe bir­leşme cezasıdır. Livata suçunun cezasının Ebu Yusuf ve büyük bir fikıh bilgini grup nassın delaleti ile tespit etmişlerdir. Onlar şöyle düşünmüşlerdir Zina cezasını tespit eden nassa bakalım. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır "Zina eden kadın ve zi­na eden erkekten her birine yüz sopa vurun. Allah'a ve ahiretgününe inanıyorsanız. Allah'ın dini ni tatbik hususunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın."[369] Bu ayetin ibaresi ile zina cezası sabit olmaktadır. Ebu Yusuf ve büyük bir fukaha zümresine göre nassm delaleti ile de "livata" suçunun cezası sabit olmaktadır. Çünkü "zina" bilinen o fiilin adıdır. Zina vücudun şehvetine haram olan ve şehvet duyulan bir mahalde yerine getirmektir. Bu nitelik bütün unsurları ile aynen livata fiilinde de vardır. Livata ile zina arasındaki fark sadece isimden ibarettir. Çünkü ha­ram olan fiil üreme ve döl yolunda yapılmışsa bunun adı zinadır. Oysa livata böyle değildir. Livatanın öyle nitelikleri vardır ki onu kötülük açısından haramlığını daha şiddetli hale getirir. Çünkü livata Fahrulislam el-Pezdevî'nin dediği gibi bir fiildir. O şöyle demektedir "Livata hanımlık bakımından zinadan daha beterdir. Şehvet açısından zina gibidir. İşte bütün bu özellik ve niteliklerle haramlık sabit olur. Ya da hiç değilse verilecek cezası da o kadardır. İki fiil arasındaki benzerliği ya da birliği destekleyen bir delil de fikıh bilginlerinin, cinsel birleşmeden dolayı nasıl boy abdesti alma gerekiyorsa livatadan dolayı da boy abdestinin gerektiğini haber vermeleridir." Ebu Hanife bu görüşe katılmamıştır ve livata suçuna had cezası verilmeyeceğini söylemiştir. Bu demek değildir ki Ebu Hanife nassın delaleti ile had cezalarının sa­bit olduğunu kabul etmemektedir. Ebu Hanife ile öteki imamların anlaşmazlığa düştükleri nokta, zina cezasına dair nassın delaleti ile livata suçuna had gerektiğinin anlaşılıp anlaşılmadığı noktasıdır. Çünkü Ebu Hanife'ye göre zina ile livata birbirin­den çok farklı, mahiyetleri çok ayrı iki fiildir. Birisi için sabit olan ceza öteki için de sabit olamaz. Zinada olan bazı nitelikler livatada yoktur. Çünkü zina hamilelikle so­nuçlanabilir, zinadan hamile kalmak ya kürtaj yaparak bir insan nefsinin yok edil­mesine yol açar ya da çocuk dünyaya getirilirse manevi yönden heba edilmesi sonu­cunu doğurur. Çünkü zina babası olmayan, toplumda itibarı düşük nesillerin doğ­masına yol açar. Böylece o çocuk topluma yük olur. Bu çocuk insanların arasında karakteri bozuk, suç işleyen unsurlardan birisi haline gelir. Genel olarak toplumun güvenliğini ve faziletlerini tehdid eden bir unsur olup çıkar. Ve özellikle bu gibi ço­cuklar kötü ortamlarda büyür gelişirler, kendilerini görüp gözetecek bir terbiyeden yoksun, kendilerini kötülüklerden koruyacak bir koruyucudan uzak olarak büyür­ler. Bu nedenle Fahrulislam el-Pezdevi der ki "Zina çocuğu hükmen ölü demektir. Çünkü menfaatlerini görüp gözetecek birisinden yoksundur." Zina'nın haram kılın­masının tek illeti insanın erlik suyunu sperm boş yere harcamak da değildir. Çün­kü erlik suyu azl'de de [370] boşuna akıtılmaktadır. Bu da belirli sınırlarda kalmak şartı ile haram değildir, şari' bu davranışa had veya hadde benzer bir ceza tayin etme­miştir. Oysa cinsel sapık olan kişilerin yaptıkian livata şehvet açısından zinaya denk değildir. Çünkü insanın tabiatında o fiille fitri bir istek yoktur. Tersine insanın tabi­atı o fiili işlemekten insanı alıkoyar. Şu halde livata hem tabiata hem de fitrata aykın bir fiildir. Livatanm haram olduğunu, Ebu Hanife de kabul etmektedir. Dahası onun haramların en çirkini olduğunu haramlıkta zinadan aşağı kalır tarafı olmadığını da kabul etmektedir. Fakat had cezaları bir fiilin sırf haram olması ile sabit olma­maktadır. Tersine şariden gelen sarih ve açık bir nas ya da açığa benzer bir nas ol­malıdır. Oysa livata suçu bütün nitelikleri ile her yönden zinanın niteliklerine tamı tamına uymamaktadır, ki onun genci kapsamı altına girsin ya da lügat açısından ona ait nassın delaleti içine dahil olsun. Fıkıh bilginleri cana kast suçlarının nassın delaleti ile sabit olduğunu söylemektedirlcr. Şafiiler, teammüden öldürmede köle azad edilmesinin gerekliliğini nassın delaleti ile tespit etmişlerdir. Çünkü yanlışlıkla öldürmede köle azad edilmesi sabit olduğuna göre nassın delaleti bunun -daha önce de işaret ettiğimiz gibi- te­ammüden öldürmede de sabit olmasını gerekli kılar. Ebu Hanife, teammüd benzeri öldürmede nassın delaleti ile keffaret gerektiğini söyler. Çünkü teammüd benzerin­de yanlışlıkla öldürmenin ve daha fazlasının illeti vardır. Ebu Hanifeye göre, team­müd benzeri öldürme kesici ve paralayıcı olmayan ve öldürmek için yapılmış olma­yan bir araç kullanarak yapılan öldürmedir. Mesela büyük bir taş kullanarak veya öl­dürebilecek kalın bir sopa ile yapılan öldürme teammüd benzeri öldürmedir. Her ne kadar o sopa öldürme için hazırlanmış olmasa da. Bu şekil öldürme yanlışlıkla öldürme ile teammüden öldürme arası bir öldürme çeşididir. Madem ki teammü­den öldürmede keffaret vardır o halde teammüd benzeri öldürmede de olmalıdır. Teammüden öldürmeye delaleti ile delalet edip etmediği tartışmalı olan naslardan birisi de Rasulullah şu hadisi şerifidir "Kısas ancak kılıçla yapılan ci­nayetlerde olur"[371] Bu nasdan iki sonuç elde edilmektedir. A- Kısas ancak kılıç kullanılmış ise yapılır. Bu mana nasta gayet açıktır. Nass bu manaya ibaresi ile delalet etmektedir. Kısas, suç ile verilecek ceza arasında eşitlik ol­masını gerektirir. Bu prensibin gereği olarak suçun bir aletle işlenmiş olması gerekli­dir. Bu alet de kılıçtır, çünkü kılıç kesicidir. Bundan dolayı Ebu Hanife, bu hadisten nassın delaleti gereği, kesici ve paralayıcı aletler kullanılmadıkça kısas yapılmayacağı manasını çıkarmıştır. O halde kesici ve paralayın olmayan bir aletle öldürme kısası gerektirmemektedir. Çünkü başka aletlerle öldürmede suç ile verilecek ceza arasında eşitlik kurmak mümkün değildir. Bu nedenle bu konuda Fahrulislam el-Pezdevî şöy­le der "Kısas ancak kılıçla islenen cinayetlerdedir." Bu hadiste peygamber kı­lıçla vurarak öldürmenin kısası gerektirdiğini murat etmiştir. Bu fiil ile kastedilen bir vasıf vardır. O da yaralayarak ve benzeri şekilde cinayeti işlemektir. Hüküm işlenen cinayette eşitlik esasına dayanan bir cezadır. Ve ceza bu illetle sabit olmaktadır.[372] B- Ebu Yusuf ve İmam Muhammed bu konuda üstadlarına muhalefet etmişler­dir. Onlara göre normal olarak insan vücudunun dayanamayacağı biçimde ve öldü­rücü bir şekilde vurmak teammüden öldürme sayılır. Çünkü şeriatın bu suça ceza getirmesinin sebebi, insanların canlarına karşı tecavüzden caydırmaktır, bu gibi aletlerle yapılan saldırılarla yapılan öldürme saldırı sayılır. Ve sonuç olarak caydırıcı ve engel olucu olan kısas cezası gerekli hale gelir. İşte bu görüş fıkıh bilginlerinin çoğunluğunun görüşleridir. Kcşfu'l-Esrar yazan bu görüşü açıklarken şöyie der Bu bilginler demişlerdir ki Biz kısasın, cinayetlerin cezası olarak insanların canlarına saldırıya engel olmak ve cinayet işlenmeden önce onların hayatlarını garanti altına almak için getirildiğini biliyoruz, Yüce Allah bu cezayı öldürme fiiline engel olmak için koymuştur. "Kısasta sizin için hayat vardır."[373] İnsanın can dokunulmazlığının çiğnenmesi insan nefsinin daya­namayacağı ve o darbeyi alırsa sağ kalamayacağı bir vurma ile gerçekleşir. Çünkü katil böyle bir vurma ile birisini öldürmüş ise dokunulmazlığa sahip olan bir canın yaşama hakkını çiğnemiş demektir. Yazar daha sonra yara açmayan sert ve katı bir cisimle vurmak suretiyle öldürmenin yaralayıcı aletin kulanıldığı öldürmeden daha kesin biçimde öldürücü olduğunu söyler ve sözüne şöyle devam eder "Değirmen taşı ile ya da büyük bir mertekle vurmak yara açarak öldürmekten daha büyük bir ci­nayettir. Çünkü insanın dayanamayacağı bir darbe alması ruhun bizzat o darbe so­nucu çıkmasına sebep olur. Oysa yaralamada insanın canı yaralama sonucu çıkar. Şu halde yara ruhun bedenden çıkması için başvurulan bir araçtır. Sonuç, bizzat ruhun çıkmasına- etken olan darbe, yaranın ilerlemesi sonucu meydana gelen ölümden daha fazla etkendir. Madem ki darbe insan bünyesinin dayanamayacağı bir vurma olması sebebi ile cinayette daha mükemmel bir sebeptir, şu halde onun hakkında, hüküm dela­let yolu ile sabit olmaktadır. Nitekim tekrar tekrar vurmak suretiyle ödürmede de sa­bit olduğu gibi ve yine mızrak ve bıçak kullanarak öldürmede sabit olur."[374] Şurası gerçek ki ihtilafın dayanağı "kısas ancak kılıç kullanıl­mışsa yapılır" hadisinin delaleti olması mümkün değildir. Çünkü nassın delaletindeki ihtilaf gösteriyor ki lafızdan mananın ifade edilir edilmez anlaşıldığı gibi nassın delaletinden de hemen anlaşılmamaktadır. Eğer anlaşılmış olsaydı bunca ihtilaf meydana gelmezdi. Bu meselede asıl ihtilaf öldürmede kullanılan alet değişince meydana gelen şüphe itibara alınmalı mı yoksa alınmamalı mı sonra katil aletinin bizzat adam öldürmek için yapılmış olup olmaması dikkate alınmalı mı yoksa alın­mamalı mı noktasındadır. Buna göre Ebu Hanife, keskin ve paralayıcı olmayan alet­le öldürmede şüphe unsuru görmektedir. Kısaslar da şüphe ile sabit olmazlar. Nite­kim hadler de şüphe ile sabit olmazlar. Çünkü "Kısas ancak kılıç kullanılmış ise vardır" hadisi kısas gerektiren öldürme biçiminin kılıç benzeri aletler kullanılması durumunda sozkonusu olacağını ima etmektedir. Şu halde bu hadis kılıç ve benzeri aletlerin dışında yapılan öldürmelerde kısasın düşeceğine delildir. Fakat kılıç ve benzeri aletlerden başka araçlarla yapılan cinayetlerde kısas imkanının olup olmadı­ğını şüpheli duruma düşürmektedir. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğu cumhur cinayette öldürme kastı sabit ve bulun­duğu sürece kullanılan aletin ne olduğuna bakmamışlar ve bunda şüphe de görme­mişlerdir. Onlara göre kesin öldürücü olan değirmen taşı kullanılarak yapılan öl­dürme ile kılıç kullanarak yapılan öldürme arasında hiçbir fark yoktur. Muktezî bir lafiz takdirini zrunlu kılan lafiz bizzat kendi kelime yapısı ile delalet etmez muktezî ancak gerektirdiği ve lafizda bulunmayan kelime ile mana­ya deialet eder. îşte o zaman ya cezaya ya da cezanın düşmesine delalet eder. Rasulullah "Ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları söz ve fiiller kaldırılmıştır"[375] hadisi yanlışlıkla yapılan öldürmelerde kişilere ceza verilmeyeceğine dela­let etmektedir. Ya da daha genel bir ifade ile, kısas cezası böyle bir öldürmeden kal­dırılmıştır. Çünkü kasıt unsuru yoktur, çünkü günah kastı bulunmamaktadır. Ma­dem ki günah kasn bulunmamaktadır, -şari' bu fiili iktizanın delaleti ile günah say­mamaktadır o halde kısas da yapılmayacaktır. Bunun gibi bir kişinin yapmaya zor­landığı bir fiilin de günahı kaldırılmıştır. Bir kadın zinaya zorlanmış ise zinakar sa­yılmaz. Ve kendisinden zina günahı kaldırılmış olur. Ve onu zorlayan kişi hem ken­di günahını hem de kadının günahını üstlenir. Sadece onu zorlayan ceza görür ka­dın ise ne dünyada ne de ahirette cezalandırılmaz. Burada verdiğimiz Örneklerden görmekteyiz ki iktizanın delaleti yanlışlıkla yapandan ve zorlanarak bir fiili işleyen­den cezayı düşürmektedir. Eğer bir ikrah zorlama mülcî [376] ise zorlanan kişinin yaptığı cinayetler geçerli değildir. Yapılan fiil onu zorlayan tarafından yapılmış olur. Bir kadını zinaya zorla­yan kişi o zinayı bizzat kendisi yapmamış bile olsa zina cezasını üstlenir. Bir kişiyi hırsızlığa zorlayan kişi bizzat kendisi çalmamış bile olsa yine o hırsızlık günahını üstlenmiş demektir. Birisini yol kesicilerin safına katılmaya zorlayan kişi yol kesme günahını aynen üstlenir. Bütün bu suçlarda zorlayan kişiye çok şiddetli caydırıcı ce­zalar verilir. Her ne kadar bu suçlan bir fiil işleyen kişilere verilen had cezasının ay­nısı verilmese de çok ağır cezalar verilir. Bu zorlamayı yapan kişinin cezası had değil ta'zir cezası olur. Ve işlediği suçla uyumlu çok sert ceza olmalıdır. Zorlayan kişinin yaydığı fesat çok olur ve fesadı her tarafa yayılırsa devlet başkanının ya da hakimin onu -ileride inşaallah açıklayacağımız üzere- öldürme ile ta'zir etmesi mümkündür. Mefhumun Delaleti Buraya kadar açıkladığımız delaletler, lafızlardan türeme delaletler idi. Onlar bizzat lafızların kendi manalarından alınmış olmasa bile yine de onların manaların­dan alınma idiler. Yani ya nassın işaretinde olduğu gibi mülazemet sebep-sonuç rlişkisi yoluyla, ya da nassın delaletinde olduğu gibi, apaçak bir eşitlik veya apaçak bir evleviyye hükmün dayanağı illetin daha belirgin olması yoluyla ya da sözün doğru ve düzgün bîr mana ifade edebilmesi için bir kelimenin takdir edilmesi yo­luyla doğmaktaydılar ki bu son örnekte takdir edilen kelime ile iafiz bir mananın düzgün biçimde ifade edilmesi için ortaklaşa görev almaktaydılar. Buna da iktizanın delaleti demiştik. Kısaca bütün bu delaletler, ya lafızdan çıkmıştır ya da lafzın dela­letine uygun, veya onun lazımı gereken şey ya da manasını gerçekleştirmek için ona yardımcı olmuş bu yoldan çıkmıştır. Bu delaletler arasında bir zıtlık olmaz. Bir lafzın delaleti ya onun mantukundandır, -bu delalet ya bizzat mantukundandır kelime yapısı ya da ona eşittir veya o lafızla birliktedir. Ne var ki bir başka delalet daha vardır. Bu delalet yukarıda da ifade ettiğimiz çeşit­ten değildir. Tersine bu delalet lafzın hükmünün karşıtından ya da genel olarak tersindendir. Bu delalet biçimine mefhumun delaleti denir. Ya da daha sağlam ve daha ince bir ifade ile, buna mefhum-i muhalefet'in delaleti denir. Çünkü bazı bilginler nassın delaletini mefhumun delaleti olarak isimlendirirler. Fakat ona mefhum-i mu-vafâka'nın delaleti derlerken buna tam karşıtı olarak mefhum-i muhalefe denir. Mefhum-i Muhalefetin Delaleti Usul metodoloji bilginleri mefhum-i muhalefe'yi, söz bir kayıtla kayıtlan­mış ve bu kayıt hükmü kendisi ile birlikkte maksut hale getirmiş ise bu durumda mantukun sözde zikri geçen ve ifade edilen bir husus hükmünün aksinin meskutun anh hakkında verilmesidir diye tarif etmişlerdir. Şöyle ki, bir nas mantuku ile nassen bildirilmiş olan bir hükme delalet eder, mefhumu'l-muhalfi ile de kayıt dı­şında aksine delalet eder. Bir nass helallik ile kayıtlı ise -bu kayıt olmadığı zaman- mefhumu muhalifi ile de haramlık ifade eder. Bir örnek verelim Yüce Allah "İçi­nizden imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında, bulunan imanlı genç kızlarınız sayılan cariyelerinizden alsın."[377] bu­yurmaktadır. Bu nass mantuku ile bir kimsenin hür olan kadınlarla evlenmeye gücü yetmiyorsa cariyelerle evlenmesinin helal olduğuna delalet etmektedir. Aynı nas mefhumu muhalifi ile de insanı hür olan kadınlarla evlenmeye gücü yetiyorsa cari­yelerle evlenmesinin haram olduğuna delalet etmektedir. Bir başka ayet daha vere­lim, o da böyledir. Yüce Allah "Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğaz­lanan, size haram kılındı."[378] buyurmaktadır. Bu nass, ifade ediyor ki put ve benzeri şeyler gibi Allah'ın adı da başkasının ismi de anılmayan hayvanların etlerinin helal olduğunu ifade etmektedir. İşte böylece görüyoruz ki mantuk muay­yen bir durumda ve bir kayıtla kayıtlı olarak bir hüküm ifâde ediyor ve yine görüyo­ruz ki bu nassın ifade ettiği hükmün karşıtından da hüküm elde ediliyor. Hanefîler, mefhümu'l muhalefeyi ne Kur'an nasslarını yorumlamada ne ha­disleri ne de seleften gelen haberleri tefsir etmekte bir metot olarak kabul etmezler. Daha genci bir ifade ile Hanefîler, mefhumu muhalefeyi naslardan çıkan ahkamı anlamada bir metot olarak kabul etmemektedirler. Onlar bu anlayışlarını şu delille­re dayandırılan A- Birçok şer'i naslar vardır ki eğer mefhümu'l-muhalefe alınırsa sözün manası bozuk çıkmaktadır. Mesela yüce Allah "Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah'ın ya­zısına göre Allah'ın katında ayların sayısı oniki olup, bunlardan dördü haram ay­lardır. İşte bu doğru dindir. O aylar içinde Allah'ın koyduğu yasağı çiğneyerek kendinize zulmetmeyin."[379] Burada eğer mefhümu'l muhalefe alınacak olsa ayetin manası, haram aylarda zulüm haramdır, bunların dışında haram değildir demek olur. Oysa hiç şüphe olmayan bir husustur ki zulüm her zaman haramdır. Zulüm hem nassların gereği haramdır, hem de beşeri fıtrat gereği haramdır. Bütün dinler zulmü engellemek ve hakkı yerleştirmek için gelmişlerdir. Bir başka ayete ku­lak verelim "Allah'ın dilemesine bağlanmadıkça inşaallah demedikçe hiçbir şey için 'bunu yarın yapacağım' deme."[380] Bu ayette "inşaallah demedikçe şunu yapacağım deme"nin yasaklığı bunun "yann yapılması" ile kayıtlıdır. Oysa bu yasaklık her zaman geçerlidir. Şayet mefhumu'l-muhalefe alınacak olsaydı, bir kişi­nin inşaallah demeden "şu işi bir ay sonra yapacağım" demesi mubah olurdu. Bir örnek de hadisten verelim Rasulullah "Hiç kimse durgun suya idrar yapma­sın. Ve durgun suda cünüplükten boy abdesti almasın"[381] buyurmaktadır. Bu hadis mantuku ile, durgun suya idrar yapmanın yasaklığını ve böyle bir suda boy abdesti almanın nehyedildiğini ifade etmektedir. Aynı hadis mefhumu muhalif ile de cünüplük dışında suya girip yıkanılabileceğini ve başka sulara idrar yapılabileceğini ifa­de etmektedir. Oysa doğru olan bunun tersidir. Her türlü suya idrar yapmak yasak­tır, durgun sudan boy abdesti almak yasaktır ister cünüplük nedeni ile olsun isterse başka sebepten olsun farketmez. Madem ki birçok nassın mefhumu'l-muhalinni almak şer'an tespit edilmiş kural­lara ters hükümler doğurmaktadır o halde bu durum Kur'an'ın üslubunun ve hadi­sin üslubunun bu metotla hüküm çıkarmaya müsait olmadığını göstermektedir. Bununla birlikte birçok ayet nassın delaletinin mefhumu'l-muhalifı ile ve o hük­mün zıddına delalet ettiğine ihtimal olduğunu gösterdiği gibi böyle bir ihtimalin olmaması da muhtemeldir. Yukarıda açıkladığımız sakıncalı ihtimal madem ki söz konusudur, nassların anlaşılmasında karinelere ve mefhumu'l-muhalefe'nin aslına da itimat edilemez. Bu nedenle mefhumu'l-muhalefe bir başına nasları yorumlama­ya yarayan metotlardan birisi olamaz. B- Vasıflar bazen hükmü kayıtlamak bazen bir meseleden kaçındırmak bazen de teşvik için getirilir. Mesela yüce Allah "... eşlerinizin anaları, kendileri ile birleşti­ğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla nikahlanıp da henüz birleşmemişseniz kızlarını almanızda sizlere bir mah­zur yoktur."[382] buyurmaktadır. Bu ayette iki vasıf zikredilmektedir Üvey kızların evlerde bulunmaları, annenin birleşme olmuş bir anne olması. Son kayıt hiç kuşkusuz hükmü kayıt altına alan bir kayıttır ki bir kadın bu kayıtta belirtilen bir kadın olmazsa kızı helal olur. Fakat bu hüküm sırf bir vasıftan değil, ayette zikredilen şu kayıttan yani "Eğer onlarla, nikahlanıp da henüz birleşmemişseniz kızlarını almanızda sizlere bir mahzur kaydından anlaşılmaktadır. Birinci vasfın ise mefhumu'l-muhalefe ile alınması mümkün değildir. Çünkü bir üvey kız -anasının kocası evinde değilse- annesi ile birleşmiş olan üvey babasına helal olur denemez. Zira bu icma hükmüne terstir. Bu hükümden zahiriye mezhebi imamı İbn Hazm'dan başkası ayrılmamıştır. Onun muhalif davranmasına da iltilaf edilmez. Burada getirilen vasıf, üvey kızlarla evlen­menin yasakhğidır, bu vasıf da üvey kızlarda çoğunlukla bulunan vasıftır. Yani an­nenin başka kocadan olan kızım da yanına alarak yeni kocasının evine götürmesi. Çünkü çoğu zaman üvey kızlar annelerinin yeni kocalarının evinde bulunurlar. C- Fıkıh bilginlerinin cumhuruna göre -kıyası kabul etmeyen bilginlerin aksine- şer'î ahkam mualleldir îleti beyan edilebilir. Madem ki ahkam mualleldir, şu halde nassın varid olduğu yerden başka yerlere de hüküm sirayet edebilir. Buna göre, ka­yıtlı olan hükmün aksi her zaman hükümden hali olmaz. Çünkü nassın varid olmadığı mesele hükmün illetinin tahakkuk ettiği meselelerden olabilir. O halde nassın illetinin gerektirdiğine ters olarak, o mesele hakkında nas yardımı ile hüküm ver­mek abesle iştigal etmek olur. Hanefi'lerin meseleye bakış açıları böyledir. Bu bakış açısının bir gereği olarak nasların yorumunda mefhumu'l-muhalefe mutlak olarak alınamaz. Onlara göre mantuk'dan iştikak eden kaynaklanan ya da mantukun hükmüne ters olmayan ve onun hükmü ile uygun olan delalet alınır. Buna göre İslam ceza ahkamı Hanefî mezhebine göre asla meflıumu'l-muhalefe'den alınamaz. Mesela yüce Allah'ın kısas ayetindeki şu kavline bakalım "Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı, Hürre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür."[383] Bu aye­tin mefhumu'l-muhalifi alınamaz. Çünkü o zaman mefhumu'l-muhalif'ten, "hür bir kişi öldürdü diye kölenin öldürülmemesi" "köle öldürdü diye de hür kişinin öldürülmemesi, kadın öldürdüğü için erkeğin, erkek öldürdüğü için de kadının öldürülmemesi kısas edilememesi gerekir" manası çıkar. Oysa bu doğru değildir. Aksine doğru olan, eğer bir öldürme varsa cana can prensibidir. Bu prensip yüce Allah'ın şu ayetin­den anlaşılmaktadır "İşte bu yüzdendir ki İsrailoğullanna şöyle yazmıştık Kim bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın haksız ye­re bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüşgihi olur."[384] Bu konuda hiç -kuşkusuz- Hanefîlerin düşünceleri doğrudur. Ve bu davranış, Kitap'tan ve sünnetten olan dini naslardan ahkamın elde edilmesinde güzel bir ihti­yattır ve özellikle de cezalara dair ahkamda güzel bir ihtiyattır. Şafıîler, Malikiler ve bazı Hanbeliler ise daha değişik düşünmektedirler. On­lar, hüküm bir kayıt altında gelmişse bunun mutlaka bir sebebi olmalıdır, eğer bu sebeb teşvik için, kaçındırmak üzere değilse veya beyanı bir başka maksat için gel­memiş ise ve bu tespit ediliyorsa o zaman hiç kuşkusuz hüküm o hali ile kayıtlı gelmiştir ve başka meseleye sirayet ettirilmez derler. Ve onlara göre kayıt altına alınmış olan bu nastan, bir olumlu bir de selbî iki hüküm elde edilir. Olumlu hüküm mantukta ifade edilmektedir ondan anlaşılır, mantukun dışında da selbî hüküm anlaşılır. Bir hüküm ya helalliktir ya da haramhktır. Eğer helallik böyle bir kayıtla kayıtlı ise, o kayıt bulunmadığı zaman da haramhk meydana gelir. Bir hüküm mantukta bir kayıtla haramlık biçiminde ise o kayıt kalktığı zaman, helallik meydana gelir. Bu da ifade edilen olumlu ve olumsuz unsur gereği meydana gelir. Şafiiler bu görüşlerini desteklemek için şu delilleri getirirler Sağlam ifade mantı­ğı bizim düşüncemizin doğruluğunu destekler derler. Çünkü bir vasıf veya şart ya da gayenin mantukta herhangi bir sebcb olmadan yer alması mümkün değildir. Yoksa abes boş bir iş olurdu. Sözde kaçındırma veya teşvik etme ya da benzeri başka beyani maksatlar olmadığına göre, geriye kala kala hükmün bu kayıtla kayıtlı olarak gelmiş olması ihtimali kalmaktadır. Ve ifâde ettiğimiz gibi hüküm bir olumlu bir de olumsuz olmak üzere iki mana ifade eder. Yoksa o vasfa bir sebep bulamayız. Bu dediklerimiz o ayette bir başka delil yoksa böyledir derler. Onları bu kanaate sevkeden bir olay da ensardan bazılarının Rasulullah "Su su sebebi iledîr"[385] hadis-i şerifidir. Yani cünüplükten boy abdesti almak sırf cinsel birleşme ile değildir. Tersine bunu yanında mutlaka inzal olmak da gerekir bo­şalmak şeklinde anlamalarıdır. Hiç kuşkusuz onların burada yaptıkları mefhumu'l-muhalefe hükmünü almaktan başka birşey değildir. Rasulullah "Saime olan yani senenin çoğunu ammeye ait otlaklarda beslenerek geçiren davarlardan zekat gerekir." [386] hadis-i şerifidir. Bu hadisten anlaşılmaktadır ki her davar saime değildir. Tersine saime davar, ammeye ait otlaklarda otlayan davarlardır. Bu hadise göre saime olmayan davarlardan -İmam Malik'in görüşünün aksine- zekat yoktur, İmam Malik ise "Ağıllarda bakılan hayvanlarda da zekat vardır" demiştir. Yine Şafiîlerin bu mesele ile ilgili hüküm çıkardıkları bir delil de şudur Fıkıh bil­ginleri cariyelerle evlenmenin mübahlığınin kişinin hürre olan kadınlarla evlenmeye gücünün yetmemesi ile şartlı olduğunda icma etmiş olmalarıdır. Bilginler bu icmalarını şu ayete dayandırırlar "İçinizden imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yet­meyen kimse, ellerinizin altında bulunan cariyelerinizden alsın,"[387] Bu göstermektedir ki mefhumu'l-muhalefe alınabilir. Ve alınmıştır da. Eğer böyle ol­masaydı, kadın olması hasebiyle cariye ile evlenmek caiz olurdu ve onunla evlen­mek hiçbir zaman haramlık sebebi olmazdı. Çünkü yüce Allah "Bunlardan başka­sını, namuslu ve zina etmemek üzere mallarınızla mchirSerini vererek istemeniz size helal kılındı"[388] buyurmaktadır. 296 Mefhumu'l-muhalefe alınır diyen bilginler sözün kayıtlandığı kaydın kaçın­dırma veya teşvik etme gibi bir başka hedefinin olmamasını şart koşarlar. Mesela yüce Allah ".. kendileri ile birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı."[389] buyurmaktadır. Yine şu ayet de bu ka­bildendir "Ey iman edenler, kat kut artırılmış olarak faiz yemeyin."[390] Bu ayetteki vasıf, hükmü kayıtlamak için değil fakat, faizin kötülüğü ve kötü sonuçlarını beyan etmek içindir. Yine mefhumu'l-muhalefe'yi kabul eden bilginler, mefhumu'l-muhalefe ile sabit olan mahai hakkında ya da hükmü hakkında özel bir nassin olmamasını şart koşar­lar. Mesela şu ayetin mefhumu'l-muhalifi alınamaz çünkü mefhumu'l-muhalifi hak­kında özel hüküm vardır. Yüce Allah "Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hürre hür, köleye köle kadına kadın öldürülür kısas edilir"[391] buyurmaktadır. Oysa hür birisini öldüren bir köle kısas edildiği gibi kadını öldüren bir erkek de kısas edilir. Ve bu hüküm başka delillerden elde edil­miştir, işte burada ayetin mefhumu'l-muhalifı alınamaz. Mefhumlar çeşit çeşittir. Mefhumu'l-Lakab, mefhumu'l-Vasf, Mefhumu-Şart, Mefhumu'l'Gaye ve Mefhumu'l-Aded kısımlarına ayrılır. Mefhumu'l-Lakab Sözün bir cins, veya çeşit ya da bir alemle özel isim ifade edilmesi ve bun­ların olmadığı durumlarda da o hükmün verilmemesi demektir. Buna örnek olarak Rasulullah "Zenginin alacaklısını oyalaması zulümdür bu hareketi onun cezalandırılmasını gerektirir."[392]Yani durumu yerinde olan zengin birisinin alacak­lısını oyalayıp borcunu vermemesi zulümdür ve bu durum onun cezalandırın imasını caiz kılar. Bu hüküm mefhumu'l-muhalefe'den alınmıştır. Hadisin mantuku, ceza verileceğini ifade etmektedir, hadisin mefhumu'l-muhalefe'si de ceza verilmeyecek yeri ifade etmektedir. Yine Rasulullah şu hadis-i şerifi de buna örnektir "Saime duvarlardan zekat gerekir"[393] Bu hadis mantuku ile saime olan davarlann zekatlarının verilmesi gerektiğini ifade ederken, mefhumu'l-muhalefe ile de böyle olmayan hayvanların zekatlarının farz olmadığını ifade etmektedir. Şurası gerçektir ki mefhumu'l-lakabı Hanbelî mezhebinden bazı Usulcüler me­todoloji bilginleri kabul etmektedirler. Onlann bu konudaki düşünceleri -bizce-sağlam değildir. Çünkü bu konuda verilen örnek nasslar, Mefhumu'l-Lakabin kabul edildiğini göstermemektedir. Tersine ifade edilen konularda vücubiyet ifade ederlerken onun dışında susulduğunu göstermektedir. Vaciplik ancak hass varsa ve nassa kıyas etmek mümkün ise doğabilir. Cezanın vacipliği borcunu vermeyip oyalayan zengin hakkındadır ve bu nassın hükmü sadece o kişi hakkındadır, Zengin olmayan borçlu için ise bir hüküm getiril­memiş sadece susulmuştur. Çünkü buna Kur'an da işaret etmektedir. Yüce Allah "Eger borçlu darlık içindeyse eligenişleyinceye kadar ona mühlet vermek gerekir"[394] buyurmuştur. [1] En­biya 21/107. [2] Buhari; Edeb, 18, 28; Müslim; Fazail 65. Ebu Davud; Edeb 145. Tirmizi; Birr 12. Abmed b. Hanbel 11/228. [3] Hadid 57/25. [4] Bakara 2/251. [5] Hacc 22/40. [6] Müslim; Fazail 79. İbn Mace; Nikah 51. Darimi; Nikah 34. Ahmed VI. 229, 232. [7] Buhari; Cuma 29, Menakıb 25. Menaktbu'l-ensar 11. Müslim; İmara 19. Ahmed b. Hanbel 1/6, 289, III/441. [8] Nur 24/2. [9] Rad 13/6. [10] Bakara 2/179. [11] Buharı; Fazail-i Ashabin-Nebiyy 18. Enbiya 54. Hudud, 12. Müslim; Hudud 8,9. Ebu Davud; Hudud 4. Tirmizi; Hudud 6. Nesai; Sarık 56. İbn Mace; Hudud 6. Darimi; Hudud 5. Ahmed b. Hanbel III/386. [12] Ahmed b. Hanbel; Müsned 11/400; 5/335. [13] Nisa 4/135. [14] Buhari; Sulh 5. Müslim; Hudud 25. Ebu Davud; Hudud 25. Tirmizi; Hudud 8. Nesai; Kudat 11. İbn Macc; Hudud 7. Muvutta; Hudur' 6. Ahmed b. Hanbel IV/115. [15] Zilzal 99/7-8. [16] Hacc 22/46. [17] Farklı lafizlar rivayeti için bkz. Alauddin Ali el-Muttaki el Hihdi; Kenzu'l-Ummal Fi Süneni'l-akvâl ve'l-ef'al 13/947. Abdullah İbn Adiyy el Cürcani; El Kâmil fî dua fayi'r-Rical 1/392. İbn Adiyy Hadisin münker olduğunu söylüyor. [18] Bubari; Hudud 4. [19] Farkh lafızla bkz. Tirmizi; Fiten 7. Ahmed b. Hanbel I/18; IV/446. [20] Nahl 16/125. [21] Al-i İmran 3/104. [22] Al-i İmran, 3/110. [23] İbn Mace; Zühd 17. Muvatta; Hanu'l-Huluk 9. [24] Buharı; Edeb, 77, İman 60. [25] Muvatta; Hudud 12 farklı lafızlar. [26] Farklı lafızla bkz. Buhari; Edeb 60. Müslim; Zühd 52. [27] Nur 24/19. [28] Mâide 5/32. [29] İsra 17/33. [30] Akıle Diyeti yüklenip ödeyen asabe, ehli divan vs'dir. [31] Asabe Kişinin kabile ya da aşiretindeki erkek akrabalarıdır. Bu tanım cinayetler bölümü içindir. [32] Türkçede bir atasözü vardır "Evin danasından tosun olmaz." İmam Şafii'nin vecizesi bu anlamdadır. Çev.. [33] Hud 11/89. [34] Maide 5/8. [35] Mutaffifin 83/29. [36] Mürselat 77/46. [37] Kamer 54/47. [38] Maide 5/12. [39] Ba­kara 2/60. [40] Abmed; Müsned 5/327. Muvatta; Akdiye 31. İbn Mace; Ahkâm 17. [41] Bakara 2/81. [42] Ahlak bilginleri hayır ve şerrin ölçüsünde ya da daha düzgün bir ifade ile fazilet ve aşağılık'ın ölçüsünde, eski Yunan filozoflarından bu yana anlaşamamışlardır. Sokrat, ölçünün marifet olduğunu söylerken, Eflatun faziletin temellerini dört unsura bağlamıştır Hikmet, şecaat, iffet, adalet. Aristo ise orta görüşü benimsemiştir. Ona göre fazilet iki kötülüğün ortası bir şeydir. Epikür ise faziletin esası olarak şahsi menfaati ileri sürmüştür. Stoa'lılar Ravakiyyun ölçünün kemal olgunluk olduğunu söylerlerken, bazı bilginler bunun örf olduğunu söylemişlerdir. Diğer bazı bil­ginleri ise fazilet kendiliğinden bilinir, demişlerdir. Bentham, John Stuart Mili ise, en iyi ölçü, ola­bildiğince çok ve fazla miktarda menfaattir, demişlerdir. [43] Bubari; Bed'ül-Vahy 1, Nikah 5. Ebu Davud ; Talak 11. Tirmizi; Şazail'ul-Cihad 16. Nesai, Taharet 59. İbn Mace; Zühd 26. Ahmed; Müsned 1/25, 43. [44] Yukarıdaki alıntı, Bentham'ın Usulü'ş-Şerai isimli eserinden yapılmıştır. Arapçaya çevirisi rahmetli Fethi Zoğlul Paşa tamfından yapılmıştır. C, 1, Sahife, 58-59.. Üstad Ali Bedevi de ahlak kuralları ile ceza hukuku arasındaki farkı üç maddede özetlemiştir 1- Ahlak kurallarına göre müeyyidenin niteliği ile ceza hukukuna göre niteliği birbirinden farklıdır. Ahlak kurallarına göre müeyyide terbiyevidir. Ahlaka göre müeyyide insanların hakir görmesinden korku duymak ve vicdan azabı ve benzeri şeylerdir. Oysa ceza hukukuna göre müeyyide suçlunun vücuduna veya malına ya da dokunulmazlığına, şerefine veya hayatına yönelik olur. Ba­zı durumlarda ahlaki müeyyide sabit değişmez olur. Doğruluk, insan ve insanlık gibi. Bazen de ce­za hukukundan ayrılır; insanlığa ve bazı düzenlemelere dair tüzüklere aykırı davranmak gibi. 2- Ahlaki ölçü vicdan ve insanın içinden geçenlerdir. Oysa ceza hukuku ilminde ölçü dışavuruları davranışlara yöneliktir. Bir hareket yapıldığı zaman, hukuk maksadı anlamaya yönelir. Fakat bir niyetin ve maksadın yanında hiçbir amel yapılmamış, sadece niyet ve maksat olarak kalmışsa, bununla hukuk ilgilenmez. 3- Ahlak kuralları ruhu terbiye etmeye ve merhamet, vakar, doğruluk, akrabalara iyilik gibi fazi­letleri ruha yerleştirmeye yöneliktir. Bu durumu ile emretmekte ve yasak getirmekte ceza hukukun­dan daha geniş ve daha ileri boyutludur. Bütün çağlarda ceza hukuku birçok ahlak prensiplerini içi­ne almakla ve birtakım cezalar getirerek onları korumakla birlikte, ahlakın alanı hala hukukun alanından daha geniştir. Bu kurallardan zorunlu olanlarını toplumu kaosa sürüklemekten korumak için kanun koyucu seçer alır. Ve bunları desteklemek için ceza öngörerek müdahale eder. Kalan ah­lak kurallarını ise vicdanlara havale eder. Çünkü devlet, çeşit çeşit derecede olan diğer ahlak kural­larını uygulamayı üstlenemez. Ya insanların niyetlerini ve içlerinden geçenleri isbat etmek zor oldu­ğu için uygulayamaz ya da bunlara aykırı davranmanın insanların birbiriyle olan ilişkilerinde çok büyük bir tehlike doğurmadığını düşündüğü için üstlenmez. Fğer tehlike devletin müdahale etmesi­ni haklı gösterecek ya da gerektirecek bir dereceye ulaşmışsa bu takdirde ceza hukuku duruma müda­hale eder, kurallarını desteklemeye başlar, bu kuralların çiğnenmesini kanuni suç sayar. Hile, evrak sahtekarlığı, yalan yere yemin etmek, herhangi bir yolla, başkasına iftira etmek bunlara örnektir. [45] Yunus 10/57. [46] Bakara 2/204-206. [47] Bakara 2/219. [48] Nur 24/48. [49] Enbiya 21/23. [50] Muteber maslahatlar Dikkate alınmasıgerektiğine dair her türlü bir şer'i delil bulunan, manalar vasıflar dır. Çeviren [51] İsra 17/70. [52] Bakara 2/256. [53] Bakara 2/191. [54] Gazali, el-Mustasfa, c 1, s, 287, 288. [55] Bentham "Usulü'ş-Şerai'", c. l, sh, 21-23. Arapçaya Çsviren Fethi Zağlol Paşa. [56] Dr. Said Mustafa es-Saîd, el-Ahkamu'l-Amme fi Kanunu'l-Ukûbat, sh. 14. [57] Dr. Said Mustafa es-Said, el-Ahkamu'l-Amme fi Kanunu'l-Cinâî. [58] Bentham Usulü's Şerai, sh, 139. [59] Nur 24/19. [60] Buhari; Havalat 1, 2, İstikraz 12. Müslim; Müsakât 33. Ebu Davud; Buyu' 10. Tirmizi; Buyu' 68. Nemi; Buyu' 100. İbn Mace; Sadakat 8. Muvatta; Buyu' 84. [61] Mısır kanunu; 9, 10, 11, 12 nci maddelerinde bunları hükme bağlar. Dr. Es-Said Mustafa es-Said; el-Ahkam el-Amme, li Kanuni'l-Ukubat. sh. 31. [62] Burada "Haddad" gardiyan demektir. O da suçlunun dışarı çıkmasına engel olduğu için bu ismi almıştır. [63] Bakara 2/178. [64] Kemalüddin İbn Humam; Fethu'l-Kadir c. 4. sh, 112. [65] c. 4. sh, 112. [66] Tebyin, c. 6, sh. 89. [67] el-Muğni, c. 7. sh. 625. [68] Nahl 16/90. [69] Ebû Davud; Cihad 147, Diyât 11. Netâi; Kasame 10, 13. İbn Mace; Diyât 31. Ahmet; Müsned I/119 122, II/180,144, 211, 215. [70] Bakara 2/179. [71] Enfal 8/61. [72] Bakara 2/229. [73] Müslim; Hacc 147. Ebu Davud; Menasik 56. İbn Mace; Menasik 84. Darimi; Menasik 34. Ahmed; Musned 5/73. [74] Maide 5/33. [75] Yani mahkemeye ulaştığı zaman Çeviren. [76] Muvatta, Hudud 29. [77] İbn Teymiyye, es-Siyasetü'ş-Şer'iyye, sh, 69. [78] Maide 5/38. [79] Ebu Davud, Salat 114; Tirmizi, Hudud 2. [80] İbn Kudamne; el-Mugni c. 8 sh, 285. İbn Mace; Hudud 2/863. Bu tahric için bkz. el-Mugni Tabridi 1990 baskısı 12/472. [81] Bu cümle, -bizce- "Had cezası uygulanması için -kazf duruşma meclisinde zina iftiran şek­linde yapılmamışsa- mutlak dava açmak" şeklinde olmalıdır. Çev. [82] el-Kaşanî, sb, 52. [83] Bakara 2/237. [84] el Kaşani, el-Bidaye-VII/52. [85] Nur 24/4. [86] Nisa 4/15. [87] Nur 24/13. [88] Müslim, Lian 15; Ebu Davûd, Diyât 12; Muvatta, akdiye 17; Hudud 7; Ahmed Musned II/465. [89] İbni Kudüme- el-Muğnî-8/198 Menar baskısı 2. Baskı. [90] Buhari; Ahkâm 19, Talak 11. Müslim; Hudud 16, 22. Ebû Davud; Hudud 23. Tirmizi; Hudud 5. Nesai; Cenaiz 63. Ahmed; Musned II/453, III/323. [91] İbn Kudame; El-Mugni 8/192 Maner 2. Baskı. [92] Muvatta; Hudud 12; Lafiz farkı. [93] El-Bedayi, IV/50. [94] Ebu Yusuf'un görüşünü destekleme babında Fethü'l-Kadir'de şu ifadeleri görmekteyiz "Ebu Davud'un rivayetine göre Rasulullah sav'e suçunu itiraf etmiş olan bir hırsız getirilir. Hırsı­zın yanında çaldığı mal yoktur. Rasulullah sav "Senin çaldığını sanmam" Ebu Davud; Hu­dud 9, Nesai. Sarık 3; İbn Mace; Hudud 29, 60. Darimi; Hudud 6. Ahmed; Müsned V/392 der. Hırsız, hayır çaldım der. Rasulullah bu itirafçıyı iki veya üç kez geri gönderir. Tahavî'nin Hz. Ali'ye isnad ettiği bir uygulamaya göre, adamın biri huzurunda iki kez hırsızlı­ğını itiraf eder. Hz. Ali Kendi aleyhine iki kez şahitlik ettin der. Sonra da adama had cezasını uy­gular. Yani hırsızlıkta itirafın hükmü sayı itibarı ile iki şahidin şahitliği hükmüne katılmıştır. Zi­na cezasında da "itiraf" bu suçun şahitliği hükmüne katılmış ve itirafın dört kez yapılması şart kı­lınmıştır. Ebu Hanife ise şu hadisten delil getirmiştir; "Hırsızlık yaptığı söylenen bir adam Rasu­lullah sav'e getirildi. Rasulullah onun çaldığını sanmıyorum dedi. Adam hayır çaldım ey Allah'ın rasulü dedi. Bunun üzerine Rasulullah adama had cezası uyguladı." Bu da suçun kısas ce­zası hükmüne katıldığını gösterir. Tani eğer bu yapılan had cezası değilse "Had" niteliğini ifade eder. Suçun kazf cezasına ilhakı katılması da böyledir. Fethu'l-Kadir, IV/224. [95] Bedâyi, VII/56. [96] Hucurat 49/12. [97] Necm 53/28. [98] Kemalüddin İbn el-Hümam, Fethu'l-Kadir IV/162. [99] Farklı lafizla bkz; Buharı 52, Mezalim 3. Müslim Birr 58, 72. Ebu Davud, Edeb 38,60. Tirmizi Hudud 3. Îbn Mace, Mukaddime 17. Ahmed, Musned III/91, 252. [100] Nur 24/19. [101] Farklı lafızla bkz; Nesai, Şehade 20; İbn Mace, Ahkam 30. Ahmed Müsned 2/181, 204, 208, 225. [102] Ebu Davûd, Salat 114; Tirmizi, Hudud 2. [103] Bu delilleri ve tartışmaları el-Bedayi sh. 47-51 Fethu'l Kadir c. 2 sb. 112 Tebyin c. 3 sh. 188 vd. den özetledik. [104] Fethü'l Kadir c. 4 sh. 164. [105] Aynt eser. Fethü'l Kadir c. 4 sh. 164. [106] İbn Hümam - Fethu'l-Kadir c. 4 sh. 164 Emiriye baskısı. [107] A. g. e. sh. 165. [108] Cünh Azami miktarı haftayı aşan hapis cezası gereken suçlarla, azami miktarı bir Mısır Cüneyhini aşan para cezalarıdır. Muhalefet Kabahat Bir haftayı asmayan hapis cezalan ile, azami miktarı bir Mısır Cüney­hini geçmeyen mçlardtr. Bkz. paragraf 52. [109] A'raf 7/199. [110] İbn Mace; 2/456, 466. Ebu Davud; Hudud 2/450. Muvattu; Hudud 2/434. Nesai; Kitabu-Kut'is-Sarık. Tahrider, el-Muğni'nin tahricli nüshasında yapılan tahricten alınmıştır. Çev. [111] Müslim; Birr 32. Ebu Davud; Edib 35. Tirmizi; Birr 18. İbn Mace; Fiten 3. Ahmed; Musned 3/227, 360, 3/491, 4/168. [112] Maide 5/45. [113] Bakara 2/194. [114] İsra 17/33, 6/151. [115] Nisa 4/192. [116] Nisa 4/93. [117] Ebu Davud; Cibad 147, Diyât 11. Nesai; Kasame 10, 13. İbn Mace; Diyât 31. Abmed; Musned 1/119, 1222. [118] Buhari; Diyât 1, Rikak 48; Müslim; Kamme 28. Tirmizi; Diyat 8. Nesai; Tahrim 2. İbn Mace; Diyât 1. Ahmed; Müsned 1/388, 441, 442 [119] İbn Mace; Diyât 3, Darimi; Diyât 1. Ahmed; Müsned 4/31, 32. [120] Maide 5/32. [121] Buhari; Mezalim 3. Müslim; Birr 59, Zikr 38. Ebu Davud; Edeb 38. Tirmizi; Hudud 3. İbn Mace; Mukaddime 17. Ahmed; Müsned 2/91, 252, 296. [122] Ebu Davud; Edeb 36. Ahmed; Müsned 4/30. [123] Tirmizi; Diyat 7. İbn Mace; Diyat 1. Nesai; Tahrim 2. [124] Bakara 2/178,179. [125] Bakara 2/178. [126] Darimi; Zekât 35. Ahmed; Müsned 2/386. [127] Bu hadise kaynaklarda rastlamamız mümkün olmamıştır. Çev. [128] et-Tebyin c. 6 sb. 102. Buhari; Cihad 12, Sulh 8. Müslim; Kasame 24. Ebu Davud; Diyât 16. Nesai; Kasame 17,18. İbn Mace; Diyât 16. [129] Bu şartları ilerde ayrıntısı ile ele alacağız. Cezalardan söz ederken, yapılan ihtilaftan söz edeceğiz. Burası suçları şiddet derecisine göre taksim yeridir. Bu da ancak cezaya değinilmekle olur. Nitekim suçları cürümler, cünh ve kabahatler diye üçe ayırdığımızda da aynı şeyi yaptık. Yani tak­sim, cezaya değinilmeden yapılmaz. [130] Nisa 4/92. [131] İbn Mace; Talak l6. [132] Asabe Kispnin kendisine erkek vasıtası ile akraba bulunan erkek akrabalardır. [133] Maide 5/45. [134] İbn Teymiyye, es-Siyasetü'ş-Şer'iyye, sh, 120. [135] Farklı lafızla bkz. Deylemi; Müsned. Nakleden; Kenzu'l-Ummal 3/179 Hadis no 5582 Deylemiye göre hadis ".açıktan işlenir de değiştiritmezse..." biçimindedir. Çev.. [136] Buhari; Havalat 1, 2. Müslim; Müsakat 33. Ebu Davud; Büyu 10. Tirmizi; Büyu 48. Ahmed; Müsned 2/71. [137] Lafız farkı ile bkz. Eşribe 5. [138] Farklı lafızla bkz. Müslim; İmara 59. Ebu Davud; Sünne 27. Ahmed; Müsned 4/24, 341. [139] El-Muhalla. C. l. sh. 21. [140] Es-Şerhu'l-Kebir üstüne Düsuki Haşiyesi. sh, 385. [141] El-Mühezzeb. sh, 188, eş'Şerhu'l-Kebir'e bkz. c. 9, sh. 327. [142] Keşşafu'l-Kınna, c. 3, sh, 326. [143] Bakara 2/194. [144] Bakara 2/194. [145] El-Muballa, c. l. 54 522. Burada iki olay birbirinden pek farklı gözükmemektedir. Nitekim M. Ebu Zehra da Ceza isimli ikinci kitabında böyle söylemektedir. Çev. [146] Ebu Davud; Zekât 32. Müslim; Nikâh 88, Lukata 18. Ahmed; Müsned 3/34. [147] El-Bedayi, c. 7, sh 335. [148] Ali Bedevi-Ceza Kanunundan Genel Hükümler, sh. 375. [149] A. g. e. sh, 72, 73 ve 73. sh. dipnotu. [150] el-Ahkamu'l-Amme Fi Kanuni'l-Ukubat'tan, özetle. sh, 46. [151] Şerbu'l-Kanuni'l-Ukubat. sh, 183. Mahmud Mustafa. [152] İkrah-i Mülcî Öldürme, bir organı yok etme veya -toplumda mevki sahibi kişi için- alçaltıcı bir muameleye maruz bırakma tehdidi ihtiva eden zorlamadır. [153] Zeyla-Tebyinü'l-Hakaik, c. 6, sh- l. [154] İbn Kudame; El-Mugni sh. 637. [155] Zeylaî Tebyinu'l-Hakaik, c. 6. sh, 99. [156] Maide 5/32. [157] Ebu Ya'la-el-Ahknmü's-Sultaniyye. sh, 277. [158] El Maverdi'el-Ahkamu's-Sultaniyye. [159] Muhsan Meşru bir evlilik içinde zifafa girmiş bür müslüman kişidir. Çev. [160] Maide 5/93. [161] İbn Teymiyye es-Siyasetü'ş-Şer'iyye. sh, 123. [162] Müslim; İmara 60. [163] İbn Teymiyye-Siyasetü'ş-Şer'iyye. sh, 123. Müslim; İmara 59. Ebu Davud; sünne 27. Ahmed; Müsned 4/24, 341. [164] İbn Teymiyye es-Siyasetü'ş-Şer'iyye. sb, 56. Buharı; Enbiya 6. Ebu Davud; Sünne 28, Zekat 79. Ahmed; Müsned 3/68, 73. [165] Seddü'z-Zerai Fesada sebep olan yolların kapatılmasıdır. Çev. [166] Buhari; Fazail'il-Kur'an 36. Ebu Davud; Sünne 28. Tirmizi; fiten 24. İbn Muce; Mukad­dime 12. Ahmed; Müsned 1/81, 113, 131, 404. [167] Bu dört zümre Fethu'l-Kadir'in c. 4 sh, 408-409'da zikredilmektedir. [168] Fethu'l-Kadir. Aynı yer. [169] Buhari; Cihad 108, Ahkam 4. Müslim; İmara 34, 38. Ebu Davud; Cihâd 87. Tirmizi; Cihâd 29. [170] Tarihu'l-Cedel, sh, 346. [171] Şura 42/38. [172] Al-i İmran 3/159. [173] Ali Bedevi; Al-Ahkamu'l-Amme fi'l-Kanuni'l-Cinâi. sh, 99. [174] Dr. Mubammed Mustafa; Şerhu'l-Kanuni'l-Ukûbât. Genel Bölüm. [175] Bu konuda bkz. Dr. Muhammed Kâm 1; Dr. Said Mustafa; Şerhu Kanuni'l-Ukubat. sh, 102, Ali Bedevi; el-Ahkamu'l-Amme fi'l-Kanuni'l-Cinai. sh, 102. [176] Dr. Muhamtned Kamil Musa, Said Mustafa; Şerhu'l-Kanuni'l-Ukubat, sh, 104. [177] Nisa 4/22. [178] Nisa 4/23. [179] Ebu Davud; Buyu' 5, Menasik 56. İbn Mace; Menasik 76, 84, Ahmed; Müsned 5/73. [180] İsra 17/15. [181] Fatır 35/24. [182] Kasas 28/59. [183] Nisa. 4/165. [184] Enfal 8/38. [185] Müslim; İman 192. [186] Nur 24/2. [187] Nisa 4/15. [188] Maide 5/38. [189] Maide 5/33, 34. [190] Nur 24/4. [191] Hucurat 49/9. [192] Buhari; Cihad 149. Ebu Davud; Hudud 1. Tirmizi; Hudud 25. Nesai; Tabrim 14. İbn Mace; Hudud 2. Ahmed; Müsned 1/217. [193] Müslim; Kasame 25, 26. Ebu Davud; Hudud 1. Tirmizi; Hudud 15. Nesai; Tahrim 5. [194] Ebu Davud; Hudud 35. [195] Ebu Davud; Hudud 36. [196] Bakara 2/178, 179. [197] Maide 5/45. [198] Nisa 4/92. [199] Nesai; Kasame 32, 33. İbn Mace; Diyat 5. Ahmed; Musned 2/64, Ebu Davud; Diyat 17. [200] Nesai; Kasame 46. Darimi; Diyât 12. Muvatta'; Ukûl 1. [201] Mûdıba Bir yaradaki et ile baş kemiği arasındaki zar gibi olan deri yırtılıp kemik meyda­na çıkmış olur. [202] Erş Tamlanan ve kesilen organlardan dolayı verilmesi gereken diyettir. [203] Hadime; Bir yaradır ki bundan kemik ktnltntş olur. [204] Amme Bir yaradır ki et kesilip beyin ile kemik arasındaki deri meydana çıkmış olur. [205] Damığa Bir yaradır ki, ümmüddimağ denilen deri yırtılmış dimağ yaralanmış olur. [206] Bu hadisin zayıf olduğu hakkında bkz. el-Elbâni; Silsiletu'l ehâdis'd-Deîfe ve'l-Mevdua, Hadis no 5512. [207] Bu sözün değerlendirmesi az önce 198 nolu paragrafta geçti. Çer. [208] Kırk kırbaç içki içme'nin had cezasıdır. Çünkü bazı Fukaha içki içme haddi kırk sopadır derler. Tabii bu görüş tercihe şayan değildir. [209] İbn Teymiye; es-Siyasetü'ş Şer'iyye sh. 422. [210] Kıyame 75/36. [211] Hucurat 49/12. [212] Buhari; Vasaka 8. Müslim; Birr 28. Tirmizi; Birr 56. Muvatta; Hunu'l-Hukuk 15. Ahmed; Müsned 3/245, 287. [213] İzzuddin b. Abdüsselam V. 660 H. Kuvaidu'l-Ahkam. [214] El-İsnevi'nin, Şerhu muhtehe's-sühûl li Minhac'il-usul isimli eserine bakınız. [215] Bu ayırım Hanefi mezhebine göre değil, Cumhura göredir. [216] Şatıbi-el-Muvafakat c l sh 119. [217] Şatibi [218] İzzuddin b. Abdusselam, Kavaidu'l-Ahkam c l sb. 63. [219] Farklı lafızla bkz. Müslim; Müsakat 130. Ebu Davud; Buyu' 40, 47 İbn Mace; Ticaret 6. Darimî; Büyü' 13. Ahmed; Müsned; 3/453. [220] Buhari; Şurur 11. Müslim; Büyü' 11, 12; Nemi; Büyü' 16, 18. Ahmed; Müsned 2/20, 402. [221] Nahl 16/115i [222] Müslim; Zekat 73, 76. [223] Cuma 62/9. [224] Ahmed; Müsned 5/327; Muvatta; Akdiye 31. İbn Mace; Ahkâm 17, [225] Bu konuda et-Mâverdi'nin el-Ahkamu's-Sultaniye'sine bakınız. [226] Farklı lafızla- bkz. İbn metçe; Mukaddime 1/6. Muvatta; Hudud 10. [227] Şattbî - et-Muvafakat c. 3 sh 346. [228] Nahl 16/44. [229] Maide 5/45. [230] Bakara 2/179. [231] En'am 6/151. [232] Ba­kara. 2/275-280. [233] Mataffifin 83/1-6. [234] Bakara 2/188. [235] Maide 5/42. [236] Nahl 16/90. [237] Enfal 8/27. [238] Hucurat 49/11,13. [239] Nahl 16/90. [240] Necm 53/3, 4, 5, 6. [241] Maide 5/67. [242] Tirmizi; Diyat 13, İman 15. [243] En'am 6/82. [244] Maide 5/38. [245] Nisa 4/92. [246] İsra 17/33. [247] İbn Mace; Diyât 12. [248] Gurra On deve ya köle veya cariyedir. Bu nedenle birçok, fıkh bilginleri Gurranın diyetin onda biri olduğunu söylemişlerdir. [249] Eş-Şevkani; Neylül-Evtar sh. 234. [250] Şevkani; Neylül-Evtar sh. 235. [251] Bakara 2/178. [252] Bakara 2/178. [253] Bakara 2/178. [254] Tirmizi; Diyat 13. İman 15. [255] İbn Mace; Diyât 32. Ahmed; Müsned 5/36, 3S. [256] Tirmizi; Diyat 17. [257] Maide 5/45. [258] Hadisin orjinalinde "midra" geçmektedir. Bu demirden veya ağaçtan yapılan, tarakgibi dişleri olan fakat ondan daha uzun, saç taramaya yarayan özel tarak demektir. Çev. [259] Tirmizi; İsti'zan 17. Bubari; İsti'zan 11. Diyât 23. Müslim; Edeb 41. Nesaî; Kasame 47. Ahmed; Müsned 5/330. [260] Buhari; Edeb 127. Nesaî; Kasame 47, 50. [261] Ebu Davud; Diyât 3. [262] Ebu Davud; Diyat 9. [263] Buhuri; Rehin 6. Tirmizi; Ahkam 12. İbn Mace; Ahkâm 7. [264] Ebu Davud; Diyat 9. [265] Muhammed 47/10. [266] Casiye 45/21. [267] Sad 38/28. [268] Ahmed; Müsned 2/136. Ebu Davud; Hudud 36. Tirmizi; Hudud 15. Nesaî; Eşribe 42. İbn Mace; Hudud 17, 18. [269] Nisa 4/93. [270] Nassın delaleti konusunda, 281 no'lu paragrafa bakınız. Çev. [271] İbn Kayyim el-Cevziyye; et-Turuku'l-Hukmiyye Fi's-Siyaseti1'ş-Şeriyye sh, 6, 7. [272] Cinmu'l-İlm. el-Ûmm ile birlikte basım cilt 7, sh. 257. [273] Bu terimler için 45 no'lu paragrafa bakınız. [274] Şatibî- el-İ'tisam c. 2. sh, 320. [275] El-Karafî- Tenkîhu'l-Fusûl sh, 200. İki şeyin birbirinden farklı olduğunun beyan edildiği yerlerde demektir. Kelime olarak Fürûk; farklar demektir. Cevami' ise Cami' kelimesinin çoğulu­dur. Şarap ile rakının Cami'nin "sarhoşluk verici olma"ları gibi.... Çev. [276] Bu kayıtlar Şatibî'nin el-İ'tisam'ının c. 2 sb, 307 ve devamından alınmıştır. [277] El-Karafi- Tenkihu't-Fusul c. 2 sh, 32. [278] Şatibi; el-Muvafakat c. 2 sh, 203. [279] En'am 6/108. [280] Şatıbî; El-Muvafakat c. 2. sh, 244. [281] Hac 22/78. [282] Bakara 2/29. [283] İsra 17/15. [284] Hac 22/78. [285] Bakara 2/185. [286] Bu ifadenin hadis olmadığı hakkında bkz. T. Diyanet vakfi İslam Ansiklopedisi, Âdet md. C. 1 sh. 369. Ayrıca bkz. Ahmed; Müsned 1/279 Çev. [287] Enbiya 21/107. [288] Yunus 10/57. [289] Nahl 16/90. [290] Nisa 4/2. [291] Maide 5/45 [292] Maide 5/45. [293] Maide 5/45. [294] Zahir bahsinde yazar buna dair iki örnek vermiştir. Bunlar evlenme ve kısas ayetleridir. An­cak bu ayetlerin değerlendirmesini yaparken Riba ayetinden söz etmektedir. Daha sanrageün Nass bahsinde de Riba ayetini örnek verdiğinden söz etmektedir. Ancak Kitabın orjinal nüshasında Ri­ba ayeti ve bunun açıklanmarı yoktur. Büyük bir ihtimalle matbaa hatan olarak yazılmamıştır. Kısaca o ayeti açıklarsak, Yüce Allah Riba faiz yiyenler kabirlerinden tıpkı şeytan çarpmış kimselerin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların alış-veriş de riba gibidir demelerinden ötürüdür. Oysa Allah alış-verişi helal ribayı haram kılmıştır." Bakara 2/275 buyurmaktadır Ayet; Zahiri ile alım-satımın helal, ribanın faizin haram kılındığım ifade etmektedir. Fakat ayetin asıl sevk sebebi bu değildir. Ayetin asıl sevk sebebi alım-satım ile riba arasındaki farklılığı vurgulamak ve bunların aynı şeyler olmadığını açıklamaktır. Zekiyyüddin Şaban- İslam Hakuk İlminin Esasları- Terc. İbrahim Kafi Dönmez Çeviren. [295] Maide 5/38. [296] Nur 24/4. [297] Yazarın kastettiği hadis şudur İbn Abbas ra rivayet ediyor Resulullah sav "Herhangi bir delil olmaksızın herhangi bir kimseyi recmedecek olsaydım filanca kadını recmcderdim. Çün­kü kadının konuşması tarzından durumu ve yanma girip-çıkanlar şüphe uyandırmaktadır." Buhari; Temenni 9, Talak 31, Hudud 43, Lian 12, 13. Nesaî; Talak 39. İbn Mace; Hudud 11. Ahmed; Müsned 1/336. Çev.. [298] Maide 5/3 [299] Maide 5/90, 91. [300] Maide 5/93. [301] Nisa 4/92. [302] Ebu Davud; Hudud 13. Tirmizi; Hudud 19. Nesai; Sârık 13. İbn Mâce; Hudud 27. Darimî; Hudud 7. Muvatta; Hudud 32. Ahmed; Müsned 3/463. [303] Ahmed; Müsned 2/204. [304] Bubari; Cihad 44. Ebu Davud; Cihad 33. [305] Nur 24/4. [306] Nur 24/4, 5. [307] Nur 24/4. [308] Maide 5/38 [309] Ebu Davud; Diyad 18. Darimi; Faraiz 41. Ahmed; Müsned 1/49. [310] Bakara 2/228. [311] İbn Mace; Talak 30. Muvatta; Talak 50, 60. Ebu Davud; Talak 6. İbn Mace; Talak 30. Darimi; Talak 17. [312] Bakara 2/228 [313] Farklı lafızla bkz. Ebu Davud; Takara 107. Nesaî; Talak 74, Tahara 134, Hayız 2, 4. İbn Mace; Tabarat 115. Abmed; Müsned 6/420, 464. [314] Talak 65/1. [315] Bid'î talak Paylamayı gerektirecek şekilde yapılan talaktır. Zevceyi ya hayız halinde veya mukarenet vuku bulmuşken bir temizlik içinde birden fazla talakla boşamaktır. Talak'ı Sünni Azarlamayı gerektirmeyecek şekilde boşamaktır. [316] Nisa 4/15, 16. [317] Nur 24/2. [318] Nur 24/2. [319] Müslim; Hacc 310. Ebu Davud; Menasik 77. Ahmed; Müsned 3/237, 278. [320] Buhari; Büyü3 78. Müslim; Müsakat 81. Ebu Davud; Buyu' 12. Nesaî; Büyü' 50. İbn Mace; Ticaret 48. Darimî; Büyü' 42. Ahmed; Müsned 2/263. [321] Bakara 2/275. [322] Bilginler riba hadisinin illeti hakkında dört gruba ayrılmışlardır a- Zahiriler Onlara göre hadis ta'lil edilemez. Yani hadiste geçen altı maddeye ait hüküm sade­ce o altı maddeye aittir benzerlerine verilemez. b- Hanefîler Burdaki illet cins ve ölçü birliğidir. Yani aynı cinsten maddelerin aynı ölçekle veya aynı cins tartı ile mübadele edilir olmalarıdır. Hem cinsi bir hem de mübadele edilirken kullanı­lan ölçü veya tartı aleti bir ise, hem veresiyesi hem de peşin fakat fazlalıklı mübadele edilmesi caiz değildir. Nakıs eksik illet ise, bunlardan sadece birinde meydana gelen birliktir. Mesela aynı ölçü aleti ile mübadele edilen fakat cinsleri bir olmayan maddelerde fazlalık helal, veresiye mübadele edilmesi haramdır. Yani bir başka ifade ile fazlalık helal, te'cil veresiye haramdır. Tabii bu söyle­diğimiz, örf ve adete göre sınıfları arasında farklılık olmayanlardadır. Mesela demir ile altın mübadelesinde olduğu gibi. Çünkü demir ve altın cinsi örfe göre birbirine çok uzak iki cins maddedir. Aralarında tartı aleti birliğinin önemi yoktur. c- Şafiîler Altı maddedeki illet, onların yiyecek maddeleri ya da semen satış bedeli olmaların­dandır. Bunların gerçekleştiği maddeler, yani yiyecek maddesi ya da semen olan maddelerin müba­delesinde riba gerçekleşir. d- Malikîler Semenlerde ribanın illeti semen olmaları, semen dışındakilerde ise depolanabilir olmak şartı ile yiyecek maddeleri olmalarıdır. [323] Ebu Davudi Menasik 56, Büyü3 5. İbn Mace; Menasik 84, 76. Abmed Müsned 5/73. Müs­lim; Hacc 147. [324] Bakara 2/279. [325] Al-i İmran 3/7, 8. [326] Kıyamet 75/1. [327] Şems 91/1, 2, 3. [328] Feth 48/10. [329] Taha 20/5. [330] Farklı lafızla bkz. İbn Mace; Mukaddime 1, 6. Muratta; Hudud 10. [331] Feth 48/10. [332] Maide 5/64. [333] Taha 20/5. [334] Şura 42/11. [335] Feth 48/10. [336] Bakara 2/275. [337] Ni­sa 4/29. [338] Buhari; Büyü' 71. Ebu Davud, Büyü' 33. Ahmed; Müsned 2/380. [339] Buhari; Buyu' 48. Ebu Davud, Büyü' 66. Tirmizi; Büyü' 28 Nesai; Büyü' 51. Muvatta; Büyü' 98. Ahmed; Müsned 2/80,139. [340] Talak 65/4. [341] Bakara 2/234. [342] Maide 5/3. [343] En'am 6/145. [344] Nisa 4/92. [345] Had 22/30. [346] Furkan 25/72. [347] Nisa 4/10. [348] Nisa 4/3. [349] Bakara 2/233. [350] İbn Mace; Ticaret, 69. Ahmed; Müsned 2/179, 204, 214. [351] Bakara 2/282. [352] İsra 17/23, 24. [353] Nisa 4/10. [354] Maide 5/33. [355] Nisa 4/92. [356] Maide 5/45. [357] Tirmizi; Diyat 3, 13. İbn Mace; Diyat 35. [358] Baka­ra 2/178. [359] Tirmizi; Diyat 3, 13. İbn Mace; Diyat 35. [360] Bakara 2/178. [361] Maide 5/3. [362] Müslim; Birr 32. Ebu Davud; Edeb 35. Tirmizî; Birr 18. İbn Mace; Fiten 3. Ahmed; Müsned 3/277. [363] Kesfu'l-Esrar- c. 2 sb. 40 İstanbul baskısı. [364] Nisa 4/24. [365] Nisa 4/25. [366] Ebu Davud; Savm 19. Ahmed; Müsned 2/281. [367] İsra 17/23. [368] Keşfu'l-Esrar- c. 2 sh, 542 kısaca özetlenmiştir. [369] Nur 24/2. [370] Azl Cinsel birleşmede erkeğin inzal öncesi kendisini çekerek spermlerini dışarıya boşaltması demektir Çev. [371] İbn Mace; Diyat 25. [372] Fahruilslam el-Pezdevî- Usul c. 2 sh, 516. [373] Bakara 2/179. [374] Keşfu'l-Esrar, c. 2 sh, 547. [375] İbn Mace; Talak 16. [376] İkrah-ı mülcî Öldürme, bir organı yok etme veya toplumda mevki sahibi bir kişi için al­çalıcı bir muameleye maruz bırakma tehdidi ihtiva eden ikrahtır. [377] Nisa 4/25. [378] Maide 5/3. [379] Tevbe 9/36. [380] Kehf 18/23. [381] Buhari; Vud 68. Müslim; Tahara 94. Ebu Davud; Tahara 36. Tirmizi; Tahara 51. [382] Nisa 4/23 [383] Bakara 2/178. [384] Maide 5/32. [385] Ebu Davud; Tahara 82, 83. [386] Ebu Davud; Zekât 5. [387] Nisa 4/25. [388] Maide 4/24. [389] Nisa 4/23. [390] Al-i İmran 3/130. [391] Ba­kara 2/178 [392] Buhari; İstikraz 13. Ebu Davud; Akdiye 29. Nesai; Büyü 100. İbn Mace; Sadakat 18. Ahmed; Miisned 4/388, 389. [393] Ebu Davud; Zekât 5. [394] Bakara 2/280. Sağl el; bereket; güç, kuvvet ve güzel mevki, yaralayıcı; kişinin bir haberi kuvvetlendirmek veya bir işi yapıp yapmamak hususundaki azım ve iddiaya güç vermek için Allah`a kasem ya da boşama ve köle azadı gibi bir şeye bağlamak suretiyle akit etmesi anlamında bir fıkıh terimi. Yeminler önce Allah adına edilenler ve Allah'tan başkası adına edilenler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Allah adına edilen yeminler de kendi aralarında taksime tabidirler. Allah adına edilen yeminler Kasem suretiyle Allah adına yeminler "Allah" ya da "Izzet, celal, azamet" gibi zati sıfatlarının başına "ba, va, ta" harflerinin birisini getirmek suretiyle yapılır Mevsılî, IV, 49, 50; Şirbinî, Muğni'l-Muhtaç, IV, 320, 312. Müslümanlar arasında en çok kullanılan yemin yafızları "Vallâhi, billâhi ve tallâhi" sözcükleridir. Allah'ın isim ve zatî sıfatlarının dışında hiçbir şeye yemin edilmez. Hanefilere göre, Nebi, Kur'ân, Kâbe gibi Müslümanlarca kutsal olan varlıklar adına da yemin edilmesi caiz değildir Kâsânî III, 5-10; Merginânî, el-Hidâye," II, 72; Mevsıli; IV, 51. Imam Şâfiî, Imam Mâlik ve Imam Ahmed b. Hanbel'e göre Kur'ân, Kur'ân âyetleri ve Mushaf adına edilen yeminler mûteberdir. Bozulması halinde keffareti gerektirir Ibn Kudâme, el-Muğnî, XI,194,195. Hanbelîlere göre Kâbe ve diğer yaratıklar adına yemin etmek caiz değilse de, Peygamber adına yemin etmek caizdir. Bozulması keffareti gerektirir Ibn Kudâme, XI, 210. Yeminin mûteber olması için mutlaka arapça olması şart değildir. Diğer dillerle de yemin edilebilir. Kaynaklar farsça bazı tabirlerle yemin edilebileceğine işaret etmişlerdir bkz. Merginânî, II, 74; Fetâve'l-Kâdihan, II, 7; el-Fetâve'l-Hindîye, II, 57. Buna göre Türkçe'de kullanılan "yemin ederim, kasem ederim, and içerim" gibi sözler de yemin sayılır. Ancak "mukaddesâtım adına, şerefim üzerine and içerim" gibi sözlerin yemin olmaması gerekir. Çünkü Allah'ın adı veya sıfatları adına yapılmamıştır. Merginânî, hangi sözlerle yemin edip edilemeyeceğinin örfe bağlı olduğunu söylemektedir Merginânî, Bu sözcükler bugün ülkemizde bazı ortamlarda yemin için mâruf hale gelmişlerse de yaygın bir örf saymak mümkün değildir. Bunların dışında, kişinin mübah olan bir şeyi kendisine haram kılması veya birşeyi yaptığı ya da yapmadığı takdirde, yahudi, hristiyan vs. olacağını yemin kasdıyla söylemesi de bir yemindir Merginânî, II, 74; Mevsilî, IV, 52, 53. Imam Şâfiî, Imam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'den nakledilen bir görüşe göre bu tür sözler yemin sayılmaz, dolayısıyla bozulması durumunda keffaret gerekmez Ibn Kudâme, a, XI, 199, 200; Şirbinî, Muğni'l-Muhtâc, IV, 324; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî ve Edilletühû, III, 344. Allah adı anılarak edilen yeminler ğamûs, lağv ve mün'akıde olmak üzere üç çeşittir Ğamûs yemin Ğamûs yemin; geçmişteki veya bu zamandaki bir olayın ilgili olarak, bile bile yalan yere yemin,etmektir. Mesela bir kimsenin, borcunu ödemediğini bildiği halde "ödedim" diye veya hâli hazırda cebinde parası olduğu halde parasının olmadığını söyleyerek yemin etmesi birer ğamûs yeminidir. Böyle bir yemin büyük bir günahtır. Allah Imran suresinin 77. âyetinde; "Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanlara gelince; işte bunların ahirette bir nasibi yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için elem verici bir azap vardır" buyurmaktadır. Eş'as bin Kays'ın bildirdiğine göre, bu âyet kendisine ait bir kuyuda amcasının oğlunun hak iddia etmesi ve onun beyyine getirmediğini takdirde amcası oğlunun yalan yere yemin edebileceğini söylemesi üzerine nazil olmuştur Ebû Dâvud, Sünen, Eymân, 1; Ibn Kudâme, XII, 122. Hz. Peygamber bir çok hadisinde yalan yere başkasının malını almak için yemin etmenin Allah'a ortak koşmak, adam öldürmek, anaya babaya isyan etmek gibi büyük günahlardan olduğunu, böyle yemin edenlerin Cennet'ten mahrum olup, Cehennem'i hak ettiklerini, dolayısıyla oradaki yerlerine hazırlanmaları gerektiğini haber vermektedir bkz. Buhârî, Eyman, 16, 18, el-Mürteddin, 1; Müslim, Iman, 220, 221; Ebu Dâvud, Eyman, 1 ; Tirmizî, Büyü, 42; Ibn Mâce, Ahkâm, 7; Ahmed b. Hanbel, I, 379, 442, V. 211, 212; Zeylâî, Nasbu'r-Râye, III, 292, 293. Hanefi, Hanbelî ve Malıkilere göre ğamûs yemininden dolayı keffaret yoktur. Yemin eden kişi Allah'tan af dilemeli, tevbe istiğfar etmelidir. Çünkü bu yemin Allah'a karşı büyük bir cür'ettir, onu hafife almaktır; böyle büyük bir günahın keffaretle giderilmesi mümkün değildir. Hz. Peygamber bir hadisinde beş şeyden dolayı keffaret olmadığını söylemiş ve kişinin uymak zorunda olduğu yemini bunlardan saymıştır Şevkânî, Neylü'l-Evtar, VIII, 264. Buradaki kefaretin olmayışından maksat, bu yeminin günahını kefaretin silemeyeceğidir. Kâsanî v. 587/1191 tevbe ve istiğfarın, ğamûs yemininin keffareti olduğunu söylemektedir Kâsânî, III,15. Şâfiîlere göre bu yeminden dolayı keffaret gerekir Merginânî, II, 72; Ibn Kudâme, XI, 178; Şirbinî, IV; 325. Lağv Yemin Lağv yemini Hanefilere göre-yanlışlıkla edilen, yani sahibinin söylediği sözün hakikat dışı olduğu halde, doğru olduğunu zannederek ettiği yemindir. Bu yemin de hem geçmiş ve hem de şimdiki zamanla ilgili olabilir. Meselâ borcunu ödemediği halde, ödediğini zannederek, veya cebinde para olduğu halde olmadığını zannederek yemin eden kişinin ettiği yemin, lağv yemindir Kâsânî, III, 17; Merginânî, II, 72; Mevsılî, IV, 46. Hanefîlerin bu anlayışı bir çok sahabe ve tabiinden nakledilmiştir bkz. Zeylâi, Nasbu'r-Râye, III, 293. Şâfiîlere göre lağv yemini, konuşma esnasında kasıt olmadan insanın ağzından çıkan "hayır vallahi, evet vallahi" gibi yeminlerdir Şirbinî, IV, 324, 325. Lağv yemininin bu şekildeki izahı Hz. Âişe tarafından Hz. Peygamber'den nakledilmiştir Buhârî, Eyman,15; Ebû Dâvud, Eyman, 6. Hz. Peygamber'den lağv yemini için başka izahlar da rivâyet edilmiştir. Meselâ bir hadiste "Âtıcıların yemini lağvdır, onun için keffaret yoktur" buyurmuştur Heytemî, Mecmua'z-Zevaid, IV, 185. Alimler kendi anladıkları lağv yemininden dolayı günah ve keffaret olmadığında hemfikirdirler. Çünkü Allah lağv yemininden dolayı kulunun muaheze edilmeyeceğini bildirmiştir Mâide, 5/89. Şâfiiler, Hanefilerin lağv yemini dedikleri yeminleri bu grup içinde kabul etmedikleri için, doğru zannedilerek edilen yeminlerden dolayı da kefaretin gerekli olduğu kanaatindedirler. Mün'akıde yemini Mün'akide yemini bir şeyi yapmak veya yapmamak için edilen yemindir. Bu yemin gelecek ile ilgilidir. Bir kimsenin "yarın falan yere gideceğine" veya "falan kişiyle bir daha konuşmayacağına" yemin etmesi bu kabıldendir. Mün'akide yemini kendi arasında, mürsel, muvakkat ve fevr olmak üzere üçe ayrılır 1- Mürsel yemin Bir fiili yapıp yapmamayı zamana bağlamadan edilen yemindir. Meselâ, bir işi yapacağına yemin eden ama bunu zamana bağlamayan kişinin ettiği yemin mürseldir. Ölüm anına kadar ettiği şeyi yapıp yemininden kurtulabilir. Belirli bir sürenin geçmesi ile yemini bozmuş sayılmaz. Bu yemine "mutlak yemin" de denilir. 2- Muvakkat yemin Bir zamana bağlı olarak edilen yemindir. Bu yemin, filin bağlandığı zamanla kayıtlıdır. Zamanın dolması ile yeminin hükmü sona erer. Meselâ bir meyveyi üç gün yemeyeceğine yemin eden kişi, üç gün dolduktan sonra o meyveyi yese yeminini bozmuş sayılmaz. Belirli bir süre içinde bir şeye yapmaya yemin eden kişi o kişi ön gördüğü süre içinde yaparsa yemininden kurtulmuş olur. O süre içinde yapmazsa, daha sonra yapsa bile yeminini bozmuştur; keffaret ödemesi gerekir. Şayet yemin eden kişi süre dolmadan ölürse, Ebû Hanife ve Muhammed'e göre yeminini bozmuş olmaz. Ebû Yusuf'a göre bozmuş olur. Bu yemine "mukayyed yemin" de denilir. 3- Fevr yemin Bir sebebe bağlı olarak edilen yemindir. Başka deyişle; kendisi ile gelecek değil şimdiki zaman kasdedildiğine karıneler bulunan yemindir. Bir soruya cevap verirken edilen yemin bu kabıldendir. Meselâ yemek yiyenlerin yanlarına gelen birisine "buyur ye" demelerine karşılık onun "vallahi yemem" demesi fevr yeminidir. Gelecekle değil o anla ilgilidir. Dolayısıyla daha sonra bir şey yemesi ile yeminini bozmuş olmaz Tahânevî, Keşşafu Istılahâti'l-Fünûn, II, 1549, 1550; Muhammed Ravas Kal'acî, Hamid Sadık Kuneybî, Mu'cemu Lüğâti'l-Fukahâ, 514. Mün'akide yemininde yeminin gereğini yapmaya berr, yapmamaya bârr, yemini bozmaya hins, bozana da hânis denilir. Bu türden bir yeminin gereğini yapan kişi yemininden kurtulmuş olur. Yemininde hânis olan kişiye ise keffaret gerekir. Yeminde aslolan ona sadakat göstermektir. Ancak bu, yemin edilen şeyin dinî hükmüne göre farklılık gösterebilir. Yemine sadakat gösterme konusunu alimler beş grupta ele almışlardır 1- Uyulması vacipolan yeminler Farz olan bir ibadeti yapmak veya masum bir insanı ölümden kurtarmak, ya da bir haramı terk etmek için yapılan yeminleri yerine getirmek farzdır. Çünkü Hz. Peygamber "Âllah'a itaat etmek üzere yemin eden kişi itaat etsin" buyurmuştur. Bu kabılden olan bir yeminin gereğini yerine getirmeyen kişi günahkar olmuştur; tevbe ve istiğfar etmesi icab eder, ayrıca yemin keffareti ödemesi gerekir. 2- Edilmesi haram, uyulmaması cevap olan yeminler Bir farzı terk etmek veya bir haramı işlemek için yemin etmek haram bir yemindir, bozulması farzdır. Dolayısıyla, meselâ ana babası ile konuşmamaya yemin eden kişi, onlarla konuşacak, yani yeminini bozacak ama yemin keffareti ödeyecektir. Ayrıca haram birşeyi yapmaya yemin ettiği için tevbe istiğfar edecektir. Hz. Peygamber; Bir şeye yemin edip de, başkasını daha hayırlı gören kişi yemininden dolayı keffaret ödesin, sonra da o hayırlı olan şeyi yapsın"buyurmuştur Nesâî, Eyman, 41; Ebû Dâvud, Eyman, 12. Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur "Rabbe isyanda, sılayı rahmi kesmekte ve mâlik olmadığın şeyde sana yemin de, nezir de yoktur" Ebû Davud Eyman, 12; Nesâi, Eyman, 17; Ibn Mâce, Keffaret, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 185, 202. Şâ'bî'ye göre haram bir fiili işlemek üzere yemin eden kişi yeminini bozar, yani o haramı işlemez. Ayrıca keffaret ödemesine de gerek yoktur. Çünkü Hz. Peygamber kişinin haramı işlememesinin yeminine keffaret olduğunu söylemiştir Ebû Davud, Eyman, 12. Hanefiler mün'akide yemininden dolayı kulların sorumlu tutulacağı bildiren âyetin zahirine dayanmaktadırlar Mâide, 89. 3- Uyulması mendup olan yeminler Bir maslahata müteallik olan yeminlerdir. Yapılması mendup olan bir fiili işlemek için edilen bir yemine uymak da menduptur. Böyle bir yeminin bozulması mekruhtur, keffaret gerekir. 4- Mübah olan yeminler Mübah olan bir işi yapmak veya yapmamak, ya da doğru olan bir haber üzerine yemin etmek mübahtır. Böyle bir yeminin bozulması efdaldır. Bozulursa keffaret gerekir. 5- Mekruh olan yeminler Mekruh olan bir fiili işlemek veya mendubu terketmek için yemin etmek mekruhtur. Alış veriş esnasında yemin etmek de mekruhtur. Böyle bir yeminin bozulup keffaret ödenmesi efdaldır. Yemine sadakat ise mekruhtur Kâsânî, III, 17, 18; Ibn Kudâme, el Muğnî, II, 167; Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, Süneni Ebû Davud Terceme ve Şerhi, XII, 236. Hanefî ve Malıkilere göre unutarak, hataen, ikrah yoluyla ve yemin kasdı olmadan edilen yeminler mûteberdir. Çünkü yukarıda işaret edilen ayet mutlaktır. Yeminin kasda dayanıp dayanmaması konusunda bir kayıt mevcut değildir. Ayrıca Hz. Peygamber bir hadisinde; yemin, talak ve nikahın ciddisinin de, ciddi sanıldığını haber vermişlerdir Ebu Davud, Talak; 9; Tirmizi, Talak, 9; Ibn Mâce, Talak, 13; Kâsânî, III,18; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî ve Edilletuhû, III, 367. Şâfiî ve Hanbelîlere göre yeminini unutarak bozan kişi, yemininde hânis sayılmaz. Dolayısıyla kendisine keffaret icab etmez. Delilleri, kulların hataen yaptıklarından dolayı günah olmadığını bildiren ayetle Ahzab, 5 Müslümanların hatâen, unutarak ve ikrah yoluyla işlediklerinden dolayı sorumlu tutulmayacaklarını bildiren hadistir Ibn Mâce, Talak, 16. Ikrah yoluyla yeminini bozan kişi, Ebû Hanife ve Mâlik'e göre keffaret öder; Ahmed b. Hanbel e göre ödemez. Imam Şâfiî'den ise bu konuda iki ayrı görüş nakledilmiştir Ibn Kudâme, XI, 177, 178. Yemin edildikten sonra hemen peşinden "inşallah" denilirse, bozulması halinde keffaret gerekmez. Çünkü Hz. Peygamber "Yemin edip de istisna eden Inşallah diyen isterse, döner,isterse yemini bozmadan terk eder" buyurmuştur Ebû Davud, Eyman, 9; Nesâî, Eyman,18; Ahmed b. Hanbel, II, 6, 49. Ancak bu hükmün geçerliliği yeminle "inşallah" demenin arasında konuşulmamasına veya konuşacak kadar susulmamasına bağlıdır. Ibn Kudame'nin bildirdiğine göre "inşallah" denildiğinde kefaretin gerekmeyeceğinde dön mezhep müttefiktir Ibn Kudâme, XI, 227. 8/Enfâl, 28; Kavram, 187 Evlât; Anlam ve Mâhiyeti Mal; Anlam ve Mâhiyeti Fitne; Anlam ve Mâhiyeti Kur’ân-ı Kerim’de Evlât ve Mal/Dünya Fitnesi Hadis-i Şeriflerde Evlât ve Mal Fitnesi Nimetten Belâya; Mal ve Çocukların Fitne Olması Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme Mal Yığmak; Ne Kadar, Kim ve Ne İçin? “Dünya Hayatı, Dünya Malı Sizi Aldatmasın!” Çocuk Cennet Kokusu veya Düşman/Fitne... Ana-Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır Çocuk Öldürme Yasağı Doğum Kontrolü Tefsirlerden İktibaslar Evlâdın Fitne Olmasıyla İlgili Bir Okuma Parçası; Evlât Katili Bir Babanın İtirafları بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحيم يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَخُونُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُواْ أَمَانَاتِكُمْ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ وَاعْلَمُواْ أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلاَدُكُمْ فِتْنَةٌ وَأَنَّ اللّهَ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ “Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin. Sonra bile bile kendi emânetlerinize hâinlik etmiş olursunuz. İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibârettir. Allah yanında ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.” 8/Enfâl, 27-28 Evlât; Anlam ve Mâhiyeti Evlâd Veled kelimesinin çoğuludur. Veled de Arapçada çocuk demektir. Yani, doğumundan bülûğ yaşına kadar insan yavrusu. Doğurmak fiili ile, doğuran erkek -doğurmaya sebep olan- ve kadın, doğurulan çocuk Kur’ân-ı Kerim’de hep bu kelimenin türevleriyle karşılanır. Çocuk demek olan veled, çoğul ve tekil yerinde kullanılabildiği gibi; hem erkek, hem kız için kullanılabilir. Velîd, henüz yakında doğmuş olan çocuk demektir. Aynı kökten gelen tevellüd Herhangi bir sebeple bir şeyin, bir başka şeyden doğmasıdır. İnsanın çocuklarını ifâde eden veled ve bunun çoğulu evlâd, Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle türevleriyle birlikte toplam 103 yerde geçer. Allah Teâlâ Hz. Âdem bizzat hayat verdikten sonra, muayyen bir yolla erkekle kadının birleşmesi, erkek ve dişideki sperm denen canlı hücrelerin birbirleriyle buluşması yoluyla insanın yaratılışının devamlı olarak tekrarını murad etti. Erkek ve kadının birleşmesi tamamlanınca, insan yaratılışının sebebi olan olay da tamamlanıyor. İnsanlar, işte bu birleşme ile nesillerini devam ettiriyorlar. İslâm bu birleşme için bir ölçü koymuştur. Bu ölçü de nikâhtır. Nikâhtan maksat da, her canlı için gerekli olan neslin devamını sağlamaktır. İnsandaki devamlılığın gâyesi ise, Allah'a ibâdet ve dünyayı Allah için imar ederek insanların yardımına koşmaktır. Bu, esas gâye olunca çocuk ve nesil arzusu, sâlih ve hayırlı bir neslin talep edilmesini gerektirmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de çocuk arzusu ile ilgili âyetlerde bu hayırlı ve sâlih çocuk meselesine her seferinde ayrı ve tevhidî bir önem verilir “Onlar ki Ey Rabbimiz, bize zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin bebeği olarak sâlih çocuklar ihsân et, bizi takvâ sahiplerine rehber kıl!’ derler” 25/Furkan, 74. Bu âyette çocuk kelimesi yerine "gözbebeği gibi kıymetli" anlamında "kurretu aynin" ifâdesi kullanılmıştır. Bu ise arzularımıza uygun ve gerçekten Allah'tan korkan takvâ sahibi bir nesil demektir. İstenmesi gereken neslin ana vasıfları, başka âyetlerde de kaydedilmiştir "Yâ Rabbi, bana kendi katından temiz bir soy bahşet. Doğrusu sen duâyı işitirsin." 3/Âl-i İmrân, 38. Bu âyette istenecek neslin "temiz" olduğu belirtilmektedir. Mü’min, ancak temiz bir nesil talebinde bulunur. Bu duâ, Zekeriyya duâsıdır. "Ey Rabbimiz, ikimizi de Müslüman, Sana teslimiyette sâbit kıl. Soyumuzdan da müslüman bir ümmet yetiştir." 2/Bakara, 128. "Müslüman nesil" isteğini dile getiren İbrâhim ve İsmâil bize bu bakımdan birer örnektirler. Ayrıca Cenâb-ı Allah bize "İbrahim ve onunla birlikte olanlarda sizin için uyulacak güzel örnekler vardır" 60/Mümtehıne, 4 buyurmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de, elde edilecek çocuk ve arkadan gelen nesille alâkalı olarak yapılması gereken duâyı öğretici mâhiyetteki bir âyet, neslin "sâlih" olmasına dikkat çeker. Kırk yaşına basan kimsenin, yapması gereken duâlar meyanında şöyle demesi istenir "Bana verdiğin gibi, soyuma da salâh ver." 46/Ahkâf, 15. Bu talepteki salâhtan, iyi amel üzere olan hayırlı nesil sâlih insan anlaşılacağı gibi, yaratılış yönünden bedeni sağlam, tam, kusursuz, sakat olmayan anlamı da çıkarılmaktadır. Hz. Âişe validemize bir doğum haberi ulaşınca, kız mı erkek mi diye hiç sormayıp, "Yaratılışı tamam mı?" diye sorduğu; "Evet!" cevabı alınca da, "Âlemlerin Rabbine hamdolsun" diye duâ ettiği bilinmektedir. Hz. Âdem ve Havvâ vâlidemiz de zâten bu şekilde duâ etmişlerdir "Bize sâlih, bedence kusursuz bir çocuk verirsen, and olsun ki, şükredenlerden oluruz." 7/A’râf, 189. İhtiyarlığına rağmen kendisine Cenâb-ı Hakk'ın iki çocuk vermesi karşısında Hz. İbrâhim şu duâyı yapmıştır "İhtiyarlığıma rağmen bana İsmail'i ve İshak'ı bahşeden Allah'a hamd olsun. Doğrusu Rabbim duâları işitendir." 14/İbrâhim, 39. Bu teslimiyet içindeki bir baba Allah Teâlâ'ya şu niyazda bulunmaktadır "Rabbim, beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle. Duâmı kabul buyur Rabbimiz" 14/İbrâhim, 40 Çocuk, babasının sırrı ve husûsiyetlerinin sahibidir. Hayatı boyunca onun gözbebeği, ölümünden sonra da mevcûdiyetini devam ettiren ve ebedîliğe doğru götüren bir parçasıdır. Bütün husûsiyetleri iyi ve çirkin yönlerini ondan âdeta miras yolu ile aktarır. Zira o, kalbinin bir parçasıdır. Bundan dolayı Allahu Teâlâ, neseplerin korunmasını, neslin tevhid üzere yetişmesini emretmiştir. Bunun için aile halkına, özellikle yeni yetişen çocuklara her şeyden önce öğretilmesi gereken şey, iman esasları ve bilhassa "tevhid" inancıdır. Yani Allah'ın varlığı ve sıfatlarıyla tanıtılması, hiç bir şekilde O'nun ortağı, yardımcısı, O'na giden yolda aracının olmadığı, insanların O'nun hükümleri, emir ve yasaklarıyla yönetilmesi gerektiği inancıdır. Yaş ve idrâk yönüyle bir şeyler öğrenme durumuna gelen bir çocuğa, öncelikle bu inanç kazandırılmalıdır. Nitekim bir kısım rivâyetler, Rasûlullah kendi yakınlarından bir çocuk konuşmaya başlar başlamaz çocuğa tevhîd'i öğrettiğini ve bu maksatla "Çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, âcizlikten ötürü bir velîsi/yardımcısı da bulunmayan Allah'a hamd olsun..." 17/İsra, 111 âyetini okuduğu kaydedilmektedir. Tevhidle birlikte, şirkin kötülüğü, bâtıllığı, şirke düşmenin ne büyük bir zulüm ve cinâyet olduğu da, öncelikle öğretilmesi gereken bilgiler olmaktadır. Bu konuda Kur'ân'ın verdiği en güzel örnek Hz. Lokman "Hani Lokman oğluna -ona öğüt verirken- şöyle demişti Oğulcuğum, Allah'a şirk/ortak koşma. Çünkü şirk büyük bir zulümdür." 31/Lokman, 13 Hz. Nuh da kavmini Allah'a dâvet etmiş, dâvetini kabul ederek iman eden insanları tufandan kurtulmaları için gemisine almış, bu arada öz oğlunun da inanarak gemiye binmesini istemişti. Ancak oğlu, inanmadığı için gemiye binmeyerek, kendi helâkini kendi elleriyle hazırlamıştır. Şefkatinin eseri olarak oğlunun affedilmesi için; "Yâ Rab, oğlum benim ailemdendir" diye duâ etmiş, Allah da "Ey Nuh, o senin ailenden değildir, onun yaptığı sâlih olmayan, yaramaz iştir" 11/Hûd, 42-46 buyurarak, evlâd olabilmek için sadece babanın sulbünden gelmiş olmanın yetmediğini; bilâkis müslüman/Allah’a teslim olmuş babanın gösterdiği eğitimi ve akîdeyi kabul etmenin gerektiğini vurgulamıştır. Birçok insan, evlât sahibi olmayı toplum içerisinde bir iftihar vesîlesi 57/Hadîd, 20 olarak düşünmüş, Allah'ın ebeveyne emâneti olan bu varlıklara İslâmî terbiye ve eğitimi vermediği için de, onları kendilerine âdetâ düşman yapmıştır. Allah, böyleleri için şöyle buyurmaktadır "...Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, onlardan sakının!" 64/Teğâbun, 14. Gerçekte evlât, insan için bir imtihan vâsıtasıdır. "Mal ve çocuklar birer fitnedir." 8/Enfâl, 28 Peygamber de, bütün insanların, emri altındakilerin çobanı olduğunu ifâde etmiştir Buhârî, Cum’a 11. Ebeveynin evlâda bırakacağı en güzel mîras, hiç şüphesiz ki, onu güzel terbiye etmesidir Tirmizî, Birr 33. Güzel terbiye edilen çocuk, ebeveyni için âhiret mutluluğunun sebebidir. Ölen insanın amel defteri kapandığı halde, sâlih evlât bırakanın defteri kapanmaz; onun yaptığı hayırlı işlerden ebeveyn de mutlak fayda görür Müslim, V/73; Ahmed bin Hanbel, IV/105. Evlâdın ruh terbiyesine önem verildiği gibi, zamanın meşhur olan bilgilerinin de ona kazandırılması, geçimini temin edebileceği helâl kazanç yollarının öğretilmesi gerekir. Diğer taraftan, yine Kur'ân-ı Kerîm, rasûl inancı olmadan Allah'a inanmanın hiç bir değer ifâde etmediğini, Allah'a inanmanın mutlaka rasûllere de inanmayı gerektirdiğini bildirir "Allah'ı ve Rasûlü'nü inkâr eden Allah ile rasullerinin arasını ayırmak isteyen; bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr ederiz’ diyerek, ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, kâfirlerdir. Kâfirlere ağır bir azap hazırlamışızdır. Allah'a ve rasullerine inanıp onlardan hiç birini ayırmayanlara, işte onlara, Allah ecrini verecektir. O, bağışlar ve merhamet eder." 4/Nisâ, 150-152. İslâm, çocuğun göstereceği kabiliyete göre yönlendirilmesini mü’minlere tavsiye eder. Bu konuda İbn Kayyim el-Cevziyye şu görüşe yer vermektedir "Eğer baba, çocukta iyi bir anlayış, sıhhatli bir idrâk, kuvvetli bir hâfıza ve yeterli bir kavrayış keşfederse onu ilme teşvik etmelidir. Zira, bu vasıflar ilmi kolayca kabul için çocukta fıtrî bir kâbiliyetin varlığına delildir. Bunun aksine, çocukta mesleklerden birine yönelik bir kabiliyet ve heves görürse ve meslek de mubah ve insanlar için faydalı bir meslekse, çocuğu o sahada yetiştirmesi gerekir" İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu'l-Mevdûd fî Ahkâmi'l Mevlûd, 144-145. Kur'ân-ı Kerim'de öğretim ve terbiye konularıyla ilgili olarak erkek ve kız çocuklar arasında herhangi bir ayırım açık olarak gelmiş değildir. Eğitimle ilgili hükümler; kız ve erkek, her iki cins için de aynıdır. Ancak, özellikle cinslerin eğitimi ile ilgili birçok bahsin kadın ve erkek, her iki cinste de ayrı ayrı ele alınarak tebliğ edilmiş olması; âyetlerin açık olan hükümlerinin yanında, cinslerle alâkalı bilgilerin, onlarla çeşitli şekilde ilgilenilmesi gerektiğini mü’minlere hatırlatmak içindir "...Mahrem yerlerini, henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar..." 24/Nûr, 31. "Ey Nebî, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dışarı çıkarken üstlerine cilbablarını almalarını söyle. Bu, onların hür ve namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder" 33/Ahzâb, 59. Çocukların iki cinsi arasındaki terbiyenin çeşitliliği hadislerle ve sünnet ile daha açık olarak gösterilmiştir. Onların cinsiyetlerinin farklı oluşu sebebi ile eğitimlerinin farklılığı tabii karşılanırken, ikisine de eşit davranmak emredilmiştir. Âdil ismi ile muttasıf olan Allah, kullarına karşı âdil olduğu gibi, kullarının da birbirlerine karşı adâletli davranmalarını ve iyilikte bulunmalarını emretmektedir 16/Nahl, 90. Bu ilâhî emir, aynı zamanda ana-babanın evlâdına karşı göstereceği ilginin de esasını teşkil etmektedir. Ebeveyn tarafından çocuklar arasında gösterilecek adâletli muâmele, saygınlıklarının artmasına vesîle olur. İslâm âdâbı kız veya erkek çocuklar arasında ayrım yapmayı hoş görmemektedir. Öyle ki, gönül işi olan sevgide bile her iki tarafı eşit tutmayı öngörmektedir. Ebû Hüreyre'den rivâyet edilen şu hadis bunun açık bir delilidir "Peygamber yanına bir adam gelmişti. Yanında da bir çocuk vardı. Adam çocuğu öpmeye başlayınca Peygamber, "Ona acıyor musun?" dedi. Adam "Evet" deyince Rasûlullah şöyle buyurdu "Çocuğa olan şefkatinle sen de Allah'ın merhametine lâyıksın. Çünkü Allah, merhametlilerin en merhametlisidir." Hz. Enes'in rivâyetinde ise şu ilâve vardır "Adam çocuğunu öpüp dizine oturttu. Derken bir de kızı geldi. Onu da önüne oturtunca Rasûlullah "Aralarında eşit muâmele yapacak mısın?" diye ikazda bulundu." Buhârî, Edeb 12, 13 Kız çocuklarına bakma ve onları yetiştirme konusunda Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır "Kim, üç kızı olur da bunlara sabrederse ve varlığından onlara giydirirse, ona ateşten koruyucu bir perde olurlar." İbn Mâce, Edeb 3 "Kimin üç kızı yahut üç kız kardeşi olur da onlara iyi muâmele ederse muhakkak Cennet'e girer" Ebû Dâvud, Edeb 130. Hz. Peygamber Sürakâ İbn Cu'şüm'e şöyle dedi "Sana sadakaların en büyüğünü göstereyim mi?" Sürakâ "Evet yâ Rasûlallah!" dedi. Peygamber de "Boşanmak veya kocası ölmek sûretiyle sana dönmüş olan, senden başka geçindiricisi olmayan kızındır." İbn Mâce, Edeb 3 Enes bin Mâlik'ten rivâyetle Hz. Peygamber şöyle dediği rivâyet edilmiştir "Her kim bülûğ çağına ulaşmalarına kadar iki kız çocuğunun bakımlarını, nafakalarını, terbiye ve yetiştirilmelerini üzerine alır, yerine getirirse o kimse kıyâmet gününde benimle beraber şöyle gelecektir." buyurmuş ve parmaklarını birbirine yanaştırıp kavuşturmuştur Müslim, el-Birr Ve's-Sıla Ve'l-Âdab 149. Evlâda karşı sevgi ve şefkat, fıtrî bir duygudur. Bu konuda genellikle adâletsiz davranılması pek olağan bir hâdise değildir. Ancak, hayatta bulunan ebeveynin mal konusunda evlâdından bir kısmını diğerine tercihi mümkündür. İslâm fıkhında çocuklardan bir kısmına mal hibe etme konusu özetle şöyle kaydedilir "Bir kimse, sağlığında kendi malını dilediği bir kimseye bağışlayabildiği gibi; bu malı çocuklarından herhangi birine de bağışlayabilir. Ancak, bu durum adâlete aykırı olacağından harama yakın bir kerâhattir. Çocuklardan bir kısmını diğerine tercih etmek, kardeşler arasında düşmanlığa ve soğukluğa sebep olur. Hatta mîrasta erkek kardeşinden daha az alacak olan kız bile, bağışlamada diğer kardeşleriyle eşit miktarda tutulmalıdır. Hanefî mezhebine göre fetvâ böyle verilmiştir. Ancak, Mütekaddimîn denen ilk devir İslâm âlimleri, çocuklardan bir kısmı câhil, fâsık da olsalar, takvâ sahibi ve edepli olan diğer kardeşlerini bunlara mal ile tercih etmenin uygun olmadığını söylerken; Müteahhirîn denen son devir İslâm âlimleri takvâ ve edep sahibi evlâdı diğerlerine tercih etmenin mümkün olduğunu söylemişlerdir. Bir hadiste Hz. Peygamber "Allah'tan korkunuz, evlâdınız arasında adâlete riâyet ediniz." buyurur. Diğer bir hadiste "Ey ashâbım ve ümmetim! Atıyye ve hibede çocuklar arasında eşitliğe riâyet ediniz. Ben, evlâttan birisini üstün görecek olsaydım kızları üstün görür ve tercih ederdim" buyurur. Bir diğer hadiste ise "Çocuklarınızın arasında adâletli olun. Çocuklarınızın arasında adâletli olun. çocuklarınızın arasında adâletli olun." buyurur Buhârî, Hibe 12, 13; Müslim, Hibât 13; Ebû Dâvud, Büyû’ 83; Ahmed bin Hanbel, IV/275, 278. Bu hadisin vürûdu şöyledir Beşir bin Sa'd el-Ensârî'nin karısı, oğlu Nu'man bin Beşir'e, köle, bahçe ve benzeri malî bir yardımda bulunarak onu diğer çocuklarından ayırmasını ve bu bağışı belgelendirmek için Rasûlullah şâhit olmasını kocasından istemişti. Bunun üzerine Beşir, Rasûlullah gitmiş ve aralarında şu konuşma geçmiştir "Yâ Rasûlallah, Revaha kızı Amre kendi karısı oğluna kölemi bağışlamamı benden istedi." "Onun oğlunun kardeşleri var mı?" "Evet!" "Buna verdiğin gibi diğerlerine de verdin mi?" "Hayır!" "Bu doğru değildir. Ben de doğru olmayan şeye şâhit olmam." Ebû Davûd'un rivâyetinde Rasûlullah şu cevabı vermiştir "Haksızlığa beni şâhit tutma. Sana iyilik etmeleri yönünden çocukların üzerinde senin hakkın olduğu gibi, aralarında adâletli olman için de senin üzerinde onların hakları vardır." "Allah'dan korkunuz ve çocuklarınız arasında adâletli olunuz" Ebû Davud, Büyû’ 83. İmam Muhammed ve diğer bazı fakihler, ebeveynin çocuklara vereceği hibe konusunda miras nisbetinin nazara alınması; oğullara iki, kızlara bir nisbetinde verilmesi gerektiğini, adâletin böyle yerine geleceğini söylemişlerdir. Mirasta olduğu gibi hediyede de erkeğin, kızın alacağından iki misli alması, erkeğin, aile ve çocukların nafakalarını temin ile mükellef olmasındandır. İmam Mâlik ve İmam Leys ile İmam Sevrî'ye göre; evlât arasında bazılarını tercihen bir malı hibe etmek câizdir. Ancak İmam Mâlik, malın tümünün değil, malın bir kısmının bağışlanabileceğini belirtir. Hepsini bağışlamak câiz değildir. Şafiîlere göre; tercihe şâyan görüş, bağışlanacak malın kadın-erkek arasında ayrım yapılmaksızın eşit ölçüde bağışlanmasıdır. Bir görüşe göre de, mirastaki hisse nisbetinde bağışlanır. Hanbelî fakîhlere göre; bağışın evlât arasında, mirastaki hisseleri oranında yapılması gerekir. Çocuğun evlendirilmesinde de diğerlerinin izni olmaksızın fazla masrafta bulunmamalı veya diğerlerine de aynı ölçüde masraf yaparak eşitliği sağlamalıdır. Nafaka ve giyim husûsunda ihtiyaç miktarı nazar-ı itibara alınır. Fakat, İmam Ahmed'den bir rivâyete göre; bir kimse, çocuklarından, ihtiyaç sahibi olan aile fertlerinin çokluğu yahut ilim ile meşgul olması gibi sebeplerden dolayı, birini veya bir kısmını, fâsık ve malını kötü yolda sarf edecek olan diğer çocuklarına tercih eder ve onlara mal hibe edebilir. Bu câizdir. Diğer akrabaya hibe konusunda ise eşitlik şartı aranmaz. Zâhiriyye mezhebi âlimlerince, bir kimsenin evlâdından yalnız birine hibe ve tasaddukta bulunması helâl değildir. Erkek çocuğunu kız çocuğuna tercih etmesi de helâl değildir. Diğerlerine de aynı ölçüde hibede bulunması gerekir. Bu durum, iyilik kabilinden yapılan hibelerde de geçerlidir. Bir baba hayatta iken, evlâdından birine, meselâ oğluna, tasarrufta bulunmak üzere bir miktar mal vermiş ve bu mal tasarruf neticesi artmış ise; artan bu malın aslı hibe yoluyla verilmişse, o, erkeğin olur; ticaret kasdıyla verilmişse, bütün vârisler o maldan hak alabilirler. Zira, artan mal, babanın malından artmış demektir Ö. N. Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, IV/274. İslâm'a göre hiçbir çocuk korumasız değildir. İster soyu sopu belli, ister yakın bir akrabası bulunsun veya bulunmasın her çocuk, İslâm hukuku bakımından koruma altındadır. Nitekim, herhangi bir çocuğu bulan bir kimsenin, -eğer bu çocuk başkasını görme ihtimali olmadığı için helâk olacak durumda ise- onu alması farz-ı ayındır; almadığı takdirde günahkâr olur. Çocuğu bulanın kendisi bakmak istemediği takdirde ona bakacak birini bulmak, İslâm devleti veya devletin gösterdiği müesseseye ait bir görevdir. Bulunan çocuğun bakımıyla ilgili birçok ihtilâflı meseleyi mahkemeler de çözüme kavuşturur. Hâkim, herhangi bir kişiyi nafaka ödemeye mecbur edebilir. Çocuğun yeme, içme, giyinme, temizlenme, istincâ işlerini kendi kendine yapabileceği yaşa kadar kız olsun, erkek olsun çocuğun bakımı anneye aittir. Bu yaştan sonra erkeklerde bülûğ; kızlarda hayız yaşına kadarki terbiye, Hanefi fıkhına göre erkekte babaya; kızda anneye aittir. Şâfiîlerde ise bu bakım çocuğun isteğine bağlıdır. Bu mesele, boşanma ile ilgili durumlarda ortaya çıkar. Anne öldüğü veya yeniden evlendiği takdirde, çocuğa aşağıdaki sıraya göre anne veya baba tarafından bir kadın akrabası bakar a Annenin annesi; bu da ölse veya evlense; b Babanın annesi; bu da ölse veya evlense; c Anne-baba bir kızkardeş; bu da ölse veya evlense; d Anne bir kızkardeş; bu da ölse veya evlense; e Anne-Baba bir kızkardeşin kızı; bu da ölse veya evlense; f Anne bir kızkardeşin kızı; bu da ölse veya evlense... Bu kadınlar, çocuğa mahrem olan bir akraba ile evlenecek olsa, -meselâ çocuğun annesinin amcası ile evlenmesi gibi- kadın bu durumda hidâne hakkını kaybetmez. Çocuğun nesebi ve babaya nisbeti Ebu Nuaym'den Peygamberimizin "Sizi nesebinizden büyükbabanıza bağlayacak bilgileri öğrenin." ve "Her kim kendi babasından, soyundan başkasına ve her köle ki, efendisinden başkasına kendisini nisbet ederse, Allah'ın aâabına uğrasın!" buyurduğunu nakleder Buhârî, Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IX, 214. Sahih-i Müslim'de nakledilen hadislerde Hz. Peygamber'in "Bile bile babasından başkasının oğlu olduğunu iddia eden hiçbir adam yoktur ki, küfretmiş olmasın..." "Babalarınızı inkâr etmeyin. Zira her kim babasını inkâr ederse bu küfürdür." "Her kim İslâm'da babası olmadığını bildiği halde babasından başkasına iddia ederse, ona Cennet haramdır." buyurduğu ifâde edilmektedir Müslim, İmân, 61, 64. Neseb, baba ve ana tarafından iştirâk ve ittisal demektir. Neseb bi'ttûl, babalar ile babaların ilânihâye babalarıyla oğullar ve oğulların ilânihâye oğulları arasındaki bağımlılık ve neseb bi'l-arz erkek kardeşler ile bunların oğulları ve amca oğulları arasında olan bağımlılık olmak üzere iki çeşittir. Nesebin tesbiti sosyal hayatın zarûrî bir neticesidir. İnsanlık silsilesinin intizam içinde devamı, fertler arasında şefkat, yardımlaşma ve dayanışmanın ortaya çıkması, medenî bir çevrenin oluşması, ailevî ve iktisâdî ilerlemenin meydana gelmesi; nesebin sâbit olmasıyla mümkün olmaktadır. Bunun içindir ki nesebin sâbit olması İlâhî bir rahmettir ve insanı hayvanattan ayıran özelliklerden biridir. Binâenaleyh nesebin muhâfazası gerektiği gibi, nesebi inkâr veya sahih olmayan bir nesebi benimsemek de, din ve insanlık adına işlenen en büyük suçlardan biridir. Allah, nesebi muhâfaza için nikâh akdini helâl kılarken, nesebi soysuzlaştırmaya vesile olan zinâyı da haram kılmıştır 4/Nîsâ, 3, 4, 15, 25; 17/İsrâ, 3. Bir çocuğun nesebi kendini doğuran kadından sâbit olur. Fakat o çocuğun nesebinin bir erkeğe nisbet edilebilmesi için, o erkek ile anası arasında sahih veya kısmen bu hükümde bulunan fâsit bir nikâh ile veyahut câriyelik veya bir mâzerete mebnî şüphe ile cinsî bir yakınlaşmanın gerçekleşmesi esastır. Cinsî yakınlaşma neticesi meydana gelen hâmilelik müddeti hakkında mezhepler arasında farklılıklar vardır. Hanefî mezhebine göre hâmilelik müddetinin en azı altı ay, en çoğu iki senedir. Diğer üç mezhebe göre ise bu müddetin en azı altı ay, en çoğu ise dört senedir. Bu müddet içerisinde doğan çocuk, kadının hâmile kalmasına sebep olan erkeğe nisbet edilir. Sahîh bir nikâh, hâmilelik müddetinin başlangıcı kabul edilirken; fâsit bir nikâhta ise hâmilelik müddetinin başlangıcı, karı-koca ilişkilerinin vukû bulduğu andır. Çocuğun nesebinin sübûtu da bu ikrar tarihinden itibaren değerlendirilir. Nikâhlı bir kadının nikâh akdinden altı ay veya daha sonra doğuracağı çocukların nesebi kocasından sâbit olur. Bu kadınlar bu süre içinde boşanmış olsalar da nesebin kocaya âidiyeti değişmez. Lian sûretiyle meydana gelen ayrılmalarda da kocanın isbat edememekle birlikte karısının zinâ ettiği iddiasında bulunmasıyla aralarında meydana gelen ayrılık hâmilelik müddetinde doğan çocuk yine kocaya isnad edilir. Nikâh akdinden veya cinsî yakınlaşmadan itibaren hâmilelik müddeti için müsâit olmayan bir zamanda doğacak çocukların nesebi sâbit olmaz. Ancak koca, çocuğun kendinden olduğunu iddia ederse, bu durumda çocuk kocaya nisbet edilir. Bâtıl nikâh neticesi doğan çocuğun nesebi sâbit olmaz. Müslüman ile kâfir karı-kocanın nikâhları bâtıl olduğu için bunlardan doğacak çocukların nesebi sâbit olmaz. Bir kimse herhangi bir sebeple sokağa bırakılmış, anası-babası bilinmeyen bir çocuğu korumak için alıp beslemiş olsa; bununla aralarında nesep sâbit olmaz. Evlâtlık edinilen çocuğun nesebi, kendisine evlât edinen kimseye nisbet edilemediği gibi evli veya bekâr bir kadının zinâ neticesi doğurduğu çocuk da kendisiyle zinâ eden erkeğe nispet edilemez. Bir kimsenin nesebi ya ikrar ile veya deliller ile sâbit olur Ö. N. Bilmen, Hukûku İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kâmusu, II, 395-424. Çocuk sevgisi Enes bin Mâlik'ten rivâyet edilen bir hadiste o şöyle demiştir "İyâline karşı insanların Rasûlullah'tan daha şefkatlisini görmedim. Oğlu İbrahim'in Medine'nin bir kenarında oturan süt annesi vardı. Süt annenin kocası bir demirci idi. Rasûlullah ile birlikte oraya sık sık giderdik. Varınca, demircinin dumanla dolmuş evine girer, çocuğu kucaklar, öper, koklar, bir müddet sonra dönerdi." Mecmauz-Zevâid, VIII, 155. Rasûlullah herkesi çocuklarını öpmeye teşvik ederdi "Çocuklarınızı öpün, zira her öpücük için size Cennet'te bir derece verilir. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve bunu sizin için yazarlar." Torunlarını öpen Rasûlullah Akra b. el-Hâbis yadırgayıp Rasûlullah'a şöyle demişti "Benim on çocuğum var, hiç birini öpmedim." Rasûlullah "Şefkatli olmayana merhamet edilmez." cevabı ile onu azarlamıştı Buhârî, Edeb 18. Bir gün bedevîler Rasûlullah'ı ziyaret ederler ve ona "Çocuklarınızı öper misiniz?" diye bir soru sorarlar. Rasûlullah "Evet" der. Bedevîler "Fakat biz Allah'a andolsun öpmeyiz" derler. Rasûlullah "Allah kalplerinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?" buyurur. Rasûlullah çocuk sevgisi, sadece kendi çocuklarına karşı olmaktan daha çok, sevgiye muhtaç bütün çocuklara idi. Yine Enes bin Mâlik'ten rivâyetle "Onun çocuklara karşı insanların en müşfiği olduğu'' belirtilmiştir. Buhârî'den gelen bir rivâyette, Usâme bin Zeyd şöyle demiştir "Rasûlullah beni bir dizine, Hasan bin Ali'yi de diğer dizine oturtur, sonra ikimizi birden bağrına basar ve "Allah'ım bunlara merhamet et, çünkü ben bunlara merhametliyim" derdi" Buhârî, Edeb 22, Ahmed bin Hanbel, V/205. Râbia bin el Hâris de şöyle rivâyet etmiştir "Babam beni, Abbas da oğlu Fadl'ı Rasûlullah'a gönderdi. Huzurlarına girdiğimiz zaman bizi sağlı sollu oturttu. Bizi öylesine kucakladı ki, daha kuvvetlisini görmedik." Abdullah b. Selâm'ın oğlu Yusuf, Rasûlullah'ın kendisine Yusuf adını verdiğini ve kucağına oturtarak başını okşadığını söylüyor İbnü'l-Esir, el-İsâbe, I/312. Hz. Âişe, Peygamber evinde henüz küçük yaşta iken, kız arkadaşları gelir, birlikte oynarlardı. Hz. Peygamber eve gelince arkadaşları utanır ve köşelere kaçarlardı. Peygamber onları okşayarak Hz. Âişe'nin yanına gönderir, birlikte oynamalarına müsaade ederdi Buhârî, Edeb 81. Peygamber, çocuklarla şakalaşır Müslim, Âdâb 30, hasta çocukları ziyârete giderdi. Kızı Zeyneb'in çocuğunun hastalığında yanına gitmiş, onu bağrına basıp ağlamıştır. Yanında bulunan sahâbeden Sa'd b. Ubâde, "Ağlıyor musun? Halbuki sen Allah'ın Peygamberisin!" deyince, Efendimiz "Ben ona şefkat duyduğumdan ağlıyorum. Allah, kullarından ancak merhametli olanlara rahmet eder" buyurmuştur. Oğlu İbrahim'in ölümünde de yine ağlamış, onun ağlamasını garip karşılayanlara da aynı mânâda ifâdeler kullanmıştır Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 11; İbn Mâce, Cenâiz 53. Bütün bu hadîsler, Peygamber çocuklara karşı ne derece sevgi ve şefkat gösterdiğini ispat için yeterlidir. Ahlâkı Kur'ân olan Peygamber diğer hususlarda olduğu gibi, çocuklara karşı gösterdiği şefkat konusunda da gösterdiği örnekleri aynen tatbik ederek küçüklerimize sevgi ile kucak açmamız gerekir. Rasûlullah çocuklarla haşır-neşir olurlardı. Kendisiyle çocuklar arasında hiçbir engel bırakmazdı. Çocukların çekinip ürkmelerine sebebiyet verecek hiçbir davranışı olmamıştır. Hattâ bir Cuma hutbesinde minberden inerek onları kucaklamış, sonra yeniden minbere çıkarak hutbesini okumaya devam buyurmuşlardır. O, çocukların serbestçe yanına girmelerine imkân tanımış, onlara rastlayınca selâm vermiş, hâl ve hatırlarını sormuş, hasta çocukları ziyâret etmiş, onlarla şakalaşmış, onlara isim takmıştır. Çocukları gördüklerinde "Selâm size çocuklar!" diye hitab ediyordu. Birkısım âlimler çocuklara selâm vermeyi uygun görmemişlerse de, Hz. Peygamber'in çocuklara da selâm verilebileceğine delil olan hadisleri vardır Buhârî, Tecrid-i Sarih Tercümesi, 2015; Müslim, Selâm 5. Küçüğün büyüğe; geçenin oturana; azın çoğa selâm vermesi emredilmiştir. Enes İbn Mâlik'in "Rasûlullah birtakım erkek çocuklarının yanına uğrayıp onlara selâm vermiştir." dediği rivâyet edilir. Enes bin Mâlik Hz. Peygamber'in çocuklara selâm verdiğini gördüğü için o da çocuklara selâm vermiş ve yanındakilere "Peygamber çocuklara bunu selâm vermeyi yapardı." demiştir Buhârî, Edeb'ül-Müfred, Hadis no 1043. Çocuklara selâm vermekle onlara İslâm âdabı öğretilmiş olur ve buna alışkanlık kazandırılır. Çocukların kendilerine verilen selâma mukabelede bulunmaları vâcip değildir. Çünkü büluğ çağına ermeyen çocuklar İslâmî emirlerle mükellef değildirler. Fakat bir çocuk, mükellef olan bir adama selâm verdiği takdirde buna karşılık vermek farzdır. Bir topluluğa selâm verilse, o topluluktan da bir çocuk selâma mukabelede bulunsa, cemaat adına bu mukabele yeterlidir. Anbese'nin rivâyet ettiğine göre İbn Ömer de mektepte çocuklara selâm vermiştir. Bu haber de çocuklara selâm vermenin örnek bir hareket olduğuna delil teşkil eder. Peygamber çocuklara selâm vermesi bir mecburiyetten değil, O'nun tevâzu ve bütün insanlara mü'minlere olan şefkatinin bir tezahürüdür. 1 Mal; Anlam ve Mâhiyeti Mal Bir kimsenin sahip olduğu şey; menkul ve gayr-i menkul varlık, servet demektir. Mal terimi, Arapçada önceleri altın ve gümüş için kullanılırken, kapsamı genişlemiş, nakit para, menkul ve gayrimenkul mallardan maddî değeri olan herşeyi şümûlüne almıştır. Çoğulu "emvâl"dir. Aynı kökten mal verme anlamında "temvîl", mal sahibi olma anlamında "temevvül" terimleri kullanılmıştır. Bu kelimenin, donuk bir kelime olmayıp, ism-i mevsul "mâ"sı ile, mülkiyet ifâde eden "li" harfi cerri ve birinci tekil şahsa ait "y" zamirinden olmuş "mâlî" yani "bana ait olan şeyler" anlamında bir terim olduğu, kısaltma sonucunda "mal" şeklini aldığı belirtilmiştir İbn Manzûr, Lisanü'l-Arab, XI, 636; İbnü'l-Esîr, en-Nihâye, mal maddesi; Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve Servet Dağılımı, s., 13, 14. Hanefîlere göre, bir İslâm hukuku terimi olarak mal; elde edilip ihtiyaç için biriktirilmesi ve normal olarak yararlanılması mümkün olan her şey demektir. Buna göre, malın iki özelliğe sahip olması gerekir 1 Elde edilip biriktirmeye elverişli olması. Bu yüzden ilim, sağlık, şeref ve zekâ gibi mânevî şeylerle, mutlak olarak hava, güneş ve ayın ışığı ya da sıcaklığı gibi elde edilip depolanamayan şeyler mal sayılmaz. Ancak temelde mubah olan bu gibi değerler yeni teknolojik imkânlarla depolanırsa mal sınıfına girebilir. 2 Yararlanmanın mümkün ve câiz olması. Murdar ölmüş hayvan eti, zehirli veya bozuk gıda maddeleri gibi temelde mülk olmayan şeylerle, bir buğday tanesi, bir damla su, yırtık bir kâğıt parçası gibi, insanların yararlanmayı alışkanlık haline getirmediği şeyler de mal sayılmaz. Bir şeyin mal oluşu, herkesin veya bir kısım insanların ona ilgi duyup mal edinmesiyle sabit olur. Mecelle, malı şöyle tarif etmiştir "Mal; tab'-ı insanı mâil olup da vakt-i hâcet için iddihar olunabilen şeydir ki, menkule ve gayrimenkule şâmil olur" madde, 126. Bunu şöyle ifâde edebiliriz Mal, insan tabiatının meylettiği, ihtiyaç için elde biriktirilebilen şeyler olup, menkul ve gayrimenkulü kapsamına alır. Hanefîler dışındaki diğer çoğunluk İslâm hukukçularına göre maddî bir değeri olan ve telef edildiğinde tazmini gereken herşey maldır. İmam Şafiî şöyle der "Mal denilince akla gelebilen şeyler şunlardır Az da olsa bir ticarî değeri olup, telef edenin tazmin etmek zorunda kalacağı ve insanların normal olarak sokağa atmadıkları para gibi şeyler" Suyûtî, el-Eşbâh ve'n Nezâir, Mısır 1959, s., 327. Hanefîler malı, maddî varlığı olan şeylere hasrederler. Menfaat ve hakları mal değil, mülk olarak kabul ederler. Hanefîler dışındaki mezheb müctehidleri ise, bunları da mal sayar. Çünkü eşyadan kasdolunan, bunların maddesi aynı değil, menfaatidir. Evde oturmak, at ve katıra binmek gibi... Meselâ; mahkemede dâvâcının dâvâlıya yemin teklif etme hakkı, maddî bir yönü bulunmadığı için Hanefîlere göre mal değildir. Bu görüş ayrılığı, gasp, miras ve kira gibi muâmelelerde farklı sonuçlar doğurur. Bir kimse bir gayrimenkulü gasbedip bir süre yararlansa, sonra sahibine iâde etse, Hanefîler dışındaki fakîhlere göre bu yararlanmanın kıymetini tazmin etmesi gerekirken; Hanefîlere göre, gasbedilen mal ancak vakıf veya yetim malı, yahut otel, lokanta gibi kira için hazırlanmış bir yer olursa zararı tazmin gerekir. Yine Hanefîlere göre, kiracının ölümüyle kira sona erer. Çünkü kira akdinde, yararlanma bir mal olmadığı için mirasla geçmez. Diğer fakihlere göre ise, kira akdi, kiracının ölümüyle sona ermez ve akit sonuna kadar devam eder. Şart veya görme muhayyerlikleri de mirasçıya geçer. Hanefîlere göre ise geçmez. İslâm hukukçuları malları özelliklerine göre Mütekavvim - gayri mütekavvim, menkul -gayrimenkul, mislî - kıyemî, tüketime elverişli istihlâkî - kullanmaya elverişli isti’mâlî gibi kısımlara ayırmışlardır. 2 Mal kelimesi, meyl’ kelimesinden türemiştir. Meyl’ sözlükte; denge noktasından sağa sola sapmak demektir. Sürekli değişen ve ölümsüz olmayan değerlere bu bakımdan mal’ denilmiştir. Malın ana özelliği, devamlı değişmesi, sâbit olmaması ve ebedî ölümsüz olma özelliğinin bulunmamasıdır. Mal’, insanın yaşayabilmesi ve ayakta kalabilmesi için bir vâsıtadır. İnsanı ayakta tutmak amacına yönelik olarak kullanılırsa bir anlam taşır. Eğer dünyalık değerlerin elde edilişi uğruna harcanırsa veya bu amaç için elde edilmeye çalışılırsa o zaman olumsuz bir anlam kazanır. Mal, esâsen insanların sahip olmak istedikleri, ihtiyaç için elde edebildikleri, biriktirilebilen, taşınabilir veya taşınamaz şeylerdir, varlıklardır. Mallar ve çocuklar dünya hayatının süsüdür 18/Kehf, 46. Bunlar aynı zamanda birer fitnedir, yani insan için birer deneme alanıdırlar 64/Teğâbûn, 15; 3/Âl-i İmrân, 186. Mala sahip olma ile onu harcama yeri; onun kullanılış gâyesidir. Mallar, Allah’ın insanlara birer emânetidir. O’nun helâl kıldığı yoldan kazanılmalı ve o mal Allah’a varmak gâyesi için kullanılmalıdır. İnsan ölünce Rabbine kavuşacaktır. Öyleyse kendisine emânet olarak verilen malı, bu Son Varış/Meâd’ anlayışı doğrultusunda harcamalıdır. Bir başka deyişle, mal insanın hayatını sürdürebilmesi için Yaratıcı tarafından insanın emrine verilen bir faydalanma aracıdır. İnsan bu aracı güzel bir yoldan elde etmeli ve emânetin asıl sahibinin gösterdiği gibi kullanmalı, bu şekilde hem dünya hem âhiret mutluluğuna ulaşmalıdır. Mal, insanın sonsuz hayattaki durumuna kesinlikle etki edecektir. Allah, insanlara ellerindeki malı O’nun yolunda infak’ etmeyi emretmektedir. Bu, hem toplum dengesi, hem insanın mala karşı aşırı ilgisinin törpülenmesi, hem de insanların ihtiyaçlarının karşılanması açısından son derece önemlidir. Dünyadaki mallar ve zenginlikler, insanlar için süslü kılındı 3/Âl-i İmrân, 14. Bütün mallar dünya hayatının süsüdür, ama asıl varılacak yer Allah’ın huzurudur. İnsan bu yüzden malı ve dünyalıkları çok sever 89/Fecr, 20. Kimileri de malının çokluğundan dolayı övünür, kibir gösterir 18/Kehf, 34; 34/Sebe', 35. Ancak malı olduğu halde, Allah’a hakkıyla kulluk yapmayan, Allah’a karşı istikbâr’ eden azgınları bağîleri, malları ve evlâtları kurtaramayacaktır 92/Leyl, 11; 111/Mesed, 2; 58/Mücâdele, 17. Malın insan hakkında daha faydalı olabilmesi için onun Allah yolunda harcanması gerekmektedir 4/Nisâ, 95; 8/Enfâl, 72; 9/Tevbe, 20. Bu harcamanın en güzel şekli, gerekli kimselere zekât vermektir 6/En’âm, 141; 30/Rûm, 38. Mal konusu, müslümanların en önemli meselelerinden biridir. Malı helâldan kazanmak kadar, ona ilgiyi dengeli tutmak, onu gerekli yerlere harcamak, onunla insanlara faydalı olmak, onun peşinden sürüklenip gitmemek ve onunla şımarıp istiğnâ zengin oldum duygusuna kapılmamak önemli şeylerdir. İnsan ne kadar yaşarsa yaşasın, bir gün ölecektir ve malından ayrılacaktır. Kişi, mal üzerinde yalnızca nöbetçilik yapmaktadır. Öyleyse bu nöbetçilik ve emânetçilik iyi yapılmalıdır. “Mal bir kahpeye benzer; bir gün attarın evinde bir gün baytarın evinde olur.” Râgıp el-Isfehânî, Müfredat 726. Mal kazanmak, servet sahibi olmak, o maldan faydalanmak mubahtır helâldir. Zekâtı ancak malı olanlar verebilir. Malı olanlar Allah yolunda daha çok harcama yapabilirler. Hakkıyla elde edilen bir zenginlik daha iyidir. Ancak mü’min, Allah’ın büyüklüğü karşısında fakr’ duygusu içerisinde olmalı, yani yetersizliğini, her şeyin Allah’ın olduğunu bilmeli. Peygamberimiz müslümanların mal fitnesiyle karşılaşacaklarını haber veriyor İbn Mâce, Fiten 18, hadis no 3995; Tirmizî, Zühd 26, Hadis no 2336. Âhirette de mal mülk değil, ancak selim kalbe sahip olmak fayda verecektir 26/Şuarâ, 88. 3 Fitne; Anlam ve Mâhiyeti “Fitne” kelimesinin aslı “fetn”dir. “Fetn” sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli madenlerin saflığını anlamak için onları ateşte eritmek demektir. “Fitne” sözlükte, deneme ve imtihana tâbi tutmak, sınamak, maddî ve mânevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme gibi anlamlara gelir. Fitne kelimesinin bunlardan başka, küfür, azgınlık, sapıklık, günah, ayrılık, iç ihtilâf ve kargaşa, kavga, delilik, azap, musîbet, aklını çelmek, gönlünü çalmak, kandırma iğvâ, kışkırtma, nifak, ihtilâf, baştan çıkarma, birbirine düşme, çekişme, zulüm, baskı, karışıklık ve kalbin bir şeye fazla meyletmesi gibi mânâları da vardır. İnsanın içine aşk ateşi düşürdüğü ve aklını çeldiği için kadına, kişinin aklını çelip ona azap kazandırdığı için şeytana, kişiye zarar verdiği için hırsıza, aynı kökten gelen “fettân” denmiştir. İnsanın gönlünü çelen, hırsını artırıp günaha sürükleyen altın ve gümüşe de iki fettân’ denmiştir. Aynı kökten gelen “meftûn”; aklından zoru olmak anlamından hareketle, deli gibi tutulmak, âşık olmak, çok beğenmek anlamları kazanmıştır. Fitne, aynı zamanda inanç uğruna uğranılan ağır işkence anlamına da gelmektedir. Olumlu Anlamıyla Fitne Fitne kelimesinin sözlük anlamından anlaşıldığı kadarıyla o, iyiyi kötüden, arı olanı kirli olandan, doğruyu yalancıdan ayıran bir metoddur. İnsanlar arasında suç, kötülük, kirlilik arttıkça onların karşılaşacağı fitne de çok olacaktır. Fitne bu anlamda toplumun kirlerini arıtan, temizleyen bir temizleyici gibidir. Nitekim içinde zorlukları, sıkıntı ve meşakkatleri barındıran savaş da bir fitnedir. Savaş bazen, insanların hatalarını, pisliklerini kendi önlerine koyar. İnanç uğruna belâ ve sıkıntılara uğrama anlamındaki fitne, olumsuz bir anlam taşımamaktadır. Bu gibi sıkıntılar inanan kişiyi kararlı kılar, irâdesini güçlendirir, ahlâkını arındırır. Böyle bir fitne kişiyi ve toplumu dinî yönden geliştirir. Onların hatalarını gösterdiği gibi, din uğruna sabırlarını da ortaya koyar. Böylece Allah’ın vereceği karşılığı/ödülü almalarına zemin hazırlar. Kur’an, insanların sürekli olarak “fitne” ile denendiklerini açıklıyor “İnsanlar, yalnızca İman ettik’ diyerek, fitneye uğratılmadan denenmeden bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınamadan geçirdik fitneye uğrattık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir.” 29/Ankebût, 2-3 Bu bağlamda “fitne” ile “belâ”, aynı anlamdadır. Ne ki “fitne”nin kapsamı biraz daha geniştir. “Belâ” yalnızca Allah’tan geldiği halde, “fitne” hem Allah’tan hem de kullardan gelebilir, insan kendisini olduğu kadar başkalarını da fitneye uğratabilir. Fitne kelimesinde azap, zorluk ve kötülük yönü daha fazladır. Fitne, öncelikli olarak bir sınav yolu olduğuna göre, hem nimet sebebiyle, hem de zahmet ve perişanlıktan dolayı olabilir. İnsan, karşılaştığı bütün değerlerle imtihana tâbi tutulabilir. Nitekim Kur’an şöyle diyor “Biz sizi bir imtihan olarak hayır fitnesiyle de şer fitnesiyle de deniyoruz. Ve eninde sonunda Bize döneceksiniz.” 21/Enbiyâ, 35 Demek ki fitne imtihanı, bir hikmete bağlı olarak bazen Allah’tan gelir, bazen de kulların bir hatası sebebiyle meydana gelir. Böyle olunca da fitne, bizzat o fitneyi meydana getiren için bir uyarıdır; bir düzelme veya aklını başına alma imkânıdır. Fitne Kavramının Kur’an’daki Anlamları Fitne kelimesinin anlam sahası oldukça geniştir. Kur’an bu kelimeyi ondan fazla mânâda kullanmaktadır 1- Sınanma, deneme, belâya uğratma 2/Bakara, 102; 20/Tâhâ, 40, 85 vd., 2- Küfür, şirk, müşriklerin müslümanları şirke döndürmek için uyguladıkları baskılar anlamında 2/Bakara, 191, 217; 4/Nisâ, 91, 3- Sapıklık, sapma, saptırma 5/Mâide, 41, 49; 37/Saffât, 162, 4- Azap, işkence, ateşe atma 85/Bürûc, 10; 51/Zâriyât, 13-14; 29/Ankebût, 10, 5- Günah 9/Tevbe, 49; 24/Nûr, 63, 6- İslâm düşmanlarının savaşa sebep olmaları 4 Nisa/101, 7- Allah’ın kullarına farklı imkânlar vererek birbirlerine karşı tutumlarının ortaya çıkarılması 25/Furkan, 20; 6/En’âm, 53, 8- Şeytanın hile ve tuzakları 7/A’râf, 27, 9- Şeytanın zayıf ruhlu kimselere aşıladığı bâtıl inanç ve kuruntu 22/Hacc, 53, 10- Delilik ve gaflet 68/Kalem, 6, 11- Dosdoğru yoldan sırât-ı müstakîm’den saptırma 17/İsrâ, 73, 12- Nifak münâfıklık 57/Hadid, 14 ve 13- Özür, bahane anlamında 6/En’âm, 23 kullanılır. Allah’a Nisbetle Fitne Allah’ın fitne vermesi, O’na ait bir hikmete dayanır ve insanın tekâmülüne sebep olur. Bu bağlamda insanlık, çeşitli fitnelerle zaman zaman denemeye uğratılmaktadır. Kur’an’ın haber verdiğine göre, başta peygamberler olmak üzere müslümanlar ve diğer dinlere inananlar kâfirler zaman zaman fitnelere/sınavlara tâbi tutulurlar. Peygamberlerin Denenmesi Allah Hz. Süleyman’ı denemeden geçirmişti. Kur’an’ın ifâdesine göre, tahtının üzerine bir ceset bırakılmıştı. Bu belki de yönetim gücünün zayıflamasıydı. Tekrar eski durumuna kavuşunca; “Rabbim, beni bağışla...” diye duâ etmişti 38/Sâd, 34-35. Hz. İbrâhim birtakım kelimelerle denenmişti ve o da onları bir bir başarıyla tamamlamıştı. Bunun üzerine Allah onu bütün insanlığa imam önder yapmıştı 2/Bakara, 124. Hz. Mûsâ da denemeye tâbi tutulan elçilerdendir. Allah onun için şöyle diyor “... O zaman da seni tasadan kurtarmış ve seni bazı sıkıntılarla iyice denemiştik...” 20/Tâhâ, 40. Şeytanın peygamberlerin dâvetlerine ve hedeflerine gölge düşürme çabası da onlar için bir iman sınavıdır 22/Hacc, 52-53. Müslümanların Denenmesi Müslümanlar için sadece iman etmek yeterli değildir. İmanın kökleşmesi ve sağlamlaşması için mü’minler çeşitli denemelerden geçirilirler 29/Ankebût, 2-3. Allah müslümanları, içlerinde kim kendi yolunda cihad ediyor, bu yolda kim sabrediyor, ortaya çıksın diye, onları dener 47/Muhammed, 31. Benzer âyetler için bkz. 8/Enfâl, 17; 3/Âl-i İmrân, 152, 154; 33/Ahzâb, 11. Hz. Mûsâ, kendisi Tûr dağında iken kavminin altın buzağıya tapması üzerine onların içerisinden Allah’tan af dilemek üzere yetmiş kişi seçmişti. Onlarda gördüğü tereddüt üzerine Allah’a duâ etti ve bu olayın kendileri hakkında bir imtihan deneme olduğunu söyledi 7/A’râf, 154-156. Ayrıca inkâr edenlerin müslümanlara karşı tavırları bir fitnedir. Böylece müslümanların İslâm’a bağlılıkları denenmiş olur 25/Furkan, 207; 60/Mümtehine, 5. Mü’minlere yapılan bu azap ve işkence onları dinlerinden döndürmeye yöneliktir. Mü’min böyle bir azapla imtihan edilebilir. Mü’min, tıpkı madenin fitne/deneme kazanında kaynatılması gibi, azapla karşı karşıya getirilir. Böylece samimi müslümanla gevşek müslüman ortaya çıkar. Bu konuda Kur’an şöyle buyuruyor “İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’a iman ettik’ der; fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların kendisine yönelttikleri işkence ve fitnesini Allah’ın azabıyla bir tutar. Ama Rabbinden bir yardım ve zafer’ gelirse, andolsun; biz gerçekten sizlerle birlikteydik’ demektedirler. Oysa Allah, âlemlerin sînelerinde olanı daha iyi bilen değil midir?” 29/Ankebût, 10 Allah’ın azâbı şüphesiz insanlardan gelecek fitnelerden daha büyüktür. Mü’minler sürekli bir biçimde bu tür fitnelerle karşılaşacaktır. Bu denemeyi başaranlar, yani imanlarında samimi olanlar sonsuz mükâfatı kazanacaktır. Kur’an, mü’minlerin bu şekilde denemeye tâbi tutulduklarını haber veriyor 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214. İnsanların ve Toplulukların Denenmesi Bazı kavimlere elçiler gönderilmesi onlar için ilâhî imtihan sebebidir. Meselâ, Sâlih kendisini ve mü’minleri uğursuzlukla suçlayan Semud kavmine; “...Uğursuzluğunuzun sebebi, Allah katında bulunan takdiridir. Kötü amel işleyene o uğursuzluğu takdir etmiştir. Doğrusu siz çeşitli olaylarla imtihan edilen bir topluluksunuz.” 27/Neml, 47. Ayrıca Hz. Sâlih’in kavmi Semud’a bir dişi devenin verilmesi onlar için bir deneme idi 54/Kamer, 27-29. Allah Peygamberimiz’e Mekke hayatında gösterdiği bir rüyası ve “Kur’an’da lânet edilmiş ağaç” ile insanları denemişti 17/İsrâ, 6. Kimilerine göre Peygamberimiz’in buradaki rüyasından maksat O’nun gördüğü herhangi bir düş değil; Mirac olayıdır. Çünkü âyette geçen “rü’yâ” kelimesi Arapça’da görmeyi ifâde eder. Sıradan bir rüyayı herkes görebilir. Rüyaların da olağanüstü bir tarafı yoktur. Peygamberimiz’e gösterilen, ya da O’nun gördüğü şey Mirac yolculuğu ve karşılaştığı olağanüstü durumlardır. Bu olay insanlar için bir deneme aracı olmuştu. Peygamberimiz Mirac olayını anlatınca müşrikler O’nunla alay ettikleri gibi, bazı zayıf imanlı müslümanlar da O’nu terketmişlerdi. Gerçekten iman edenlerin imanı ise bu denemeden sonra bir kat daha kuvvetlenmişti Muh. İbn Kesir, 2/386; Beydavî, 1/575; Fî Zılâli’l-Kur’an, 4/2237; Elmalılı, 5/309; Y. K. Çağdaş Tefsiri, 5/230. 4 Kur’ân-ı Kerim’de Evlât ve Mal Fitnesi “Evlâd” kelimesi, bilindiği gibi “veled” kelimesinin çoğuludur. Doğurmak fiili ile, doğuran erkek -doğurmaya sebep olan- ve kadın, doğurulan çocuk hep bu kelimenin türevleriyle karşılanır. Bu kelime, türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de toplam 103 yerde geçer. “Benû” kelimesi de erkek çocuk, oğul anlamındadır. Çoğulu “benîn”, “benûn”, “ebnâ’”gelir. Erkek çocuk anlamındaki “ibn” kelimesinin müennesi/dişili “ibnetun” veya “bintun”, cemîsi de “benâtun” şeklinde kullanılır. Zamirli veya izâfet terkibiyle toplam 162 yerde kullanılır. Yine, çocuk kelimesinin Arapça karşılığı olan “tıfl” 4 yerde, bülûğ çağına ermemiş çocuk anlamında “sabî” 2 yerde, bıyığı terlemiş delikanlı, genç ve çocuk anlamına gelen “ğulâm” kelimesi 13 yerde, küçük anlamında “sağîr” kelimesi 13 yerde; nesil, zürriyet anlamında “zürriyyet” 32 yerde küçük torunlar anlamında “hafede” 1 yerde; ehil, âile, aşiret, yakınlar, halk gibi anlamlara gelen “ehl” kelimesi 127 yerde, yine yaklaşık aynı anlamlarda, ehil, âile, akraba, yakınlar, hânedan anlamlarına gelen “âl” kelimesi de 88 yerde kullanılır. Bülûğ çağına girmeden önce babasını kaybetmiş çocuk anlamındaki “yetîm” kelimesi 23 yerde, üvey kızlar anlamındaki “rebâib” kelimesi de 1 yerde kullanılır. Bütün bu rakamlar gösteriyor ki, Kur’an çocuklara ve onlarla ilişkin konulara çok büyük önem vermektedir. “Mal” ve çoğulu “emvâl” kelimeleri, Kur’ân-ı Kerim’de 86 yerde geçer. “M-l-k” ve türevleri ise Kur’ân-ı Kerim’de 206 yerde zikredilir. Bunların 88’i “melek” ve çoğuludur. Diğerleri 118’i mülk kavramıyla ilgili kelimelerdir. “Mâlik” kelimesi 3 yerde 1/Fâtiha, 4; 3/Âl-i İmrân, 26; 43/Zuhruf, 77, Bunun çoğulu “mâlikûn” 1 yerde 36/Yâsîn, 71, “melîk” kelimesi yine 1 yerde 54/Kamer, 55 geçer. “Dünyâ” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 115 yerde geçer. Dünyâ kelimesinin kökü olan “ednâ ve türevleriyle birlikte bu sayı, 133’e yükselir. “Dünya hayatı” anlamındaki “hayâtü’d-dünyâ” terkibi ise, 67 âyette kullanılır. “Ednâ” kelimesi Kur’an’da küçük, az veya eksik 58/Mücâdele, 7; 73/Müzemmil, 20, daha uygun, daha münâsip, daha yakın 2/Bakara, 282; 5/Mâide, 108; 33/Ahzâb, 51, daha değersiz, âdi, hayır yönünden daha az 2/Bakara, 61; 32/Secde, 21, yakın mekân, yer olarak daha yakın 30/Rûm, 3 gibi anlamlarda kullanılmaktadır. İslâm’a göre insanın var oluşunun asıl gâyesi, Allah’a kul olmanın şuuruna ermesi ve bunun gereğini yerine getirmesidir, ibâdettir. Kur’an’da çocuklar çok defa, ebeveynine aslî gâyelerini unutturan ve onları Allah’tan uzaklaştıran engeller arasında gösterilmiştir. Buna göre birçok insan, fazla mal ve evlât sahibi olmayı hayatın tek gâyesi saymak sûretiyle Allah ile olan münâsebetini tehlikeye düşürmektedir. Bu sebeple çeşitli âyetler insanı uyarmakta ve asıl gözetilmesi gereken hedefi göstermektedir meselâ bk. 18/Kehf, 46; 34/Sebe’, 37; 63/Münâfıkun, 9. Her ne kadar insanlar fazla mala ve çocuğa sahip bulunmakla kendi kendilerine yeterli, dolayısıyla güçlü ve üstün olacakları zannına kapılıyor ve bunu başkalarına karşı bir üstünlük sebebi olarak görüyorlarsa da 57/Hadîd, 20, Kur’an’a göre bu yanılgıya düşenler için mal ve çocuk da bir “fitne”dir 8/Enfâl, 27-28; 34/Sebe’34-35 ve “apaçık bir düşman”dır 23/Mü’minûn, 55-56; 64/Teğâbün, 14. Bundan dolayı İslâm’da, kişinin çocuk sahibi olması büyük sorumluluk gerektiren bir durum olarak değerlendirilmiştir. Nitekim ana-baba ile çocuk arasındaki ilişkiler hem ahlâkî hem de hukukî yönden belli esaslara bağlanmıştır. Buna göre çocuğun varlığı ciddiye alınmalı, iyi bir insan ve ihlâslı/samimi bir Müslüman olarak yetişmesi için her türlü gayret ve fedâkârlık gösterilmelidir. Çocuğun dünya ve âhiret mutluluğunu gözetmek, onu dünyaya getiren insanların önemle üzerinde durmaları gereken bir konudur. İslâm, bu hususta birinci derecede babayı sorumlu tutar. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun” 66/Tahrîm, 6 meâlindeki âyeti yorumlayan müfessirler, çocukların ve diğer âile fertlerinin gözetiminden ve terbiyesinden âile reisi olan babanın sorumlu olduğu konusunda ortak görüş belirtirler bk. F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 30/46; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’an, 4/390-393. Hz. Peygamberimiz de, “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz” Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20 meâlindeki hadisinde aynı şekilde babanın büyük sorumluluğuna dikkat çeker. Anne de sorumluluğa ortaktır; âilenin iç düzeniyle birlikte çocukların bakımı ve yetiştirilmesi onun sorumluluk alanına girmektedir Buhârî, Rikak 17; Müslim, İmâre 5. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifâde edebildiği yaşlardan itibaren dinî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey; tevhid inancıdır. Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza önce lâ ilâhe illâllah’ cümlesini öğretin” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd, Beyrut, 1403/1983, s. 158 Onların anlayacağı bir dil ve üslûpla Allah inancı anlatılması gerektiği gibi, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte dozu ayarlanmış bir tarzda Allah korkusunu da aşılamak, böylece değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir. Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da geliştirilmesi gerekir. Onlara namazın öğretilmesi ve âile reisinin de bunda devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredilmiştir 20/Tâhâ, 132. Hz. Peygamber’in de çocuklara yedi yaşında namazın öğretilmesi, kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye eden hadisleri Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizî, Mevâkît 182 bu konuda Müslüman ebeveyne ve eğitimcilere ışık tutmaktadır. Bunlarla birlikte, çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı unutulmamalıdır. 5 Kur’an dünya ile âhiret arasında bir tercih olursa, elbette âhiretin tercih edilmesini emrediyor. Çünkü âhiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır 93/Duhâ, 4. Dünya hayatını âhirete tercih edenler, uzak bir sapıklığa düşerler 14/İbrahim, 3. Allah’ın hükümlerine kulak vermeyip âhireti unutanlar, dünyaya karşılık âhireti satanlardır. Böyle bir alış-veriş hiç de kârlı değildir 2/Bakara, 86. Müslümanlardan bazıları da âhiretlerini kazanmak için dünyalarını satarlar. Kur’an, Allah yolunda cihad etmenin bu anlama geldiğini ve böylelerinin büyük bir sevaba kavuşacaklarını haber veriyor. Allah yolunun şehitleri bu çok kârlı alış-verişin canlı örneğidir 4/Nisâ, 74. Kur’ân-ı Kerim’e göre dünya hayatı, bir oyun oyalanma ve bir eğlencedir 6/En’âm, 32; 47/Muhammed, 36, vd., aldatıcı bir metâ fayda, alınıp-satılan şey 3/Âl-i İmrân, 14, 185; 9/ Tevbe, 38, vd., geçici ve önemsizdir 4/Nisâ, 77. Dünya hayatı, yağmurla biten ve yeşeren, sonra da bir doğal âfetle yok olup giden ekin gibidir 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45. Oyun, oyalanma, eğlence ve bir süs olmasının yanı sıra; mal ve çocuk bakımından bir övünme ve bir çoğalma yarışıdır. O, aldatıcı bir geçinme aracıdır 57/Hadîd, 20. Mal sahibi olmak, çocuk edinmek ve diğer sahip olunan şeyler, aslında dünya hayatının süsüdür. Ancak, varılacak yerin en güzeli, mutluluğun en şahanesi Allah’ın katındadır 3/Âl-i İmrân, 14. Dünya hayatı, bu gibi özellikleriyle aldatıcı, oyalayıcı, gaflete düşürücü, asıl maksattan uzaklaştırıcı, gelip-geçici ve vefasızdır. Kur’an, gerek dünya, gerekse âhiret nimetleri bakımından Allah’ın lütfunun sınırsızlığını ifâde etmekte; servet, mevki, sağlık ve yaşayış güzelliği bakımından insanlar arasındaki farkların, ilâhî takdirin bir gereği olduğunu, dolayısıyla, bu dünyada mutlak eşitliğin imkânsızlığını vurgulamaktadır 17/İsrâ, 20. Bunun yanında, âhirette de insanlar eşit durumda olmayacaklar, insanların dünyada yapmış oldukları işlere göre diğer âlemde derece farkları daha da büyük olacaktır 17/İsrâ, 21. Ancak, para ve mevkî gibi dünyevî imkânlar, Allah nezdinde mutlak bir değer ifâde etmediği için, dünya hayatını sırf bunların peşinde koşarak geçirenler, âhirette üstün derecelere ulaşmak hakkını kaybetmiş olacaklardır 17/İsrâ, 18. Din, dünyada yaşanır, âhiret dünyada kazanılır. Dünya bir imtihan alanıdır, o yüzden dünyayı âhiret için yaşamalıdır. Ebedî saâdet bu dünyada kazanıldığı için dünya hayatı çok değerlidir. Kıymeti bilinmeli, ömür boşa harcanmamalıdır. Kur’an’da dünya için “bugün” âhirete de “yarın” denilmiş, âhiretin bir gün kadar yakın olduğu ve ona azık hazırlanması istenmiştir 59/Haşr, 18. Bütün bunlarla birlikte Kur’an, dünyadan el etek çekilmesini emretmez. “Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan Allah’tır.” 2/Bakara, 29 buyurur. Kur’an, bize çalışmayı emretmiş, dünya nimetlerinden meşrû şekilde istifâde etmemizi tavsiye etmiştir “Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin/anın ki kurtuluşa eresiniz.” 62/Cum’a, 10 Dünyadan nasibimizi unutmamamızı hatırlatır 28/Kasas, 77. Kur’an’da “arz”, coğrafî, “dünya” ise dinî ve ahlâkî bir terim olarak yer almış; dünya kötülenir veya hafife alınırken kozmik varlığı değil; burada sürdürülen ve âhiret kaygısını geri plânda bırakan hayat tarzı kastedilmiştir. Dünya, sahih hadislerde de bu anlamda kullanılır. Kur’an’da kötülenen dünyadan maksat, madde ve şahsî çıkardır. Mal, mevkî, şehvet, lüks ve israf gibi tutku ve eğilimler kınanırken; mânevî değerlere ve uhrevî hayata bağlılık gösterilmesi istenmiştir. Dünya hayatı, Kur’an’da genellikle âhiret hayatı ile birlikte anılmış, bazen ikisi arasında karşılaştırma yapılarak âhiret hayatının üstün olduğu belirtilmiştir. Kur’an’a göre, âhiret için amelleri engellemeyen ve aksatmayan dünya hayatı meşrû bir nimet, hatta saâdettir. Nitekim müslümanların, “Rabbimiz! Bize dünyada da âhirette de hasene/güzellik ve iyilik ver” 2/Bakara, 201 diye duâ etmeleri tavsiye edilmiş, “Allah dünyadaki şeylerin hepsini sizin için yarattı” 2/Bakara, 29 denilmiştir. Birçok âyette peygamberlere ve mü’minlere hitap edilirken dünya ve âhiret mutluluğu birlikte vurgulanmış, bu durum Allah’ın özel bir lutfu olarak kaydedilmiştir. Hz. İbrahim ve Hz. İsa, dünya ve âhiret mutluluğunu kazanmışlardır 2/Bakara, 130; 3/Âl-i İmrân, 45. Çünkü dünya mutluluğu ile âhiret saâdeti birbirine zıt değildir; âhirette ödül kazanmanın yolu, dünyadan vazgeçmek değildir. Âhiretlerini kaybedenler dünyada da mutlu olamazlar. “Kâfirler için dünyada ve âhirette şiddetli bir azap vardır.” 3/Âl-i İmrân, 56; 5/Mâide, 33 İki cihanda yüzü ak olanlara karşılık yüzü kara olacaklar da vardır 3/Âl-i İmrân, 106-107. Dünya ve âhiret arasında bir tercih yapma mecburiyeti ortaya çıktığı zaman hiç tereddüt etmeden âhiret hayatının tercih edilmesi istenmiş, aksi davranışta bulunanlar şiddetle kınanmıştır 14/İbrahim, 3; 79/Nâziât, 37-39. Çünkü âhiret, dünyadan daha hayırlıdır 93/Duhâ, 4. Geçici ve süreksiz olan, kalıcı ve daimî olana tercih edilemez. “Önce dünya” diyenler “dünya karşılığında âhireti satanlar” şeklinde nitelendirilmiş, değerli ve çok olanı verip değersiz ve az olanı satın almanın kârlı bir iş olmadığı ifâde edilmiştir 2/Bakara, 86, 90. Bu anlayışa sahip olanların yaptıkları işler kendilerine dünyada da âhirette de bir yarar sağlamaz 2/Bakara, 217. Buna karşılık, âhiretlerini kazanmak için dünyalarını satanlar övülmüştür 4/Nisâ, 74. Mal-Mülk Allah'ındır "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır." 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 17, 18, 40, 120; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14. "Göklerin ve yerin mülkü O'nundur." 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 7/A'râf, 158; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 44; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 85; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9. "Mülk O'nundur." 6/En'âm, 73; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 6. Ve yine bkz. 3/Âl-i İmrân, 26; 17/İsrâ, 111; 22/Hacc, 56; 25/Furkan, 26; 40/Mü'min, 16; 64/Teğâbün, 1 Bu âyetler ve benzerleri mülkün, hükümranlığın Allah'a âit olduğunu, gerçek mülk sahibinin O olduğunu vurgulamaktadır. Allah, mülkünü yönetme hakkını, yeryüzünde halîfe tâyin ettiği insana vermiştir. "Allah'a ve Rasûlüne iman edin ve O'nun sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği şeylerden Allah için infak edip harcayın. Sizden, iman eden ve Allah rızâsına infak edip harcayanlar için büyük mükâfat vardır." 57/Hadîd, 7. Bu âyetten anlaşıldığı üzere mal, gerçekte Allah'ındır. İnsan, yeryüzünde halîfe olarak mala sahip olur; mal, aslında ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah'a âittir. Mülkün gerçek sahibi Allah'tır. İnsanın mala halîfe kılınması, iki anlama gelebilir Ya Allah adına malın üzerinde vekil kılınması, malın yönetiminin kendisine bırakılmasıdır. Yahut başkasından kendisine geçmesi, kendisi başkasının yerine geçip mala sahip olmasıdır. Mal denilen şey, böyle insandan insana geçen, insanların mülkiyetini birbirinden devraldıkları bir şey olduğu için âyette "cealeküm müstahlefîne fîh; başkasının yerine geçirildiğiniz, başkasının ardından size verilen şey" diye nitelendirilmiştir. Şimdi insan, mülkiyeti geçici olarak elinde bulunan malı Allah yolunda harcarsa, aslında kendi malını değil; Allah'ın malını harcamakta; O'nun adına, O'nun yoluna vermektedir. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna göre, neden Allah'ın malını, Allah'ın emrettiği yere harcamaktan çekinir, niçin kendisini mutlu edecek şeyden geri kalır? Hz. Peygamber şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir "Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu 'malım, malım' der. Yiyip tükettiğinden, ya da giyip eskittiğinden, ya da sadaka verdiğinden başka senin malın mı var? Çünkü bundan ötesi başkasının eline geçecektir." Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26 “Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar, dünya hayatının metâıdır. Nihâyet varılacak güzel yer, Allah’ın huzurudur.”. Rasûlüm! De ki Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için rableri yanında, içinden ırmaklar akan ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve hepsinin üstünde Allah’ın rızâsı/hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” 3/Âl-i İmrân, 14-15. 14. âyette sayılan dünya nimetleri ve dünya güzelliğinin insana sevdirildiği ifâde Edilmiştir. Bu davranış tabiîdir, dünyevîdir. 15. âyette bunlardan daha güzeli gösterilmiştir, çünkü evvelkiler ne kadar güzel olursa olsun geçicidir, ikinciler ise devamlıdır. Bazılarına imtihan ve hatta sıkıntı olsun diye verilen mal ve çocuklar, bazı insanları hayran bırakır, kendilerine niye onlara verilmediğini düşünürler. Halbuki sadece âhirette değil, aynı zamanda dünyada da bu mallar ve evlâtlar, onların sıkıntılarını, azaplarını arttırmaktan başka bir işe yaramaz “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah, bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 9/Tevbe, 85 Allah, bazı önem verdiği şeylerle birlikte, babaya ve ondan gelen çocuğa yemin eder 90/Beled, 3. Rivâyet edildiğine göre, Mekke’den hicret arzusunda bulunan bazı Müslümanların eş ve çocukları, kendilerinin perişan duruma düşeceklerini öne sürerek babalarını hicretten alıkoymak istediler. Fakat hicretle kazanılan yüksek mertebeleri öğrenen Müslümanlar, eş ve evlâtlarını cezâlandırmak isteyince bu âyet inerek, onların affedilmesini ve kusurlarından geçilmesini emretti. Buna rağmen, mal ve çocukların beklenmedik yer ve durumlarda kişiyi günaha sokup âhiret hazırlığından alıkoyabileceğine işaret edilmiştir “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.” 64/Teğâbün, 14, 15 Bazı babalar, kendi inanç ve amelleriyle cennete gidemeyeceklerine kendileri de inandıkları için, çocuklarına elif-be öğretmek ve arkalarından Fâtiha okumalarını ve onlar yüzünden cennete gidivereceklerini umarlar. Şu âyet, inanılması gerekenlere gerektiği gibi inanmayan ve Kur’an’ı kendisi için okuyup amel etmeyen, çocukları yüzünden kolayca cennete gidivereceklerini umanlar için önemli bir cevaptır “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği günden çekinin...” 31/Lokman, 33 “Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” 2/Bakara, 155 “Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü yemeniz için onları hâkimlere aktarmayın.” 2/Bakara, 188 “Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah muhsinleri/dürüstleri sever.” 2/Bakara, 195 “Onlardan öylesi vardır ki Rabbimiz, bize dünyada da hasene iyilik ve güzellik ver, âhirette de hasene iyilik ve güzellik ver ve bizi ateş azabından koru’ der.” 2/Bakara, 201; ayrıca 7/A’râf, 156; 16/Nahl, 122 “İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah'ın rızâsını almak için kendini ve malını fedâ eder. Allah da kullarına şefkatlidir.” 2/Bakara, 207 “…Bir insan ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle zarara uğratılmamalı, hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara girmemelidir…” 2/Bakara, 233 “Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir borç isteyene fâizsiz ödünç verecek yok mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah'tır. Sadece O'na döndürüleceksiniz.” 2Bakara, 245 “Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder korkutur, fakir olursunuz diyerek sadaka vermenize engel olur ve sizin cimri olmanızı emreder/telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf/bolluk vaad eder. Allah, her şeyi ihâta eden ihsânı geniş olan ve her şeyi bilendir.” 2/Bakara, 268 “Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” 2/Bakara, 274 “Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir, sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kadirdir.” 2/Bakara, 284 “Şüphesiz inkâr edenler, onların malları da, çocukları da kendilerine Allah'tan gelecek azâba karşı hiçbir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar.” 3/Âl-i İmrân, 10 “Nefsânî arzulara, özellikle kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, sadece dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki asıl varılacak güzel yer, Allah'ın yanındadır.” 3/Âl-i İmrân, 14 “De ki Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar, yüceltir; dilediğini de zelil kılar, alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” 3/Âl-i İmrân, 26-27 “Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İşler, dönüp dolaşıp Allah'a varır.” 3/Âl-i İmrân, 109 “İnkâr eden kâfirler var ya, onların malları da evlâtları da Allah nezdinde kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramayacaktır. İşte onlar, orada ebedî kalacaklardır.” 3/Âl-i İmrân, 116 “Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” 3/Âl-i İmrân, 129 "Allah’ın kereminden kendilerine verdiklerini infakta cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine, bu, onlar için çok fenâdır. Cimrilik ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Şüphesiz, 'Allah fakirdir, biz ise zenginiz' diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Onların bu sözünü, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve diyeceğiz ki tadın o yakıcı azâbı! " 3/Âl-i İmrân, 180-181 “Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız bu, emirlere olan azimdendir.” 3/Âl-i İmrân, 186 “Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” 3/Âl-i İmrân, 189 “Ey iman edenler, mallarınızı, sizden karşılıklı anlaşmadan doğan bir ticaretten başka haksız nedenler ve yollarla' bâtılca yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz, Allah, size çok merhamet edendir.” 4/Nisâ, 29 “Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah'a ve ahiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o.” 4/Nisâ, 38 “Yoksa onların mülkten hükümranlıktan bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi kadar bir şey bile vermezlerdi.” 4/Nisâ, 53 “... De ki Dünya metâı/menfaati azdır/önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” 4/Nisâ, 77 “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. İttika edenler, Allah’ın azâbından korkanlar için elbette âhiret yurdu daha hayırlıdır. Dünya hayatının fâniliğine hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” 6/En’âm, 32 “Bunun gibi ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi hoş bir şeymiş gibi gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler, hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar! Allah dileseydi onu yapamazlardı. Öyle ise onları uydurdukları ile baş başa bırak!” 6/En’âm, 137 “Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah’a iftirâ ederek kadınlara haram kılanlar, muhakkik ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir.” 6/En’âm, 140 “De ki Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizin de onların da rızkını Biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve haksız yere Allah yasakladığı cana kıymayın! İşte şu size anlatılanları Allah vasiyet etti. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” 6/En’âm, 151 “İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibârettir. Allah yanında ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.” 8/Enfâl, 28 “Gerçek şu ki, inkâr eden kâfirler, insanları Allah'ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. İnkâr edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.” 8/Enfâl, 36 “…Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah sizin için ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.” 8/Enfâl, 67 “De ki Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Rasûlü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” 9/Tevbe, 24 “Ey iman edenler!... Yoksulluktan korkarsanız, biliniz ki, Allah dilerse sizi kendi lutfundan zengin edecektir. Çünkü Allah her şeyi iyi bilendir, hikmet sahibidir.” 9/Tevbe, 28 “Ey iman edenler, gerçek şu ki, Yahûdi bilginlerinden ve Hıristiyan râhiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azâbı müjdele. Bu paralar cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün onlara denilir ki İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin azâbını tadın!" 9/Tevbe, 34-35 “Onların malları ve ya da çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 9/Tevbe, 55 “Ey münâfıklar! Siz de, sizden öncekiler gibi yaptınız. Onlar sizeden kuvveçe daha üstün, mal ve evlâtça daha çok idiler. Onlar dünya malından paylarına düşenden faydalandılar zevklerini tatmin ettiler. Sizden öncekiler nasıl paylarına düşenden faydalandıysalar, siz dte payınıza düşenden öyle faydalandınız ve bâtıla dalanlar gibi siz de daldınız. İşte bunların amelleri dünyada da, âhirette de boşa gitmiştir. Ve onlar ziyana uğrayanları kendileridir. Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin, İbrâhim kavminin, Meyden halkının ve ters dönen şehirlerin haberi gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık mûcizeler getirmişti İnanmadıkları için helâk oldular. Allah onlara zulmedecek değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekte idiler.” 9/Tevbe, 69-70 “Onlardan kimi de, Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız! diye Allah'a and içti. Fakat Allah lütfundan onlara zenginlik verince, onda cimrilik edip Allah'ın emrinden yüz çevirerek sözlerinden döndüler.” 9/Tevbe, 75-76 “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah, bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 9/Tevbe, 85 “Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; bu, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip müjdeleşiniz. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk' budur.” 9/Tevbe, 111 “Dünya hayatının şu yakın hayatın durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sebebiyle ağ gibi birbirlerine örülüp karışırlar. Nihâyet yeryüzü zînetini takınıp, rengârenk süslendiği ve sahipleri de ona ürünleri biçmeye, yemişleri toplamaya kadir olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz ona emrimiz âfetimiz gelir de onu sanki dün öyle süslü değilmiş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek toplumlar için âyetlerimizi böyle açıklarız.” 10/Yûnus, 24 “Mûsâ dedi ki "Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik güç, ihtişam ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için mi? Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalblerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler." 10/Yûnus, 88 "Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkını vermek Allah'a aittir." 11/Hûd, 6 “Allah dilediğine rızkını bollaştırır da, daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, basit eşyadan, geçici bir zevkten başka bir şey değildir.” 13/Ra’d, 26 “O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli azaptan dolayı kâfirlerin vay haline!” 14/İbrâhim, 2 "Hatırlayın ki, Rabbiniz size Eğer şükrederseniz, elbette size nimetimi artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir!’ diye bildirmişti.” 14/İbrâhim, 7 “Göklerde ve yerde ne varsa, O'nundur, din de yalnız O'nundur. O halde Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?” 16/Nahl, 52 “Onlardan biri kız ile müjdelendiği zaman, öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde kalarak yanında tutacak mı yoksa toprağa mı gömecek? Bunu düşünür durur. Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!” 16/Nahl, 58-59 "Allah, rızıkta kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı." 16/Nahl, 71 "Sizin yanınızdaki dünya malı tükenir ama, Allah katında olanlar sonsuzdur, tükenmez. Elbette sabırlı davrananlara, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz." 16/Nahl 96 “Allah güven ve huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin halkının rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat, Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar kendilerine zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi. Artık, Allah’ın size rızık verdiği şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin de eğer gerçekten yalnız Allah’a ibâdet ediyorsanız, O’nun nimetlerine şükredin.” 16/Nahl, 112-114 “Sonra onlara karşı size tekrar güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık.” 17/İsrâ, 6 “Kim bu aceleciyi çabuk geçen dünyayı isterse, ona, dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin ihsânından, ayırdetmeksizin veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir. Baksana, Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki âhiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.” 17/İsrâ, 18-21 “Akrabâya, miskîne/yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira, böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür. Eğer, Rabbinden umduğun bir rızkı beklemek durumunda olduğun için onlara bakamıyorsan, hiç olmazsa, kendilerine gönül alıcı bir söz söyle. Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, kaybettiklerinin hasretini çeker kalırsın. Çünkü Rabbin rızkı dilediğine çok, dilediğine az verir. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, onları çok iyi görür. Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da, sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek, gerçekten büyük bir suçtur.” 17/İsrâ, 26-31 “Allah şeytana buyurdu Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki cehennem hepinizin cezâsızıdır. Mükemel ve tam bir cezâ! Onlardan gücünün yettiği kimseleri d3avetinle şaşırt, süvârilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol; kendilerine vaadlerde bulun!’ Şeytan, insanlara, aldatmaktan başka bir şey vaad etmez. Şurası muhakkak ki, Benim ihlâslı kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığınhâkimiyetin olmayacaktır. Onları koruyucu olarak Rabbin yeter.” 17/İsrâ, 64-65 “Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi, kendisine bir zînet/süs yaptık. Bununla beraber Biz, mutlaka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.” 18/Kehf, 7-8 “Onlara, dünya hayatının tıpkı şöyle olduğunu anlat Gökten bir su indirdik, yerin bitkisi onunla karışıp yeşerdi. Sonra kuruyup rüzgârların savurduğu çöp kırıntıları haline geldi işte bu dünya hayatı, böyle bir mevsim kadar kısadır. Allah her şeye kadirdir, her şey üzerinde iktidar sahibidir. Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Kalıcı ve ölümsüz olan güzel işler ise, Rabbinin katında hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit etmeye daha lâyıktır.” 18/Kehf, 45-46 “Onlardan önce nice insan nesillerini yıkıma uğrattık, onlar mal giyim, kuşam ve tefriş bakımından da, gösteriş bakımından da daha güzeldiler.” 19/Meryem, 74 “Âyetlerimizi inkar edip, bana Elbette mal ve çocuklar verilecektir’ diyeni gördün mü? O, gaybı mı bildi, yoksa Allah'ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız. Onun dediğine biz vâris oluruz, malı ve evlâdı bize kalır; kendisi de Bize yapayalnız gelir.” 19/Meryem, 77-80 “Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir.” 20/Tâhâ, 131 “Âilene namazı emret, kendin de ona sabır ile devam et! Biz senden rızık istemiyoruz; Biz seni rızıklandırıyoruz. Âkıbet/güzel sonuç, takvâ iledir.” 20/Tâhâ, 132 “Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Hakikaten Allah, yalnız O zengindir, övgüye değerdir.” 22/Hacc, 64 “Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır! Onlar işin farkına varamıyorlar.” 23/Mü’minûn, 55-56 “Ve onlar ki, Rabbimiz! Bize gözümüzün aydınatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!’ derler. İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır.” 25/Furkan, 74-75 “O gün âhiret günü ne mal, ne evlât fayda verir. Ancak Allah’a selîm/temiz bir kalble gelenler o günde kurtuluşa ererler.” 26/Şuarâ, 88-89 “Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vâsıtası ve debdebesi/süsüdür. Allah’ın yanında olan ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” 28/Kasas, 60 “Karun, Mûsâ'nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlükuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez. Allah'ın sana verdiğinden O'nun yolunda harcayarak âhiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.’ Karun ise O servet bana ancak kendimdeki bilgi sâyesinde verildi’ demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz Allah onların hepsini bilir. Derken, Karun, ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar Keşke Karun'a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı! dediler. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah'ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir. Nihâyet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi. Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler Demek ki, Allah rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şâyet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflâh olmazmış! demeye başladılar. İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. En güzel âkıbet, takvâ sahiplerinindir. Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.” 28/Kasas, 76-84 “İnsanlar, fitneden/imtihandan geçirilmeden, sadece iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de fitneden/imtihandan geçirdik. Elbette Allah, sâdıkları/doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” 29/Ankebût, 2-3 “İnsanlardan; Allah'a iman ettik’ diyenler vardır; ama Allah uğrunda bir ezâya uğratılınca, insanların azâbını Allah’ın azâbı gibi tutarlar. Rabbinizden bir yardım gelecek olursa; andolsun ki, doğrusu biz sizinle beraberdik’ derler. Allah herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?” 29/Ankebût, 10 “Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibârettir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” 29/Ankebût, 64 "Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir." 29/Ankebut, 82 “İnsanlar bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, kendi katından onlara bir rahmet nimet ve bolluk taddırınca, bakarsınız ki onlardan bir grup Rablerine şirk/ortak koşup durmaktadırlar. Kendilerine verdiğiklerimize nankörlük etsinler bakalım! Haydi sefâ sürün; ama yakında bileceksiniz! Yoksa onlara bir delil indirdik de, o delil, müşrik olmalarını mı söylüyor? İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şâyet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe düşüverirler. Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine geniş geniş vermekte, dilediğinin rızkını da daraltmaktadır. Şüphesiz, imanlı bir kavim için bunda, ibretler vardır. O halde sen, akrabâya, miskîne/yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızâsını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi fâiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar sevaplarını ve mallarını kat kat arttıranlardır. Allah, o yüce zâttır ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha szonra da sizi tekrar diriltecektir...” 30/Rûm, 33-40 “Lokman, oğluna öğüt vererek Yavrucuğum! Allah’a şirk/ortak koşma! Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür’ demişti.” 31/Lokman, 13 “Lokman, öğütlerine devamla oğluna şöyle demişti Yavrucuğum! Yaptığın iş iyilik veya kötülük, bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu senin karşına getirir. Doğrusu Allah, çok lutufkârdır, her şeyden haberdardır.Yavrum, namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir ve bu hususlarda başına gelene sabret. Doğrusu bunlar azmedilmeye değer işlerdendir. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünen kimseleri asla sevmez. Yürüyüşünde doğal ol. Sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini avaz avaz bağıran eşeklerin sesidir.”31/Lokman, 16-19 “Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ındır. Bilinmeli ki, asıl ganî/zengin ve övülmeye lâyık olan Allah'tır.” 31/Lokman, 26 “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Alla’ın verdiği söz geçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve ğarûr/aldatıcı şeytan , Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 31/Lokman, 33 “Biz hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklı ve şımarık kişileri, biz, size gönderilmiş olan şeyi hemen inkâr ediyoruz’ dediler. Ve ilâve ettiler. Biz malca ve evlâtça daha çoğuz, biz azâba uğratılacak da değiliz.” 34/Sebe’, 34-35 “Bizim katımızda sizi bize yaklaştıracak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip sâlih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükâfaat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.” 34/Sebe’, 37 “Ey insanlar, Allah’ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı Şeytan Allah’ın affına güvendirmek sûretiyle sizi aldatmasın.” 35/Fâtır, 5 “Ey insanlar! Siz Allah’a fakirlersiniz/muhtaçsınız. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O’dur, Allah’tır.” 35/Fâtır, 15 “İnsana bir zarar dokunduğu zaman Bize duâ eder. Sonra, ona Bizden bir nimet verdiğimiz vakit Bu benim bilgim sâyesinde bana verildi’ der. Hayır! O bir fitnedir/imtihandır, fakat çokları bilmiyorlar.” 39/Zümer, 49 “Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten karar yeri, kalınacak yurttur.” 40/Mü’min, 39 “Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun ekinini/kazancını arttırırız. Kim dünya ekinini/kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun âhirette bir nasibi olmaz.” 42/Şûrâ, 20 “Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar azarlardı. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.” 42/Şûrâ, 27 “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.” 42/Şûrâ, 49 “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. Şâyet insanlar küfürde birleşen bir tek inkârcı ümmet olacak olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık. Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da hep gümüşten yapardık. Ve onları altın zînetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici metâından ibârettir. Âhiret nimeti ise, Rabbinin yanında, Allah’ın azâbından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.” 43/Zuhruf, 32-35 “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah ne yücedir! Kıyâmet saatini bilmek de O'na mahsustur. Siz O'na döndürüleceksiniz.” 43/Zuhruf, 85 “İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeyleri harcadınız, onların zevkini sürüp tükettiniz burası için hiçbir şey bırakmadınız. Yeryüzünde haksız yere istikbâr etmenizden/büyüklük taslamanızdan ve fıskınızdan/yoldan çıkmanızdan dolayı bugün, alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir.” 46/Ahkaf, 20 "Kâfirler/inkâr edenler dünyada zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir." 47/Muhammed, 12 “Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve ittika ederseniz sakınırsanız Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı tamamen sarfetmenizi istemez. Eğer onları isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.” 47/Muhammed, 36-37 “Mü'min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Rasûlü'ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar, sadık doğru olanların ta kendileridir.” 49/Hucurât, 15 “Zengin eden de, varlıklı kılan da O’dur.” 53/Necm, 48 “Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibârettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziyaretçilerin de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızâsı vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” 57/Hadîd, 20 “Onların malları da, oğulları da Allah’a karşı kendilerine bir fayda vermez. Onlar cehennem ehlidirler. Orada ebedî kalacaklardır.” 58/Mücâdele, 17 “… Böylece O mallar/paralar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet/güç olmasın…” 59/Haşr, 7 “Kıyâmet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Allah aranızı ayırır. Allah, yaptıklarınızı görendir.” 60/Kıyâmet, 3 “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah'a ve O'nun Resulü'ne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var Allah'tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri bunlarla müjdele.” 61/Saff, 10-13 “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı zikirden/anıp hatırlamaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin, Allah için harcayın.” 63/Münâfıkun, 9-10 “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörr ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. “Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir fitne bir denemedir. Allah ise, büyük ecir en güzel karşılık O'nun katında olandır. O halde gücünüz yettiğince Allah'a isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 64/Teğâbün, 14-16 "Kim Allah'tan sakınıp korkar ve günahlardan kaçınırsa, Allah ona bir çıkış yolu yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a güvenirse, O, ona yeter." 65/Talak, 2-3 “Ey iman edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” 66/Tahrîm, 6 “Nûh şöyle dedi Rabbim! Doğrusu bunlar, bana karşı geldiler de malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmak başka işe yaramayan kimseye uydular.” 71/Nûh, 21 “Hayır, siz aceleciyi, çabuk geçen dünya hayatını ve nimetlerini seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.” 75/Kıyâmet, 20-21 “Onlar Cennetteki has kullar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz size Allah razâsı için yemek yediriyoruz; o yüzden, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimizden O’nun azâbına uğramaktan korkarız’ derler.” 76/İnsân, 8-10 “Eğer onlar doğru yola girselerdi, kendilerine gürül gürül bol su verirdik. Böylece onları fitneden/sınavdan geçirirdik. Kim Rabbinin zikrinden yüzçevirirse, Rabbim onu gittikçe artan çetin bir azâba uğratır.” 72/Cin, 16-17. “Diri diri toprağa gömülen kızlara, suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda…Her kişi hayır ve şerden neler yapıp getirdiğini anlar.” 81/Tekvîr, 8-9, 14 “Fakat siz ey insanlar! âhiret, daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını yakın hayatı tercih ediyorsunuz.” 87/A’lâ, 16-17 “Fakat insan böyledir; Rabbı ne zaman kendisini imtihan edip ona ikramda bulunur, ona nimet verirse; Rabbım bana ikram etti’ der. Ama Rabbı onu imtihan edip rızkını daraltırsa; Rabbım bana ihânet etti, beni küçük düşürdü’ der. Hayır, doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyorsunuz. Mirası, helâl-haram demeden yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.” 89/Fecr, 15-20 “Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, Biz de onu en kolaya hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz. Öylesi, çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.” 92/Leyl, 5-11 “Allah Seni bir fakir olarak bulup da zengin yapmadı mı? Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de sakın azarlama. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an." 93/Duhâ, 8-11 “Gerçek şu ki, insan, ilim ve malda istiğnâ ederek/zengin olduğunu görerek azar.” 96/Alak, 6-7 “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedî kılacağını sanıyor. Hayır! Andolsun ki o, Hutame'ye atılacaktır. Hutame'nin ne olduğunu bilir misin? Allah'ın, tutuşturulmuş ateşidir.” 104/Hümeze, 1-6 Hadis-i Şeriflerde Evlât ve Mal Fitnesi a- Hadislerde Evlât; Terbiyesi ve Fitneye Dönüşmesi “İnsanlar Kadınlarla dört şey için evlenirler Ekonomik gücü, fizikî güzelliği, aile yapısı soyu-sopu, asâleti ve dinî yaşantısı. Siz dinî yaşantısı olanını, yani dindar olanı seçin, huzur bulursunuz.” Müslim, Radâ 53, h. no 1465 “Çocuklarınız yedi yaşına geldiği zaman namaz kılmalarını emredin. On yaşına geldiklerinde onu yerine getirmiyorlarsa hafifçe dövün.” Tirmizî'nin rivâyetinde "Çocuğa namazı yedi yaşında öğretin, kılmadığı takdirde on yaşında dövün" şeklindedir. Ebû Dâvud, Salât, 26, h. no 494; Tirmizî, Mevâkît 182, Salât 299, h. no 407 "Çocuklarınıza, onlar yedi yaşında iken namazı emredin. On yaşında olunca namazdaki ihmalleri sebebiyle onları dövün, yataklarını da ayırın." Ebû Dâvud, Salât 25, h. no 495, 496 "Rasûlullah'a bundan namazın çocuğa ne zaman emredileceğinden sorulmuştu "Çocuk sağını solundan ayırmasını bildi mi ona namazı emredin" buyurdu." Ebû Dâvud, Salât 26, h. no 497 "Bir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha üstün bir miras bırakamaz" "Kişinin çocuğunu bir kerecik terbiye etmesi, onun için bir sâ' 2120 grama tekabül eden bir ölçü birimi miktarında yiyecek tasadduk etmesinden daha hayırlıdır." Tirmizî, Birr 33, h. no 1953 “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.” Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20 “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Eşribe 70-71 “Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” Buhârî, S. Buhârî Tecrid-i Sarih Terc. 11/240 “Şu üç özellik üzerine çocuklarınızı yetiştirin Peygamber sevgisi, O’nun ehl-i beytinin sevgisi ve Kur’an okuma. Çünkü Kur’an’ın hamelesi Kur’an’ı belleyip onu hayatına geçirenler, hiçbir hâkimiyetin bulunmadığı mahşer gününde peygamberler ve seçki kişilerle birlikte Allah’ın hâkimiyeti altında güven ve emniyette olurlar.” Feyzü’l-Kadir, I/225 “Çocuklarınıza önce lâ ilâhe illâllah’ cülyebihi öğretin.” İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd, s. 158 "Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahûdi, hristiyan, mecûsi farklı bir rivâyete göre veya müşrik yapar." Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Müsned-i Ahmed, II/ 233, 435 “Çocuklarınızın arasında adâletle muâmele edin, çocuklarınızın arasında adâletle muâmele edin; eşit davranın.” Buhârî, Hibe 12-13; Müslim, Hibât 13; Ebû Dâvud, Büyû’ 83, hadis no 3544; Nesâî, h. No 3687; Ahmed bin Hanbel, IV/275, 375 “Sevgi, verâsetle kazanılır.” Buhârî, Edebü’l-Müfred, I/53-54 “Kimin çocuğu varsa onunla çocuklaşsın.” İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 135 "Çocuklarınıza gereken ikrâmı gösterin ve terbiyelerini güzel yapın." Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/473 Hz. Peygamber, her fırsatta çocukları kucağına alır, öper ve okşardı. Bir defasında torunlarını öperken kendisini gören Akra’ bin Hâbis’in bunu yadırgayarak, “benim on çocuğum var, hiçbirini de öpmedim!” demesine karşılık “Merhamet etmeyene merhamet edilmez!” cevabını vermiştir. Buhârî, Edeb 18; Ebû Dâvud, Edeb 144; Tirmizî, Birr 12 Cündüb İbnu Abdillah anlatıyor "Biz ergenlik çağına yaklaşmış bir grup genç, Rasûlullah ile beraberdik. Kur'an'ı öğrenmezden önce imanı öğrendik. Sonra da Kur'an'ı öğrendik. Kur'an sâyesinde imanımız daha da arttı." Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 16/490 Açıklama Bu hadis, İslâmî talim ve terbiye siteminde takip edilecek vetire ve safhaları öz olarak göstermektedir. Önce imanın öğretilmesi, sonra Kur'an ve diğer şeylerin öğretilmesi. Daha önce de belirtildiği üzere, Rasûlullah, çocuklara konuşmaya başlar başlamaz iman esaslarına giren Kur'anî âyetler ezberletiyor. Çocuk bu safhada henüz temyiz yaşında bile değildir. Temyiz yaşında namaz emrediliyor. Kur'an'ın okuma ve yazılma şeklinde öğretimi ise, daha sonra, küttab denen mekteplerde ele alınan bir hâdisedir. İslâm ulemâsı, temel eğitime giren müfredatta önceliğin dinî talime verilmesi gereğinde ittifak eder. Onlara göre hesap, edebiyat, meslek öğretimi gibi diğer müfredat daha sonra ele alınmalı, dinî talim halledilmeden bunlara geçilmemelidir. Sonradan verilecek Kur'an bilgisi ve diğer faydalı bilgiler, önceden öğretilmiş olan imanî bilgileri takviye edecek şekilde olmalıdır. Bu bir planlama ve tanzim işidir. Ebu Ümâme anlatıyor "Bir adam "Ey Allah'ın Rasûlü, anne ve babanın çocukları üzerinde hakları nedir?" diye sormuştu. "Onlar senin cennet ve cehennemindirler" buyurdu Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/471 Ya'la İbnu Mürre anlatıyor "Hz. Ali'nin oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin koşarak Rasûlullah geldiler. Efendimiz onları bağrına bastı ve "Şurası muhakkak ki, çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir" buyurdular." Tirmizî, Birr 11, h. no 1911; İbn Mâce, Edeb 3, h. no 3666 Açıklama Çocuk sahibi olan baba onu yetiştirmek maksadıyla ölümden korkar, cihada gitmek istemez. Çünkü şehid olursa çocuk bakımsız kalacak endişesine kapılır. Aynı şekilde, malını mülkünü çocuğu için harcamayı düşünerek cimrileşir. "Büluğa erinceye kadar kim iki kız evlâdı yetiştirirse -parmaklarını birleştirerek- kıyâmet günü o ve ben şöyle beraber oluruz." Tirmizî'de "O ve ben cennete şu iki şey gibi beraber gireriz" dedi ve iki parmağıyla işaret etti" şeklinde gelmiştir. Müslim, Birr 149, h. no 2631; Tirmizî, Birr 13, h. no 1917 "Kim "üç kız" veya "üç kızkardeş" veya "iki kız kardeş" veya "iki kız" yetiştirir, terbiye ve te'diblerini eksik etmez, onlara iyi davranır ve evlendirirse cenneti hak etmiştir." "Kimin iki kızı olur da bunları öldürmez, alçaltmaz, oğlan çocuklarını bunlara tercih etmezse Allah onu cennete koyar." Ebû Dâvud; Kütüb-i Site, 2/495 Ebû Said anlatıyor "Kadınlar Rasûlullah dediler ki "Ey Allah'ın Resulü! Sizden istifâde hususunda erkekler bize gâlip çıktı yeterince sizi dinleyemiyoruz. Bize müstakil bir gün ayırsanız!" Rasûlullah bunun üzerine onlara bir gün verdi. O günde onlara vaaz u nasihat etti, bazı emirlerde bulundu. Onlara söyledikleri arasında şu da vardı "Sizden kim, kendinden önce üç çocuğunu gönderirse, onlar mutlaka kendisine ateşe karşı bir perde olur!" Bir kadın sormuştu "Ey Allah'ın Rasûlü! Ya iki çocuğu ölmüşse?" "İki de olsa!" buyurmuşlardı." Buhârî, İlm 36, Cenâiz 6, İ'tisâm 9; Müslim, Birr 152, h. no 2633 "Mü'minlerden birinin üç çocuğu ölür ve ona da ateş değerse, bu çok hafif bir alev yalamasıdır." Buhârî, Cenâiz 6, Eymân 9; Müslim, Birr 150-154, h. no 2632-2635; Muvatta, Cenâiz 38, h. no 1, 235; Tirmizî, Cenâiz 64, h. no .1060; Nesâî, Cenâiz 25, h. no 4, 25 "Kim, ergenlik çağına varan iki kızına, onlar yanında kaldıkları veya kendisi onların yanında kaldığı müddetçe iyilik yapar ihsanda bulunursa, bu kızlar onu mutlaka cennete koyarlar." Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/473 Hz. Aişe anlatıyor "Yanıma bir kadın girdi. Beraberinde iki kız çocuğu da vardı. Bir şeyler istedi. Aksi gibi yanımda bir hurmadan başka bir şey yoktu. Onu verdim. Kadın aldı ve ikiye bölerek kızlarına taksim etti. Kendine pay ayırmadı. Çıkıp gittiler. Arkadan Rasûlullah girdi. Durumu ona anlattım. Dedi ki "Kim bu şekilde kızlarla imtihan edilir o da onlara iyi davranırsa, kızlar, onun için, ateşe karşı perde olurlar." Buhârî, Zekât 10, Edeb 19; Müslim, Birr 147, h. no 2629; Tirmizî, Birr 13, h. no 1916 İbn Ömer anlatıyor "Rasûlullah beni Uhud savaşı sırasında teftiş etti. O zaman ondört yaşında idim, savaşa katılmama izin vermedi. Hendek savaşı sırasında da beni gördü, o zaman ben onbeş yaşında idim, bu sefer bana cihad izni verdi." Nâfi' der ki "Ben Ömer İbn Abdilaziz'e uğradım, o zaman halife idi. Kendisine bu vak'ayı anlattım. Bana "Bu onbeş yaş çocukla büyüğü ayıran hududdur" buyurdu. Valilerine yazarak, on beş yaşına basanları mükellef addetmelerini, daha küçükleri âile efradından saymalarını emretti." Buhârî, Şehâdât 18, Megâzî 29; Müslim, İmâret 91, h. no 1868; Tirmizî, Cihâd 31, h. no 1711; Ebû Dâvud, Hudûd 17, h. no 4406, 4407; Nesâî, Talâk 20, h. no 6, 155 "İyi arkadaşla kötü arkadaşın misâli, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın." Buhârî, Büyû’ 38, Zebâih 31; Müslim, Birr 146, h. no 2628 "Kimin bir çocuğu olursa, güzel bir isim koysun ve en iyi şekilde terbiye etsin. Büluğa erince de derhal evlendirsin. Büluğa erdiği halde evlendirmez ve delikanlı da bir günah işleyecek olursa, bundan hâsıl olacak günah babaya da terettüp eder." K. Site, c. 2, s. 533 b- Hadislerde Mal/Para ve Fitneye Dönüşmesi "Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır." Tirmizî, Zühd 26, Hadis no 2337 “Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz. Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür, yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez. Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk olur, yahut helâke yaklaşırlar.” Müslim, Zekât 123, h. No 1052; Buhârî, Zekât, Rikak; Nesâî, Zekât; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 5, s. 473-474 “Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya ziynetlerinden korkuyorum.” Müslim, hadis no 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471 "Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu 'malım, malım!' der. Halbuki Âdemoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka kendisinin olan neyi var? Gerisini ölümle terkeder ve insanlara bırakır. Malın içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin; giyip eskittiğin; ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir." Müslim, Zühd 3, 4; Hadis no 2958; Nesâî, Vesâyâ 1; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir Tekâsür, Hadis no 3351; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26 "Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok sever?" Ashâb 'Ey Allah'ın Rasûlü, içimizde herkes, kendi malını vârisinin malından daha çok sever' dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu "Öyleyse şunu bilin Kişinin gerçek malı, hayatında gönderdiğidir. Geriye bıraktığı da vârislerinin malıdır." Buhârî, Rikak 12; Nesâî, Vesâyâ 1 "Bir sürüye salınan dadanan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dîne verdiği zarardan daha fazla değildir." Tirmizî, Zühd 43, Hadis no 2377 "Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Âdemoğlunun iç boşluğunu karnını ancak toprak doldurur gözünü toprak doyurur. Allah tevbe edenleri affeder." Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no 1048; Müslim, hadis no 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, 5/465; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no 2338 "Altına tapanlar mel'undur, gümüşe tapanlar mel'undur." Tirmizî, Zühd 42, Hadis no 2376 "Çiftlik edinmeyin, dünyaya bağlanır kalırsınız." Tirmizî, Zühd 20, Hadis no 2329 "İki haslet vardır ki, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredici ve sabrediciler arasına kaydeder Dinî konularda kendinden üstün olana bakıp ona uymak. Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah'ın kendine vermiş olduğu üstünlüğüne hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim dinî konularda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemediğine üzülürse Allah onu şükredici ve sabredici olarak yazmaz." Tirmizî, Kıyâmet 59, Hadis no 2514 "Bir kul, Allah rızâsı için mütevâzi olur, alçalırsa; Allah onu mutlaka yüceltir. Dünya dört kişi içindir Bir kul vardır, Allah kendisine mal ve ilim vermiştir de kul, malı hususunda Allah'tan korkmakta, mal ve ilmi kullanarak sıla-i rahim yapmakta, mal ve ilimde Allah'ın hakkı olduğunu bilmektedir. İşte bu kimse en faziletli bir makamdadır. Bir kul vardır; Allah ona ilim vermiştir, mal vermemiştir, ama iyi niyetlidir ve 'malım olsaydı onu falan kişi gibi hayırda harcardım' der. İşte bu kimse, niyetindekini yapmış gibi sevaba nâil olur, ikisi de eşit şekilde ücrete konar. Bir kul vardır, Allah ona mal vermiştir, fakat ilim vermemiştir. Malını câhilâne harcar. Malı husûsunda Rabbinden korkmaz. Cimriliği, câhilliği sebebiyle malıyla sıla-i rahim yapmaz; malında Allah'ın da hakkı olduğunu hiç düşünmez. İşte bu kimse, mertebelerin en düşüğündedir. Bir kul vardır, Allah ona ne ilim ne de mal vermiştir, ama 'Eğer malım olsaydı, onunla falan kimsenin yaptıklarını ben de şerde yapardım' der. Bu da niyetiyle muâmele görür. Niyet ettiği kimsenin vebalini ayne elde eder." Tirmizî, Zühd 17, Hadis no 2326; İbn Mâce, Zühd 21, Hadis no 4228 "Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs." Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115; Hadis no 1047; Tirmizî, Zühd 28, Hadis no 2340; İbn Mâce, Zühd 27, Hadis no 4234 "Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin sizlere açılmasıdır... Şüphesiz ki bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve yolcuya veren bu malın müslüman sahibi en iyi insandir. Bunu hak etmeden alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyâmet günü aleyhinde şâhitlik yapacaktır." Buhârî, Zekât 47, Cum'a 28, Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123, Hadis no 1052; Nesâî, Zekât 81 "Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının..." Müslim, Zikir 99, Hadis no 2742; Tirmizî, Fiten 26, Hadis no 2192; İbn Mâce, Fiten 19, Hadis no 4000 "Dünya, mü'mine zindan, kâfire cennettir." Müslim, Zühd 1, Hadis no 2956; Tirmizî, Zühd 16, Hadis no 2325 "Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına dünyanın fakirliğini koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez." Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no 2467 Allah Teâlâ şöyle buyurdu 'Ey Âdemoğlu! Kendini kulluğuma/ibâdetime ver, gönlünü zenginlikle doldurayım, fakirliğini kapayayım. Böyle yapmazsan ellerini meşgûliyetle doldururum, fakirliğini de kapamam." Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no 2467; İbn Mâce, Zühd 2, Hadis no 4107 "Evimde üç gece kalacak altınım olsun istemem. Ancak, üzerimdeki bir borç sebebiyle tek dinarı koruyabilir, gerir kalanın da Allah'ın kullarına şöyle şöyle dağıtılmasını emrederdim." Elleriyle önüne, sağına, soluna dağıtma işareti yaptı." Buhârî, Zekât 4, İstikrâz 3, Bed'u'l-Halk 6, İsti'zân 30, Rikak 13, 14; Müslim, Zekât 34, Hadis no 992 Ebû Zerr anlatıyor "Hz. Peygamber Kâbe'nin gölgesinde otururken yanına geldim. Beni görünce "Kâbe'nin Rabbine kasem olsun, onlar zararda!" buyurdu. Ben 'Ey Allah'ın Rasûlü, annem babam sana fedâ olsun, onlar kimlerdir? dedim. Buyurdu ki "Onlar malca çok olanlardır. Ancak -eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek- şöyle şöyle bol bol vermelerini emredenler müstesnâ" dedi ve hemen ilâve etti "Böyleleri ne kadar az! Şunu bilin ki, devesi, sığırı, davarı olup da zekâtını vermeyen her insan kıyâmet günü, o malları, mümkün olan en iri ve en semiz şekilde karşısına çıkıp sırayla boynuzlarıyla toslayacak, ayaklarıyla çiğneyecek. Sonuncusu da bu muâmeleyi yapınca, birinci tekrar başlayacak. Bu hal, insanlar arasındaki hüküm bitinceye kadar devam edecektir." Müslim, Zekât 301, Hadis no 590; Buhârî, Eymân 3, Zekât 43; Tirmizî, Zekât 1, Hadis no 617; Nesâî, Zekât 2 “Eğer dünya Allah’ın yanında sivri sineğin kanadı kadar değer taşısaydı, tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” İbn Mâce, Zühd 11, hadis no 4110, 2/1377; Tirmizî, Zühd 13, hadis no 2321, 4/560 “Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır zorlaştırır. İki gözünün arasına fakirliği aç gözlülüğü koyar. Halbuki dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhireti kazanma ise Allah onun işini toparlar kolaylaştırır. Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” İbn Mâce, Zühd 1, hadis no 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no 2467 “Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin perhiz gerektiren hastalığa uğramış hastasına suyu yasaklaması gibi.” Tirmizî, Tıbb 1, Hadis no 2037 “Ben kim, dünya kim! Dünya hayatı ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” İbn Mâce, Zühd 3, hadis no 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no 2377, 4/588 “Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin devamında şu ifâde vardır “Kendini kabir ehlinden say.” Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no 2334 “Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” Kütüb-i Sitte, 17/564 “Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.” Müslim, hadis no 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478 “Zenginlik, mal çokluğundan ibâret değildir. Hakiki zenginlik, gönül zenginliğidir.” Müslim “Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım” Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10 “Yâ Rab! Âl-i Muhammed’in rızkını ölmeyecek kadar kut ver.” Kut Ancak ölmeyecek kadar az yiyecektir. Rasûlullah bütün hayatında rızık nâmına daima yetecek en az kadar ile yetinmiş, fazlasına asla iltifat buyurmamıştır. Bir gece elinde iki altın bulunduğu için uyuyamaması ve Hz. Bilâl’ı uyandırarak altınları onun vâsıtasıyla fakirlere göndermesi, bunun en bâriz delillerindendir. Âl-i Muhammed’in yaşayış tarzları da öyle olmuştur. Müslim, hadis no 1055; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/478 “İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.” Naklen Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 444-445 “Ben havzın başında sizin öncünüzüm. Ona gelen içer. Ondan içen bir daha ebediyyen susamaz. Ve benim yanıma birtakım toplumlar gelecekler ki, ben onları tanırım; onlar da beni tanırlar. Sonra benimle onlar arasına bir perde konulur. Ben Onlar muhakkak bendendirler’ derim. Bana Sen, onların senin ardından ne değişiklikler yaptıklarını bilmezsin’ denilir. Ben de Benden sonra dinde değişiklik yapanlar uzak olsunlar, uzak olsunlar’ derim.” Buhârî, Fiten 3 “Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır yapar.” Kütüb-i Sitte, 7/242; Beyhakî Şuabu’l İman; Ebû Dâvud, Edeb 125 “Ey insanlar! Allah’a karşı muttakî olun ve dünyevî isteklerde mûtedil/ölçülü olun. Zira, hiçbir kimse yoktur ki, Allah’ın kendisine takdir ettiği rızkını eksiksiz elde etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve talepte mûtedil olun, gayr-ı meşrû yollara sapmayın helâl olanı alın, haram olanı terkedin.” Kütüb-i Sitte, 17/245 “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur, ancak Allah’ı zikir ve zikrullaha yardımcı olanlarla âlimler ve ilim öğrenenler hâriç.” Tirmizî, Zühd 14, hadis no 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no 4112 Farklı rivâyetlerde, “Dünya ve içindekiler mel’undur; Allah için olanlar hâriç, ...Allah rızâsı için yapılanlar hâriç, ...emr-i bil ma’rûf nehy-i ani’l-münker ve zikrullah hâriç” ifâdeleri vardır. “Bu dünyada malca en çok olanlar, kıyâmet günü en aşağıda olacaklardır. Ancak malı şöyle şöyle bol bol harcayanlar ve onu temiz yoldan kazananlar hâriç.” Kütüb-i Sitte, 17/571 “Kim gam ve tasalarını bire indirir ve sadece âhiret tasasına gönlünde yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izâle eder. Kim de gam ve tasalarını dünya ahvâline dağıtacak olursa, Allah onun, vâdilerden hangisinde helâk olacağına aldırış etmez.” Kütüb-i Sitte, 17/565 Sehl İbn Sa’da anlatıyor Biz hac sırasında Zülhuleyfe’de Rasûlullah ile beraberdik. O, birden, şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar ölüsüyle karşılaştı. Bunun üzerine şöyle buyurdu“Şu leşin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha değersizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyyen tek damla su içirmezdi.” Kütüb-i Sitte, 17/565 “Dört şey, şekavet hüsran alâmetidir Gözün kuruması günahlarına ağlamamak, kalbin katılaşması, tûl-i emel dünyada hiç ölmeyecek gibi plânlar yapmak, dünyaya karşı hırs.” Kütüb-i Sitte, 7/247 "Deve, sığır veya davar sahibi olup da, bunlardaki Allah'ın hakkını edâ etmeyen herkese Kıyâmet günü, bu mallar, olduğundan daha çok ve mümkün olduğunca iri ve şişman olarak gelecekler. Adam, onlar için, düz ve geniş bir yere oturtulacak, hayvanlar bacakları ve tabanlarıyla onun üzerinden geçecekler. Geçiş sırasında boynuzlarıyla toslayacaklar ve ayaklarıyla ezecekler. İçlerinden boynuzsuz veya boynuzu kırık biri bulunmayacak. Bu şekilde sonuncusu da onun üzerinden geçince, birincisi aynı geçişe tekrar başlayacak. Mahlûkatın hesabı tamamlanıp hüküm verilinceye kadar bu hal devam edecek. Kezâ 'kenz'e/hazineye sahip olup da ondaki Allah'ın hakkını ödemeyen herkes, Kıyâmet günü hazinesi, dazlak başlı bir yılan olarak gelecek, ağzını açıp peşine düşecektir. Yılan yaklaştıkça adam ondan kaçacak. Sonunda yılan ona 'Gizlediğin hazineni al! Ben ondan müstağnîyim' diye bağırır. Adam, neticede yılandan kaçma çaresinin olmadığını anlayınca, elini yılanın ağzına sokar, Yılan da onu, aygırın alafı kemirmesi gibi kemiriverecektir." Buhârî, Zekât 3, Tefsir Âl-i İmrân 14, Berâet 6, Hiyel 3; Müslim, Zekât 26, Hadis no 987; Ebû Dâvud, Zekât 32; Hadis no 1658-1660; Nesâî, Zekât 2, 6; Muvattâ, Cihad 3 "Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedâvi edin. Belâya duâ ile karşı koyun." Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322 "Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir." Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323 “Veren el, alan elden daha üstündür/hayırlıdır.” Buhârî, Vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no 1033, 97, h. no 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4 “Kıyâmet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki Dünya dolusu malın olsaydı şu azaptan kurtulmak için o malını fidye olarak verir miydin?’ O kimse, azâbın şiddetini gördüğü için Evet!.. Muhakkak verirdim’ der. Allahu Teâlâ şöyle buyurur Ben dünyada senden, bundan daha kolay bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, Bana hiçbir şeyi şirk koşmaman hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak koşmaktan başka bir şey kabul etmedin." Buhârî, Rikak 49; Ahmed bin Hanbel, III/218 “Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.” İbn Mâce, hadis no 3256 Bkz. 47/Muhammed, 12. "Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir." "Her sabah gökten iki melek iner. Birisi İlahi, infak edene karşılığını ver; diğeri Allah'ım! Cimrilik edene de telef ver malını yok et, diye duâ ederler." Riyâzü's-Sâlihîn, 1/253 "Cimri kişi, Allah'a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır." Tirmizî, Birr 40 “Sizden biri, mal ve yaratılış itibariyle kendinden üstün bir kimseyi gördüğünde, kendinden daha aşağı olanına baksın Kendisini onunla mukayese etsin. S. Buhârî, Askalâni Şerhi, 11, s. 322 Sahih-i Müslim’de şu ilave rivâyet edilmiştir “...İşte bu, Allah’ın size olan nimetlerini hakir görmemek için uygun olan bir davranıştır.” Hz. Ömer birgün Rasûlullah’ın hâne-i saâdetlerine girdi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Efendimiz niçin ağladığını sorunca, şöyle dedi “Yâ Rasûlallah! Dünya kralları, kisrâlar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok. Yatağın hasır ve teninde yattığın yerin izleri var...” Allah Rasûlü şu cevabı verdi “İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!” Buhârî, Tefsir 66 2; Müslim, Talâk 31 Bir iftar sofrasında Hz. Ebû Bekir’e bir bardak soğuk su ikrâm edilir. Suyu ağzına götürdüğünde ağlamaya başlar. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir “Bir gün Rasûlullah, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş, sonra da ağlamış ve “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz” 102/Tekâsür, 8 âyetini okuyarak, “İşte bu nimetten de hesaba çekileceğiz” buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım.” Müslim, Eşribe 140 Hz. Âişe r. anhâ anlatıyor "Rasûlullah buyurdular ki "Ey Âişe! Cennette benimle olman seni mesrur/sevinçli edecekse sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme." Tirmizî, Libâs 38, hadis no 1781 Abdullah İbnu Muğaffel anlatıyor "Bir adam gelerek "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben seni seviyorum" dedi. Rasûlullah "Ne söylediğine dikkat et!" diye cevap verdi. Adam "Vallâhi ben seni seviyorum!" deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah bunun üzerine adama "Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür'atli gelir." Tirmizî, Zühd 36, hadis no 2351 Ali bin Ebî Tâlib buyurdu ki “Dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has evlâtları var. Siz âhiretin evlâtları olun. Sakın dünyanın çocukları olmayın. Zira bugün amel var hesap yok; yarın ise hesap var amel yok.” Buhârî, Rikak 4 Hz. Ali’ye atfedilen bu söz, merfû hadis olarak da rivâyet edilmiştir. İbn Ömer “Akşama erdinmi sabahı bekleme, sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no 2334 Hz. Ali anlatıyor "Biz Rasûlullah ile birlikte otururken uzaktan Mus'ab İbn Umeyr göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Rasûlullah onu görünce, Mekke'de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi "Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de halılar ve kilimler ile Kâ'be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?" "O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” Buyurdu ki "Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir." Tirmizî, Kıyâmet 36, hadis no 2478 Ebû Ümâme İbn Sa'lebe el-Ensârî anlatıyor "Rasûlullah yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki "Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevâzi giyinmek îmandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!" Ebû Dâvud, Tereccül 1, hadis no 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no 4118 "İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!" Tirmizî, Zühd 35, hadis no 2350 "Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf yeterli miktar sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. Harcamaya, bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el yani veren, alttaki elden yani alandan daha hayırlıdır." Müslim, Zekât 97, hadis no 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no 2344. Ebû Hureyre anlatıyor "Rasûlullah bir gün şöyle hitap ettiler "Ey insanlar! Allah Teâlâ tayyibtir, tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah'ın mü'minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır. Nitekim Allah Teâlâ hazretleri peygamberlere 'Ey Peygamberler, temiz olanlardan yiyin de sâlih amel işleyin' 23/Mü'minûn, 51 diyeemretmiş, mü'minlere de 'Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin' 2/Bakara, 172 diye emirde bulunmuştur. Sonra seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz-toprak içinde kalan ve elini semâya kaldırıp 'Ey Rabbim, ey Rabbim" diye duâ eden bir yolcuyu zikredip, dedi ki 'Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve netice itibarıyla haramla beslenmektedir. Peki böyle bir kimsenin duâsına nasıl icâbet edilir?" buyurdular." Müslim, Zekât 65, hadis no 1015; Timizî, Tefsir Bakara, hadis no 2992 "Bir kısım insan vardır, Allah'ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Halbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka değil." Buhârî, Hums 7; Tirmizî, Zühd 41, hadis no 2375 "Benî Âdem'den Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yiyeceği asla yememiştir. Allah'ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi." Buhârî, Büyû' 15 "Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak." Buhârî, Büyû' 7, 23; Nesâî, Büyû' 2, -7, 243-. Rezîn şu ziyâdede bulunmuştur "Böylelerinin hiçbir duâsı kabul edilmez." "Muhakkak ki yediğinizin en temizi kendi kesbinizden olandır. Muhakkak ki evlâtlarınız da kendi kesbinizdendir çalışıp kazandığınızdandır." Ebû Dâvud, Büyû' 79; Tirmizî, Ahkâm 22, hadis no 1358; Nesâî, Büyû' 1, -7, 249-; İbn Mâce, Ticaret 1, hadis no 2137, 64, -2290- "Mudar kabilesine mensup olduğu zannedilen uzun boylu bir kadın ayağa kalkıp "Ey Allah'ın Rasûlü! Biz kadınlar babalarımız, evlâtlarımız ve kocalarımız üzerine yüküz. Onların mallarında emirleri dışında, tasarrufu bize helâl olan nedir?" diye sordu. Peygamberimiz "Size helâl olan "taze"dir. Ondan hem yiyin, hem de hediye edin!" buyurdular." Ebû Dâvud der ki "Tazeden maksat; ekmek, sebze ve taze meyve gibi fazla kalınca bozulan yiyeceklerdir." Ebû Dâvud, Zekât 44, hadis no 1686 Hz. Âişe r. anhâ anlatıyor "Ebu Süfyan'ın karısı Hind, Bir gün gelerek "Ey Allah'ın Rasûlü, dedi. Ebû Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuğuma yetecek miktarda nafaka vermiyor. Durumu idare için, onun bilmez tarafından, almam gerekiyor! Ne yapayım?" Rasûlullah "Örfe göre sana ve çocuğuna kifâyet edecek miktarda al!" buyurdular" Buhârî, Büyû' 95, Mezâlim 1, Nafakat 5, 9, 14, Eymân 3, Ahkâm 14, 180; Müslim, Akdiye 7, hadis no 1714; Ebû Dâvud, Büyû' 81, hadis no 3532; Nesâî, Kudât 30, -8, 246- Hz. Aişe r. anhâ anlatıyor "Hz. Ebû Bekir halife seçildiği zaman 'Kavmim biliyor ki, benim mesleğim ailemin nafakasını te'minden âciz değildir. Ancak şimdi Müslümanların işleriyle meşgulüm. Bu sebeple Ebû Bekir'in ailesi beytü'lmalden yiyecek, o da Müslümanlar için çalışacak' dedi." Buhârî, Büyû' 15 "Kim bize memur olursa, kendine bir zevce edinsin. Hizmetçisi yoksa bir de hizmetçi edinsin. Meskeni yoksa bir mesken edinsin." Hz. Ebû Bekir dedi ki "Rasûlullah şöyle buyurdukları bana haber verildi "Kim bunun dışında bir şey edinirse, bu kimse hâindir, hırsızdır." Ebû Dâvud, Harac 10, hadis no 2945 "Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar Su, ot ve ateş." Ebû Dâvud, Büyû' 62, h. no 3477 Vedâ haccı sırasında hutbede Rasûlullah şöyle söylediği rivâyet edildi "Ey insanlar! İhsanları, onlar ihsan kaldığı müddetçe alın! Ne zaman, Kureyş saltanat kavgasına düşer ve ihsan dininizden rüşvet mukabili olursa, o zaman onu bırakın ve almayın!" Ebû Dâvud, Harac 17, hadis no 2958, 2959 El-Misver İbn Mahreme'ye Amr İbn Avf şunu anlatmıştır "Rasûlullah Ebû Ubeyde'yi Bahreyn'e, oranın cizyesini getirmek üzere yolladı. Mallarla dönünce ensâr geldiğini işitti. Sabah namazını Hz. Peygamber'le kıldılar. Namaz bitince, Rasûlullah'ın etrafını sardılar. Rasûlullah tebessüm buyurdular ve "Öyle zannediyorum, Ebû Ubeyde'nin bir şeyler getirdiğini işittiniz" dedi. Hep birlikte "Evet!" dediler. Bunun üzerine şunları söyledi "Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümid edin. Allah'a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helâk oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum." Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1, Meğâzî 11; Müslim, Zühd 6, hadis no 2961; Tirmizî, Kıyâmet 29, hadis no 2464 "... Senin vârislerini zengin olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakir olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen azîz ve celîl olan Allah'ın rızâsını arayarak her ne harcarsan, -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa-, mutlaka onun sebebiyle mükâfatlanacaksın..." Buhârî, Cenâiz 37, Vesâyâ 2, 3, Fezâilu'l-Ashâb 49, Meğâzî 77, Nafakat 1, Marzâ 13, 16, 43, Ferâiz 6; Müslim, Vesâyâ 5, hadis no 1628; Tirmizî, 6, hadis no 975; Ebû Dâvud, Vesâyâ 2, hadis no 2864; Nesâî, Vesâyâ 3; Muvattâ 4 -2, 763- “Ümmetler uluslar, insanların birbirlerini sofraya dâvet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize dâvet edecek ve üzerinize üşüşecekler.” Birisi sordu “Bizim azlığımızdan mı?” Rasûlulullah cevap verdi “Hayır, aksine, siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi... Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de vehn’ atacak.” Yine birisi sordu “Ey Allah’ın Rasûlü, vehn nedir?” Cevap verdi “Dünya sevgisi ve ölüme karşı isteksizlik.” Ebû Dâvud, Melâhim 5; Ahmed bin Hanbel, V/278 "Benim nazarımda en ziyade gıbta etmeye değer kimse şu evsafı taşıyan kimsedir Dünyevi yükü ve hâli hafif, namazdan nasibi fazla, insanlar içinde adem-i şöhretle gizli kalmış ve kendisine cemiyette iltifat edilmemiş mü'mindir. Onun rızkı zaruri ihtiyaçlarına yetecek kadardı, o buna sabretti, ölümü de çabuk geldi, az miras bıraktı, kendisi için mâtem tutan kadın da az oldu." Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/566 "Kıyamet günü, dünyada iken yetecek kadar rızık verilmiş olmasını temenni etmeyecek ne fakir ne de zengin olacaktır." Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/575. "Başlarınız kımıldadığı müddetçe rızık hususunda yeise düşmeyin. Zira insanı annesi kıpkızıl, üzerinde hiçbir şey olmadığı halde doğurur, sonra aziz ve celil olan Allah onu her çeşit rızıkla rızıklandırır" buyurdular." Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/578 "Şüphesiz, her derede, âdemoğlunun kalbinden bir parça bulunur yani kalp her şeye karşı bir ilgi duyar. Öyleyse kimin kalbi bütün parçalara ilgi duyarsa, Allah onun hangi vadide helak olacağına hiç aldırmaz. Kim de Allah'a tevekkül ederse, kalbinin her şeye ilgi kurarak dağılmasını önlemek için Allah ona yeter." Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/579 Hz. Ömer şöyle hitap etmiştir "Ey insanlar! Bilin ki tamahkârlık fakirliktir, yeis tamahkâr olmamak zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağnî olur." Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 14, s. 68 "Sadakanın en iyisi bizzat kendisinin vereceği sadakadır. Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar." Buhârî, Vesâya, 14 Hz. Âişe r. Anhâ’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah namazların sonunda şöyle duâ ederdi “Allah’ım, kabir azâbından, Mesih Deccâl’ın fitnesinden, hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım. Allah’ım, hayatın ve ölümün fitnesinden, günah ve borçtan da Sana sığınırım.” Bir kimse, “borçtan dolayı çok sığınmanızın sebebi nedir?” diye sorunca; “İnsan borçlanınca konuşur ve yalan söyler. Söz verir ve sözünde duramaz” cevabını verdi. Buhârî, Vüdû 37, Ezan 149, Cenâiz 86-88, Cihad 25, Deavât 38, 39, 44-46; Müslim, Mesâcid 128, 130, 132, Zikir 49, Cenâiz 86 Peygamberimiz’in Allah’a sığındığı hayatın fitnesi, dünyaya aldanmak, şehevî arzuları ve nefsin hevâsın meşrû olmayan şekilde kullanmak, cehâletin arkasında koşmak ve en kötüsü ölüm sırasında imtihana tâbi tutulmaktır. Ölümün fitnesi ise; ölen kimseye görevli meleklerce sorulan “Rabbin kimdir?” sorusuna şeytanın, bu kimsenin karşısına geçip “şüphesiz rabbin benim” diyerek onu fitneye düşürüp yanıltmaya çalışmasıdır Tirmizî. Âilesi yüzünden bir kimsenin fitnesi, onlardan dolayı meşrû olmayan işler yapması, sözler söylemesidir. Malı yüzünden fitnesi, haram yoldan kazanıp meşrû olmayan yerlere sarfetmesi; çocukları yüzünden fitnesi, onlara olan aşırı düşkünlüğü sebebiyle birçok hayır, ilim ve cihad faâliyetlerine fırsat bulamaması, onların geçimi için haram yoldan kazanç sağlamaya kalkışması; komşusu yüzünden fitnesi ise, iyi ve varlıklı olan komşusuna karşı kıskançlık duymasıdır S. Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. 2/469. Nimetten Belâya; Mal ve Çocukların Fitne Olması Evlât, yani çocuklar Allah’ın lutfu, fânî dünyanın süsü, âilenin çimentosu, ana ve babanın gözbebeğidir 3/Âl-i İmrân, 14; 42/Şûrâ, 49-50. “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür...” 18/Kehf, 46. Dünyada ana-babası için en değerli nimet ve mutluluklardan olan hayırlı çocuklar, âhirette de ebeveynleriyle beraber olacaklardır “Kendileri iman edip zürriyetleri de imanda kendilerine uyan kimselerin zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır; kendi sevaplarından da hiçbir şey eksiltmemişizdir. Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” 52/Tûr, 21 Yüce Allah, âhirette sâlih mü’minleri cennete sokacağı gibi, kendileri gibi iman eden çocuklarını da kendileriyle beraber cennete sokacaktır. Böylece dünyada inanç ve gönül birliği içinde olanlar, âhirette de beraber olacaklardır. Şayet kendileri orada çocuklarından ayrı olsalar, yerleri ne kadar cennet olsa da yine ayrılık hasreti çekerler. Oysa orada üzüntü olmaz. Sefâ yerinde cefâ yoktur. Onun için Allah Teâlâ, orada mü’minleri yalnız bırakmaz, çocuklarını da yanlarına verir. Ancak bunun şartı, çocuklarının da kendileri gibi iman etmiş ve sâlih ameller işlemiş kimseler olmasıdır. Aksi takdirde sâlih ile fâcir, baba-oğul da olsa bir araya gelmiş olur ve rûhî bağ kalkar. Nitekim Nûh’un oğlu kendi âilesinden sayılmamıştır 11/Hûd, 46. İşte Tûr sûresindeki âyetin sonunda “Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” Ifâdesi, âhiret ödülünün, babaların/ataların salâhıyla değil; herkesin kendi imanı ve güzel eylemleriyle kazanılacağına işâret etmektedir. Ra’d sûresinde de bu durum şöyle açıklanır “Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve çocuklarından olan sâlih/iyi olanlar da kendileriyle beraber olur. Melekler de her kapıdan yanlarına varırlar.” 13/Ra’d, 23 âyetinde de sâlih mü’minlerin sâlih olan baba, eş ve çocuklarının da kendileriyle beraber olacağını vurgulamaktadır. Bütün bunlarla birlikte; insana emânet olarak verilen mallar ve çocuklar da onlar için bir fitnedir, deneme ve sınama aracıdır. Mala ve çocuğa olan tutku ve aşırı ilgi, kişiyi Allah yolundan, O’na kulluk ve ibâdetten alıkoyabilir. İnsan mal ve dünyalıklar peşinde koşarken Rabbine karşı görevlerini unutabilir. Hatta malla şımarabilir, kibirlenir ve haddi aşabilir. Malın helâlinden kazanılması ve yine helâl yollarda harcanması, mal üzerinde hakkı olanların haklarının verilmesi İslâm’ın getirdiği ölçülerdir. Bu açıdan mal insan için denemedir. Evlâtların fitne/sınav olması da buna benzer. Allah’ın çocuk nasip ettiği anne ve babalar için, çocuklarını fıtratlarına uygun olarak terbiye etmek, onları sâlih insan olarak yetiştirmek, en önemli görevlerdendir. Mala ve çocuklara karşı olan tutku, onları ve âileyi koruma ve kollama duygusu, insanı bazen adâletten uzaklaştırabilir, haddi aşıp haksızlık yapmaya sürükleyebilir. Böyle yapmak da ilâhî ölçülerden sapma sonucunu doğurur. Bu da insan için bir fitnedir. “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir imtihandır. Allah’a gelince; büyük mükâfat O’nun yanındadır.” 8/Enfâl, 28; Ayrıca bkz. 64/Teğâbûn, 14-15. Malların ve çocukların deneme sebebi olduğunu “belâ” kelimesiyle ifâde eden âyetler için bkz. 3/Âl-i İmrân, 186; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 165. İnsanları, çoğu zaman Allah’ı anmaktan, O’nun yolunda cihad etmekten alıkoyan en önemli iki dünya meyvesi; birincisi servet, diğeri de sahip olunan evlâttır. Bu iki varlığı elden kaçırmama uğruna pek çok fedâkârlığa katlanır insan. Meşrû çizgide olduğu sürece buna zorunludur da. Fakat Allah'a ait sorumlulukların terkedilmesine sebep olursa elbette ebedî mükâfatı kaybetmiş olur. Allah için sevme ile Allah'a rağmen sevmenin açığa çıktığı, Allah rızâsı için sevme ve bunları emânet ve imtihan bilme ile, Allah’ı sever gibi sevme ve Allah’ın rızâsına onları tercih etme sınavı, en net biçimde bu iki şeyde ortaya çıkar. Mal ve evlât birer sınavdır; bunlar insanın bozulmasına, doğru yoldan şaşıp sapmasına neden olabilir. Kur’an’da mal ve evlât tutkusunun, yani hep çocuklarının geleceğini, bunun için mal çoğaltmayı düşünmenin, insanı doğru yoldan saptırabileceği; malı ve evlâdı olduğu halde doğruluktan ayrılmayan kimselerin ise ödüllendirileceği belirtiliyor 8/Enfâl, 28. Mal ve evlât düşkünlüğü, kendisini doğru yoldan çıkarıp haksızlığa düşürüdüğü kimse, sınavı kaybeder, büyük ziyana uğrar. Günümüzde bu durumu nice ana-babada görüyoruz. Adam, ibâdetlerine bile zaman ayıramayacak kadar geçim için çalışırken, nice haram kazanca dalarken çoğunlukla gösterdiği sebep “çocuklar için, onlar yüzünden”dir. “Ne yapalım, arkada evlâd u ıyâl var” denilir. Aslında bunlar sebepten ziyâde, şeytanın mâzeret gibi, hatta güzel fedâkârlık olarak gösterdiği bahanelerden ibârettir. Evlenmeden, çoluk-çocuk sahibi olmadan dâvâ adamı olan nice gençler, bir bakıyorsunuz kaybolmuş, evleri kendilerine mezar haline gelmiş. Ya da fakir veya orta halli iken dâvâ bilincine sahip fedâkârca gayretler içindeki nice müslüman, paralanınca paramparça paralanmış. Parayı sadece cebine değil, kalbine de koymuş, dâvâyı da bir kenara bırakmış, hatta nice haramlara dalmış. Mal, eş ve evlât imtihanları, insanın mayasındaki yapıyı ortaya çıkaran önemli testlerdir. Kur’an, insanları Allah’tan korkmaya, babanın çocuğu için, çocuğun da babası için fidye verip onu cezâdan kurtaramayacağı; hiç kimsenin, başkasına bir yarar sağlayamayacağı, başkasını ateş azâbından kurtaramayacağı âhiret gününden çekinmeye çağırır 31/Lokman, 33, 3/Âl-i İmrân, 10. Herkes, âhirette hak ettiği cezâyı çekeceği için, Kur’an mü’minleri bu geçici dünyaya aldanmamaları husûsunda uyarır “Dünya hayatı sizi aldatmasın, o çok aldatıcı sizi aldatmasın!” 31/Lokman, 33. Bu “ğarûr -çok aldatan-”, ya insana çekici görünen dünyadır, yahut şeytandır. Müfessirlerin genel kanısı bunun şeytan olduğu yönündedir. Tabii şeytan da insanı dünya tutkusuna, mal ve evlât hırsına düşürerek, fakirlikten korkutup cimriliği sevdirerek aldatır. Allah, iman edenlere, dünya malının ve çocuklarının, kendilerini Allah’ı zikretmekten hatırlayıp anmak ve kulluk yapmaktan alıkoyup mahvetmemesine dikkat etmelerini emrediyor ve Allah’ı düşünmeyenlerin, ebedî ziyana uğrayacaklarını vurguluyor 63/Münâfıkun, 9. Teğâbün sûresinde de mü’minlere, eşlerinden ve çocuklarından bazılarının, kendilerine düşman olduğu, onlardan sakınmaları, onlara karşı dikkatli davranmakla beraber hoşgörülü olmaları; onları bağışladıkları takdirde Allah’ın da kendilerini bağışlayacağı bildiriliyor 64/Teğâbün, 14-15. Bu âyetin devamında da, malların ve çocukların birer fitne/sınav olduğu, ödülün ise Allah katında bulunduğu vurgulanır. Burada 64/Teğâbün, 14’de dikkat edilecek husus; “min” cer harfinin, “bazı” anlamına geldiğidir. Yani âyette eşlerin ve çocukların hepsinin değil; bazılarının insana düşman olduğu bildirilmektedir. Gerçekten bilerek veya bilmeyerek kocasına veya karısına çok kötülük eden, onun üstüne dost tutan, hatta dostuyla birlik olup kocasını öldüren kadınlar veya karısını kesen, öldüren kocalar vardır. Burada hitap geneldir; kadını da erkeği de kapsar. Bütün iman edenlere hitap edilmektedir. Kasıt sadece erkekler değil; tüm mü’minlerdir. Bundan dolayı âyeti sadece erkekler açısından anlayıp öyle değerlendirmek yanlış olur. Kocasına çok kötü davranan kadınlar olduğu gibi; karısına çok kötülük yapan erkekler de vardır. Fakat aile reisi koca olduğu ve çocukların durumundan daha çok baba sorumlu olduğu için Arapça’nın tağlîb buralı gereği, erkeklere hitap kipi seçilmiş ise de bu hitap kadınları da kapsar. Aynen “Ey iman edenler! Namaza durmak istediğiniz zaman yüzlerinizi yıkayınız...” 5/Mâide, 6 âyeti ve benzeri erkek hitap kipiyle kullanıldığı halde kadınları da kapsayan hüküm, vaad ve vaîd âyetleri gibi. Bu bakımdan her iki cinsi ifâde etmesi için âyet metninde geçen “zevc” kelimesinin çoğulu “ezvâc” kelimesini, “eşler” olarak meallendirmek daha doğru olur kanaatindeyiz. Arapçadaki “zevc”in karşılığı olan “eş”, hem kadını, hem erkeği kapsar. Erkek kadının zevci eşi, kadın da erkeğin zevci eşidir. Çocuklardan da öylesi var ki, ana-babasının doğru yolundan ayrılır; onları üzer, mallarını yer, ihtiyarladıklarında onları kapı dışarı eder, kendi evlerinde huzuru yok edeceğini düşünerek huzurevlerine terk eder, ya da değişik zorluklar içinde bırakır. İşte bunlar, insana düşman olan çoluk çocuktur. Kişi kendisine dikkat etmeli, yolunda olmayan eş ve çocuklarının kötülüklerinden sakınmalıdır. İnsan, eşinin ve çocuklarının hareketlerine dikkat etmelidir, ama onlardan bütün bütün de uzaklaşmamalıdır. Onların hatalarını affetmelidir. Yoksa âilede dirlik ve düzenlik kalmaz. İşte bunun için âyetin sonunda “Eğer affeder, hoşgörür, bağışlarsanız, Allah da bağışlayan, merhamet edendir affedenleri O da affeder.” 64/Teğâbün, 14 buyurmaktadır. 6 Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak, dikkat edin, mallarınız ve çocuklarınız sizi meftûn edip Allah yolundan saptırmasınlar demektedir. Bunlar sizin için birer imtihan sebebidir. Onlarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde mi ayarlıyorsunuz, başka ölçüsüzlüklere göre mi? Denenmekte, sınanmakta olduğunuzu unutmayın. Mal ve çocuklarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde ayarlayın da imtihanı kaybetmeyin. Sakın mal tutkunuz, çoluk-çocuk derdiniz sizi Allah’a kulluktan ayırmasın. Fitne; herhangi bir madeni içindeki katkı maddeleri, curufları ayrılsın diye potaya atmak ve eritmek, arıtmak demektir. Demek ki, bizler de çoluk-çocuk sahibi olmakla, malk-mülk sahibi olmakla bir potadan geçiriliyoruz. Bunlarla ilgili Allah’ın yasalarına, bunların hukukuna riâyet edip etmeyeceğimiz konusunda denenmekteyiz. “Madem ki bunlar bizim için bir imtihan konusudur, öyleyse bunlara hiç sahip olmayalım da imtihanda başarılı çıkalım” demeye, Allah’ın imtihanından kaçmaya da hakkımız yoktur. Bazı insanlar, “bu devirde dosdoğru çocuk yetiştirmek zor, hatta mümkün değil” diyerek çocuk imtihanından kaçıyorlar; bu doğru değildir. Bu hayatı eşle, çocukla, malla yaşamamız da bir Allah yasasıdır. Yani müslüman helâl bir şekilde rızık peşinde, evlâd u ıyâl peşinde olacak, ama âhireti unutmayacak, kırmızı çizgileri ihlâl etmeyecektir. 64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu vurgular. Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a kulluk yolundan alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir noktaya gelmişlerse, onlar yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak, işte o andan itibaren anlayoruz ki onlar bizim düşmanımız olmaya başlamışlardır. Eğer kadınsa kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa babası insanı Rabbine kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek bir noktaya gelmişlerse kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar. Eğer insan, kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı olmaya başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi, kendine yazık etmesi der. Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları eşleriyle, bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır. Allah’a kulluk yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette yürüyen karısı ve çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş mü’mine bir kadına, aksi istikamette yürüyen kocası ve çocukları büyük engeller ve problemler çıkarabilmekdir. Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu, Allah’a kulluğu birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme gönderme pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik içinde bir dünya sunmasını beklerler. Nice adamlar, bu beklenti ve ısrarlı talepden dolayı Allah’ın hududunu çiğnemekte, eş veya çocuk fitnesinden dolayı haramlara bulaşmaktadır. Yine, Allah’a kulluğu birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine hanımın, kocaları ve çocukları tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir. Allah için cihada çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak, tebliğ edecek nice adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları, sonra da hanım ve çocuklarıdır. Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten saptırılmamakla da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet olarak verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan olmaktadır. Onlarla hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı, onları Allah’ın çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları müslümanca eğitip kulluk programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla da insanlar sınanmaktadır. Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız, mülklerimiz, oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz bu verdikleriyle bizi sürekti denemektedir. Mallarımız, paralarımız konusunda, oğullarımız ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını doğru yapmalıyız. Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekle koyamazsak, biz mala değil, mal bize sahip olursa, sahip olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize Allah’ı, âhireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı kaybettik demektir. Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun gibi, bunları sadece kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek, emânet bilincine, sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı imtihan sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik demektir. Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi yapar da buna rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette bin onlardan sorumlu tutulacak değiliz. Meselâ Nûh hanımı ve oğlu ile imtihana tâbi tutuldu. Bu büyük peygamber, hanımını ve oğlunu müslümanlaştırabilmek için çok uğraştı, tüm yapabileceklerini yaptı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu ve bazı insanlar peygamber yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik kullandıkları için Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir 7 İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir. Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük, zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır. İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü, zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir. Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücâdelenin karşılığında, âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek vaad edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir sınav olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Halbuki, varlık, sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur. Allah’ın insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer deneme fitne aracıdır 21/Enbiyâ, 35. İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar. Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır. Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı Kur’an şu açıklamayı yapıyor “...Hayır o bir fitnedir imtihandır, fakat çokları bunu bilmiyorlar.” 39/Zümer, 49 Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir. Ancak inanan kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü Allah’ın katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için hazırladıkları daha çok ve daha kalıcıdır 20/Tâhâ, 131. Dünya nimetlerinin fitne/deneme olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler ibret ve işaretler olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu bağlamda fitne olarak nitelendirir. Fitne, gerçek olanı sahte olandan, iyi olanı kötü olandan, kirliyi temiz olandan ayırmak olduğuna göre, hayatın akışında olumlu ve olumsuz tarafıyla ortaya çıkabilir. Kur’an’ın işaret ettiği gibi insan bazen risk taşıyan, mal, mülk, evlât ve sağlık gibi nimetlerle, bazen de yokluk, hastalık, şeytan ve düşman saldırısı gibi şeylerle denemeye uğratılır. Bu bakımdan çekilen zorluk, mal, zulüm, kadın, çocuk, saptırma, azap, silâhlı çatışma, kalbe gelen vesvese gibi şeylerin hepsi de fitnedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor “Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek fitneye uğratmak için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.” 20/Tâhâ, 131 Kur’an, insanın imandaki samimiyetini denemek için hayır ve şer ile imtihan olunduğunu haber veriyor 21/Enbiyâ, 35. İnsan, hayatın geçici güzellikleriyle de sınava çekilir 20/Tâhâ, 131. Mal ve evlât, insan için bir fitnedir, deneme aracıdır 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15. Bol rızık ve verilen nimetler birer fitne olduğu gibi 39/Zümer, 49, başa gelen üzüntü ve kederler 20/Tâhâ, 40, belâ ve musîbetler de birer fitnedir 9/Tevbe, 126; 22/Hacc, 11. İnsanlardan bazılarına Allah’tan gelen rızık, iman ve mağfiret gibi iyiliklerin sebebini bilmek mümkün olmayabilir. Allah bu şekilde insanları birbiriyle deniyor ve şükredenlerin belli olmasını istiyor 6/En’âm, 53. Dinde iki yüzlü davranan münâfıklar, çeşitli olaylarla, ibret almaları ve hatalarını terk etmeleri için sürekli denenirler. Ancak onlar çoğu zaman bu fitnenin denemenin farkında olmazlar 9/Tevbe, 126. Allah doğru yola giren kimseler için rızkı bollaştırır. Bunun sebebi de, onların şükredip şükretmeyeceklerini, takvâ sahibi olup olmayacaklarını denemektir 72/Cinn, 16-17. Kur’an şöyle buyuruyor “Ey Muhammed Biz senden önce de yiyip içen, çarşıda pazarda dolaşan ölümlü insanların dışında kimseyi elçi olarak göndermedik. Böyle yaparak ey insanlar, kiminizi kiminiz için fitne/sınama vesilesi kıldık ki, sabredecek misiniz? Bunu kendiniz de göresiniz; yoksa Allah zaten her şeyi olduğu gibi görmektedir.” 25/Furkan, 20. Bu âyet; yalnızca peygamberlerin değil; her insanın toplumsal varlığı ile diğer kimseler için, onların ahlâkî tercih ve kavrayışlarının ortaya çıkmasını sağlayan bir deneme aracı olduğuna işaret etmektedir. Buna göre âyete şu anlamı vermek yanlış olmayacaktır “Sizin hepinizi birbiriniz için bir imtihan vesilesi kıldık.” Kur’an Mesajı, 2/730. Hayat, tekâmül yolunda ilerlemek ise, fitnelerin peş peşe sıralanması doğaldır. Her toplum bir başkası için, her insan bir başka kimse için, onun durumunun ve tercihlerinin ortaya çıkması açısından bir fitne aracı olabilir. Kur’an’ın bildirdiği fitneye dair tespit edilen temel hususları özetlersek; baskı ve şiddet, zulüm, güvenliği tehdit eden veya güvenliği olmayan ortam, küfür, şirk ve tuğyan, iç kargaşa ve karışıklık, idrâk yeteneğinin kaybolması, toplumu kuşatan belâ ve musîbet, bazen varlık ve servet ve bazen de yokluk ve sıkıntılarla denenme gibi bazı durumlarda ferde, bazı durumlarda da topluma yönelik olayları fitne olarak vasıflandırırız. Ancak bir de bunların tümünü kapsayan fitne var ki, o da soyut anlamı ile “sınav”dır; yani özellikle insanın varlık sebebi olan fitne. Allah’ın dışında ve O’nun yarattığı bütün eşya, canlı cansız, akıllı akılsız varlıklar bir denemedir; insana yönelik bir deneme. Diğer fitne türleri ise bu denemenin başarılı olup olmamasından doğan olaylardır 8 İnsanlardan bazıları gerçek bir şekilde değil de, iman-küfür sınırındaymışcasına ibâdet eder. Kendisine Allah’tan bir hayr’ dokundumu, bununla sevinir. Ancak, başına hikmetin gereği bir fitne belâ veya deneme geldiği zaman yüz üstü döner gider. Böyleleri dünyayı da âhireti de kaybederler 22/Hacc, 11. Peygamber’in dâveti sıradan bir insanın dâveti gibi değildir. Onun dâvetine uymamazlık edilemez, emrine karşı gelinemez “...Rasûl’ün emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın fitnenin çarpmasından, yahut onlara acı bir azâbın uğramasından sakınsınlar.” 24/Nûr, 63. “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder. Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 8/Enfâl, 25 Fitne, imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm işlemesine hoşgörü ile bakan, zâlimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dinine uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının rededilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber Allah’ın, onları belâdan kurtamasını istemeleri, sünnetullaha ters bir arzu ve kabul olmayacak bir tavırdır. Mü’minlerin karşılaştıkları bütün güçlükler ve ellerinde bulunan bütün nimetler ve imkânlar birer fitne/deneme sebebidir. Günümüzde, eskiye oranla insanların ellerinde daha fazla imkân ve eşya var, daha fazla nimetlere sahipler. Eskiden karşılaşılan pek çok zorluklar ve darlıklar, yerini kolaylık ve konfora bıraktı. İşte bütün bu imkânlar ve nimetler birer fitnedir/imtihandır. Bazı müslümanların karşılaştıkları baskılar, işkenceler, zulümler, haksızlıklar birer fitnedir. Müslüman ülkelerin zorbalar, diktatörler, tâğutlar, zâlimler veya zulüm düzenleri tarafından ele geçirilmesi bir fitnedir. Onurlu mü’minlerin bu zorbalarla ve zâlimlerle mücâdele zorunda kalmaları, kendileri hakkında bir fitnedir, sınav sebebidir. Özellikle modern toplumlarda ortaya çıkan ve giderek bütün dünyaya yayılan; şirk, ilhad, ahlâksızlık, sapıklık, isyan ve günah rüzgârları birer fitnedir. Müslüman nesillerin karşı karşıya kaldığı inkârcılık, dünyalıklara aşırı derece bağlanma, Din’in emirleri karşısındaki duyarsızlıklar birer fitnedir. Müslümanların bölünmüşlüğü, fırka fırka olmaları, aralarındaki çekişmeler, müslüman ülkeler arasındaki yapay sınırlar birer fitnedir. Her bir müslüman; içinde bulunduğu şarta, elindeki nimete ve karşılaştığı güçlüğe göre fitneye uğratılıyor, denemeye tabi tutuluyor. Müslümana düşen, varlık tablosundaki âyetlerden, oluşlardan ve karşılaştığı fitne ve denemelerden ibret alması, Allah’tan gelen fitneyi kazanmaya çalışması ve bizzat kendisinin fitnelere sebep olmamasıdır. 9 İslâm’ın dışındaki tüm dünya görüşleri, ideolojiler, izmler ve düzenler fitnedir; hem de fitne doğuran ana fitnelerdir. Irkçılık, bölgecilik, mezhepçilik mezhep bağnazlığı, cemaat taassubu, particilik, futbol fanatikliği, müzik düşkünlüğü, para hırsı, makam sevdâsı, şehvet tutsaklığı, moda hastalığı, televizyon esirliği, ideoloji çığırtkanlığı, tedbir adı altında zâlim ve tâğutlardan gereksiz korku, ümmeti saran çağdaş fitnelerdendir. Biraz sert ifâdeyle, bugünkü kullanımıyla ilgili olarak ve çoğu kanalların misyonundan dolayı “fitnevizyon” denilebilen okunmak için değil de daha çok bakılmak için alınan boyalı basının, yani medyanın “haber” adı altındaki, müslümanları uyuşturma, karalama ve yönlendirmelerinin, fitnenin en olumsuz anlamlarıyla paralellik arzettiğini unutmamak gerekiyor. Bırakın İslâm düşmanı kâfir düzencilerin verdiği haberi, müslüman da olsa, açıktan günah işleyen fâsıkların aktardığı haberlere bile araştırmadan inanmamayı emreden Kur’an 49/Hucurât, 6, bizi fitne kaynaklarına karşı uyarmaktadır. Bâtıl ideolojilerin egemenliği ve emri altındaki resmî din kurumlarını da unutmamak gerekiyor. Laikliğin, hatta din düşmanlığının resmî devlet politikası olarak uygulandığı yerlerde din kurumlarının özerk olması elbette fitnecilerin işine gelmez. Dinin devlet olmadığı yerde ister istemez devlet dini ortaya çıkacaktır. Bu ülkelerde sistemli bir şekilde câmiler kiliseye, imamlar papazlara; müslümanlar da laik kâfirlere benzetilmeye çalışılmaktadır. Din adına gerçek dine hücumlar yapılmaktadır. Din çarpıtılmakta, düzene ve kanunlara uygun hale getirilmek için kuşa benzetilmektedir. Bir sürü ilkel ve modern hurâfe din adına insanlara takdim edilirken; tevhid ve her çeşit fitneye karşı savaşın çeşitli adları olan cihad unutturulmakta ve dışlanmaktadır. Firavunun emrinde ve hizmetindeki Bel’am’ın rolünü üstlenen ve hatta kraldan fazla kralcı olan kişiliksizler, her devirde ortaya çıkar. Bunların elinde din, halkı uyuşturan afyon, âyinsel tören ve düzenin emniyet sibobu, koltuk değneğidir. Birey olarak bir müslüman için en büyük fitneler; “servet”, “şehvet” ve “şöhret”; toplum olarak da; “devlet”, “cemiyet” ve “âdet”tir. Bütün bu fitne odaklarına karşı mü’minler, fitne/sınav bilincine sahip olarak, her davranışlarının ibâdet ve cihad olacağı şekilde fedâkârlığı kuşanmak zorundadır. Sayılamayacak kadar çok başı olan ve ağzından ateş saçan ejderha gibi çetin fitnelerle kuşatılan günümüz müslümanı, gününü gün etmekle, kâfirler gibi sadece geçim derdiyle uğraşmak veya müzik ve futbol gibi uyuşturucularla vakit geçirmekle, ya da namazını kılıp başka şeye karışmamakla; kendini ve evlâdını, çevresini ve dünyayı fitneden nasıl kurtaracak, görevini nasıl yerine getirmiş olacaktır? Dünyayı cehenneme çeviren ve âhireti de mahveden fitneler çok ve büyük, doğru; ama unutmamak lâzım, cennet de ucuz değil! Her şuurlu müslüman, öncelikle kendisi, fitne unsuru olmamalı, fitnecilerle işbirliği yapmamalı, onların emrinde ve yardımında bulunmamalıdır. Sonra, hiçbir fitne kalmayıncaya kadar savaşla, mücâdeleyle görevli olduğunu unutmamalıdır. Tüm yeryüzündeki bütün fitneleri kaldırma görevi kendilerine verilmiş müslümanlar, devlet çatısını zâlimlerden temizlemeden bu görevi üstlenmeyi rüyalarında bile gerçekleştiremezler. Ümmet, devlet gücüne ulaşmadan, yeryüzünün her tarafındaki zulüm, baskı, katliâmlar, savaşlar, ahlâk ve imanlara saldırılar son bulmayacaktır. Çevremizden başlayarak her çeşit fitneyi yok etme hedefini canlı tutmak ve böylece dünya huzuruna ve âhiret saâdetine kavuşabilmek için, İslâm’ı gönlümüzden başlayarak ulaşabildiğimiz her yere hâkim kılma mücâdelesi şarttır. Fitne konusunda söylenmesi gereken bir durum da, bunu itham olarak kullanmaktır. “Fitne çıkarıyor”, “fitneci” gibi suçlayıcı ifâdeler kullanırken, muhâtabın inancına ve yaşayışına çok dikkat edilmeli, bu ifâdeleri cihad eden samimi müslümanlara karşı -hatta onlar, beğenmediğimiz ve farklı metodlar benimsemiş olsalar bile- kullanmaktan şiddetle kaçınmalıdır. Hakkı haykırmak, tâğutlara ve tâğûtî düzenlere karşı çıkmak için gayret gösteren mü’minleri fitne çıkarmakla suçlayanlar; gerçek fitnecilerin ta kendileridir. Tüm fitnelerin kaynağı olan İslâm dışı sistemler içinde rahat ve refah içinde, ümmetin derdiyle dertlenmeden ve köklü değişim ve dönüşüm için uğraş vermeden gününü gün edenlerin bu tavırları, fitneye uğradıklarının göstergesidir. Fitne kazanını kaynatanlar, müşrikler, yahûdiler, münâfıklar ve bu sınıflardan birine destek verip onlara âlet olanlardır. İnsanı Allah yolundan alıkoyan ideoloji, düzen, yönetim, mal, evlât, âile, çevre, medya ve tâğutî kurumlar hep fitne unsurlarıdır. Tüm dünyadan fitneyi kaldırma, fitnenin kökünü kurutma hayali, planı, gayreti, cihadı ve savaşı içinde olanlara selâm olsun! “Ey mü’minler! Öyle bir fitneden sakının ki, o, sizden yalnızca zulmedenlere dokunmaz. Bilin ki gerçekten Allah, ceza ile sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” 8/Enfâl, 25 “Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi helâk eder misin Allah’ım? Bu senin fitnen/sınavından başka bir şey değildir. Bu imtihan aracılığıyla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim velîmiz/dostumuzsun, bizi bağışla ve bize merhamet et, Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” 7/A’râf, 155 Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme “Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla olan, öteyle olan bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya bağlayarak boynunda tasmaya, bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir. Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur. Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada "İslâm" insanı kendi zaaflarından korumak için devreye girmektedir. Din’in gâyesi, insanın “insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise “dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan uyarıcılardır. Dünyevîleşme hastalığı, İsrâiloğullarını yahûdileştiren unsurlardan biriydi. Kur’an’ın haber verdiğine göre, onların dünyevîleşme sevdası, onları sadece “yoksulluğa” mahkûm etmedi; “alçaklığa” da mahkûm etti. İsrâiloğullarının, taklit ettikleri putperest kavmin totemi olan ineği altın ve gümüşten yapmaları, aslında onların altına ve gümüşe tapmaları anlamına geliyordu. Aynı zamanda bu heykel, çağının şartlarında bir teknoloji hârikasıydı. Sâmirî, onu Mısırlılardan alınan mücevherlerle yapmıştı. İsrâiloğullarının bu tavrı, günümüz insanının tavrına ne kadar da benziyor. Yukarıda adı geçen iki unsur, bugün de kendisine tapınılan çağdaş totemlerin başında geliyor 1- Para, 2- Teknoloji. İnsanların para ve teknoloji karşısındaki tavırlarını iyi gözlemleyen biri, bu tavrın içerisinde yer alan “tapınma” unsurlarını keşfetmekte gecikmeyecektir. Dünyevîleşen İsrâiloğulları, bu zaaflarında öylesine ileri gittiler ki, Allah’a bile hile yapmaya kalktılar. Kendilerinin istedikleri ibâdet için tahsis edilen Cumartesi yasağını çiğnediler. Hesapta uyanıklık yaparak Cuma akşamından ağlarını denize atıyorlar, Cumartesi akşamı toplayarak güya yasağa uymuş oluyorlardı. Tabii Allah da onların hilelerini boşa çıkarmıştı. Onların bu tavrı, tarihte ve günümüzde “kitabına uydurularak” yapılanları hatırlatıyor. Onlara da yanlış olarak “hile-i şer’iyye” denilen “hile-i şerriyye”yi âlimleri öğretmiş, şeriatın emirlerine bir kılıf uydurmak isteyenlere sözde bir çıkış yolu göstermişlerdi. Bu suçun cezası, maymunlaşmaydı. “Aşağılık maymunlar olun!” 2/Bakara, 65 emriyle gerçekleşen ilâhî cezada çok ilginç bir nükte de vardı. Bu nükteyi iyi anlayabilmemiz için Afrika’lı maymun avcılarının Avrupalılara satmak için maymunları canlı avlama yöntemlerini bilmemiz gerekiyor Afrikalı avcılar, maymunlar ormanına dalarak onların görebileceği bir yere bir testi gömüyorlar. Bu testiye bir miktar fındık koyarak, başlıyorlar çıkarıp yemeğe. Daha sonra, orayı terkedip gizleniyorlar. Onları fındık yerken gören maymunlar aynen taklit ederek çömlekteki fındıkları yemeye geliyorlar. Lâkin çömleğin ağzı öyle hesaplı yapılmıştır ki, maymun elini boş olarak sokabilmekte, lâkin dolu olarak çıkaramamaktadır. Avcılar, maymunlar tam elini çömleğe daldırıp fındığı avuçladıklarında ortaya çıkıp maymunlara doğru koşmakta, fakat maymunlar avuçlarındaki fındıktan vazgeçemedikleri için kaçamamakta ve dolayısıyla fındık hatırına yakalanmaktadırlar. İşte, tarih boyunca hayatını dünyevîleştiren kişi ve toplumlar, avuçlarındaki dünyayı elde etmek için âhiretlerini fedâ etmekten çekinmemektedirler. Fındık uğruna özgürlük, geçici zevkler uğruna âhiret. İkincisi birincisinden daha vahim bir aptallık. “Bir ticaret ya da eğlence gördüklerinde dağılıp ona koşuştular ve seni ayakta bıraktılar. De ki Allah katında bulunan, eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” 62/Cum’a, 11 Bu âyetin inişine sebep olan olay şudur Medine’de açlık ve pahalılığın hüküm sürdüğü kuraklık yıllarından biridir. Dıhye bin Halife el-Kelbî, müslüman olmadan önce Şam’dan yola çıkardığı bir ticaret kervanıyla Medine’ye girdi. Medine’liler âdetleri olduğu üzere kervanı tefler ve zillerle karşıladılar. Nebî tam o esnada Mescidde Cuma hutbesi veriyordu. 12 erkek ve bir miktar kadın dışında tüm cemaat Peygamber’in hutbesini terkedip kervana koştu. Hz. Nebî, bu duruma çok hiddetlendi ve buyurdu ki “Eğer mescidde kimse kalmasaydı, şu vâdiyi ateş seli kaplardı.” Diğer bir rivâyette “müslümanların üzerine taş yağardı.” Buhârî, Tefsir 61; Müslim, Cum’a 11; Tirmizî, Tefsir 62 Kur’an, müslümanların bu tavrıyla İsrâiloğullarının tavırları arasındaki benzerliğe Cuma sûresinde işaret buyurmaktadır. Sûrenin yahûdilerden söz eden birinci bölümüyle Cuma’dan ve Cuma hutbesinde Rasûlullah’ı ayakta bırakıp kervana koşanlardan bahseden ikinci bölümü arasında ilişki kurulmaktadır. Konuyla ilgili tüm kaynaklar sûrenin ilk 8 âyetiyle son 3 âyetinin farklı zamanlarda nâzil olduğu konusunda müttefiktir. Buna rağmen şu aşağıdaki âyetle, sahâbenin Rasûlullah’ı “dünyalık” için mescidde yalnız bırakmaları arasında bağ kurulmaktadır “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların hali, kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne fenadır. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete ulaştırmaz.” 62/Cum’a, 5 Dünyevîleşmiş kimsenin prototipi Karun’dur. Kur’an, benî İsrâil içinde yaşayan bu kimseyi, her devirde görülebilecek karakter olması açısından dikkatlerimize sunar “Karun’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da helâk ettik. Yemin olsun, Mûsâ onlara apaçık delillerle geldi. Öne geçemedikleri halde yeryüzünde büyüklük tasladılar.” 29/Ankebût, 39 “Karun Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı taşkınlık/şımarıklık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarlarını taşımak, güçlü-kuvvetli bir topluluğa dahi zor geliyordu. Kavmi ona demişti ki Şımarma, Allah şımarıkları sevmez.’ Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana lütufkâr olduğu gibi sen de lütufkâr ol, yeryüzünde fesat isteme, çünkü Allah fesatçıları sevmez. O dedi ki Bu servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi.’ Peki o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan daha güçlü, sayıca da daha çok olanları bile helâk etmiştir. Günahlarının ne olduğu günahkârlardan sorulmaz. Karun, süsü-püsü içinde toplumun önüne çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki Keşke Karun’a verilenin bir benzeri de bize verilseydi. O, cidden çok şanslı biri.’ İlim verilenler ise şöyle dediler Yuh size, iman eden ve sâlih amel işleyen kimseye Allah’ın vereceği karşılık daha hayırlıdır. Fakat buna yalnızca sabredenler kavuşturulur. Nihâyet, Karun’u da sarayını da yere geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edecek yandaşları da yoktu. Kendi kendisine yardım edebileceklerden de değildi. Akşam onun yerinde olmayı isteyenler, sabah şöyle demeye başladılar Vay be! Demek, Allah kullarından dilediğine rızkı genişletiyor, dilediğine de kısıyor. Allah bize lütufta bulunmasaydı, vallahi bizi de batırmıştı. Demek ki kâfirler asla iflâh olmazlar.” 28/Kasas, 76-82 Kur’an’dan yola çıkarak Karun hakkında şu tesbitleri yapabiliriz 1- Karun, Hz. Mûsâ’nın toplumuna mensup, hazinelere sahip olacak kadar zengin biridir. 28/Kasas, 76 2- O, Hz. Mûsâ’nın yakını olmasına rağmen, ona karşı Firavun ve Hâmân’la birliktedir. 23/Mü’minûn, 24; 29/Ankebût, 39 3- Servetiyle böbürlenip şımarmış, elindeki ekonomik imkânı vahye karşı kullanmıştır. 29/Ankebût, 39 4- “Bu servet bana bilgim sayesinde verilmiştir” diyerek, mülkün asıl sahibini unutmuştur. 28/Kasas, 78 5- Sonunda servetiyle birlikte yere geçmiş, helâk olmuştur. 28/Kasas, 81 Âyetlerden çıkardığımız bu sonuçlara göre Karun, İsrâiloğulları içerisinden çıkmış olmasına rağmen, müslümanlara karşı Firavunla işbirliği yapacak kadar alçalabilen bir işbirlikçidir. Kendi ulusundan çıkan peygambere karşı mazlum ulusunun düşmanı olan zâlim Firavun’la, servet yapma hatırına işbirliğine giriyordu. Ona yaltakçılık yapıyordu. Zaten, mantıken böyle yapmasa ne o serveti edinebilir, ne de elinde tutabilirdi. Karun, “Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara” uyarısı kendisine yapılınca, “Bu servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi’ biçiminde cevap verecektir. Bu, günümüz kapitalizminin yetiştirdiği rantçı insan tipi olan “homo ekonomikus” mantığıdır. Âyette, bu tiplerin, bilinçsiz yığınların imrendiği tipler olduğu ifâde edilmekle, dünyalığın ehl-i dünya yığınları nasıl cezbettiği vurgulanmaktadır. Ancak, Karun’un kötü âkıbetine şahit olan aynı yığınların, ne kadar günübirlik düşündüğü de, cezalandırmanın ardından söyledikleriyle ortaya çıkıyor. Bugünkü dünyevîleşme mantığıyla, eski çağlardaki ilkel dünyevîleşme mantığı arasında şaşılacak kadar benzerlik vardır. Aslında bu şaşılacak bir şey de değil. Çünkü insanın tabiatı, zaafları, zamanın değişmesiyle değişmiyor. İnsanın hakikat karşısında aldığı tavırlar, genellikle aynı. Dünyevîleşmiş çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı, mâbedi bankadır. Dünyevîleşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini, dâvâsı varsa dâvâsını her fırsatta paraya tahvil etmenin yollarını arar. Karunlaşmış bu tip, müslüman olduğu zaman, “Allah rızâsı, hizmet, tebliğ, dâvet, ihlâs, cihad, bereket, tekbir, cihad” gibi dinin kavramlarını kullanarak sömürür. Marksist olduğu zaman “halk, köylü, işçi, emekçi” gibi marksizmin kavramlarını kullanarak sömürür. Kemalist olduğu zaman “çağdaşlık, uygarlık, laiklik, milliyetçilik” gibi kemalizmin tekeline aldığı kavramları kullanarak sömürür. Fakat hepsinin de mantığı tektir. Hepsi de tüketimi körükler. Hepsi de rantçıdır. Hepsi de menfaatlerini dinlerinden, imanlarından, ideolojilerinden önde tutarlar. Hepsi de çıkarları gerektirdiği zaman her şey olurlar. Hepsi de iktidar ve güç odaklarının etrafında pervanedirler. Hepsi de “istikrar”ı çok severler 10 Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gâye edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez. Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya uydurmak isterler. Halbuki, âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden ibârettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma mücadelesi vermek cihad, Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak ibâdet içindir. Ölümü anlamlandırdığımız zaman, her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fâni ve sıkıntılarla dolu bir diyardan; ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu zahmet ve sıkıntının bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır olur. Hatta, yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında dünyayı satar. "Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir hayata geçiştir" cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve varlıkları seyredelim Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız. Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saadet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk. Özlemez olduk. Nasıl özleyebiliriz ki; lüks, israf demeden yaşadığımız hayatı, materyalistlerin uydurma cenneti gibi yapmak için bir ömür boyu gece gündüz koşturunca. Sahabe, cenneti öyle bir özlüyordu ki! Enes bin Nadr, Uhud savaşında "cennetin kokusunu Uhud'un arkasından duyar gibi oluyorum" diyordu. Bilirsiniz, insan çok acıkınca yemeğin kokusunu çok uzaktan duyar. Sahabe de cennete öyle acıkıyordu ki, daha dünyada iken kokuları geliyordu cennetin. İmam Gazali diyor ki "Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor." Ölüm öncesindeki kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür boyu düşer mi? "Onlar, geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeşmeler, ekinler, güzel makamlar ve zevk ü sefa sürecekleri nice nimetler. İşte böyle oldu ve biz onları başka topluma miras verdik." 44/Duhân, 25-28 "Ey iman edenler, size ne oldu ki 'Allah yolunda topluca savaşa çıkın' denildiği zaman yere çakılıp kaldınız? Âhirettense dünya hayatına mı râzı oldunuz? Ama dünya hayatının geçimi zevki, âhiret yanında pek azdır." 9/Tevbe, 38 Gerçek özgürlük, Allah'a koşmakta ve Allah'a yakın olmaktadır. İnsan, Allah'a ne kadar yakın olur, O'na ne kadar bağlanırsa o kadar özgür sayılır. Allah'tan uzak yaşayan insanlar köle insanlardır. Mesela; mobilyalarının ve arabalarının çizilmesine hiç dayanamazlar. Çünkü o çizilen şeylerin kölesi durumundadırlar. Efendilerinin zarar görmesinden rahatsız olurlar. Ama hergün dinleri, imanları, şerefleri, namusları çizilir, hiç rahatsız olmazlar. Başörtüsüne uzanan ele kızmaz; yeter ki o el, kendi putlarına, efendilerine zarar vermesin. Menfaatine dokunulduğunda etrafı velveleye boğanlar, dinlerine ve âhiretlerine yapılan hücumdan hiç rahatsızlık duymamaktalar. Böyle insanların özgürlükten bahsetmeleri, kölelerin özgürlük dersi vermesine benzer. Peygamberimiz'in tavsiyesi şöyle idi "Bu dünyada, sanki gurbete gitmiş, birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir yolcu gibi yaşa." Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25. Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş bir müslüman geçici şeylere fazla sevgi beslemez ve kendini bağlamaz. Zaten şu bir gerçektir ki; Allah'ın dışındaki şeylere olan ilgi ile Allah'a olan ilgi arasında ters orantı vardır. Bir kimsenin Allah'ın dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi ne kadar fazla ise, Allah'a olan ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda ilgi duyulan şeyler Allah ile kul arasında engel teşkil ederler. Bu yüzden İslâm, insanın duygularını âhirete yönetmek için Kur'an'da çok sık şekilde ölüm, âhiret, kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin aşağı yukarı tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye çalışıldığını görürsünüz. "Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır." 57/Hadîd, 20 Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta "gidici" olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Hesaba çekilme günü gelmeden önce kendini hesaba çeker. Aksi halde, insan gideceği saate kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre yapar. "Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır." 87/A'lâ, 16-17 Aşağı yukarı her insan, bir eşya satın alırken, önüne konan iki maldan "iyisi olsun, pahalı olsun" diyerek daha kalıcısını tercih ettiği halde, Allah'ın önüne koyduğu iki hayattan geçicisini tercih ediyor; kalıcısını bırakıyor. "Hayır, siz acele geçiveren şu dünyayı çok seviyorsunuz da âhireti bırakıyorsunuz!" 75/Kıyâmet, 20-21. Hayır, siz yaptığınız işlerin karşılıklarının acele, peşin verildiği şu dünyayı çok sevdiğiniz için karşılıkların veresiye olduğu öteki dünyayı bırakıyorsunuz, sevmiyorsunuz. "Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele." 2/Bakara, 155 "Yoksa içinizden Alah cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?" 3/Âl-i İmran, 142 Görüldüğü gibi, dünyadaki acıların ve zevklerin altında imtihana çekilme esprisi yatmaktadır. O halde böyle durumlarda alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü bu zevkler ve acılar geçicidir. Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde ne olur? Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki ebedî ve hakiki zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine sabretmezsek, bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azabına mâruz kalırız ve âhirette bize şöyle denilir "İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara 'Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azab göreceksiniz' denir." 46/Ahkaf, 20 Kur'an'a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. "Hayır, doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar." 74/Müddessir, 53. Kur'an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta âhiret endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman insanların hayatlarında inkılabların gerçekleştiğine şahit oluruz. Mesela; içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır. Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki, bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya malolacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar. Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz. Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye göre ahlaklı ve dürüst olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir kötülüğün cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Denilebilir ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek ki? Ama düşünün ki "bir varlık" var ve "bir gün" var. O varlık, o günde yaptığınız tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adâletli, kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı ve sahibi, çok merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman edip sadece O'nun rızasını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu insanları "Allah'ın rızâsını kazanma" amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz. Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını, kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği yere, hayatın tam ortasına oturtmak zorundadır. Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle ölümü, dirilişi, kıyameti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah'ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedakârlık yapalım. Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat etme gibi imkânsız ve gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünelim. Ölüm ve şehadet râbıtası yapalım. Allah'ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varalım. Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle Çünkü, ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır Geniş bilgi için bkz. H. Özhazar, Âhiret Bilinci; H. Eker, Âhiret Bilinci; A. Kalkan, “Âhiret” ve “Din Günü” kavramları. Mal Yığmak; Ne Kadar, Kim ve Ne İçin? Nice insan, helâl-haram demeden mîrâsa düşkünlük yapar, yoksullara yardım etmez, malı çok sever "Hayır, doğrusu siz yetime ikrâm etmiyorsunuz; yoksula yedirmeye önayak olmuyorsunuz; mîrâsı hırsla tutuyorsunuz. Malı pek çok seviyorsunuz." 89/Fecr, 17-20. Âdiyât sûresinde de insanın mala düşkünlüğü, kınama üslûbuyla dile getirilmiştir "Doğrusu o, malı çok sever." 100/Âdiyât, 8. "Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o öksüzü iter, kakar. Yoksulu doyurmaya ön ayak olmaz." 107/Mâûn, 1-3; Hâkka, 34. Cimrilik, inkârcı kâfirin vasıfları arasında sayılmaktadır "İnsanları diliyle çekiştiren, kaş ve göz işaretleriyle alay eden her fesad kişinin vay haline. O ki mal yığdı, onu saydı, durdu. Malının kendisini ebedî yaşatacağını sanır. Hayır, o Hutame'ye atılacaktır." 104/Hümeze, 1-4. "Mal toplayıp kasada yığanı!" 70/Meâric, 18 âyetinde de insanın mal hırsı, mal toplayıp yığma tutkusu, kınama üslûbuyla anlatılmaktadır. Mala düşkünlük, insanın doğasında vardır. "Mal canın yongasıdır" atasözü, bu âyetlerin tefsiri gibidir. İman ile olgunlaşmayan insanlar, dünya malına düşkün olurlar. Çünkü onlar için ne varsa, hep bu dünyadadır, ötesi yoktur. Onun için malı severler, helâl-haram demeden mîrâsa konarlar, başkalarının mîrâs hakkını dahi yemek isterler. İnsanın hep kendisini düşünmesi, mala düşkün olması çok çirkin bir şeydir. Elinde imkân varken fakiri düşünmeyen, yetime ikram etmeyen insanın Allah'tan ikram beklemeye hakkı yoktur. Allah, verdiği nimetlerle kulunu imtihan eder. Onun, Allah'ın verdiği nimetlerden, başkasına da yardım edip etmediğine bakar. İşte insan düşünmelidir ki, yoksul iken kendisi nasıl sızlanır, Allah kendisine az nimet verince nasıl gücenir, üzülürse; zenginlik zamanında ihtiyacı olanlara yardım etmeyince o âcizler, yetimler, yoksullar da kendisine gücenirler. Malının içinde onların gözleri kalır. O halde insan, Allah'ın âciz, yoksul kullarına ikram etmeli, onları kollamalıdır ki Allah da kendisine ikram edip onu kollasın. Çünkü Allah kullarının hareketlerini gözetlemektedir. Servet, nimet ve mevki bulunca başkalarını hiç düşünmeyen, hatta onları ezen, köle gibi kullanmak isteyen insanlar, bu yüzden helâk edilmiş olan zâlim kavimler gibi davranmış olurlar. Allah'ın, o zâlimlerin üstüne şaklayan kırbacı, bir gün bunların üstüne de şaklar. Mala değil; insana değer verilmelidir "sabah akşam Rablerinin rızâsını isteyerek, O'na yalvaranları kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk, senin hesabından da onlara bir sorumluluk yok ki, onları kovup da zâlimlerden olasın!" 6/En'âm, 52. "Nefsini sabah akşam, rızâsını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber tut onlarla beraber bulunmaya candan sabret. Gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın. Kalbini Bizi zikirden/anmaktan alıkoyduğumuz keyfine uyan ve işi, hep aşırılık olan kişiye itaat etme." Kehf, 28. Bu âyetlerde, yoksul insanlarla aynı mecliste oturmaya tenezzül etmeyen ve Hz. Muhammed yanına gelip kendisiyle konuşmaları için fakir insanları yanından çıkarmasını öneren kibirli insanların davranışı kınanmakta, Allah Rasûlüne, Allah'ın rızâsını isteyen fakir insanları yanından kovmaması, herkesin kendi yaptığından sorumlu olduğu bildirilmekte; Allah'tan gâfil, aşırı insanların keyfine uymaması emredilmektedir. Mekke döneminde inzâl olmuş olan bu âyetler, gururlu, zengin kâfirlerin düşünce ve davranışını anlatmaktadır. Münâfıkların mallarının ve çocuklarının çokluğuna imrenilmemelidir. Allah'ın o mal ve çocuklarla o kimselere mümkün ki, dünyada azâb edecektir. Yani çokça parası ve çocukları olanlar, mümkün ki bunlarla cehennem gibi azâb olmaktadırlar "Onların malları da, evlâtları da seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azâb etmeyi ve kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor." 9/Tevbe, 55 Mal, aslında kötü bir şey değildir. Hz. Peygamber'in "İyi adama iyi mal, ne güzeldir!" Ahmed bin Hanbel, 4/197 dediği rivâyet edilir. Fakat mal, çoğunlukla insanı gurura, kendini beğenmeye götürür. İşte malıyla gurura kapılan kimseler, çoğunlukla Allah ile ilgisini kesmiş gururlu, fakirleri kendilerinin kölesi sanan insanlardır. Mekke'de Allah Rasûlü'ne ilk iman edenler zayıf, ezilmiş tabaka, karşı gelenler ise zayıfları ezen şımarık, zengin tabaka idi. Medine'de de ona halk tabakası inanmış, ama genellikle mutlu azınlık grubu inanmamış, münâfıklık yapmıştır. Çünkü dinin prensiplerini, liderliklerini sürdürmelerine engel görmüşlerdir. Her insanın böyle olduğu iddia edilemez. Kuralların istisnâları olur. Şimdi, dini sömürü âleti gören komünizm, dinlerin çıkışı sırasında peygamberlere ilk defa kimlerin inandığını görmek istemiyor. Bütün peygamberlere önce fakir halk tabakalır inanmış, şımarık zenginler onlara karşı çıkmışlardır "Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görülen mü'minlere 'Siz, dediler, Sâlih'in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? Onlar da 'Evet, Doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız!' dediler." 7/A'râf, 75 âyeti bu tarihî gerçeği dile getirmektedir. Demek ki din, sosyal açıdan zenginlerin sömürü âleti değil; tersine fakir halkın sömürü tabakasına karşı kurtarıcısı ve savunmacısıdır. İslâm, servetin belli ellerde yığılmasını istememiş, halka yayılmasını emretmiştir. Hz. Peygamber zamanında halk tabakaları arasında sosyal denge sağlanmış, aradaki büyük farklar erimişti. Ama insan karakteri kolay değişmez. Zaman geçince insanların servet tutkusu yine üste çıkmış, yine mülkler, büyük sayıda köle ve câriye sahibi zenginler, ağalar ve ezilen geniş halk kütleleri görülmeye başlamıştır. Ne Emevî idaresini, ne Abbâsi idaresini, ne de Osmanlı idaresini, tam İslâm'ın ruhuna uygun örnek idareler olarak görmek mümkün değildir. İslâm, dengeli bir servet dağılımı istemektedir. Bu idarelerde denge mi vardı? Üç-beş zenginin köyünde ırgat olarak çalışan halk kütleleri, ya da onların zekâf ve fıtrasına bakan insanlar. Ne yazık ki bunlar, bu despotluklarını sürdürebilmek için İslâm'ı da kendi servetlerine kalkan yapmasını bilmişlerdir. Muâviye'nin, denge isteyen Ebû Zerr'i Şam'dan nasıl kovduğunu biliyoruz. İhtiraslı kişilerin iş başına gelişi, İslâm'ın rûhuna uygun idarenin kurulmasına engel olmuştur. Nasıl Arap müşrik ve münâfıkları, geleneklerini inanmalarına engel, daha doğrusu yönettikleri sömürü düzenine kalkan yapmış idiyseler. Mal, karakteri zayıf insanları çabuk bozar. Siyaset de öyledir. Ama sağlam karakter sahibi kişileri mal bozamaz. Bunların elinde mal, hayra vesîle olur. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Abdurrahman ibn Avf gibi kişileri servet bozmamış; onlar, servetlerini, dâvâlarının yayılmasına vâsıta kılmışlar, Hz. Ebû Bekir, fakirlik sınırına varıncaya dek malını Allah yolunda harcamıştır. İşte bu rûhu yaşatmaya çalışan nice şuurlu müslüman da, fakir düşünceye kadar mallarını Allah yolunda infak etmeyi prensip edinmişlerdir. Tamahkâr insanın elindeki mal ve evlât, kendisine azâptır. Çünkü öyleleri hep malın korunmasını düşünürler. Düşündükçe tamahları artar, düşmanları da çoğalır. Vicdânen rahatsız olurlar. Çünkü Allah'ın, kişiye malı ile azâb etmesi, malının kendisini huzursuz edip dertlere sokmasıdır. Evlâdıyla azâb etmesi de, evlâdının kendisine karşı gelmesiyle, çeşitli dertlere ve musîbetlere düşmesiyledir. İnsan çeşitli şekillerde evlâdından çeker. Şimdi insan şöyle düşünmeli Acaba sadece karnını doyurabilen orta halli bir insan mı mutludur, yoksa yüz yerde apartmanları, bahçeleri, arsaları, otomobilleri olan zengin mi? Sanıyorum orta halli, kanaatkâr insan daha mutludur. Çünkü onun taşıyacağı yükü yoktur. Ötekinin her apartmanı, her arabası, kendisine ayrı ayrı derttir, yüktür. Otomobilinin bozulması, kazâ yapması, çalınması; bahçesinin sulanmaması, ürün vermemesi; apatmanının kiracısız kalması veya kiracının kirayı ödememesi, ayrı ayrı dertlerdir. Malı, mal olarak düşünenler için bu böyledir. Ama malı Allah'ın rızâsını kazanmak için bir vâsıta, Allah'ın emâneti bilenler için mal dert olmaz. Onlar ellerinde oldukça malı Allah uğrunda harcarlar. Ellerinden çıkarsa "veren de Allah, alan da Allah" der, üzülmezler. İşte böyle "İyi insanlar için helâl mal, ne güzeldir!" Allah'ın Rasûlü şöyle buyurmuştur "Malın içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin; giyip eskittiğin; ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir." Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26 11 İslâm, mal yığmayı -ki buna "kenz" denir- hoş görmez. "Ve sana Allah yolunda ne infak edip harcayacaklarını soruyorlar. De ki 'Af yani ihtiyaçlarınızdan fazlasını veya helâl ve güzel olan şeyleri verin.' Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, düşünesiniz." 2/Bakara, 219. Nefsinin, çoluk çocuğunun ihtiyacından fazlasını fakirlere vermeyi, Hak rızâsına harcamayı öğütler. Ancak bütün varını yoğunu harcayıp başkasına el açacak duruma düşmek de doğru değildir. Nitekim "Allah Sizden bütün mallarınızı istemez. Eğer onları isteseydi de sizi sıkıştırsaydı, cimrilik ederdiniz ve bu, kinlerinizi ortaya çıkarırdı Allah'ın elçisine kin beslemeye başlardınız." 47/Muhammed, 36-37 âytlerinde de Allah'ın, mü'minlerden bütün mallarını vermelerini emrederek onları sıkıştırmak istemediği, çünkü böyle emrettiği takdirde nefislerin cimrilik zaafı ortaya çıkacağı belirtilmektedir. Mal, canın yongasıdır. İnsanın her şeyini harcaması kolay değildir. Ayrıca, bu durum, kişinin sıkıntıya düşmesine sebep olur. Bundan dolayı her şeyde dengeli, ölçülü davranmayı emreden İslâm, bu konuda da kolay olanı emretmekte, ihtiyaçtan fazlasını Allah için harcamayı öğütlemektedir. Peygamber de "Yanında bir mal bulunan kimse, önce kendi nefsine harcasın, bakımı kendisine âit bulunan kimselere ve böyle böyle derece derece akrabâya, sonra başkalarına harcasın!" Ebû Dâvud, Itk 9; Nesâî, Büyû' 84; Ahmed bin Hanbel, 3/305 İslâm, her konuda ifrâtı ve tefrîti, yani aşırılığı ve gevşekliği hoş görmediği gibi, infak husûsunda da orta yolu izlemeyi öğütler "Ve harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; harcamaları, bu ikisinin arasında dengeli olur." 25/Furkan, 67. İnfak iyidir, ama israf haramdır. Allah, Kur'an'da saçıp savurmayı yasakladığı gibi, avucu sıkı sıkıya kapayıp para yığmayı da yasaklamıştır. Kur'an, ihtiyaçtan fazla olan her şeyin verilmesini emretmiyor, tavsiye ediyor. Mü'minleri böyle gönül zenginliğine, cömertliğe, başkalarını düşünmeye teşvik ediyor. Herkes ihtiyacından fazlasını zorla değil; fakat gönül hoşluğuyla verirse ülkede fakir kalmaz, bunalımlar durulur. Gönüllerden gönüllere sevgiden köprüler kurulur. "...Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara acı bir azâbı müjdele! O gün, cehennem ateşinde bunların üzeri ısıtılır; bunlarla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır. 'İşte nefisleriniz için yığdıklarınız. Yığdıklarınızı tadın!' denilir." 9/Tevbe, 34-35. Altın ve gümüş, toplanıp yığılmak için değil; toplumda dağılıp iş görmek içindir. Para dolaşırsa iş yapar, çok kimsenin karnı doyar. Belli ellerde birikirse birkaç kişi doyar, büyük kesim aç kalır. Bu, Allah'ın istediği adâlete aykırıdır. İnsan ihtiyacını karşılamalı, ama fazlasını muhtaçlara vermelidir. Mal ve paranın belli ellerde birikimini önlemek için Kur'an zekâtı, sadakayı ve humusu emretmiştir. Toprak mülkiyeti, büyük ölçüde devlete bırakılmıştır. Hz. Peygamber insanlara ihtiyacından fazla nesi varsa olmayanlara vermesini emretmiş, bu sözünü o kadar tekrar etmiştir ki, dinleyen sahâbîler, hiç kimsenin, ihtiyaçtan fazla bir şey saklamaya hakkı olmadığını sanmışlardır Müslim, Lukata 18; Ebû Dâvud, Zekât 3, Tefsir, sûre 3; Nesâî, Zekât. Zekâtı verilmeyen malın, Kıyâmet gününde yılan olup sahibinin boynuna dolanacağına, ateş olup canına yapıştırılacağına dair hadisler mevcuttur Bz. Buhârî, Zekât 3, Tefsir, sûre 3; Nesâî, Zekât. Son zikredilen âyetler 9/Tevbe sûresinin 34-35. Âyetleri inzal edildiğıi zaman Allah'ın Rasûlü üç defa "Yuh olsun altına, yuh olsun gümüşe!" buyurdu. "Yâ Rasûlallah, öyle ise hangi mala sahip olabiliriz?" dediklerinde, şöyle buyurmuştu "Zikreden dile, huşû eden kalbe, dininize yardım edecek sâliha zevceye." Ahmed bin Hanbel, 5/366 "Kim sarı yani altın, beyaz yani gümüş bırakırsa onunla dağlanır." Bir adam öldü, gömleğinde bir dinar altın para, sarı lira bulundu. Peygaber ona "Bir dağlamadır" dedi. Bir başka adam öldü, gömleğinde iki dînar bulundu. Peygamber ona "İki dağlamadır" buyurdu Ahmed bin Hanbel, 1/101, 137, 138, 412, 421, 457; 2/356, 429, 493. İslâm âlimlerinin genel kanaatine göre zekâtı, sadakası verilen malı biriktirmekte bir sakınca yoktur. Yalnız, kişinin sadece kendisini ve zürriyetini düşünmesi doğru değildir. Malını topluma hayırlı işlerde kullanması, yastık altında ve hele bankalarda fâiz için saklama yerine, iş sahası açıp insanlara iş imkânları sağlaması, böylece toplum yararına üretim yapması uygun olur. Yoksa, insanın ihtirası tükenmez. Kişi milyarını trilyon, trilyonunun katirliyon yapmak ister. Bu da sosyal dengeyi bozar. Sonunda toplumda sosyal patlamalara yol açar. Toplumlara dünyevî cennet vaad eden komünizm ahtapotu neredeyse bir asır insanların en basit özgürlüğünü de elinden aldı. Allah korkusundan uzak kapitalizm de insanların gönlünden merhamet ve diğergâmlık duygularını sökmektedir. Tek çare, helâl kazanıp ihtiyacından fazla olanın bir kısmını, Allah için, gönül hoşnutluğuyla başkalarına verme prensibi getirmiş olan İslâm'ın rûhuna sarılmak ve onu uygulamaktır. Böylece insan çalışır, kazanır, kendisi yer, başkalarına da yedirir. Mutluluğunu başkalarıyla paylaşır. Kendi canı kadar başkalarını da düşünür. 12 Allah'ın bizim için seçtiği İslâm'ın yaşanmadığı, onun yerine çıkarcı insanların düzeni olan acımasız sömürücü kapitalizmin yaşandığı tüm ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de servetin % 80'ine % 20'lik nüfus sahip olurken ve istedikleri gibi harcarken, % 80'lik insan nüfusu da % 20 ile yetinmeye çalışıyor. Bu olayı şair şöyle dile getirir "Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul; Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; Yaşasın, kefenimin kefili kara borsa!" "Allah'ın, o kent halkından, Elçisine verdiği ganîmetler, Allah'a, Rasûlüne, akrabâ olanlara, yetimlere, yoksullara, yolcuya âittir. Tâ ki o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan dûlet olmasın." 59/Haşr, 7. Bu âyette geçen "dûlet" kelimesi, dal'ın ötüresiyle dûlet, üstünüyle devlet okunur, ikisi de aynı anlama gelir. Bazılarına göre ikisi arasında fark vardır Devlet; mal elde etmek, dûlet ise; savaş kazanmak anlamına gelir. Kimine göre de devlet, elde dolaşan şeyin adıdır. Dûlet ise masdardır, mal ve diğer güzel şeyi elde etmek anlamındadır. Aynı kökten müdâvele; elden ele dolaştırmak demektir 3/Âl-i İmrân, 140. "Tâ ki o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan dûlet olmasın." Hükmüyle Kur'an, gelirin hep belli ellerde toplanmasını engelliyor, onu geniş halk tabakasına yayarak sosyal adâletin temelini atmış oluyor. Bu âyet, devlet başkanına, servetin yaygınlaşması, fakirlerin de refaha kavuşturulması için meşrû tedbirler alma yetkisini vermektedir. Devlet başkanı, gerektiğinde bazı gelirleri sırf fakirlere tahsis edebilir. Hz. Ömer'in şöyle dediği rivâyet edilir "Eğer şu işimden, yani halîfeliğimden geride bıraktığım yıllar önümde olsaydı, zenginlerin fazla mallarını alır, muhâcirlerin fakirlerine paylaştırırdım." Taberî, Tarihu'l-Ümem ve'l-Mülûk, 4/226; et-Tefsîru'l-Hadîs 8/215. Hz. Ömer'in bu sözü, devletin, gerektiğinde fakirlerin ihtiyaçlarını gidermek üzere vergi koyabileceğini de gösterir. Asıl imana dayalı sosyal adâleti İslâm dini getirmiştir. Ama müslümanlar, onun getirdiklerinde işlerine geleni uygulamışlar, işlerine gelmeyeni bırakmışlardır. "Ey iman edenler, mallarınızı aranızda bâtıla doğru olmayan yollarla, haksız yere yemeyin. Kendi rızânızla yaptığınız ticaret olursa başka. Nefislerinizi de öldürmeyin. Doğrusu Allah, size karşı çok merhametlidir." 4/Nisâ, 29. Bu âyette, karşılıklı rızâya dayalı ticaretin dışında, insanların, birbirlerinin mallarını bâtıl yollarla yemeleri ve birbirlerini öldürmeleri yasaklanmaktadır. Tefecilik, kumar, rüşvet, gasb, çalma, hiyânet gibi hileli kazanç yollarının hepsi bâtıldır. Bu tür yollarla para kazanmak haramdır. Yalnız, kişinin çalışması, karşılıklı rızâya dayanan ticaret, hibe ve miras yoluyla elde ettiği mal helâldir. Ticaretin yasallığı, karşılıklı rızâya bağlıdır. Aldatma bulunan ve aldatmanın farkına varıldığı zaman taraflardan birinin râzı olmayacağı ticaret yasal değildir. “Aldatan kimse bizden değildir!” Müslim, İman 43, hadis no 164; Tirmizî, Büyû’ 74; İbn Mâce, Ticârât 36. Güvenilir, doğru tâcirin Kıyâmet gününde şehidlerle beraber bunacağını İbn Mâce, Ticârât 1 söyleyen Hz. Peygamber yalanın insanı cehenneme sürükleyeceğini İbn Mâce, Mukaddime 7, Allah nasip ettiği rızkı güzel, helâl yoldan aramayı İbn Mâce, Ticârât 2, başkasının satışına engel olmamayı Müslim, Büyû’ 4, hayvanların sütlerini memelerinde bekletip satmamayı Müslim, Büyû’ 4, gereksiz yere ticaret aracı ve komisyoncuların girmemesini emretmiş Müslim, Nikâh 51; İbn Mâce, Ticârât 15, vurgunculuğu kesin şekilde yasaklamıştır İbn Mâce, Ticârât 6, 16. “Dünya Hayatı, Dünya Malı Sizi Aldatmasın!” “Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla olan, öteyle olan bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya bağlayarak boynunda tasmaya, bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir. Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur. Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada "İslâm" insanı kendi zaaflarından korumak için devreye girmektedir. Din’in gâyesi, insanın “insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise “dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan uyarıcılardır. Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gâye edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez. Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya uydurmak isterler. Halbuki, âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden ibârettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma mücadelesi vermek cihad, Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak ibâdet içindir. Halkın sık sık iş ve aş derdinden sızlandığı, piyasadan şikâyet ettiği, geçim zorluğundan bahsettiği ve küçük harflerle de olsa zaman zaman kapitalist düzeni suçladığı gözlenmektedir. Hedefi belirsiz ve bilinçsiz bu tepki, dâvâ adamlarının dışındaki kuru kalabalık ve ortalama halk için, sessiz kitle ve edilgenlik kimliğinden sıyrılma yönüyle bir gelişme kabul edilmelidir. Haksızlığa karşı dilsiz şeytan rolünden, en azından kendi dünyevî menfaatini ilgilendiren konularda bile olsa, mazlumluğu kabul etmeyen, kendi cebine uzanan elleri sorgulayan, az da olsa direnen bir çizgi, halkın kolay güdülen kuru kalabalık olmaktan çıkıyor olması yönüyle sevindiricidir. Bu tepki, bilinçli dâvâ adamları, şuurlu müslümanlar açısından yeterli olmadığı gibi, çıkış noktası açısından doğruluğu da tartışılabilir. Onlar, kendisine değmediği müddetçe bin yıl yaşamasından rahatsız olunmayan yılanın kendi midesini ısırınca etrafı vâveylâya veren, zulmün sadece ekonomik problemler ve geçim sıkıntısı yönünü gören tek dünyalı, tek gözlü ve benmerkezci insanlar olamazlar. Onların tavrı ve tepkileri; sebep, metot, niyet ve eylem yönleriyle daha farklı, daha bütüncül ve daha diğergâm karakter arzetmelidir. Onlar, düşmanlığın sadece zâlimlere yönelik olması gerektiğini 2/Bakara, 193 bildiği gibi, zulmün de çok boyutlu ve en büyüğünün de şirk 31/Lokman, 13 olduğunu ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin “zâlimlerin ta kendileri” 5/Mâide, 45 hükmünün verildiğini ve fitneden eser kalmayıncaya ve din sadece Allah’ın oluncaya kadar mücâdele 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39 etmekle mükellef olduklarını bilir ve ona göre davranır. Mü’minler ve müslüman olduğunu iddia edenler açısından Sünnetullah Allah’ın yeryüzündeki değişmez yasaları, diğer insanlarla ilgili sebep sonuç ilişkisinden farklıdır. Allah, mü’minlere merhametinden dolayı, onlar kendilerini kontrol edip tekrar Hakka yönelsinler diye zaman zaman onlara şefkat tokatları atar. Rab ve Rahman isimlerinin tecellîsi, sevgisinin tezâhürü olarak onları uyarmak ve bazı cezalarını âhirete bırakmamak için ve ibret alsınlar diye dünyevî belâlar ve sıkıntılar verir. “Başınıza gelen her musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz günahlar yüzündendir. Bununla beraber Allah, çoğunu da affeder.” 42/Şûrâ, 30 “Kim Benim zikrimden Kur’an’dan, namazdan, Allah’ı hatırlayıp anmaktan yüzçevirirse, şüphesiz onun için dar bir hayat, geçim sıkıntısı vardır.” 20/Tâhâ, 110 Midelerin açlığı önemli olsa da, gönüllerin gıdasızlığı çok daha mühimdir. Esas tehlike, âhiret azâbıdır. Dünyadaki sıkıntıların bir kısmı, zaten imtihan gereğidir. “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma fakirlik ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı davrananları müjdele.”2/Bakara, 155. Esas kriz, iman ve ahlâk krizidir. Bunun da günümüz müslümanları açısından temel sebebi, âhiretten fazla dünyaya önem vermek, dünya-âhiret dengesini bozmak, yani dünyevîleşmektir. Allah, merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını hatırlatmaktadır “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 31/Lokman, 33 “Dünya”ya, ister yakın hayat’, âhiretin önündeki hayat’ diyelim; isterse ednâ’ kökünden alarak en âdi, en değersiz, en iğreti en basit hayat’ diyelim; o insana ait istekler, arzular, şehvetler, uzun emeller ve bitip tükenmek bilmeyen hayaller olduğuna göre, gönül ile Allah sevgisi ve O’na itaat arasına perde olan her şey “dünya” sayılabilir. Akıllı insan, Allah sevgisi ile gönlü arasına girerek perde ve engel olabilecek bu imtihan dünyasına dikkat etmeli, aldanmamalı; onu kulluk bilinciyle değerlendirmelidir. Esas hayat, sonsuz hayat, en hayırlı hayat; sonraki hayatımız, yani âhirettir. Dünyada ekilenin orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını âhiret bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için hazırlanmalıyız. “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy” sözü gibi, “...Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış!” sözü de Kur’an ve sünnetin dünya konusundaki değerlendirme ve tavsiyelerine terstir; bunlar bazen hadis diye takdim edilmektedir, Kütüb-i Sitte’de böyle bir hadis rivâyeti yoktur. Bazı insanlar da “Allah, nimetlerini kulu üzerinde görmekten hoşlanır” şeklindeki hadis rivâyetini, kendilerini gurur ve kibire, lüks ve isrâfa yönelten haramları nimet diye takdim ederek, farkında olmadan da olsa, davranışlarıyla Allah’a ve Rasûlüne iftira atma gibi büyük bir yanlışa düşebilmektedir. Bu hadisle cimrilik, malı gerektiği şekilde kullanmama, sadece biriktirmekten hoşlanma kınanmış olmakla birlikte; nimeti Allah yolunda ve meşrû bir şekilde kullanmak tavsiye edilmiştir. Ama unutulmak istenen “nimet” tanımıdır. Esas nimet; İslâm’dır, takvâdır, yardımlaşmadır, kötü değil; iyi örnek olmadır. Allah, her şeyden önce bu nimetleri kulu üzerinde görmek ister. Dünya bir aynadır. Aynanın rengi, büyüklüğü, çukur ve tümsekliğine, arkasındaki sırların dökülüp dökülmediğine göre şekil aldığı/yansıdığı, görüntüleri farklılaştırdığı görülür. Bir şeyin önemi, fazileti veya fenalığı, başka bir şeyle mukayese yapılarak anlaşılır. Dünya konusundaki değersizlik, kendi başına ifâde edilirse yanlış olur. Dünya, Allah’ın imtihan alanı olarak yarattığı ve nice muhteşem sanatlarını sergilediği bir alan olduğu gibi; insanın da halifesi olduğu, sınav yeri olan, helâl nimetlerinden istifâde edileceği, imar ederek gelişme ve kalkınmalarda bulunulacağı bir yerdir. Dolayısıyla kötü ve değersiz değildir. Ama âhiretle karşılaştırıldığında durum değişir. Âhiret devamlı ve dünyadaki eksik ve olumsuzlukların olmayacağı sonsuz bir mutluluk yeri olduğundan, âhirete göre dünya önemsizdir. Dünyayı değerlendirmede âhiret inancı temel ölçüdür. O yüzden âhirete inanmayanlar, onu başka bir şeyle karşılaştırma imkânından mahrum oldukları için veya yoklukla ölüm, onlar için yok olmaktır karşılaştırdıklarında câzip gelmekte ve dünyayı yalancı cennet gibi kabul etmektedirler. Dünyanın zemmi, başlı başına bir hayır değildir. Her konuda olduğu gibi dünya konusunda da ölçü “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek”tir. Eline geçmediği, sahip olamadığı için dünyayı kötüleyip tahkir eden kişi, erişemediği ciğere “pis” diyen kedi gibidir. Aslında eleştirisi, sevgisinden ileri gelmektedir. Yine, dünya, eline geçtiği halde, zaman akıp gidiyor, zamanla birlikte sahip olduğu dünyalıklar da azalıyor, eriyor diye teselli bulmak için kızdığından dünyayı kötülemek, dünyaya bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Makbul olan tahkir, Allah için, Allah sevgisinden, âhiret sevgisinden ileri gelendir. İnsanın, Allah’ın mağfiretine, muhabbet ve ibâdetine engel olduğu için, dünyanın zarûrî işlerinin, kendisini uhrevî güzelliklerden alıkoyduğu için veya cennetin güzelliklerine nisbetle dünyayı basit görmek, makbul olan bakıştır. Nasıl ki, Hz. Yusuf’la güzel/yakışıklı bir adam karşılaştırılsa, çirkin göründüğü gibi, dünyanın kıymet verilen güzellikleri de cennetin güzellikleriyle mukayese edildiğinde “hiç” hükmündedir. Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibâret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat oyun ve eğelenceden ibâret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş. İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibâret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar! bitmez. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arkaplandan koparılamaz. Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depolayamazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır makinesi alınca ister istemez deterjan, yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda bulunma gibi düşünceler, makine alır almaz, artık aklınızın ucundan bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. Tv, radyo, kasetçalar, bilgisayar, kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak getiriyor, düşünmek yetecektir. İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına kendinden maddî yönden öndekilere bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor “Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp” mı? O da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde yaşıyoruz? Tüketim hastalığının mikrobu, moda, âdet, “ele güne karşı”, “iyi ama, herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve elbisesinin değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi oturma odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki hayat boyu hiç kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının fuarı rolünü üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta fiyakalı olsun yeter; insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden çağdaş olabilir mi, ne dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında yemek yenildiği halde, odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve gösteriş olsun diye yemek odası olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse... En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, sahâbe belki hayat boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler olduğundan, modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun sanallığını, eşyaya daha çok sahip olmada başkalarına ulaşılmaz fark atma imkânsızlığının ıstırabını yaşıyor. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu gelmiyor, ihtiyaçlar! tükenmiyor; âhirete yatırım yapamadan insan ölüp gidiyor. Sadece moda için dökülen parayla neler yapılmaz? Hangi müslüman hanımın evindeki gardrobda boş yer vardır, buna rağmen alma isteği azalıyor mu dersiniz? Çeyizler, düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar... Kimileri için olmazsa olmaz ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, meselâ kitaba yatırılsa, vücudu zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para, neler olur dersiniz? Eşya, para kötü bir şeydir demiyoruz. Eşyanın, maddenin, paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil; insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibâdeti... engelleyen tv. başta olmak üzere medya ve reklâmlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada varoluş gâyesini düşünemiyor. Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında düğümleniyor; gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Sahâbe birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bunlar. Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek müslüman için sözkonusu değildir. “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri bunlarla müjdele.” 61/Saff, 10-13. İki yol var Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız Ya nefsimiz, veya Rabbımız. Ya geçici menfaat, veya dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun! Çocuk Cennet Kokusu veya Düşman/Fitne... Âile hayatının dinimizdeki büyük önemi acaba nedendir? Sadece erkek ve kadın, birbirlerini tamamlasınlar diye mi? Birbirlerinin maddî ve manevî ihtiyaçlarını gidersinler diye mi? Helâl yoldan dünyevî zevk ve huzura kavuşsunlar diye mi? Evet, bütün bu saydıklarımız önemlidir. Önemlidir ama, yeterli değildir. İslâm'da evlenmenin, âilenin teşvik edilmesi, sadece bunlar için değildir. Âilenin esas sebep ve hikmetlerinden belki en önemlisi nesildir, çocuk dünyaya getirmek ve yetiştirmektir. Ümmetin sayıca ve keyfiyetçe büyüyüp güçlenmesine sebebiyettir. Dünyada gereksiz ve hikmetsiz hiçbir ittifak mevcut değildir. Bu dünya hikmet dünyası ve sebepler âlemidir. Ne gökten elma yağar, ne yerden insan biter. Meyve için ağaca, çocuk için evlenmeye ihtiyaç vardır. İnsanlar, bu İlâhî kanuna uydukları, yani evlendikleri takdirde, nasiplerinde de varsa, kendilerine çocuk ikram ediliyor. Dünyaya imtihan için gönderilen ve hiçbir şey bilmeyen bu minnacık misafirin emrine, Allah, onun anne ve babasını veriyor. O küçük yavruya anne ve babasını hizmetçi kılıyor. Bu hizmetçiler için bu küçük insan, bir yönüyle lütuf, bir başka yönüyle azap vesilesidir. Çocuk, ebeveyni için bir lütuftur. Çünkü onlar, Allah'ın bu nârin, nazlı ve cennet adayı sevimli yaratığına yaptıkları hizmet için, aynı zamanda sevap kazanıyorlar. Küçük bir bebek, hele insanın kendi çocuğu olunca, eve ve âileye büyük bir huzur, mutluluk ve neşe katıyor, âilenin temellerini sağlamlaştırıyor. Bununla birlikte, çocuklarına baktıkları, yedirip içirdikleri için ebeveyne bunlar sadaka oluyor, anne-baba bu yüzden sevaba giriyor. Hayatında bir tek ihtiyaç sahibinin dahi yüzünü güldürmemiş en cimri bir insan bile, çocuklarına yaptığı masraflar dolayısıyla sadaka sevâbına nâil olur. Çocuk yine bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde tebliğ ve irşad şerefinden hisse sahibi olur. O çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden bir pay alır, sevâbına ortak olurlar. Bir nevi ölümsüzleşir hayırlı evlât yetiştiren ebeveyn, sevap kazanmaya öldükten sonra da devam eder; akan, sürekli bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk. Çocuk, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira ebeveyni o İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince dikkat etmedikleri takdirde, onun işleyeceği günahlardan sorumlu tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebilir. "Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır." 66/Tahrîm, 6 "Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir fitne/sınavdır." 64/Teğâbün, 15. Her konuda olduğu gibi, âile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah rasülü'nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur "Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden idare ettiğiniz kimselerden sorumlusunuz." Buhârî, Cum'a 11; Müslim, İmâre 20 İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok âile içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, âile içinde geçer. Onun en çok sevdiği, inandığı, güvendiği ve özendiği ideal tip, anne ve babadır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu âilenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş âilelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret azâbının dâvetçileridir. Çocuk dünyaya gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına ezan okunacak ve kamet getirilecek. Müslümanlar, bin dört yüz senedir bu sünneti yaşarken bir kısım geri zekâlılar, "bir günlük çocuk, ezanı duyar mı? Ne anlamsız şey bu yapılan?" diyorlardı. Ama günümüz ilmi, bir günlük çocuğun değil; ana karnındakinin bile duyduğunu söylüyor. "Duyduğu kelimeler, şuur altına yerleşir" diyor. İşte biz, bir günlük çocuğun kulağına ezan okuyoruz. "Allahu Ekber = En büyük Allah'tır diyoruz. Çocuk büyüyünce yöneticilerin "en büyük benim" sözüne kanmasın, en büyük olanın ne futbol takımları, ne mal-mülk ve para, ne makam, ne şan olduğunu, dünyaya adım attığı gün idrâk etsin ve fıtratı bozulmasın diye ezan okuyoruz. Allahu Ekber'le adım atılan dünyaya, cenaze namazında yine Allahu Ekber'le vedâ edileceğinden; bu iki kapı arasındaki yolculukta her konuda en büyük olanın Allah olduğu bilinci yer etsin istiyoruz. Peygamber Efendimiz "Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Anne babası onu yahûdi, hıristiyan veya mecûsî hatta müşrik yapar." Buhârî Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25 buyuruyor. "Müslüman yapar" demiyor. Çünkü çocuk zâten müslüman. Onun içindir ki İslâm dini, dünyadaki bütün çocukları müslüman kabul eder. Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Biz, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğumuz gibi çocuğun fıtratında getirdiği İslâm'ı bozacak etkenlerden korumamız gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, âileden aldığı eğitimdir. Çünkü âiledeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. Okullar, daha çok öğretim yeri olsa bile terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde âilede kazanılabilir. Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine yazılan yazı gibidir. Âile hayatı, tarafları günahlardan sakındırmak için büyük bir vesiledir. "Onlar kadınlarınız sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise durumundasınız." Bakara sûresi, 187 Kadın ve erkek, müstakil olarak yarımdır, eksiktir, çıplaktır. Bu eksikliklerini birbirleriyle tamamlayacaklardır. Kadın ve erkeğin bu yardımlaşmayı şuurla ve helal yollarla yerine getirmeleri gerekmektedir. "İyilikte ve takvâda Allah'ın yasaklarından sakınma üzerinde yardımlaşın. Günah işlemekte ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın cezâsı çetindir." 5/Mâide, 2 Erkek olsun, kadın olsun her insanın dünyaya gönderiliş hikmeti, Kur'ân-ı Kerim'de "ibâdet" olarak açıklanıyor. İbâdet, yani kulluk yapmak, Allah'ın emirlerine uygun bir hayat geçirmek. İşte bu gâyenin gerçekleşmesinde karı-koca birbirine yardımcı olacak, sevgilerini ispatlayacaklardır. Öyle ki, beraberlikleri ve mutlulukları, ölümle son bulmasın; ebediyyen devam etsin. Âilenin temel görevi, neslin çoğalmasına ve onların iyi yetiştirilip İslâm terbiyesiyle eğitilmesine imkân sağlaması ve eşlerin birbirlerine yardımcı olup ihtiyaç ve eksiklerini gidermeleri, birbirlerine sevgi, huzur ve sükûn sunabilmeleridir. Yalnız, unutulmamalıdır ki, bu dünya, âhiretin tarlası olduğuna göre, âile hayatından bu dünyada alınan rahat ve lezzet, ancak bir çekirdek hükmündedir. O çekirdek, gerektiği gibi beslenir, büyütülürse âhirette saâdet ağacı olacak ve en mükemmel meyvelerini o âlemde verecektir. Cennet, bu dünyadan ne kadar yüce ise, o âlemde mü'min kadın ve erkeklerin bir arada âilece bulunmaktan alacakları zevk ve mutluluk da bu dünyadakinden o kadar mükemmeldir. Âilenin bu kadar önemli olmasından dolayı, dinimiz yuva kuracak gençlerin, birbirlerinin dinî ve ahlâkî durumlarını araştırmalarını emretmiştir. Peygamberimiz, eşlerin seçiminde geçici özelliklerden, fizikî güzelliklerden çok, inanç bütünlüğünün, olgun iman zenginliğinin ve ahlâkî soyluluğun tercih edilmesini ısrarla tavsiye etmiştir. Onun için, tevhîdî iman sahibi müslümanlar, kendileriyle yuva kurmayı düşündükleri eş adaylarında birinci özellik olarak sağlam bir imanı şart görmelidirler. Ana-Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri Ana-Babanın çocuklarına karşı görevlerini, bir başka deyişle çocuğun anne ve babası üzerindeki haklarını şöyle özetleyebiliriz 1- Güzel isim Doğumunun ilk gününde veya en geç yedinci güne kadar çocuğa güzel bir isim verilir Bkz. Buhârî, Akika 1, Edeb 108; Müslim, Fezâil 62. "Siz, kıyamet gününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız; öyleyse güzel isimler seçin." Ebû Dâvud, Edeb 70 Örnek insanlarla bağı koparılamayan nice insanımız, çocuğuna isim koyarken örnek almasını arzuladığı başta peygamberler olmak üzere sahabe ve kâmil insanların isimlerini, peygamber ve sahabe hanımlarının isimlerini asırlardır çocuklarına koymayı görev bilmişlerdir. 2- İyi terbiye Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında zikredilir Bkz. İbn Mâce, Edeb 3. Çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insanî ve ahlâkî faziletleri, sosyal kural ve davranışları, hepsinden önemlisi tevhidî inanç ve İslâmî değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca meslek ve hüner sahibi olabilmesi için ana babanın tüm imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri gerekir. Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana babanın çocuğuna bırakacağı "en güzel miras" olarak nitelendirilmiştir Tirmizi, Birr 33. 3- Evlendirme Ana babaya ait olan neslin korunması görevi, büluğ çağına gelen evladın bir yuva kurmasına imkân hazırlanmasıyla yerine getirilmiş olur. Evlenme çağına gelmiş olan çocuğun fazla bekletilmeden evlendirilmesi gerekir. Mâzeretsiz olarak bunun ileri yaşlara ertelenmesi neticesinde doğabilecek birtakım kötü sonuçlardan ana baba da sorumlu olur. Peygamberimiz'den rivâyet edilen bir hadiste bu husus vurgulanmaktadır "Çocuk büluğa erince babası onu evlendirsin; aksi halde çocuk günah işleyebilir, onun bu günahı babaya da ait olur." İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd, Beyrut, 1403/1983, s. 159 4- Eşit muâmele Aralarında herhangi bir ayırım yapmaksızın çocuklarına karşı eşit davranmak, ana babanın başlıca görevlerinden biri ve aynı zamanda çocuğun da tabii hakkıdır Bkz. Müsned IV, 269. Çocukların kız-erkek, büyük-küçük, öz veya üvey olması sonucu değiştirmez. "Allah'tan korkun ve çocuklarınız arasında adâleti gözetin." Buhârî, Hibe 12-13, Şehâdet 9; Müslim, Hibât 13. Ebeveyn, çocuklarına karşı gösterdiği sevgi, şefkat ve ilgide de adâletli olmaya çalışmalıdır. Anne baba, iradesini aşan duygularda -bir çocuğunu daha çok sevmek gibi- bunu diğer çocuklarına hissettirmemeye çalışmalı ve davranışlarında eşitliği gözetmelidir. Aksi halde, kardeşlerin birbirini kıskanması ve birbiri aleyhinde olumsuz bazı duygu ve düşüncelere kapılması kaçınılmazdır. Bu temel görevlerin yanında ebeveynin diğer görevlerini de şöyle sıralamak mümkündür Tahnîk Yeni doğan bebeğin, henüz ana sütünü tatmadan önce hurma, bal vb. tatlı bir besin ezilerek bununla damağının oğulması. Müslim, Tahâret 101 Kulağına ezan okuma Bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına da kaamet okunur Müsned VI, 391; Ebu Davud, Edeb 108; Tirmizi, Edâhi 17 Akika kurbanı Doğumun yedinci günü, yahut daha sonraki günlerde şartlarına göre kurban kesilerek eşe dosta ikram edilir. Sünnet hıtân Doğumunun ilk gününden büluğ yaşından önceye kadar bir zaman içinde çocuk sünnet ettirilir. Saçını tıraş edip ağırlığınca sadaka vermek Doğumunun yedinci günü çocuğun saçı tıraş edilir ve bunun ağırlığınca gümüş ya da altın tutarında para veya mal sadaka olarak verilir. Bütün bunların yanında unutulmamalıdır ki, çocuğa sevgi, şefkat ve anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en belirgin özelliğidir. İslâm eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha önceden anne veya baba adayını seçerken başlaması gerektiği hususunda görüş birliği içindedir. Çocuğu, sağlıklı, ahlâklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmek, ancak çok erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye almakla mümkün olur. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az çok ifâde edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey, tevhid inancıdır. Nitekim Hz. Peygamberimiz'in "Çocuklarınıza önce 'Lâ ilâhe illâllah' cümlesini anlamıyla birlikte öğretin." şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir İbn Mahled, s. 142; İbn Kayyim, s. 158. Allah inancı, küçük çocuklara onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve bağlanma duygularını geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da aşılamak, bu sûretle değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir. Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da geliştirilmesi gerekir. Namazın öğretilmesi ve emredilmesi, âile reisinin de bunda devamlı olması Kur'an-ı Kerim'de özel olarak açıkça zikredilmiştir 20/Tâhâ, 132. Peygamber Efendimiz'in, çocuklara yedi yaşında namazın öğretilip kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe cezâlandırılmalarını tavsiye eden hadisleri Ebu Davud, Salat 25; Tirmizi, Mevâkît 182 bu konuda başta anne babalar olmak üzere müslüman eğitimcilere ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara namazın dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi kazandırılması, bunlardan uygun olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi, onların gelecekteki müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda unutulmamalıdır ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve ikna gibi pedagojik metotları esas alır. Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem anlaşılmazdır, hem de yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde onun müslümanca eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır. Ana-Babanın En Büyük, En Kutsal Görevi Çocuklar, Çocuklar, Çocuklar! İslâm'ın âile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu davranışlarıyla ispatlamalıdır. Hz. Peygamber, torunlarını sevdiği bir sırada, bir Ârâbî/bedevînin, on çocuğu olduğunu, fakat bunlardan hiçbirisini sevip öpmediğini belirtmesi üzerine, Rasülullah'ın "Allah senin kalbinden merhameti çekip almışsa ben ne yapabilirim?!" Müslim, Fezâil 64 buyurması, İslâm'ın çocuk sevgisine verdiği önemin örneklerinden biridir. Çocukların, dinî dinin içine giren ilmî, ahlâkî ve meslekî bakımdan eğitilip öğretilmesi, ebeveynin en önemli ve en zor görevidir. Çocuk eğitiminde şu dört şeye özellikle dikkat edilmelidir 1- Büyükler, çocukları, önemsiz ve anlamaz küçük yerine koymayıp; aksine kendileri empatik davranarak onların seviyesine inmeli, onların eğitimi sırasında çocuk olduklarını daima göz önünde tutmalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz "Çocuğu olan, onunla çocuklaşsın." buyurmuştur. 2- Çocuklara daima uygun bir dille doğru, tutarlı ve yararlı bilgiler verilmelidir. Bu görev, ebeveynin belli başlı dinî ve kültürel konularda bilgili olmalarını gerektirir. Çocuklara, her şeyden önce Allah'ı ve Rasülünü sevdirip güncel itikadî sapmalardan koruyabilecek tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşedebilmek şarttır. Sonra, şu başlıklar altındaki temel bilgiler verilmelidir a- İtikad ve ibâdete dair müslüman için zorunlu bilgiler, b- Ahlâk ve muâşeret kuralları, edep ve terbiyeyle ilgili hususlar, c- Kur'an bilgisi; Kur'an' ı okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi için gerekli bilgiler, d- Çocuğun gelecekte geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve uygun olan bilgiler. Anne-baba, bunları ya bizzat vermeli, yahut kendi aslî görevi olan çocuğunu eğitip öğretmek konusunda, kendine bir vekil tutmalı, ehil ve emin kimselere bu ilimleri verdirmelidir. 3- Ebeveyn, çocuklarına her yönüyle örnek olabilecek bir hayatı yaşamaya çalışmalıdır. Aksi halde, sözleriyle telkin etmiş olduklarını davranışlarıyla yalanlamış olurlar. Çocuk da daha çok gördüklerinden, örneklerden etkileneceğinden eğitim başarısız olacak, çocukta da karakter bozuklukları ortaya çıkacaktır. 4- Çocuklara karşı hoşgörüyü, onları şımartacak, serkeşleştirecek bir noktaya kadar götürmek, doğru olmadığı gibi; çocuğun şahsiyetini kazanmasına engel olacak, onu âsîleştirecek veya arsızlaştıracak şekilde katı bir disiplin uygulamak da uygun değildir. Ebeveyn, bu konularda daha çok terğib ve terhib imrendirme ve özendirme ile sakındırıp caydırma yöntemlerini kullanmalıdır. Kadının En Saygın, En Mübarek Konumu; Annelik Dinimiz ve fıtratımız anneye çok büyük bir yer vermiştir. Normal olarak erkeğin, kadına göre bazı konularda önceliği olduğu halde, annenin babadan daha öncelikli ve daha faziletli olduğunun sırrı buradadır. Kadın, erkeği faziletçe geçmek istiyorsa, anne olmalıdır. Yalnız, unutulmamalıdır ki, anne olmak, sadece çocuk dünyaya getirmekle olmaz. Çocuğuna sahip çıkmakla, onu güzelce yetiştirmekle annelik tamamlanmış olur. Babanın hakkı, dinimizde "bir" iken; annenin hakkı "üç"tür. Cennet, babaların değil; annelerin ayakları altına serilmiştir. Annelikle ilgili olarak, günümüzde giderek artan çalışan kadının, ne kadar annelik yapabildiği ve yapabileceği sorusu da önemlidir. Anne işte, çocuk kreşte. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına ana okulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne ve baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz. Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır "Biz de Mûsâ ve kardeşine; 'Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. Ey Mûsâ, size uyan mü'minleri zaferle müjdele!' diye vahyettik." 10/Yûnus, 87 Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde, evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır. Mekke döneminde, İslâm'ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı olarak tek kurum vardı "Erkam'ın evi." Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit ve mektep görevi yapıyordu. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve kontrolünden tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan bir kale idi. Mescid, sadece ma'bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da görür Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı, irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur, misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek "dâru'l-erkam" tipli cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir. Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini ihyâ etmeleri ve evlerinin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah'ın evi haline getirmeleri Kur'ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır. Hakkıyla edâ edilen namaz, insanı her türlü hayâsızlıktan ve kötülüklerin tüm çeşitlerinden alıkoyar 29/Ankebût, 45. Bu namaz okulu, mal ve parayla imtihanı kazanacak yeteneği kazandırdığı gibi, öğrencisine atalarının taptıkları putları terk etmesini de öğretir 11/Hûd, 87. Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi kaybettiğimizden belli. Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise toprağın gülü; o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz "Sahipsiz nesillerin çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!" Evlerimizi ihmal etmenin cezâsını çekiyoruz. Demek ki, işe namazdan ve evden başlamak gerekiyor. Evlere kapanıp o mekânları mezar haline getirmenin tam zıddıdır bu. Namazı kılınıverip ondan kurtulmak değil; namazı ikame edip onunla kurtulmak, evi otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını tatminden önce, ruhları doyurup huzura kavuşmanın yoludur bu. "Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez." 13/Ra'd, 11. Çevre şartlarını bahane ederek "alternatif" isteyen kimseler için samimiyet testidir bu. Evlerden iyi alternatif mi olur? Ev, yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm'ı öğrenip öğreteceğimiz ve hâkim kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir, okullarımızdır, cephelerimizdir, kalelerimizdir. Kitle imhâ silâhlarıyla evler devamlı bombardımana tâbi tutulmakta, evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini televizyonlar tâyin etmektedir. Müslümanların evleri, mescide ve okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye, otel ve lokantaya benziyor. Herhangi bir sahâbînin evi ile günümüzdeki müslümanın evi o kadar farklı ki!... Günümüzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini ayırdetmek çok mu çok zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde âile bireylerinin birbirleriyle sağlıklı iletişim içinde olabilecekleri mümkün mü? Bilgisayarın başında binlerce kilometre uzaktakilerle kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki yakınlarıyla devamlı uzaklaşmakta. Her şeyin kolayını, basitini seçen günümüz insanı, görev bilincini yitirmiş, sadece hak ve özgürlüklerinin peşinde sonu gelmeyen koşu içinde yıpranıyor. Müslüman olmanın gereğini düşünmeyen kişi, cennetin ucuz, hatta bedava geleceğini umuyor. Hiçbir bedel ödemeden Allah'ın rızâsına tâlip oluyor. Birinin eteğine yapışarak cenneti garantiye almak, çocuğunu başkalarına emânet ederek kolay yoldan yetişmesini beklemek bunun göstergesi. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını başkalarına havâle ederek sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden, çocuğunu kimlerin eline bıraktığını bile düşünmüyor. Âile, toplum eğitimi yaptırarak, kişiyi toplum hayatına hazırlayan sevgi, saygı, şefkat, fedakârlık ve birlik ocağıdır. Âile yuvası okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah'a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır. Anne sütünün yerini hiçbir mamanın tutamadığı gibi, gerçek ananın öğretmenliğinin yerini de, hiçbir anaokulundaki öğretmen tutamaz. Âilelerinde İslâm'ı hâkim kılamayanların; sokaklarını, işyerlerini, toplum ve devletlerini hayra doğru değiştirip dönüştürmeleri beklenemez. Toplumu İslâmlaştırmanın, saâdeti bu asra taşıyıp İslâmî toplum oluşturmanın küçük örneği ve aşaması âile hayatıdır. Âile, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek; liderliği, otoriteyi, disiplini, mes'ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı, cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak âilede öğrenir. Kadınıyla erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın, ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okuldur âile. Anne-baba, bir taraftan öğretmeni, diğer yönden öğrencisidir bu okulun. Çocuk, hatta bebek, sanıldığı gibi sadece öğrenci değildir; minicik yapısına bakmadan ana-babasına çok, ama çok şeyler öğretir, çok ama çok değerler kazandırır. Çocuk bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde tebliğ ve irşad şerefinden hisse sahibi olur. O çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden pay alırlar, sevabına ortak olurlar. Bir nevi ölümsüzleşir hayırlı evlât yetiştiren ebeveyn, sevap kazanmaya öldükten sonra da devam eder; akan, sürekli bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk. Çocuk, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira ebeveyni o İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince dikkat etmedikleri takdirde, çocuklarının işleyeceği günahlardan onlar sorumlu tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden veya onların bezlerine ayırdıkları masrafı, temizliklerine gösterdikleri önemi dinlerine göstermediklerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebilirler. "Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır." 66/Tahrîm, 6 "Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir fitnedir/sınavdır." 64/Teğâbün, 15. Her konuda olduğu gibi, âile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah Rasûlü'nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur "Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden idare ettiğiniz kimselerden sorumlusunuz." Buhârî, Cum'a 11; Müslim, İmâre 20 İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok âile içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, âile içinde geçer. Çağdaş tüm pedagoglar, "altı yaşa kadar çocuğun karakteri nasılsa, ondan sonraki yaşantısında fazla ekleme yapılmadan aynı izler devam eder" görüşünde birleşirler. Bu sebeple, ilk yıllardaki eğitim ve terbiye, hayâtî ve hayat boyu önem taşır. Çocuğun en çok sevdiği, inandığı, güvendiği ve özendiği ideal tip, anne ve babadır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu âilenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş âilelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret azâbının dâvetçileridir. Anne-babanın fiilen öğretmenliği, çocukları doğar doğmaz başlamaktadır. Çocuk dünyaya gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına ezan okunacak ve kamet getirilecektir. Müslümanlar, bin dört yüz senedir bu sünneti yaşarken bir kısım geri zekâlılar, "bir günlük çocuk, ezanı duyar mı? Ne anlamsız şey bu yapılan?" diyorlardı. Ama günümüz ilmi, bir günlük çocuğun değil; ana karnındakinin bile duyduğunu söylüyor. "Duyduğu kelimeler, şuur altına yerleşir" diyor bilim. İşte ana-baba, bir günlük çocuğunun kulağına ezan okuyor. "Allahu Ekber = En büyük Allah'tır" diyor. Çocuk büyüyünce yöneticilerin "en büyük benim" sözüne kanmasın, en büyük olanın ne futbol takımları, ne şarkıcı veya artistler, ne mal-mülk ve para, ne makam, ne şan olduğunu, dünyaya adım attığı gün idrâk etsin ve fıtratı bozulmasın diye, ezan okuyarak tevhid eğitimi veriyor. Allahu Ekber'le adım atılan dünyaya, cenâze namazında yine Allahu Ekber'le vedâ edileceğinden; bu iki kapı arasındaki yolculukta her konuda en büyük olanın Allah olduğu bilinci yer etsin isteyeceklerdir. "Dünyaya gelen her insan, İslâm fıtratı üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahûdi, hristiyan, mecûsi farklı bir rivâyete göre veya müşrik yapar." Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264. Fıtrat, Allah'ın, mahlûkatını, kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. "İslâm", yahut en azından "İslâm'a yatkınlık" anlamı taşır. Fıtrat, ruh temizliği, Hakkı benimseme yatkınlığı, olumlu yetenek ve meyiller olarak da tanımlanır. Fıtrat hadisindeki "...sonra ebeveyni onu yahûdi, hristiyan... yapar" ifâdesi, çocuklardaki temiz yaratılışın ve iman yatkınlığının çocuk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli olduğunu, dolayısıyla eğitimin önemini göstermektedir. Hadisteki bu ifâde, çocuğun İslâm fıtratı üzerinde sağlıklı bir yapı sürdürmesinin, ya da fıtratı bozulup çeşitli bâtıl dinlerle hastalıklı, ârızalı bir hayatın sebebi olarak sadece anne ve babayı gösteriyor. Çevre şartları denilen şey, aslında ana-babanın oluşturduğu, bilinçli veya bilinçsiz tercih ettiği ortamlardır. Çocuğu yönlendiren okul ve medya da yine ebeveyn tarafından seçilip rızâ gösterilmektedir. Hadiste "ebeveyni müslüman yapar" denilmiyor. Çünkü çocuk zâten müslüman fıtrat üzere dünyaya gelmiş. Onun içindir ki İslâm dini, dünyadaki bütün çocukları müslüman kabul eder. Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Anne-baba, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğu gibi, öncelikli olarak çocuğunun fıtratında getirdiği İslâm'ı bozacak etkenlerden, câhiliyyenin şirk ve isyan mikroplarından çocuğunu koruması gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, âileden aldığı eğitimdir. Çünkü âiledeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. İnanç, terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde ancak âilede kazanılabilir. Tek rabbım Allah'tır deyip insanların da içinde bulunduğu tüm evreni terbiye edenin ve eğitme hakkına sahip olanın Allah olduğunu kabul eden müslüman, bu inancının sonucu olarak Rabbânî ilke ve prensiplere uymak zorundadır. Kendini ve ehlini ateşten korumak zorunda olan 66/ Tahrim, 6 insanın temel görevi, Allah'ı tek rab kabul edip O'na kulluk yapmak, çoluk çocuğunu da Rabb'ın terbiyesi ile yetiştirmektir. Tevhid, Allah'ı tek rab ve tek ilâh kabul etmek demek olduğuna göre, eğitim konusunda da ilâhî prensiplere ters ilke, anlayış ve uygulamaların tevhid-i tedrisat kapsamına girse de tevhidî tedrisata, meşrû şeriata uygun eğitim kapsamına girmediği kabul edilmelidir. Unutulmamalıdır ki, hakka; hangi oranda olursa olsun bâtılın karıştırılması, o sentezi hak olmaktan çıkarır. Tevhidin en küçük bir küfür ve şirkle beraber bulunması mümkün değildir. Hak görüntüsüne bürünmeyen, içinde cüz'î doğrular barındırmayan bâtılın zararı daha sınırlı ve izâle edilmesi daha kolaydır. Her doğan Allah'ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir, yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır. Bütün insanlar hanif olarak yaratılmakta, sonra fıtrata müdahale eden şeytan veya onun temsilcileri onları bozmaktadır. İnsanlığın şirk ve isyan bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın fıtrî saflığına dönüşü, takvâ ile en güzel olana uyulması, ilâhî prensip ve İslâmî rehberliğe ulaştırmak için İslâmî eğitim şarttır. "Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun." Abdürrezzak, Musannef IV/ 334 Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma yeteneği ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse âilesi -kendi eliyle direkt olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahûdi, hristiyan, ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah'a inanmak ve O'na kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah'a karşı gelmek demektir. Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu olan kendi ana-babalarına yapacakları bedduâları haber veriyor "O gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken 'Vah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e itaat etseydik!' diyecekler. Yine şöyle diyecekler 'Ey Rabbımız! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize ana-babamıza ve diğer büyüklerimize itaat ettik de onlar bizi dalâlete yanlış ve sapık yola götürdüler. Ey Rabbımız! Onlara bize verdiğin azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle rahmetinden uzaklaştır." 33/Ahzâb, 66-68 Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı? Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında zikredilir Bkz. İbn Mâce, Edeb 3. Çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insanî ve ahlâkî faziletleri, sosyal kural ve davranışları, hepsinden önemlisi tevhidî inanç ve İslâmî değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca meslek ve hüner sahibi olabilmesi için ana-babanın tüm imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri gerekir. Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın çocuğuna bırakacağı "en güzel miras" olarak nitelendirilmiştir Tirmizi, Birr 33. Bütün bunların yanında unutulmamalıdır ki, çocuğa sevgi, şefkat ve anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en belirgin özelliğidir. İslâm eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha önceden anne veya baba adayını seçerken başlaması gerektiği hususunda görüş birliği içindedir. Çocuğu, sağlıklı, ahlâklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmek, ancak çok erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye almakla mümkün olur. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifâde edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey, tevhid inancıdır. Nitekim Hz. Peygamberimiz'in "Çocuklarınıza önce 'Lâ ilâhe illâllah' cümlesini anlamıyla birlikte öğretin." şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir İbn Mahled, s. 142; İbn Kayyim, s. 158. Allah inancı, küçük çocuklara onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve bağlanma duygularını geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da aşılamak, bu sûretle değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir. Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da geliştirilmesi gerekir. Namazın öğretilmesi ve emredilmesi, âile reisinin de bunda devamlı olması Kur'an-ı Kerim'de özel olarak açıkça zikredilmiştir 20/Tâhâ, 132. Peygamber Efendimiz'in, çocuklara yedi yaşında namazın öğretilip kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe cezâlandırılmalarını tavsiye eden hadisleri Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizi, Mevâkît 182 bu konuda başta anne-babalar olmak üzere müslüman eğitimcilere ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara namazın dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi kazandırılması, bunlardan uygun olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi, onların gelecekteki müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda unutulmamalıdır ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve iknâ gibi pedagojik metotları esas alır. Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem anlaşılmazdır, hem de yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde onun müslümanca eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır. İslâm'ın âile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu davranışlarıyla ispatlamalıdır. Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Gecesini gündüzüne katıp, "çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?" diye planlar, programlar yapmalıdır. Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engeller anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline bırakmaz, müsâade etmez, gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl davranınca yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla kendini ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını seven ana-baba, çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz yummaz. Teslim etmez kâfirlerin ve küfrün eline en kıymetli varlığını. Sahip çıkar İlâhî emânete, birinci işi o olur, her şeyden önce gelir onları müslümanca yetiştirmek. Çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi verir; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatır, her konuda şuurlandırmaya çalışır, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretir ve sevdirir ona. Her konuda çeşit çeşit güzel kitaplar yazılıyor, nice konular araştırılarak hazır lokma haline getirilip kitap, dergi, CD diye sunuluyor. Evlât terbiyesi, çocuk eğitimi konusunda da onlarca kitap var; sorumlu ebeveyn alıp okur, nasıl terbiyeyi emrediyordu İslâm, öğrenir, tatbik etmeye çalışır. Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz” diyor. Eğitim konusunda en önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Çünkü, çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır. Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan daha fecisini mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı; Çağdaş ana-baba ise âhiretini. Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı; şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma gömüyorlardı; şimdikiler ise daha çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban ediyor çocuklarını. Çocuklarımızı sevmek ve onların geleceğini düşünmek, dünyadaki vazifelerimizin en güzelidir. Çocuklar, büyüklerin yaşama sevincidir, umutlarıdır, gelecekleridir. Unutmayalım ki sevgi bedel ister, fedâkârlık ister. Anne ve babaya emânet edilen varlıkların her yönden yetişmesi emânet edilenlerin sorumluluğundadır. Öğretmenleri, kitapları, çevreyi seçmek, kendi görevinde onlardan yardım beklemek, asli görevi bir süre için vekillere devretmektir. Unutmamalıyız ki, hiç bir kişi ve kurum, anne babanın yerini tutamaz. Herkes istiyor ki, “filan hoca, filan kuruluş benim çocuğumu eğitsin, yetiştirsin, ben de maddî masrafları karşılayayım. Emâneti başkasına devrederek zahmetsizce sorumluluğumdan kurtulayım. Ben işimle gücümle uğraşırken başkalarının yetiştireceği çocuğumdan dünyada ve âhirette faydalanayım.” Ana-babalık, çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevi ölçüler ön plandadır. Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak, uğraşmayı, direkt ilgiyi istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında çocukla nasıl uğraşsın? Bu mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci değil; sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta. Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup, kafa ve kalbini ihmali, kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama şunu da unutmayalım Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme kurallarıyla doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin doldurulması gibi, abur cuburların okunması da insanı hasta eder. Bazı ana-babalar, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet bilincine sahip olmasını, güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Halbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş oluyor. Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders kitaplarının eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz, imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü imanı olanın imkânı da vardır. Müslüman, çevre şartlarını aşamayan, zamanın çocuğu, şartların mahkûmu değildir, olamaz. Samimi ise, mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır. Hz. Âişe'ler, Ümmü Seleme'ler, Fâtıma ve Zeyneb'ler nerede, hangi okulda yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları idi. Eski âlimlerin biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin ilk hocalarının babaları olduğunu görüyoruz. Çocukla en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve en önemli terbiyeci, eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren, Rabbini tanıtacak, dinini sevdirecek olan önce anne, sonra babadır. Bu büyük görevleri yerine getirecek olanların, önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekmektedir. Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın gölgesi de doğru olmaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz. Kendi eteği tutuşmuş bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim, çok yönlü ehliyet ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan, İslâm'ı ve naklî ilimleri ana hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde yaşanılan toplumu da çok iyi tanımak, sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve tedrîcîliği, eğitim metotlarını, insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi, yani çocuk eğitim ve terbiyesini temel düzeyde de olsa bilen ve uygulayabilen bir seviye gerektirmektedir. Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana-babaları yetiştiren ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır. Kadının en saygın, en mübârek konumu, anneliktir. Dinimiz ve fıtratımız anneye çok büyük bir yer vermiştir. Normal olarak erkeğin, kadına göre bazı konularda önceliği olduğu halde, annenin babadan daha öncelikli ve daha faziletli olduğunun sırrı buradadır. Kadın, erkeği faziletçe geçmek istiyorsa, anne olmalıdır. Yalnız, unutulmamalıdır ki, anne olmak, sadece çocuk dünyaya getirmekle olmaz. Çocuğuna sahip çıkmakla, onu güzelce yetiştirmekle annelik tamamlanmış olur. Babanın hakkı, dinimizde "bir" iken; annenin hakkı "üç"tür. Cennet, babaların değil; annelerin ayakları altına serilmiştir. Annelikle ilgili olarak, günümüzde giderek artan çalışan kadının, ne kadar annelik yapabildiği ve yapabileceği sorusu da önemlidir. Anne işte, çocuk kreşte. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına ana okulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne ve baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz. İnsanları Allah'ın dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar ve hantal yapılanmalar yerine, ciddi, özgür ve özgün alternatifler oluşturmak gerekmektedir. Neler Yapılabilir? "Koca", aynı zamanda "hoca" olmalı; evin reisi, liderliğini evde imamlık yaparak da yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven ana, onun cehennemde yanmasına rızâ göstermediğini ispat etmelidir. Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir. Ebeveyn, çocuklarına her yönüyle örnek olabilecek bir hayatı yaşamaya çalışmalıdır. Aksi halde, sözleriyle telkin etmiş olduklarını davranışlarıyla yalanlamış olurlar. Çocuk da daha çok gördüklerinden, örneklerden etkileneceğinden eğitim başarısız olacak, çocukta da karakter bozuklukları ortaya çıkacaktır. Çocuklara karşı hoşgörüyü, onları şımartacak, serkeşleştirecek bir noktaya kadar götürmek doğru olmadığı gibi; çocuğun şahsiyetini kazanmasına engel olacak, onu âsîleştirecek veya arsızlaştıracak şekilde katı bir disiplin uygulamak da uygun değildir. Ebeveyn, bu konularda daha çok terğib ve terhib imrendirme ve özendirme ile sakındırıp caydırma yöntemlerini kullanmalıdır. Müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri, beden ve sağlık eğitimleri ve giderek cinsî eğitimleri, insan ilişkileri ve iktisâdî eğitimleri verilebilir. Hiç değilse, bu konularda ehil ve güvenilir kişilerin eserleri tâkip edilebilir. Çocuğa fazla bilgi yüklemekten çok, onu kişilikli bir müslüman olarak yetiştirip sevgiye dayalı eğitmek daha önemlidir. Kur'an öğrensin, hâfızlık yapsın diye dinden, Kur'an'dan nefret ettirmek yerine; dinini öncelikle sevsin, Allah, Kur'an ve peygamber sevgisi alsın, âhiret bilincine ve köklü bir imana sahip olsun denmelidir. Temizlik ve âdâb-ı muâşeret, terbiye ve nezâket de ihmal edilmemelidir. Âile eğitiminde anne-babanın, ağabey ve ablanın tâkip edecekleri belli başlı metotlar olarak şunlar sayılabilir Örnek olma, uygun örnekler seçip gösterme, güzel çevre seçimi, çevreyi uygun hale getirme ve uygun çevrelerle ilişki kurma, olaylar üzerinde, durumlar ve eşyalarla ilgili ortak gözlem yapma ve yaptırma, çocukları etkin ve özgün düşündürme, pratik zekâ çalışmaları, yaparak ve yaşayarak uygulamalı öğrenme yöntemleri, gerektiğinde ölçü ve sınırları iyi tesbit edilmiş ödüllendirme ve cezâlandırma, öğüt verme. Bütün bunların yanında, küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah'a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi, her çeşit kötü alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Oyun ve oyuncak konusunun önemi eğitim açısından faydaları gözden uzak tutulmamalı, sevgi ve paylaşma zevki verilmelidir. Helâl-haram ayrımını aşılarken, haram lokmadan uzak şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır. İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç verilmeli, medyanın zararlarından ve bilgi kirliliğinden korunabilmelidir. Bir yandan cihad sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp vermek yerine, balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev şuuru aşılanmalıdır. Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn, yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından Cumartesi ve Pazar günleri, hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir. Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir. Bir mahallede 5-10 velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları için alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi olmadıklarındandır, diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin sancısını duyan insanlar birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir. Zâten Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak beklenmemelidir. Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Her akşam, okul, TV., sokak gibi çocuğu etkileyen tüm etkenler ana-baba tarafından gözden geçirilmeli, özellikle şirk unsurları en hassas ölçüyle tespit edilip izâle edilmeli, yerine tevhîdî özellikler geçirilmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine yazılan yazı gibidir. Çocuklara, her şeyden önce Allah'ı ve Rasülünü sevdirip güncel itikadî sapmalardan koruyabilecek tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşedebilmek şarttır. Sonra, şu başlıklar altındaki temel bilgiler verilmelidir a- İtikad ve ibâdete dair müslüman için zorunlu bilgiler, b- Ahlâk ve muâşeret kuralları, edep ve terbiyeyle ilgili hususlar, c- Kur'an bilgisi; Kur'an'ı okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi için gerekli bilgiler, d- Çocuğun gelecekte geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve uygun olan bilgiler. Anne-baba, bunları ya bizzat vermeli, yahut kendi aslî görevi olan çocuğunu eğitip öğretmek konusunda, kendine bir vekil tutmalı, ehil ve emin kimselere bu ilimleri verdirmelidir. Haydi evlerimizi mescid; yani ma’bed, kurs, mektep ve okul yapmaya! Çocuk Öldürme Yasağı Çocukların korunması hususundaki Kur'anî tahdid ve tedbirlerden biri de çocuk öldürme yasağıdır. Eski çağlardan beri bütün dünyada, çeşitli şekillerde mevcut olan çocukların, gençlerin putlara kurban edilmesi, zâlim tâğutlar tarafından erkek çocuklarının öldürülmesi, câhiliyye devri insanının kızlarını geçim sıkıntısı ve büyüyünce hayâsızlık/fâhişelik edip kendi yüzünü kızartacağı gibi endişelerle diri diri toprağa gömmesi sözkonusu olmuştur. Bu meş'um gelenek, cahiliyye devri Araplarında da yaygın şekilde mevcuttu. Kur'ân-ı Kerim bu müessif tatbikata birçok kereler temas eder. Bir kısım âyetler, bu âdetin tarihten çekildiğine dikkat çekerek ta Hz. Musa zamanında Firavun tarafından Yahûdilere uygulandığını haber verir. Bu uygulamada yeni doğan erkek çocuklar öldürülüyor, kızlar sağ bırakılıyordu 2/Bakara 49; 7/A'râf 127, 141; 14/İbrâhim, 6; 28/Kasas 4; 40/Mü'min, 25. Kur’an-ı Kerim, câhiliye devri Araplarında mevcut çocuk öldürme âdetine de âyetlerinde yer verir "Böylece putlara hizmet edenler, puta tapanların çoğunu helake sürüklemek, dinlerini karmakarışık etmek için çocuklarını öldürmelerini, onlara iyi göstermişlerdir" 6/En'âm, 137. Erkek ve kız her iki cinsten çocukları "fakirlik" korkusuyla öldürtüp, kızları da "ar" düşüncesiyle diri diri toprağa gömdüren bu geleneğin İslam'ın bidâyetlerine kadar canlı ve de yaygın bir şekilde geldiğini gösteren pek çok rivâyet mevcuttur. Bunlardan biri İslam'la şereflenmezden önce, kendi eliyle 12 kızını diri diri toprağa gömmüş bulunan Kays İbnu Asım'la ilgilidir. Müslüman olduktan sonra suçunu itirafla Hz. Peygamber bu günahtan kurtulma çaresi olup olmadığını sormuştur. Bir diğer durum Sa'sa'a İbnu Naciye'nin rivâyetiyle sergilenmektedir Bu hayırsever zengin, Hz. Peygamber müracaat ederek, Müslüman olmazdan önce 360 tane çocuğu satın almak sûretiyle ölümden kurtardığını, bu amelinin manevî mükâfatının ne olacağını sormuştur. Kur'an-ı Kerim, çeşitli bahane ve şekiller altında kıyamete kadar devam edecek olan bu tatbikatla ciddi şekilde mücadele eder. Bunu bir-iki örnekle görelim 1- Şu âyet-i kerimede en büyük haramlar sayılırken, çocuk öldürme, üçüncü sırada gösterilmiştir "De ki Gelin size, Rabbinizin haram kıldığı şeyleri söyleyeyim O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anayababaya iyilik yapın, yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, -sizin ve onların rızkını veren biziz- "Gizli ve açık" kötülüklere yaklaşmayın, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Allah bunları size düşünesiniz diye buyurmaktadır." 6/En’âm, 151. İsrâ sûresinde de çocuk öldürme fiili "büyük hata" olarak tavsif edilmiştir 17/İsrâ, 31. 2- Çocuk öldürenlerin büyük hüsrana uğrayacakları haber verilir "Beyinsizlikleri yüzünden körükörüne çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri -Allah'a iftira ederek- haram sayanlar mahvolmuşlardır. Onlar sapıtmışlardır. Zaten doğru yolda da değildirler." 6/En'âm, 140 3- Kadın ve erkeklerle yapılan bey'atlarda çocuk öldürmeme şartı konur. "Ey Peygamber! İnanmış kadınlar Allah'a hiçbir ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, başkasının çocuğunu sahiplenerek kocasına isnadda bulunmamak ve uygun olanı işlemekte sana karşı gelmemek şartıyla sana bey'at etmek üzere geldikleri zaman onları kabul et, onlara Allah'tan bağışlama dile. Doğrusu Allah bağışlayandır, acıyandır" 60/Mümtehine 12. 4- Öldürme yasağını sıkça tekrar etmiştir Gerek yukarıda kaydettiklerimiz ve gerekse "Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman" mealindeki âyeti Tekvir 8-9 ile iki ayrı yerde geçen ve "Fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin, sizi de, onları da rızıklandıran biziz" İsra 31; En'am 151 mealindeki âyetleri Kur'an-ı Kerim'in her tarafına serpiştirilmiş olarak, bu yasağı sıkça hatırlatmaktadır. Zamanımızda, birkısmı dahilî, birkısmı haricî sebeplerden hasıl olan iktisadî sıkıntıları ve -tamamen muhayyel olan- müstakbel açlık tehlikelerini önlemek bahanesi dile getirilmek sûretiyle Malthuscu iddiaların rengine büründürülen ve aslında dıştan gelen siyasî baskılardan kaynaklanan ve dünyanın her tarafında tatbikatı yaygınlaştırılmaya çalışılan ve nüfus planlaması, aile planlaması, doğum kontrolü gibi değişik adlarla munis gösterilmeye ve meşru kılınmaya çalışılan "modern çocuk öldürme metodları" Kur'an-ı Kerim'de ifâde edilen yasak sınırının dışına çıkmaz. Âyetlerde Firavunlarca "mü'minleri zayıf kılmak" için işlendiği bildirilen bu cinâyetlerin "fakirlik korkusu" kılıfına büründürülmüş şekliyle mü' minler tarafından benimsenebileceğine işaret edilmekte ve bu tuzağa düşülmemesi için "fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin" emri tekrar edilmiş olmaktadır Hızır'ın Öldürdügü Oğlan Mevzumuz icabı temas etmemiz gereken bir âyet, Hz. Hızır'ın öldürdüğü bir oğlanla ilgili. Daha önce de temas ettiğimiz üzere, Hz. Hızır' la Hz. Musa aleyhisselam beraberce seyahat ederlerken bir oğlana rastlarlar ve Hz. Hızır hiçbir zâhirî sebep yokken oğlanı öldürür. "...Yine gittiler; sonunda bir erkek çocuğa rastladılar. O hemen onu öldürdü. Mûsâ Bir cana karşılık kısas olmaksızın mâsum bir cana mı kıydın? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın!’ dedi. O Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?’ dedi." 18/Kehf, 74-75 Zâhiren bizce de "kötü bir şey" olan bu öldürme vak'asının sebebini Hızır aleyhisselam, arkadaşlığının sonunda Hz. Mûsâ'ya şöyle açıklar "Oğlana gelince, onun anababası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korkmuştuk. Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik." 18/Kehf, 80-81. Âyette geçen gulam kelimesi, Arapça'da, büluğa ermemiş çocuk yani sabiy manasında kullanıldığı gibi, büluğa ermiş delikanlı manasına da kullanılır. Türkçemizde "oğlan" kelimesi de aşağı yukarı bu manadadır. "Oğlan çocuğu" demedikçe, büluğa ermiş kimse de oğlan kelimesi ile kastedilir. Âyette geçen gulam'ı her iki manada da anlayan alimler mevcuttur. Ancak "cumhur" denen çoğunluk, âyetteki gulam'la "büluğa ermemiş çocuk"un kastedildiği görüşüne zahib olmuştur. Buradaki gulam, büluğa ermiş bir kimse olduğu takdirde küfrü ve isyanı sebebiyle öldürülmüş olması problem çıkarmaz. Ancak, ekseriyetin anladığı üzerine, gulamdan murad, büluğa ermemiş biri ise, istikbalde işleyeceği cinâyet sebebiyle öldürülmüş olması şer'î ahkâm bakımından son derece mahzurludur. Çünkü çocuk, âmmden öldürme cinâyetinde bulunsa bile, kendisine kısas yoluyla ölüm cezası vermek mümkün olmadığı gibi, ilerde işleyeceği, muhtemel ve muhayyel bir suç sebebiyle onu öldürmek hiç mümkün değildir. Bu vak'anın izahı özetle şöyle yapılır Şeriatın hakikatı Allah'ın emridir. Hızır da, Hz. Musa'nın sorusu üzerine, bunu kendiliğinden değil, Allah'ın emriyle yaptığını söylemiştir. Nitekim, bu izah karşısında, ilm-i zahire tabi insanların temsilcisi durumunda olan Hz. Musa ikna olduğu için sükut etmiş, itiraz etmemiştir. Hz. Hızır aleyhisselam ise, "ilm-i ledün", "ilm-i batın", "ilmü'lgayb" gibi değişik isimlerle ifâde edilen geçmiş ve geleceğe şamil bir ilme sahiptir. Bu ilim, Hz. Musa gibi ilm-i zahir ehlince meçhuldür. Bu ilim, kesble elde edilemez, mevhibe-i İlâhîdir. Hızır aleyhisselam bu ilme sahiptir. Kıssada kaydedilen diğer vak'alar da Hz. Hızır'ın hususiyetini göstermiştir. Öyle ise, ilm-i zahire sahip şeriat tebliğcisi Hz. Musa nazarında çirkin addedilen bir amel, ilm-i batına sahip Hızır nazarında çirkin değildir. Üstelik, öldürme vak'asını anlatan Hızır "ben" zamirini kullanmıyor, "biz" diyor. Yani şahsî bir tasarrufu değildir. Yapılan izahın Hz. Musa'yı ikna etmiş olması da bu iki şeriatın aslında birbirine muhalif olmadığını ifâde eder 13 Çocuk düşürmek ve kürtaj çocuk aldırma Evliliğin gâyelerinden birisi ve belki en başta geleni, neslin devamı, müslümanların çoğalmasıdır. Bu yüzden gebeliği önlemenin tamamen serbest/mubah olmadığı vurgulanmıştır. Bununla birlikte, meşrû bir sebebe bağlı olarak, çocuk istemeyen çiftin, karşılıklı rızâ ile doğum olmasın diye tedbir alması câizdir. Alınan tedbirlerin en eskisi ve Hz. Peygamber zamanında tatbik edileni azildir. Azil, birleşmenin sonuna doğru erkeğin çekilmesi ve erlik suyunu dışarı akıtmasıdır. Sahâbeden Câbir'in ifâdesiyle Kur'ân-ı Kerim nâzil olurken sahâbe azli tatbik ederlerdi; bunu yasaklayan bir âyet nâzil olmadı Buhârî, Nikâh 96; Müslim, Talâk 26, 27. Rasûlullah'a azlin hükmü sorulduğu zaman bunu men etmedi; ancak, Allah'ın dilediği zaman çocuğu yaratacağını, buna engel olunacağının düşünülmemesini ifâde buyurdu Buhârî, Büyû' 109; İbn Mâce, Nikâh 30. Çocuğu aldırmak veya ilkel usullerle düşürmek azle benzemez. Azilde henüz vücuda gelmemiş bir varlığın oluşmasını engelleme söz konusudur. Burada ise, hem bir insan çekirdeğinin imhâsı, hem de ana hayatının tehlikeye düşürülmesi bahis konusudur. Düşürme ile aldırma kürtaj arasındaki fark, ananın sağlığı yönünden önemlidir. Her ikisi de câiz olmamakla beraber düşürmede ananın hayatı tehlikeye girdiği için sakıncası daha da büyük olmaktadır. Uzman ve müslüman bir doktorun, anayı kurtarmak için ceninin alınmasına karar vermesi halinde zarûret prensibi işler ve bu takdirde çocuğu almak câiz olur. Doğum Kontrolü Doğumun kontrol altına alınması, nüfusun çoğalmasının sınırlandırılması, istenmeyen gebeliğin önlenmesi amacıyla uygulanan ve siyasî, iktisadî, demografik, tıbbî, ahlâkî, sosyal ve dinî yönleri bulunan bir kavram. Âile plânlaması, nüfus plânlaması gibi yaygın adlandırmalarla yapılan doğum kontrolü, eski çağlardan beri uygulanmasına rağmen, esas olarak ondokuzuncu yüzyılda Batı Avrupa'da doktrin olarak ortaya atılmış ve hızla bütün dünyaya yayılmıştır. En eski eserlerde bile bu konuya dair bilgiler bulunmaktadır. Tarih boyunca hangi millet veya dinden olursa olsun insanlar, "gebeliği önleme metodları" üzerinde durmuşlardır. Ancak yirminci yüzyılda dînî ve ahlâkî bakış açılarının değişmesi, ve teknolojinin ilerlemesi sayesinde, doğum kontrol yöntemleri ve araçları bütün kitlelere yaygın bir hareket haline gelmiş; serî ve çok sayıdaki doğum kontrol aracı üretimi ve bunların serbestçe satılması ve alınması, koruyucu hekimliğin gelişmesi, doğum kontrol ilâçlarının çoğalmasıyla, bu hareket geniş çapta uygulanır olmuştur. İngiliz iktisat profesörü ve Anglikan rahibi Thomas Robert Malthus 1766-1834 1803'te yayımladığı, "Nüfusun Toplumun Gelecekteki Gelişmesi Üstündeki Etkileri Konusunda Deneme" adlı eserinde; kıt kaynaklarla, sınırsız ve artan nüfusun ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağını düşünerek, insan nüfusunun artmasıyla kaynakların tükenebileceğini, bunu önlemek için çoğalmayı geçim kaynaklarına göre ayarlamak gerektiğini ve doğumu teşvik edici bütün tedbirlerden kaçınmak ve "fakirler yasası''nı ortadan kaldırmak gerektiğini ileri sürdü ve cinsel perhizle doğum kontrolünü başlattı. O'na göre bu yasa, "bir başak veren toprağı iki başak verir duruma getirmeden" halkı çoğalmamaya teşvik ediyordu. Nüfus artışının işsizlik, düşük ücret, yani yoksulluk demek olduğunu fakirler öğrenmeliydi. Malthus'un bu fikirleri, kitabı yayınlandığı yıllarda rağbet görmesine rağmen, teoride kalmıştır. Ancak daha sonraları Yeni Malthusçuluk veya Malthusçuluk adı verilen doktrin ile bu teori, sadece cinsel istekleri önlemeyi öğütleyen bir teori olmaktan çıkarak, gebeliği önleyici tedbirler üzerinde durdu ve giderek uygulanır oldu. "Doğumun isteyerek kontrol altına alınması" diye tanımlanan Malthusçu doktrin, uzun süre ahlâka aykırı ve hatta şeytanca bir öğreti gözüyle bakılmasına ve tabiata aykırı olduğu öne sürülerek tanrı tanımazlarca da kötülenmesine, hayli gürültü koparan Annie Besant davasına 1877 rağmen, sonunda İngiltere'de kesin olarak kabul edilmiştir. Bu akım, özellikle dinlerin büyük tepkisine yol açtı. En sert şekilde Katolikler ve Komünistlerce eleştirildi. Papalar ve rahipler, doğum kontrolünü Allah'ın işine karışmak şeklinde değerlendirdiler. Komünistler de, zenginlerin, servetlerini paylaşmamak için nüfusun çoğalmasını istemediklerinden bu hareketi başlattıklarını söylediler. 1798'de Amsterdam'da ilk klinik açıldı. Sonra bu hareket Birleşik Amerika'da genişleyerek yayıldı. İlk doğum klinikleri burada açıldı. 1916 Gebeliği önleyici her türlü tedbir ahlâki sayıldı. Bu hareket de giderek dînle ilgisiz bir alan oluşturdu. Çeşitli doğum kontrol yöntemleri gelişip yaygınlaşmadan önce dinlerde "azl" metoduyla gebeliği önleme bilinmekteydi. Yahûdiler ve hristiyanlar ve sonra da müslümanlar, istenmeyen gebeliklerin önlenmesinde azl metodunu uyguluyorlardı. Doğu dinlerinde de azl metodu uygulanıyordu. Encyclopedia Britannica, "Birth control", III, 705; Moye W. Freymann, Encyclopedia Americana, "Birth control", mad., IV/4-7; Eski Ahit, Tekvin, 22/15-17; Ebu'l-Ala Mevdudi, İslâm Nazarında Doğum Kontrolü, İstanbul 1967; M. Esad Kılıçer, "İslâm'da Âile Planlaması", Dergisi XXIV, Ankara 1981, 494 vd.; Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, İstanbul 1983, 176-178. Türkiye'de 1967'de çıkarılan Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'a göre "nüfus planlaması, fertlerin istedikleri sayıda ve istedikleri zaman çocuk sahibi olmaları" şeklinde tarif edilmiştir. Bu husûsun gebeliği önleyici tedbirlerle sağlanacağını belirten kanun maddesi, tıbbî zaruretler dışında gebeliğin sona erdirilemeyeceğini hükme bağlamıştır. Nüfus planlaması, fertlerin arzularına, karı-koca arasındaki anlayışa bırakılmıştır. Yine de devlet, sağlık ve nüfus siyasetiyle, koruyucu hekimliğin yaygınlaştırılması ve kürtajın serbest bırakılmasıyla, doğum kontrolü konusunda çok ileri kararlar almış, hatta kürtaj meselesi ABD ve Batı ülkelerinde dahi hâlâ yoğun olarak tartışma konusu olmasına rağmen bizde hemen uygulamaya konularak bu konularda zaten yeterince cahil ve bilgisiz olan halkın yanlış yönlere sürüklenmesine sebep olunmuştur. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu UNİCEF, Dünya Sağlık Teşkilatı WHO ve diğer çeşitli bakanlık ve üniversite araştırma ve raporlarında özellikle geri kalmış ülkelerde fakir anne adayı kadınların ve bebek ölümleri oranının çok yüksek olduğu tespit edilmiştir. Yine, kürtaj dolayısıyla ölen, sakat kalan kadınlar da önemli bir yekün teşkil etmektedir. Tıbbi kontrol, beslenme yetersizliği, işsizlik gibi sebepler âile plânlaması ihtiyacını karşılamadığı halde, annelerin, cahilce yollarla, zararlı ve ilkel usullerle doğum kontrolü uyguladıkları, her yıl yarım milyon kadının öldüğü ve bir milyon civarında çocuğun annesiz kaldığı belirtilmiştir. Geri ülkelerin fakir sınıflarında cinsellik, gebelik, gebelik süresince nasıl hareket edileceğine dair çok eksik ve yanlış bilgilenme vardır. Gebe kadınlar yeterince beslenmemekte ve ağır işlerde çalıştırılmaktadır. Ardı ardına doğum yapılarak toparlanmasına fırsat verilmemekte veya çok küçük yaşlarda gebe kalınmakta; yine, çocuk aldırmanın mubahlaştırılması sonucu fuhuşta artışlar olmaktadır. Öte yandan, her yıl yüzlerce sahipsiz çocuğun sokağa terkedildiği görülmektedir. İslâm dini, kürtajı kesinlikle cinâyet olarak kabul etmiştir. Aynı şekilde, insana zarar verici her çeşit tıbbî müdahaleyi, kısırlaştırmayı doğum kontrolünün dışarıdan zorla yaptırılmasını da yasaklamıştır. Doğum kontrolü uygulanmasının çeşitli sebepleri vardır 1. Güvenlik endişesi, gelecek korkusu, açlık ve yoksulluk sorunu. 2. Devletin, nüfusun artması veya azalması üzerine, doğumları teşviki veya sınırlandırılmasını sağlaması. 3. İstenmeyen gebelikler. 4. Doğumu mümkün en iyi şartlara ertelemek arzusu. 5. Çok çocuğun rahat yaşamayı engelleyeceği, ancak ekonomik yönden rahatladıktan sonra çok çocuk yapmayı istemek. 6. Hastalıklar Hastalıkların çocuğa da geçeceği düşüncesi. AIDS, Verem vs. 7. Câriyenin çocuğu olursa, azad edileceği yani satılamaması düşüncesi. Bu sebep, İslâm hukukunun uygulandığı zamanlarda geçerlidir. 8. Fazla çocuğun, ibâdete ve ilme engel olacağı fikri. 9. Yeni bir gebeliğin kadın için tehlikeli olması veya memedeki çocuğuna zarar verme durumu. İslâmî anlayışa göre, zaruretler ve hastalıklar dışındaki diğer sebepler anlamsız bulunmaktadır. Çeşitli doğum kontrol yolları ve araçları bulunmaktadır, ancak bunların birçoğu kesin olarak gebeliği önlememektedir 1. Azl, yani erkeğin, cinsî ilişkiyi yarıda kesmesi. 2. Ritm takvim usûlü. Bu usulde, kadının doğurgan olmadığı tehlikesiz dönemlerinde cima yapılması gerekmektedir. 3. Ağızdan alınan ilaçlar. Bunların çeşitli yan etkileri vardır. 4. Prezervatif kondom, kaput. Spermatozoidlerin dölyatağı boşluğuna inmesini önlemek içindir. Aynı zamanda son yıllarda resmen propagandası yapılmış ve çağın en korkunç hastalığı olan AIDS'e karşı en iyi korunma aracı olarak sunulmuştur. Ayrıca kadın kondomları da vardır. 5. Rahim içine konulan aygıtlar. Diyafram, kremler, süpozituarlar, tamponlar, spiraller. 6. Kürtaj. 7. Kısırlaştırma. 8. Lavaj. 9. Laparoskopi. Başta azl olmak üzere, bütün bu doğum kontrol araçlarının çeşitli yan tesirleri ve tehlikeleri mevcut bulunmaktadır. Hepsi de fıtrata ters olup, doğal birleşmeyi engellemektedir. Bunlar, orgazmı doyumu önlemekte, psikolojik sinirsel rahatsızlıklara yol açmakta, imtizaçsızlığa sebep olmakta ve bunalım çıkarmaktadır. Bunlar, kadının isteği dışında yapıldığında onun çocuk. sahibi olmasını engellemekte ve tatminsizliğe neden olmakta; nasıl olsa çocuk olmayacak fikri yaygınlaşarak kadını fuhşa teşvik etmektedir. İslâm dininde "azl" vasıtası ile doğum kontrolü meselesinde dört büyük imam, cevaz yanlısıdırlar. Yine de fukaha arasında azl meselesi ihtilâflıdır. Çeşitli mezheplerde azl için mekruh, câiz, mubah, helâla yakın mekruh, haram gibi hükümler verilmiştir. Kürtaj ve çocuk düşürmek cinâyet olarak görülmüş; ancak gebeliğin ilk yüzyirmi günü içerisinde, cenin henüz canlı bir varlık haline gelmeden çocuğun düşürülebileceğini de câiz görmüşlerdir. İbn Âbidin, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1983, VI 32 vd.; Yusuf Kerimoğlu, Emânet ve Ehliyet, İstanbul 1985, 116; Melâhat Aktaş, İslâm Toplumunda ve Çağımızda Kadın, İstanbul 1982, 67 Azl kesik cima, meninin kadından uzaklaştırılması, hakkında Kur'ân-ı Kerim'de bir beyan yoktur. Hz. Peygamber bize gelen rivâyetlerde de azl konusunda O'nun açık bir yasaklaması bulunmamaktadır. Bu sebeple azli, cumhur, mubah olarak görmüştür. Azli mubah görenler onu, zarûrî hallerde câiz bulmuşlardır. Azle karşı olan alimler ise, ashâbın çoğunluğunun ve bizzat Peygamber'in azle karşı olduğunu, Peygamber'in azl konusunda soru soranlara "isterseniz yapmayın" demesinin yasaklamaya daha yakın olduğunu söylemişlerdir. Kıyas yoluyla bazı ulemâ da doğum kontrolü için şunları söylemiştir Gazâlî, "Azl, nikâhı terketmek gibidir" der. Gazâlî, İhyâu Ulûmid-Din, II, 41 vd. Caferiye mezhebi, çocuğun millet ve ana-babanın ortak bir malı olduğunu belirtmiş zarûret sebebiyle doğum kontrolünde azl yolunu câiz görmüştür. Dürzîler, âilelerin özellikle fakirlerin az sayıda çocuk sahibi olmalarının iyilik ve takvâya daha yakın olduğunu söylemişlerdir. İbn Kudâme, azlin mekruh olduğunu, onun darü'l-harb'te câiz olacağını belirtir. İmam Nevevî de, azli ved'e benzeterek, mekruh olduğunu söyler. İbn Hazm da aynı görüştedir. Mevdûdi doğum kontrolünün İslâm'la bağdaşmadığını savunur. O, doğum kontrolünün ümmet çapında bir hareket olmadığını; birkaç sahabînin bu yola başvurduğunu; büyük çapta bir hareket olsaydı Hz. Peygamber bunu yasaklamış olacağını belirterek, ancak zarûrî hallerde, kadının gebe kalmasının onun ölümüne yol açması ihtimali veya memedeki çocuğun ardından hemen ikinci bir doğumun memedeki çocuğa zarar vermesi durumu gibi zarûreterde tedbir alınabileceğini söylemektedir. Mevdûdî, İslâm Nazarında Doğum Kontrolü, İstanbul 1967 O, fakirlikten dolayı âilelerin çocuktan kaçınmalarını suç olarak telâkkî eder. Delîl olarak; "Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Sizi de onları da biz besliyoruz. Onları öldürmeniz büyük günahtır.” 17/İsrâ, 31 âyetini getirir ve En'âm sûresinin 140. âyetine dayanarak helâli haramlaştırmamak gerektiğini söyler Mevdûdî, doğum kontrolün,ün İslâm'ın temel ilkelerine ve özüne aykırı olduğunu, bunun nüfus azalması ve fuhşa teşvik yolu olduğunu da belirtmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin resmi politikasına uydurmak maksadıyla 1960'da başkan Ömer Nasuhi Bilmen'in uygun bulmasıyla "ilkaha mâni tedbir almakta kadının rızası şart olup, zaman gereği çocuğun kötü yetişeceği, harp veya seferde bulunulması ve benzer sebeplerle bu şartın da sâkıt olacağı ve dolayısıyla azlin, bir kısım ashab ve ulemânın kerih görmelerine rağmen, yine bir kısım ashab ve cumhûr-ı ulemâca câiz görüldüğünü" savunmuştur. Çeşitli fetvâlarda, ulemâ, zarûret yoksa herhangi bir şekilde gebeliği önlemenin câiz olmadığını, ancak tehlikeli hallerde azlin de, ilaç almanın da câiz olduğunu söylemiştir. Ancak hiçbir zaman "devamlı doğum kontrolü"nden yana olunmamıştır. Hz. Peygamber'in "Azl yapılsa da, yapılmasa da; Allah'ın dilediği her canlının kıyâmete kadar dünyaya geleceğini" söylemesini Buhârî, Nikâh 42; Müslîm, Nikâh 1438; Nesâî, Nikâh 107/6; Ebû Dâvud, Azil, 2170-2173; Tirmizî, Bâbu Kerâhiyeti'l-Azli, 1138 kaynak olarak alan ve doğum kontrolüne istisnai hallerde cevaz veren İslâm ulemâsı, genel olarak şu delillerle doğum kontrolüne karşı çıkmaktadırlar Fakirlik korkusu için Allah, kadınları sadece hoşça vakit geçirmek için yaratmamıştır. Kadınla erkek arasındaki ilişki, tarla ile çiftçi arasındaki ilişki kadar ciddîdir. Çiftçi tarlasına sadece hoşlandığı için değil, onu ekmek ve ürün almak için gider. Aynı şekilde bir erkeğin de karısına çocuk üretmek amacıyla yaklaşması gereklidir. Bu, sünnettir ve çocuk, âilenin esas amacıdır. Allah, "Kadınlar sizin tarlanızdır, o halde tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın." 2/Bakara, 223 buyurur. Ebû'l-Âlâ Mevdûdi, Tefhimû'l-Kur'ân, İstanbul 1986, I, 151. Rızık korkusu, basit bir iddiadır. Allah, milyonlarca canlının rızkını vermektedir; O, Hâlik ve Rezzâk'tır. İnsan, Allah'ın denge ve düzenine, açlık korkusuyla müdahale etmemeli, fıtrî yapıyı, tabiî cinsî yakınlaşma yolunu ve çocuk edinme nimetini kendine kapamamalıdır. Özellikle, kısırlaştırma kesinlikle düşünülmemelidir. Allah'ın yarattığını değiştirenler müslüman olamaz 4/Nisâ, 119. Ancak Allah dilediğini kısır kılar 42/Şûrâ, 49-50. Fazla çocuk istenmemesi gerekçesini de İmam Şâfiî şöyle tenkid etmiştir Allah Teâlâ'nın Nisâ sûresinde "Aralarında adâlet yapamamaktan korkarsanız. bir kadınla yetininiz" şeklindeki beyanı, fazla çocuk olup, âile efradınız ve sıkıntınız artmasın anlamındadır. İslâm Peygamberi ümmetinin çokluğuyla övüneceğini, doğurgan kadınlarla evlenmelerini ve sünnetinden yüz çevirenlerin müslüman olmadıklarını, ümmetine öğütlemiştir İbn Mâce, I, 592. Doğum, bebeğin dünyaya gelişi, olağanüstü bir olaydır. Âyetlerde buyrulduğu üzere herşey bir ölçüye göredir, ve insan dokuz ay ana karnında ve memede bu evreyi geçirir 31/Lokman, 14. Hz. Peygamber sevdiklerine "mal ve evlât bolluğu" için duâ ederdi Amellerde esas Allah rızasıdır. Birşey ya helâldir, ya haramdır. Evliliğin iki ana hikmeti vardır fıtraten kadın ve erkek olarak yaratılmış iki karşı cinsin birbirini tatmini ve bu yolla neslin devamı. Zaten insanlar her ne yapsalar, "....O'nun bilgisi olmadıkça ne meyveler kabuklarından çıkar, ne bir dişi gebe kalır ve ne de doğurur." 41/Fussilet, 47 şeklindeki İlâhî hükümden uzak değildirler. İnsanlar kendi kendilerine azab ve zulüm ederler. Meni rahme boşaltılsa bile bazen çocuk olmaz; meniyi rahimden kaçırmak isteyenin ise çocuğu olabilir. Bu, eninde sonunda Allah'ın kudretinde olan bir olgudur. Doğal cinsî yakınlaşmayı bozmayan müslüman, çocuk talep etme niyeti ve eylemi ile ayrıca sevap da kazanmakta; oysa doğum kontrolü yapan, en azından bir sevaptan mahrum olmaktadır. Doğum kontrolü yapanlar, fıtrî yapıyı bozmakta, değiştirmekte, iptal etmektedir ki; eğer zarureti yoksa bu, açıkça sünnete karşı gelmek anlamını da taşımaktadır. Kaldı ki, Rasûlullah, "Nikâh benim sünnetimdir; kim benim sünnetimi yerine getirmezse, benden değildir. Evlenin; zira ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim." bu hadisi değişik lâfızlarla Buhârî, Müslim, Ahmed b. Hanbel, Taberani, Hakim ve Beyhaki, İbn Mace kitaplarında yazmışlardır. Evlenme, bir ibâdet, bir sünnet olduğuna göre; Şeriata bir bütün olarak bakıldığında, evlenmiş olanların, doğum kontrolü yapmaları bekârlığın bir başka türü, veya sünnete karşı çıkış olarak değerlendirilmektedir. İster ana rahmine çocuk düşmesini engellemek, isterse rahimde teşekkül etmiş cenînin yaşamasına mani olmak olsun, her ikisinde de ana amaç, istenmeyen bir gebelik veya istenmeyen bir çocuk ise, bunun çelişik, bir müslümandan zaten beklenmeyecek bir hareket olduğu açıktır. Hz. Peygamber, emzikli bir kadının yeniden gebe kalmaması için onunla ilişkiyi ertelemek veya ilişkide kontrol uygulamak konusunda da ümmetini serbest bırakmıştır. Gîle, Gayl, Gıyal şeklinde geçen meselede, bugün tıp, memedeki çocuğun sütünün sonraki çocuk için zararlı olduğunu söylemiştir. Ancak bu konuda, "Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler. Bu hüküm, emmeyi tamam yaptırmak isteyenler içindir." 2/Bakara, 233 şeklindeki Kur'ân âyetini, iki çocuk arasında iki yıl müddet bırakılmalıdır şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Bu çevreler üst üste yapılan doğumlarda gebe annenin çok yıprandığını, kendisini toparlayamadığını; memedeki çocuğa gereken önem verilemeden diğer bir çocuğun ardından gelmesiyle, ek yardım yollarından yararlanmayan çağdaş karıkocadan ibâret olan çekirdek âilenin, ekonomik açıdan da çok zor durumlarda kaldığını; gelir düzeyi düşük bu âilelerde, kadının, "çocuk üretim fabrikası" gibi ardı ardına çocuk doğurmasının başka bir azab olduğunu ileri sürerler. Demek ki, her çocuk arasında en az iki yıl bırakılmalıdır. Bu mesele her ne kadar erkek ile kadın arasında bir mesele gibi görünüyorsa da; doğum kontrolü, yani çocuk yapmayı önleyici düşünce ve uygulamalar, sosyal adâlet, İslâm ülkesi, çocukların bakım ve eğitimi, çevre şartları gibi etkenlerle de yakından ilgilidir. Sonuç olarak, "Allah'ın kaderi olmaksızın cinsî münasebetin çocuğa götürmemesi veya çocuk olması mümkün olmadığına göre, korunma niye?" diye düşünülsün; isterse doğum kontrolü yapan hakkında, "tarlayı sürmekten yüz çevirdi, tohumunu zâyi etti, yaratılışı âtıl bıraktı, sünneti terketti, zürriyetini kuruttu" tarzında hüküm verilsin; veya doğum kontrolü kavramı, çağdaş bir zorunluluk ve dayatma şeklinde algılansın, bu kabul edilmesi mümkün olmayan bir düşüncedir. Ama, İslâm'da doğum kontrolü konusu için ictihad gereklidir. İsteyen müctehid azl veya başka yöntemlerle doğum kontrolü hakkında câizdir veya değildir gibi ictihad edebilir. Bu da aslında İslâm devleti âlimlerinin vereceği karara ve ictihada dayalı bir husustur. Çünkü gebeliğin veya doğum kontrolünün sebep ve sonuçlarına katlanacak olan, âile fertleridir. 14 Düşük Yapma Kürtaj, ana rahmindeki "cenin"in herhangi bir dış etkiyle düşmesine “düşük yapma” denir. Bu, kasıtlı olarak ilaç kullanma vb. ile olabileceği gibi, korku, yüksek bir yerden düşme, döğülme, hastalık... ile de olur. Tıpta kullanılan "kürtaj" terimi ana rahminin içini kazıyarak oniki haftaya kadar olan gebeliklerin sona erdirilmesi anlamına gelmektedir. Kürtaj, istenmeyen gebeliği sona erdirmek için kullanılan bir metoddur; İslâm dışı yaşama biçimini benimsemiş toplumların bir ürünüdür. Onlara göre kürtajın iki temel sebebi vardır 1- Gayr-i meşrû gebelikler, 2- Çocuğun beslenmesi, eğitimi gibi ebeveyni sıkıntıya düşüreceği sanılan hususlar. İslâm'ı yaşama biçimi olarak benimsemiş bir toplumda zinâ ve zinâya götüren bütün ilişkiler haramdır. Gençlerin zamanı gelince evlendirilmesi, onlara maddî imkân sağlanması toplumun görevi olduğu için, zinâ ve fuhuş olmaz. Gayrı meşrû ilişki sonucu meydana gelen gebelikte çocuğun organları teşekkül ettikten sonra aldırılması haram olur. Çünkü çocuk günahsızdır. İslâm'a göre bu durumda çocuk aldırmak çözüm değildir. Çözüm, zinâ edenlerin cezâsını çekerek tövbe etmeleridir. Geleceğe ait düşünceler, vehim ve asılsız endişeden başka bir şey değildir. Hiç kimse gelecekte ne olacağını bilemez. "Şu kadar yıl sonra ülke kaynaklarının nüfusu beslemeye yetmeyeceği" şeklindeki faraziyelerin ilmî bir değeri yoktur. Bu tarz bir düşünüş İslâm inancına da aykırıdır. Çünkü Allah çalışan herkesin rızkını çalışmasına göre verir. Kendisine inanan, tevekkül eden, müttakî kulları için de ayrıca kolaylıklar ve geniş rızıklar ihsan eder "İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da yakında görülecektir. Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir. " 53/Necm, 39-41 "Kim Allah'tan korkarsın, Allah ona bir çıkış yolu yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a güvenirse O ona yeter. Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü bir sınır koymuştur." 65/Talâk, 2-3 Bir ülkenin hammadde kaynaklarının gelecekte o ülke nüfusuna yetmeyeceği hesabı, materyalist-sömürgeci devletlerin kendi menfaatlerine göre yaptıkları bir hesaptır. Adil gelir dağılımının yapıldığı, insanların emeklerinin karşılığını aldığı ve birbirlerini sömürmediği bir toplumda "ülke kaynaklarının nüfusu beslemeye yetmeyeceği" endişesine yer yoktur. "Âile plânlaması", adıyla emperyalist ülkeler tarafından azgelişmiş ülkelere empoze ve tatbik edilen "nüfus artışının önlenmesi" programı, kürtaja yol açan nedenlerden biridir Basın-yayın yoluyla yapılan "âile plânlaması" hakkındaki telkinler propaganda, İslâmî şuurdan yoksun olan genç hanımlar üzerinde etkili olabilmektedir. Bu telkinin etkisinde kalan bir kadın, istemediği halde hamile kaldığı çocuğunu ya kürtaj yoluyla aldırmakta veya ilaç kullanarak düşürmektedir. Nüfus artışını önlemek için gerekli ilaç ve malzemenin başta ABD olmak üzere hristiyan Batı ülkeleri tarafından Türkiye'ye parasız yardım! olarak verildiği, artık herkes tarafından bilinmektedir. Âile plânlaması ile ilgili TV dizileri ve propaganda malzemesi de yabancı kaynaklar tarafından finanse edilmektedir. Pathfinder Fund adlı kuruluşun "Türkiye Âile Sağlığı ve Plânlama Vakfı"na sağladığı destekle Türkiye'nin çeşitli bölgelerine nüfus plânlaması maksadıyla klinikler, sağlık ocakları ve sağlık evleri açtığı, basında çıkan haberler arasındadır. İlaç kullanarak, rahimde hilkati tamamlanmış yaklaşık dört aylık bir çocuğu düşürmenin veya kürtaj yoluyla böyle bir çocuğu aldırmanın dinimizde hiçbir meşrû mazereti yoktur, haramdır. Bu bir cinâyet sayılır. Ananın veya süt emen diğer çocuğun ölümüne sebep olan bir özür varsa, organları teşekkül etmeden çocuğu aldırmak câizdir "Emzikli bir kadında, gebelik belirip sütü kesilir ve emen çocuğun da hayatı tehlikeye düşer; o çocuğun da babası olmazsa, o kadın gebelik yüzyirmi gün olmadan önce, ilaç kullanarak karnındakini düşürebilir. Ancak dört ay geçtikten sonra bunu yapamaz" Fetevâ-i Hindiyye Tercümesi, XII, 126 İslâm'da geçim korkusundan dolayı çocukların öldürülmesi kesin olarak yasaklanmış, rızık vermenin Allah'a ait olduğu bildirilmiştir "Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük günahtır." 17/İsrâ, 31 "De ki Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizi de onları da biz besliyoruz. Kötülüklerin açığına da kapalısına da yaklaşmayın ve haksız yere Allah'ın yasakladığı cana kıymayın! Düşünesiniz diye Allah size bunları tavsiye etti." 6/En'âm, 151 Câhiliye döneminde Araplar kız çocuklarını öldürüyorlardı. Kur'ân-ı Kerim buna işaret ederek, suçsuz olarak öldürülen bu çocukların hesabının sorulacağını bu cinâyetin cezâsız kalmayacağını. bildirmiştir "Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza Hangi günahı yüzünden öldürüldü? diye" 81/Tekvîr, 8-9. Mümtehine sûresi 12. âyette Cenâb-ı Hak, peygamberimiz’e "Mü'min kadınlardan çocuklarını öldürmemeleri husûsunda..." ve âyette geçen diğer konularda söz biat almasını emretmiştir. Doğan her çocuk rızkını da beraber getirmektedir. Çünkü yeryüzündeki her canlının rızkını Allah Teâlâ vermektedir "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın. Allah onun durduğu ve emânet bırakıldığı yeri bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitap Levh-i Mahfuzdadır." 11/Hûd, 6. Abdullah b. Mes'ûd şöyle anlatıyor "Allah Rasûlü'ne sordum Hangi günah daha büyüktür?" Şöyle cevap verdi "Seni yarattığı halde Allah'a denk, ortak ve benzer koşman." Sonra hangisi? dedim. "Seninle beraber oturup hazırlanan yemekleri yer korkusuyla çocuğunu öldürmen." dedi. Sonra hangisi? dedim "Komşunun karısıyla zinâ etmen" buyurdu. Buhârî; Müslîm, Celâl Yıldırım, Kaynaklarıyla İslâm Fıkhı, IV/83 Dînimiz insana değer verdiği için ana rahmindeki cenine ait hükümler koymuştur. Onun özürsüz olarak, can verildikten sonra düşürülmesini cinâyet saymıştır. Bunun için bir kadının çocuğunu düşürmesine sebep olan kimse diyetle cezâlandırılmıştır. Hz. Ömer zamanında, bir kadın ifâdesi alınmak üzere hilâfet makamına çağrılıyor. Hamile olan kadın, korkusundan yolda çocuğunu düşürüyor. Hz. Ömer buna çok üzülüyor ve ne yapılması gerektiğini Şûra üyelerine soruyor. Çoğunluk, bunda bir kasıt olmadığını ve bir şey gerekmeyeceğini söylüyor. Hz. Ömer, Hz. Ali ye "Sizin görüşünüz nedir?" diye soruyor. O da "Bu arkadaşlarımız kendi görüşlerini söyledilerse herhalde görüşlerinde hata ettiler. Yok seni korumak için böyle söyledilerse, iyi nasihatçi olmamış sayılırlar. Ana rahminden kopup düşen ve ölen çocuğun diyeti gerekir. Çünkü onun ölümüne sen sebep oldun." Hz. Ömer bu ictihadı tasvip ederek gereken diyeti ödemiştir. "Düşük cenin, ister annesi öldükten sonra düşsün; ister o hayatta iken düşsün, ister diri düşsün, ister ölü düşsün, uzman hekimler onun işlenen fiil sebebiyle düştüğünü tespit ederlerse, o takdirde cinâyet sayılır ve cezâ uygulanır." Cenînin ana rahminden ölü olarak düşmesine sebep olan kimseye beş deve veya bu kıymette para diyet olarak ödettirilir. Alınan diyet cenînin vârislerine -miras hukukuna göre- taksim edilir. Ceninin düşmesine sebep olan kimse -isterse anası olsun- diyete vâris olamaz. Kadın, çocuğunu düşürdükten sonra ölürse, çocuk için ayrı bir diyet, kadın için hata ile öldürülmüşse ayrı bir diyet gerekir. Kasden öldürülmüş ise kısas gerekir. Cenin diri olarak düşer ve yaşarsa caniye tazir cezâsı gerekir. Müslümanların temelde kürtaj gibi bir problemi yoktur Onlar "çocuklarını geçindirememek" endişesi taşımazlar. Çünkü rızkı veren Allah'tır. Çocuğun eğitimine gelince Müslümanlar bu konuda bütün güçlerini harcar, imkânlarını kullanırsa gerekli İslâmî eğitim müesseselerini kurabilirler; hem sayı hem kalite yönünden kuvvetlenerek Hak-bâtıl mücadelesinde müslümanların zaferini sağlayabilirler. Böylece müslümanların güçlenmesini istemedikleri için "âile plânlaması yardımı!"nda bulunan hristiyan âlemi de emellerine ulaşamamış olur. 15 Tefsirlerden İktibaslar Elmalılı Muhammed Hamdi diyor ki “Ey iman edenler! Allah'a ve Resul'e hâinlik etmeyiniz ki, bile bile kendi emânetlerinize hiyânet etmiş olmayasınız.” 8/Enfâl, 27 “Ve iyi biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız birer imtihan aracından başka birşey değildir. Allah katında büyük ecir vardır.” 8/Enfâl, 28 “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, O, size bir furkan hakkı batıldan ayırdedecek bir anlayış verir ve günahlarınızı örtbas eder, sizi bağışlar. A llah büyük lütuf sahibidir.” 8/Enfâl, 29 “Ey iman edenler!” şeklindeki bu hitapların böyle iman özelliği ile ardarda tekrar edilmesi, gelecek emir ve tenbihlerin önemini ve onlara son derece özen göstermek gerektiğini açıklamak ve bunlara özen göstermenin imanın gereği olduğunu bilhassa anlatmak gibi bir özel belâğati içerir. Ey mü’minler! Allah'a ve Resule hiyânet etmeyin, iman zimmetinize verilmiş olan ilâhî hükümlere ve Resulün sünnetine saygısızlık ve riâyetsizlik etmeyin. Bunlar size hayat veren hükümlerdir, onlardan dolayı şükretmekten geri kalmayın, nankörlük etmeyin. Onlara sadâkat ve bağlılıktan ayrılmayın. Dinde lâubâli olmayın, dinin emir ve yasaklarına sırf gösteriş olsun diye uymayın, can u gönülden benimseyerek uyun, ganimetten mal kaçırmak veya düşmana gizli sırlar iletmek gibi davranışlarla ahlâkınızı lekelemeyin. Hasılı, dinî görevlerinizi ciddiyet ve samimiyetle yapın. Allah ve Rasûlü'ne hiyânet ederseniz kendi emânetlerinize hiyânet edersiniz. Bir kere Allah ve Resulü'ne hiyânet etmeye başladınız mı artık kendi aranızda da mala, cana, ırza ve namusa hiyânet etmeye başlarsınız. Hakka, hukuka, vatana ve milli görevlere de hâinlik etmeye başlarsınız 28- Ve o halde siz bilirsiniz. Bile bile hiyânet edenlerden olursunuz. Bundan dolayı da birbirinize olan güveniniz yok olur. Kimsenin kimseye güvenmediği bir toplum olursunuz. Siz kendinizden emin olamazsanız diğerleri sizden hiç emin olamazlar. O vakit emniyet ve güven büsbütün ortadan kalkar. Başınıza işte o sözü edilen büyük fitnele r kopar. Bunun için Allah'a, Resulü'ne hiyânet edip de kendi kendinize hiyânet edenlerden olmayın. Gerçi mü’min, mü’min olmak bakımından hiyânet etmez, hâinlik ve yalan mü’minde huy haline gelmez. "İki özellik vardır ki, mü’minde huy haline gelmez, bunlar h ıyanet ve yalandır." hadisi şerifinde bu iki hasletin mü’minde huy ve tabiat haline gelemeyeceği haber veriliyor. Ancak mü’min gaflet edebilir, maişet derdiyle, mal ve evlat endişesiyle bazen böyle bir zaafa düşebilir. Böyle bir durumda biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız sırf bir fitnedir, sizin için fitneden başka bir şey değildir. Sizi meftun eder, günaha ve belaya sokabilir. Onlar böyle durumlarda birer dert ve imtihandır. Allah ise, ancak O'nun yanında büyük ecir olduğu kesindir. Ki O 'nun verdiğini hiç bir kimse veremez, O'nun kazandırdığını hiç bir şey kazandıramaz. Şu halde ne mala, ne evlada, ne de başka bir şeye meftun olup da hiyânet tehlikesine düşmeyin, düşüp de o büyük ecirden mahrum kalmayın. Şöyle ki 29- Ey mü’minler! Siz Allah'a ittika ederseniz, her hususta hiyânetten sakınır, takvâya sarılırsanız o sizin için furkan yapar. Size bir ayırım gücü ihsan eder. Maddî ve manevî alanda öyle bir farklılık ve imtiyaz bahşeyler ki, "Allah, pisi temizden seç e r ayırır." Enfâl 8/37 gereğince açık ve kapalı alanlarda hakkı hak olmayandan, iyiyi kötüden, temizi pisten ayırır, sizi her türlü fenalıklardan uzak tutar ve farklı duruma getirir. "Furkan" Fark ve temyiz veya fârık demek olduğu gibi, sabah anlamına da gelir. Nitekim derler ki, "Şöyle yapıp duruyordum ta sabah oluncaya kadar" demektir. Bu mânâya göre demek olur ki Sizi gecenin karanlığında bir tanyeri gibi parlak ve aydınlık bir toplum yapar, farklı ve imtiyazlı bir duruma getirir, parlatır da parlatır, şan ve şerefinizi bir nur gibi ufuklar yapar, ve seyyiatınızı toptan keffârete uğratır, ayıplarınızı iyice örter, dünyada kimseye göstermez. Ve size mağfiret eder, ahirette de günahlarınızı bağışlayıp mağfur kılar. Ve Allah pek büy ü k ihsan ve kerem sahibidir. Lütfuyla bunları yaptığı gibi daha neler neler yapar Hak Dini Kur’an Dili. Elmalılı Hamdi Yazır Teğâbün sûresinin tefsirinde de şunları söyler “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah'ın yanındadır. O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun, dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 64/Teğâbün, 14-16 "Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan." Toplumda iç huzurun en önemli prensiplerinden biri de aile düzenidir. Böylesine mühim bir mesele olmasından dolayı burada mü’minlere yararlı işlerin beyanı sırasında aile problemleriyle ilgili bazı talimatları içeren bir hitap ile sûreye son verilecektir ki bu husus, hem önceki iki sûrenin sonunda yer al a n hitabelerine bir nazire, hem de bundan sonra gelecek olan iki sûreye bir mukaddimedir. Tirmizi, Hakim, İbnü Cerir ve daha başkaları İbnü Abbas'tan şöyle rivâyet etmişlerdir ki "Bu âyeti bazı Mekkeliler hakkında nazil olmuştur ki, onlar müslüman olmuşlar ve Medine'ye Peygamber yanına gitmek istemişlerdi. Hanımları ve çocukları da onları bırakmaya razı olmadılar. Sonra kalkıp Rasûlullah'a geldiklerinde insanların dinî bilgileri kavramış olduklarını görünce zevcelerine ve çocuklarına cezâ vermeyi düşündüler. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirdi." Diğer bir rivâyette de şöyle denilmiştir. "Bir adam hicret etmek istemişti, ancak karısı ve çocuğu ona mâni olmuştu, o da "Eğer Allah Teâlâ sizinle beni Daru'l-hicre Medine'de bir araya getirirse vallahi şöyle şöyle yapacağım." diye yemin etmişti. Böylece bu âyet nâzil oldu." Ata b. ebi Rabah'tan rivâyet edildiğine göre "Avf. b Mâlik el-Eşcei Peygamber'le beraber gazaya gitmek istemişti. Çoluk çocuğu toplanıp engel olmaya uğraştılar ve biz senin ayrılığına dayanamayız diye sızlandılar. O da merhamet gösterip gazaya katılmamış, sonra da pişmanlık duymuştu. Bunun üzerine söz konusu âyet indi." Bu da gösteriyor ki âyetin nüzul sebebiyle ilgili birden çok rivâyet vardır. Ancak bu rivâyetleri birleştirmek mümkündür. Âyetin söz gelimi ve mânâsı bu ve benzeri rivâyetlere uygun olduğu gibi daha da kapsamlıdır. Ezvâc, zevc kelimesinin çoğuludur. Erkeğe de dişiye de denir. Burada hitab, âyetin dış anlamı itibarıyla erkeğe olduğuna göre murad da, onların eşleri olan hanımlar demektir. Ancak "Ey iman edenler!" gibi erkeklere yapılan hitab'ın tağlib yoluyla kadınları da kapsaması kaidesine bakarak, ezvacın da erkek ve kadın eşleri içine aldığı söylenebilir. Önceki ifâdeden bu mânâ, işaret en veya delâleten anlaşılır. Buyuruluyor ki Ezvacınızdan, yani eşlerinizden ve çocuklarınızdan size bir düşman vardır. Kadın ve çocuklardan oluşan ailelerinizin tamamı değilse de içlerinden bazıları; yani bazı kadın, bazı çocuk veya bazı kadınla çocuklardan teşekkül eden bir takımı, size bilerek veya bilmeyerek bir nevi düşmandır. Dünyada kocalarına düşmanlık eden, canına bile kıymaya kadar giden, yemeğine zehirler katan, aklını karıştıran, malına ırzına, namusuna hiyânet eden, dinini diyanetini yıkan ve cehenneme sürükleyen nice kadınlar ve çocuklar bulunagelmiştir. Bunu bile bile kasden yapanlar olduğu gibi bir takımları ve belki de birçokları bilmeyerek ve kötü bir maksat beslemeyerek kocalarını veya babalarını zararlara, sıkıntılara, keder ve üzüntülere düşürür, böylelikle bir takım hayırlı işlere, ibâdetlere engel olurlar. Çocuklar hakkında ifâde edilen bu ikinci husus, bundan sonra gelen âyette fitne tabiriyle gösterilmiş olmasına nazaran burada daha ziyade kasdi olan düşmanlık ilk akla gelirse de, o âyette zikredilmemiş olan ezvacla beraber burada da aynı mânâ düşünülerek mutlak anlamda olan düşmanlığın kasıtlı veya kasıtsız olma ihtimalinin bulunması, iki âyet arasında bir "intibak" sanatı ifâde edebileceği cihetle daha beliğdir. Ailede böyle kasıtlı yahut kasıtsız düşmanlık zevce ve çocuklar tarafından olabildiği gibi koca tarafından da olabilir. Karılarına hiyânet eden nice erkekler de vardır. Ancak hitabın zâhiren erkeklere olması itibarıyla o taraf açıklanmayıp mânânın işaret ve delaletine bırakılmıştır. Bunun da sebebi şudur "Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur..." 4/Nisâ, 34 âyeti gereğince erkeklerin infak, idare ve terbiyeyi üzerlerine alan reisler olmaları hasebiyle hitab, öncelikle onlara yapılmış ve özellikle iman sıfatıyla nida edilmiş olduğu cihetle âkıl, bâliğ, mükellef bir mü’min olarak seslenilmiş, bir aile reisinin kendi ailesine karşı düşmanlık ve ahlâksızlığının, erkeğin akıl ve iman yönüyle bağdaşmayacağı ifâde edilmiş ve onlara ancak bu gibi durumlarda uyanık bulunup birtakım mahzurlardan sakınmak, af, bağışlama ve müsâmaha gibi ahlâkî faziletlerle idare etmenin uygun olacağı anlatılmak üzere bu cihet açıkça belirtilip mukabili terk edilmiş veya gizlice zikredilmiştir. Yani gerçekte kâmil bir mü’min için öyle bir ahlâksızlığı düşünmek bile mümkün değildir. O halde mü’minlerin zevcelerine ve çocuklarına yakışan da onlara düşman değil, cidden dost ve e s irgeyici olmak, o imanın alâmet ve terbiyesini kazanmaktır. Hal ve ifâde yönünden örnek olarak bunu telkin ve idare etme vazife ve sorumluluğu ise öncelikle erkeklere yöneltilmiştir. Bunun da sebebi, kadınların akıldan ziyade hislerine tabi olmalarıdır. Binaenaleyh meâlin kısaca özeti şöyledir "Ey iman eden ve aile üzerinde yönetici olması gereken erkekler. Sizlerin erkekliğiniz, aklınız, imanınız ve gereğince iyilik fikriniz size bağlı olan ailenize düşmanlık yapmaya müsaade etmemeyi icab ettirirse de, zevceleriniz ve çocuklarınız içinden akıl veya dinde noksanlıkları sebebiyle sizlere düşman olan, başınıza problem çıkarmak isteyen bazılarının da bulunabileceği muhakkaktır. O halde düşmanlardan sakınınız. Onlara dikkat edip mahzurlarından korununuz, şerlerinden, keder ve sıkıntılarından emin olup kendinizi onlara kaptırmayınız. Bundan dolayı eş seçerken dış güzelliğine, malına, şusuna busuna kapılıvermeyip her şeyden önce dinini, edebini, iffetini ve ahlâkını aramak gerekir. Nitekim bir hadiste "Çöp l ükte biten yeşillikten sakınınız!" buyurulmuştur. Sonra da aile hukukuna riâyet ve onların dinî terbiyelerine dikkat etmeli, ayrıca onların yüzünden gelmesi beklenilen dünyevî ve uhrevî zararlardan sakınmalı, gelişi güzel bırakıvermeyip uyanık durumda bulunmalı, sevgi ve alâka sevdasıyla şımartmamalıdır. Bununla beraber sakınacağız diye tazyik edip de sıkmamalı, her kusurlarına aldırmamalıdır. Ve eğer affederseniz yani affetmek hakkınız olup tarafınızdan affı mümkün olan suçlarını bağışlarsanız -ki bunlar, size karşı yapılan ve başkalarını ilgilendirmeyen dünya işleriyle alakalı yahut da dinî konularda olup da tevbe ettikleri suçlardır affeder yüzlerine vurmaz, başlarına kakmaz ve ayıblarını, eksikliklerini örter, müsâmaha gösterirseniz, şüphesiz Allah da gafurdur rahîmdir. O da sizin günahlarınızı rahmetiyle bağışlar. “Mallarınız ve evlatlarınız bir fitnedir. Sizi kendilerine tutkun edip zahmetlere ve günahlara sokmaya sebeb olan ve bir takım hayırlardan, itaatlardan alıkoyan bir imtihan ve sıkıntıdır. Halbuki büyük mükâfat Allah'ın yanındadır. Binaenaleyh Allah muhabbetini, zikir ve taatı mal ve evlat sevgisine tercih etmeli, mal ve evlat kaygılarıyla uğraşırken Allah için olan ibâdet ve itaatı bozmamalıdır.” 64/Teğâbün, 15 “Onun için gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun. Fitneden, Allah'ın rızasına muhalif olan şeylerden sakınıp Allah'ın korumasına sığınarak takvâ yolunu tutun.” 64/Teğâbün, 16. Bu emir, "Allah'tan O'na yaraşır şekilde korkun..." 3/Âl-i İmrân, 102 emrine nazaran çok hafifletilmiştir. Yani Allah'a layık bir şekilde, tam hakkıyla takvâ yapamazsanız bile gücünüzün yettiği kadar müttaki olun, korunun, Allah'ı zikirden gaflet etmeyin. Ve dinleyin ve Allah'ın emirlerini, nehiylerini, vaaz ve nasihatı dinleyin ve itaat edin, dinlediklerinizi tutup kendi gönlünüzle tatbik ve icra edin ve infak edin, çoğalmak ve iftihar etmek için mal toplayıp biriktirmek hırsına kapılmayıp gerek çalışarak kazandıklarınızdan gerek yerden çıkan madenlerden, Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden zevcelerin ve çocukların nafakalarını verdikten sonra Bakara ve Berae sûrelerinde emir ve teşvik edilen cihetlere; ana baba ve yakın akraba, yetimler, miskinler ve yolcular için nafakalar, müslüman topluluğun fakir kulların ihtiyaçları, İslâm dinini yayma ve müdafaa ile Allah yolunda cihad, iyilik ve takvâda yardımlaşmak için gücünüzün yettiği kadar vergi, zekât ve sadaka verin. Nefisleriniz için hayır yapın, Allah'ın koruması altında olmanız için kendi nefisleriniz hakkında en hayırlı, en faydalı olanı işleyin. Yani büyük mükâfatın Allah'ın yanında olması, dünya zevklerinin yok olup Allah'ın yanındakilerin kalması sebebiyle Allah rızası için harcamak, netice itibarıyla nefisleriniz hakkında mal ve evlattan daha hayırlıdır. Bundan dolayı mal ve evlat dert ve hırsıyla Allah'ı ve kendilerinizi unutup da hayır için infaktan geri kalmayın. Allah için hayırlar yapın ve O'nun için çalışın, mal ve evlada da o maksadı gözeterek bakın ve her kim nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa ki bu ancak Allah'ın korumasına sığınmakla olabilir. İşte onlar felah bulanlardır. O'nun için gücünüzün yettiği kadar Allah'a sığının da hırslı ve cimri olmamaya çalışın. Nefislerinizin hırsına düşkün olup da vurgunculuk ve cimrilik ile kendinizi, çoluk, çoc u ğunuzu ve cemaatinizi felaketlere sürüklemeyin. Cömert ve asil olmaya çalışarak Allah için hayır işlerde yarışın. Konuyla ilgili olarak Haşr, 59/7 ve 9. âyetlerin tefsirine bkz. Hak Dini Kur’an Dili Seyyid Kutub diyor ki “Ey mü'minler Allah'a, Peygamber'e hiyânet etmeyiniz. Yoksa üstlendiğiniz emânetlere bile bile hiyânet etmiş olursunuz.” 8/Enfâl, 27 “Biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız sizin için aslında birer sınav konusudur ve büyük ödül Allah katındadır.” 8/Enfâl, 28 Müslüman kitlenin yükümlülüklerini üstlenmekten kaçınmak Allah'a ve Peygamber'e ihanettir. Bu dinin ele aldığı ilk problem de "Lailâhe illallah Muhammedun Rasûlullah = Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah'ın Peygamberidir" problemidir. İlâh olarak Allah'ı birleme ve bu konuda sadece Peygamberimiz Muhammed'in bildirdiklerine uyma sorunudur. Bütün tarih boyunca insanlık, Allah'ı hiçbir zaman kesin olarak inkâra yeltenmemiştir. Sadece sahte tanrıları O'na ortak koşma yönüne gitmişlerdir. Bu şirk kimi zaman daha az olmak üzere, inanç ve ibâdet noktasında, kimi zaman da ve çoğunlukla, hakimiyet ve otorite noktasında belirmiştir. İnsanlık hayatında çoğunlukla işlenen en büyük şirk, ikincisi olmuştur. Bu yüzden bu dinin ele aldığı ilk problem, insanları Allah'ın ilâhlığına inandırmadan çok, ilâhlık noktasında O'nu birlemeyi kabul etmeye çağırmak olmuştur. Allah'dan başka ilâh olmadığına şahitlik etmeye, yani evrenin düzeni üzerindeki hakimiyetini kabul ettikleri gibi, yeryüzündeki hayatlarının üzerindeki hakimiyet açısından da O'nun tek ve ortaksız olduğunu ilan etmeye çağrı olmuştur. Bu dinin ele aldığı ilk sorun "O gökte de ilâh olandır, yerde de ilâh olandır." 43/Zuhruf, 84 Bu dinin ele aldığı problem aynı zamanda, Allah'ın direktiflerini duyuranın sadece Muhammed olduğunu bu yüzden onun duyurduğu her şeye uymayı kabul etmek olmuştur. Bu dinin vicdanda inanç, hayatta hareket olarak yer etmesi için ele aldığı başlıca sorun budur. Bu yüzden bu problemi gözardı etmek Allah'a ve peygamber'e ihanet etmektir. Yüce Allah, kendisine inanan ve bu inancını ilan eden müslüman kitleyi böylece bir ihanetten sakındırıyor. Bunun sonucu olarak müslüman kitlenin inancının pratik anlamını gerçekleştirmesi bu cihadın can, mal ve evlât konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiği anlaşılmış oluyor. Aynı şekilde yüce Allah, müslüman kitleyi islâm üzerine Peygamber'e biat ettiği, yani bağlılığını ifâde ettiği günden itibaren yüklendiği emânete ihanet etmekten de sakındırıyor. Çünkü islâm dille söylenen bir söz değildir. Sadece birtakım lâflar ve iddialardan ibâret değildir. İslâm, çeşitli zorluklar ve engellerle karşılaşan eksiksiz ve kapsamlı bir hayat sistemidir. Hayatın pratiğini "Lâ ilâhe illâllah = Allah'tan başka ilâh yoktur" temelinin üzerinde kurma metodudur. Bu da, insanları gerçek Rabblerine kulluk yapmaya, toplumları O'nun hakimiyetine ve şeriatına boyun eğmeye yöneltmek, Allah'ın ilâhlığını ve iktidarını gaspeden tağutları azgınlık ve haksızlıktan alıkoymak, tüm insanlık düzeyinde hak ve adâleti gerçekleştirmek, değişmez bir ölçü uyarınca insanlar arasında denge sağlamak, Allah'ın sistemi uyarınca da yeryüzünü kalkındırma görevini ve Allah'ın halifesi olma sorumluluğunu yerine getirmektir. Tüm bu görev ve sorumluluklar birer emânettirler, bu emânetleri yerine getirmemiş olanlar emânete ihanet etmiş, Allah'a verdikleri sözü tutmamış O'nun peygamberine gösterdikleri bağlılığı -biatı- ihlâl etmiş olurlar. Kuşkusuz bunlar fedakârlığı, sabır ve dayanıklılığı, mal ve evlât imtihanını aşmayı ve yüce Allah'ın emâneti yerine getiren sabırlı, neyi seçeceklerini iyi bilen ve fedakâr kullarına ayırdığı mükâfatı tercih etmeyi gerektiren sorumluluklardır. "Biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız sizin için aslında birer sınav konusudur ve büyük ödül Allah katındadır." Bu Kur'an, insanın özüne hitap eder. Çünkü insanın yaratıcısı onun gizli bileşimini bilir. Onun gizlisini, açığını, iç dünyasının dönemeçlerini, gediklerini, eğilimlerini bilir. Yüce Allah, insanın yapısındaki zaaf noktalarını bilir. Mal ve evlât tutkusunun insanın en derin zaafı olduğunu da bilir. Bu yüzden insanın dikkatini, mal ve evlât bağışının altında yatan gerçeğe yöneltiyor. Yüce Allah insanları denemek ve imtihana tabi tutmak için onlara mal ve evlât vermiştir. Çünkü bunlar, imtihan ve sınanma aracı olan dünya hayatının süsleridirler. Yüce Allah kulun yaptıklarını ve tasarrufunu görmek için bunları imtihana tabi tutar Bunlara karşılık olarak şükrediyorlar mı, nimetin hakkını veriyorlar mı? Yoksa onlarla oyalanıp Allah'ın hakkını mı unutuyorlar? “Biz sizi iyilik ve kötülükle imtihana tabi tutarız.” 21/Enbiyâ, 35. İmtihan sadece zorluk ve yoklukla olmaz. Rahatlık ve bollukla da olur. Mal ve evlât da rahatlık ve bolluğun kapsamına girer. İlk uyarı budur "Biliniz ki mallarınız ve evlatlarınız aslında birer sınav konusudur." Kalbin imtihan ve denemeye tabi tutulacağı konudan haberdar edilmesi, kendinden geçmemesi, unutmaması, imtihan ve sınav esnasında başarısız olmaması için sakındırma, uyarma ve hazırlıklı olmasını sağlama amaçlı bir yardımdır bu. Sonra yüce Allah insanı yardımsız ve karşılıksız olarak bırakmıyor. Çünkü fedakârlığın ağırlığı ve sorumluluğun büyüklüğü nedeniyle -uyarılmış olmasına rağmen- görevini yerine getirirken insan, yine de zaaf gösterebilir. Özellikle imtihan konusu, mal ve evlât ise. Bu yüzden yüce Allah insana hangisinin daha iyi ve daha kalıcı olduğunu gösteriyor. Amaç imtihanda zaaf gösterebilen insana yardım etmek onu korumaktır kuşkusuz. "Büyük ödül Allah katındadır." Mal ve evlâdı bağışlayan yüce Allah'dır. Mal ve evlâd imtihanını aşanlar için O'nun katında büyük mükâfat vardır. O halde kimse emânetin sorumluluğundan ve cihadın gerektirdiği fedakârlıklardan kaçınmamalıdır. İşte bu, içindeki zaaf noktalarını bilen yüce yaratıcıdan zayıf insana bir yardım ve destektir. "İnsan zayıf olarak yaratıldı." 4/Nisâ, 28. Bu inanç, düşünce, eğitim ve yönlendirmeye ilişkin eksiksiz bir hayat sistemidir. Her şeyi bilen Allah'ın sistemidir bu. Çünkü yaratan O'dur. "Yaratan bilmez mi? O latiftir, her şeyden haberdardır." 67/Mülk, 14 Allah Korkusu Sûrenin bu bölümünde mü'minlere yönelik son çağrı, Allah'dan korkmaya ilişkin bir çağrıdır. Kendi inancına ilişkin olarak kesin bir kanıta dayanmadıkları, kuşkuları ortaya çıkaran, vesveseleri gideren, uzun ve dikenli yolda ayakları dirençli kılan bir nur olmadığı sürece kalpler, bu ağır yükün altından kalkamazlardı. Takvâ duyarlılığı ve Allah'ın nuru olmasaydı, hakkı batıldan ayıran nosyona, bu kritere sahip olmayacaklardı. "Ey mü'minler, eğer Allah'dan korkarsanız, O size iyiyi kötüden ayırd edebilecek bir nosyon, bir kriter bağışlar, kötülüklerinizi örter ve sizi affeder. Allah büyük lütuf sahibidir." 8/Enfâl, 29. İşte azık budur. Budur yol hazırlığı. Kalpleri dirilten, onları uyaran, içlerindeki uyarı, sakınma ve korunma cihazlarını harekete geçiren takvâ azığı... Yolun dönemeçlerini ve kavşaklarını göz alabildiğince ortaya çıkaran yol gösterici nur hazırlığı... Tam ve sağlıklı görüşü engelleyen kuşkular ortadan kalkmıştır artık. Sonra bu, hataların bağışlanması azığıdır. Huzur ve istikrarı sağlayan güven azığı... Azıkların tükendiği, çalışmaların yetersiz kaldığı bir günde yüce Allah'ın engin lütfunu düşünme azığı... Allah korkusunun kalpte yolun kıvrımlarını ortaya çıkaran bir kriter işlevi gördüğü bir gerçektir. Ancak bu gerçek de -tıpkı inanca ilişkin diğer gerçekler gibi- pratik olarak yaşayandan başkası tarafından algılanmaz. Sadece anlatmak bu gerçeğin tadını, fiilen yaşamamış olanlara ulaştırmaz. Allah korkusu olmadığı zaman, işler duygu ve akıl planında karmaşıklığını, yollar görüş ve fikir planında griftliğini sürdürür. Yolların ayrılış noktasında batıl hak kisvesinde görünür. Kanıt son derece kesin olmasına rağmen, ikna edici olamaz. Susturucu olur, ancak akıl ve kalbi harekete geçirmeye yetmez. Tartışma gereksiz olmaya başlar, münakaşa boşa gitmiş bir emeğe dönüşür. Evet Allah korkusu olmadığı zaman durum böyledir. Ama Allah korkusu olduğu zaman akıl aydınlanır, gerçek açığa kavuşur, yol belirginleşir, kalbe güven duygusu yer eder, vicdan huzura kavuşur, ayaklar doğrulur ve doğru yolda kalıcı olur. Gerçek, özü itibariyle fıtrata gizli değildir. Fıtratta gerçeğe yönelik bir uyum sözkonusudur. Nitekim fıtrat, bu gerçekten almıştır varlığını. Göklerle yer, gerçeğe dayalı olarak yaratılmıştır. Ancak fıtratla gerçek arasına giren ihtirastır, insanın arzusudur. Karmaşıklığa neden olan bu ihtirastır işte. Görüşü engelleyen, yolları kördüğüme dönüştüren, dönemeçleri görünmez hale getiren insanın ihtirasıdır. Kanıt ne kadar kesin olursa olsun, ihtirasa gëm vuramaz. Onu durduran ve bertaraf eden Allah korkusudur. İhtirası engelleyen takvâ ve gizli açık denetimdir. Bunun için yüce Allah'ın kalbe kazandırdığı bu nosyon, bu kriter gözleri aydınlatır, örtüyü kaldırır,' yolu iyice belirginleştirir. Kuşkusuz bu, paha biçilmez bir durumdur. Öte yandan Allah'ın lütfu bu göz kamaştırıcı duruma bir de hataların giderilmesini, günahların bağışlanmasını ekliyor. Bunlara da "büyük lütfu" ilave ediyor. Bu öylesine geniş ve kapsamlı bir bağıştır ki, büyük lütuf sahibi "kerim" olan Rabbden başkası onu bağışlayamaz. Hile ve Tuzaklar Sûrenin akışı içinde bulunulan anın problemlerine çözüm getirmek amacıyla, geçmişi canlandırmak sûretiyle sürüyor. Sonuçta böylesine parlak bir zafer kazandığı savaşa girişen müslüman kitleye geçmiş ile içinde yaşanılan an arasındaki değişimin göz alıcı boyutlarını tasvir ediyor. Yüce Allah'ın savaşı yönlendirmesi ve takdiriyle onlara ne kadar büyük bir lütufta bulunduğunu gösteriyor. Bu öyle bir durumdur ki, ganimetler bunun yanında hiç kalır. Bu uğurda yapılan fedakârlıkların, çekilen sıkıntıların lafı bile edilmez. Daha önceki âyetlerde, müslümanların Mekke'deki durumlarına ve bu savaştan önceki durumlarına ilişkin bir tasvir yer almıştı. Sayısal azlıkları, güçsüz oluşları, insanların kendilerini kapıp götüreceklerinden korkacak kadar korumasız oluşları anlatılmıştı. Ardından yüce Allah'ın yönlendirmesi, gözetimi ve lütfu sayesinde sığınak buldukları, üstünlük sağladıkları, bol nimete kavuştukları anlatılmıştı. Burada ise; âyetlerin akışı, hicretin eşiğinde Peygamberimize karşı komplo düzenlemek üzere aralarında anlaşan müşriklerin durumlarını tasvir etmektedir. Onlar Peygamberimizin getirdiği âyetlere karşı çıkarak isteseler kendilerinin de benzeri sözler söyleyebileceklerini iddia etmektedirler. Yine onlar kabul etmemekte diretmektedirler. İnatta o kadar ileri gidiyorlar .ki, dönüp doğru yolu bulacaklarına -şâyet bu âyetler Allah katından gelmişlerse- üzerlerine azâbın çabucak indirilmesini istemektedirler. Sonra âyetlerin akışı, müşriklerin insanları Allah yolundan alıkoymak için nasıl mallarını harcadıklarını Allah'ın peygamberine karşı savaşmak üzëre ne şekilde toplandıklarını anlatmaktadır. Ardından onları dünya hayatında hüsrana uğramak ve yürek acısı çekmekle, ahirette ise, cehenneme sevkedilmekle tehdit etmektedir. Kurdukları tuzakların, toplanmaların ve planların ardından hem burada, hem de orada zarar edeceklerini vurgulamaktadır. Sonunda yüce Allah, peygamberine müşriklere yönelip onları şu iki şıktan birini tercih etme durumunda bırakmasını emretmektedir a Şâyet kâfirlikten, inatçılıktan, Allah ve peygamberine karşı savaşmaktan vazgeçecek olurlarsa, cahiliyede işledikleri bütün bu kötülükler bağışlanacaktır. b Yok eğer durumlarını sürdürüp, tavırlarını değiştirmeyeceklerse, bu durumda daha önce kendilerine benzeyenlerin başına gelenler onların da başına gelecektir. Yüce Allah'ın azaba ilişkin yasası, işlevini yerine getirecektir. Kuşkusuz bu azabı dileyen ve dilediği gibi takdir eden yüce Allah'tır. Sonra Yüce Allah müslümanlara, işkence edecek güçleri kalmayıncaya, yeryüzündeki ilâhlık sadece Allah'a ait oluncaya -böylece din bütünüyle Allah'a özgü oluncaya- kadar kâfirlerle savaşmalarını emretmektedir. Teslim olduklarını duyururlarsa, Peygamber kabul edecektir; niyetlerine göre yüce Allah onları hesaba çekecektir. Çünkü yüce Allah yapa geldiklerini bilir. Bundan yüz çevirip savaşa devam ederlerse, inatlarını sürdürürlerse, Allah'ın tek ve ortaksız ilâhlığını kabul etmezlerse, yüce Allah'ın yeryüzündeki otoritesine boyun eğmezlerse, müslümanlar onlara karşı cihadı sürdürecek ve yüce Allah'ın kendilerine dost olduğundan kesinlikle emin olacaklardır. O, ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır Fî Zılâli’l Kur’an. Yine Seyid Kutub, Teğâbün sûresi tefsirinde de şunları söyler “Ey inananlar! Eşlerinizden ve çocuklarımızdan bazıları size düşmandır. Onlardan sakının. Eğer affeder, hoş görür, bağışlarsanız muhakkak ki Allah da çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Mallarınız ve evlatlarınız bir sınav konusudur. Büyük mükâfat ise Allah katındadır. O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak mallarınızı Allah yolunda harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 64/Teğâbün, 14-16 Bu bölümde yer alan ilk âyete ilişkin olarak İbn Abbas'a dayandırılan bir açıklamaya göre bir adam ona bu âyeti sormuş o da şu cevabı vermiştir "Burada söz konusu edilenler Mekke'de Müslüman olmuş bazı kimselerdi. Bunlar Peygamber Efendimizin yanına gelmek istiyorlardı. Fakat eşleri ve evlatları onlara müsaade etmiyorlardı. Daha sonra Peygamberimizin yanına geldiklerinde insanların dini anlayışlarının derinleştiğini gördüler. Bundan dolayı eşlerini ve evlatlarını cezalandırmak istediler. Bunun üzerine yüce Allah şu âyeti indirdi "Eğer affeder, hoş görür, bağışlarsanız muhakkak ki Allah da çok bağışlayan, çok esirgeyendir." Bu hadisi Tirmizi de bir başka kanaldan aktarmış ve hasen ve sahih olduğunu belirtmiştir. İbn Abbas'ın kölesi İkrime de ona katılmıştır. Şu kadarı var ki Kur'an âyeti küçük bir olaydan daha kapsamlı, daha geniş boyutlu ve daha kuşatıcıdır. Çünkü, ikinci âyette yer alan "Mallarınız ve evlatlarınız bir sınav konusudur" şeklindeki mal ve evlatlara yönelik uyarı ile eş ve evlatlara yönelik bu uyarı bir de eşlerden ve evlatlardan insana düşman olanların da bulunabileceğine ilişkin uyarı insan hayatında derin etkisi bulunan bir gerçeğe işaret ediyor. İnsanın duygusal yapısı ile hayat sahnesinde birbirine girmiş çok ince ve duyarlı ilişkilere dokunuyor. Kuşkusuz eşler ve evlatlar insanı oyalayıp O'nu Allah'ı anmaktan alıkoyabilirler. Yine görevini yapıp Allah yolunda cihad eden bir mücahidin başına gelen musibetlerle karşılaşacak olursa eşlerine ve evlatlarına bir zarar gelebilir endişesiyle imanın gerektirdiği yükümlülüğü yerine getirmede isteksiz davranabilir, bu endişe mü'mini görevlerini eksik yapmaya itebilir. Allah yolunda savaşa çıkmış bir mücahit birçok zararlara uğrar, birçok fedakârlıklarda bulunur. Hem kendisi hem de ailesi büyük zorluklarla karşılaşır. Kendi başına gelen zorluklara katlanabilir de eşinin ve çocuğunun uğradığı zorluklara katlanamaz. Bu yüzden onları güvencede tutmak, yer yurt temin etmek, mal mülk toplamak ve geçimlerini sağlamak için cimrileşir, korkaklaşır. Böylece eş ve çocuklar onun düşmanı niteliğini kazanırlar. Çünkü onu iyilik yapmaktan alıkoymuş olurlar. İnsan olarak varoluşunun en üstün hedefini gerçekleştirmesine engel olmuş olurlar. Öte yandan ondan dolayı başlarına bir şey gelebilir endişesiyle bizzat eş ve çocuklar onun yoluna dikilip görevini yapmasına engel olabilirler. Veya eş ve çocuklar onun izlediği yolun dışında bir yol tutmuş olabilirler, bu durumda o da eş ve çocukları ile Allah için her şeyden soyutlanma arasında bir tercih yapmada zorlanabilir. işte bunlar birbirinden farklı dereceleri bulunan düşmanlığın görünümleridir. Mü'minin hayatında bu tür görünümlere her zaman rastlamak mümkündür. İşte bu yüzden, mü'minlerin kalplerinde sürekli bir uyanıklık bulunsun, bu duygulara kapılmasın ve bu etkenlerin etkisinde kalmasın diye bu girift ve karmaşık durum bizzat onların Allah tarafından uyarılmalarını gerektirmiştir. Sonra bu uyarı değişik bir ifâdeyle, mal ve evlat sınavında uyanık olmaya ilişkin bir çağrıyla tekrarlanıyor. Âyetin orijinalinde geçen "fitne" kelimesi iki anlama gelir Birincisi Yüce Allah sizi mal ve evlat konusunda sınıyor, şu halde uyanık olun, sakının, sınavda başarılı olabilmeniz için sürekli hazırlıklı olun, kurtulun ve Allah için her şeyden soyutlanın. Tıpkı bir kuyumcunun saf altını katma maddelerden ayırmak için onu ateşte erittiği gibi. İkincisi Şu mallar ve evlatlar sizin için baştan çıkarıcı, çekici şeylerdir. Bu çekicilikleri ile sizi Allah'a karşı gelmeye, O'na isyan etmeye sürüklerler. Şu halde onların çekiciliğinden sakınınız. Sizi sürükleyip götürmesinler, Allah'tan uzaklaştırmasınlar. Kelimenin bu her iki anlamı da kastedilmiş olabilir. İmam Ahmed Abdullah B. Büreyde'nin şöyle dediğini anlatır Babam Büreyde'nin şöyle dediğini duydum Bir gün Peygamber Efendimiz minberde halka hitap ediyordu. O sırada torunları Hasan ve Hüseyin -Allah onlardan razı olsun geldiler. Al gömlekler giyinmişlerdi. Düşe kalka yürüyorlardı. Peygamber Efendimiz minberden indi ve ikisini kucaklayıp önünde bir yere oturttu. Sonra şöyle dedi "Allah ve Peygamberi doğru söylerler. Kuşkusuz mallarınız ve evlatlarınız sizin için birer sınav konusudur. Şu iki yavrumun düşe kalka yürüdüklerini görünce dayanamadım. Konuşmamı kesip onları ayağa kaldırdım ' Ehli sünnet imamları ibn Vakid kanalıyla rivâyet ederler. Bu Resulallah'tır, bunlar da kızının oğulları. Şu halde mesele çok ciddidir ve tehlikelidir. Bu konu, Allah tarafından uyarılmayı, sakındırılmayı gerektirecek kadar önemlidir. Kalpleri yaratan ve bu duyguları o kalplere yerleştiren Allah, kendilerini aşırı düzeyde bu duygulara kapılmaktan alıkoymalarını istiyor. Çünkü bu tatlı bağların insana ancak bir düşmanın yapabileceği şeyleri yaptığı, onu düşmanın tuzaklarına benzer badirelere sürüklediği biliniyor. Bu yüzden âyet-i kerime, mal ve evlat sınavında uyanık bulunulması gerektiğini vurguladıktan ve bazı eşler ve evlatların şahsında somutlaşan düşmanlığa dikkat çektikten sonra Allah katındaki kalıcı nimetlere, güzelliklere işaret ediyor. Bundan sonra âyet mü’minlere güçleri ve kapasiteleri elverdiği oranda Allah'ın buyruklarını duyup itaat etmek sûretiyle O'ndan korkmaları çağrısında bulunuyor "O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun. Dinleyin, itaat edin." "Gücünüzün yettiği kadar" ifâdesinde yüce Allah'ın kullarına yönelik lütfu, kendisinden korkup itaat etme kapasitelerine ilişkin bilgisi belirginleşiyor. Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur Size bir şey emrettiğim zaman onu elinizden geldiği kadar yerine getirin. Bir şeyi yasakladığım zaman da ondan uzak durun."Buhârî ve Müslim Ebu Hureyre`den rivâyet ederler Çünkü emre uymada bir sınır yoktur. Bu yüzden elinizden geldiği oranda denilmiştir. Fakat yasağı bölmenin imkanı yoktur. Bu yüzden eksiksiz uygulanması istenir Fî Zılâli’l Kur’an. Mevdûdi diyor ki “Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne ihanet etmeyin, bile bile emânetlerinize de ihanet etmeyin.” 8/Enfâl, 27 "Emânetler" çok geniş bir terimdir ve toplumu yahut bireyi ilgilendirir, kişiye muhafaza etmesi için emânet edilen tüm şeyleri içerir. Mesela, kişi anlaşma ve ahitleri bozmamalı, toplumun sırlarını açığa vurmamalı veya kendi kontrolüne verilen mal ve görevi kötüye kullanmamalıdır. Nisâ sûresinde şöyle buyrulur “Hiç şüphe yok Allah, size emânetleri ehline sahiplerine teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor...” 4/Nisâ, 58. Bu âyette müslümanlar, İsrailoğulları'nın daha önce düştükleri hatalara düşmemeleri için uyarılıyorlar. Onların düştükleri en büyük hata, dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz ve ehil olmayan kişilere vermeleriydi. Sorumluluk isteyen, dinî ve siyasî liderlikleri hep beceriksiz, ehil olmayan, dar kafalı, ahlâksız, şerefsiz ve adâletsiz kişilere vermeye başladılar. Bunun sonucu, tüm toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk isteyen yetkileri ehil, sorumluluğunun idrakinde ve iyi ahlâklı kişilere vermeleri söyleniyor. Yahûdiler arasında yaygın olan bir diğer kötülük ise adâletsizlikti. Onlar adâlet ruhunu çoktan unutmuşlar, açıkça adâletsiz, şerefsiz, zalim olmuşlar ve hiçbir vicdan azabı duymaksızın rahatlıkla zulüm işleyebilecek dereceye düşmüşlerdi. Bizzat müslümanlar bu zulmü acı bir şekilde tatmışlardı. Yahûdiler, iki tarafın yaşadığı hayat, hangi tarafın doğru yolda olduğunu gösterdiği halde, müminlere karşı putperest Kureyş'in yanında yer alıyorlardı. Bir taraftan Hz. Peygamber ve O'na inananların saf ve temiz hayatı, diğer tarafta ise kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, üvey anneleri ile evlenen, Kâbe'yi çırılçıplak tavaf eden ve daha nice ahlâksızlıkları yapan putperestlerin iğrenç ve kirli hayatı vardı. "Ehl-i kitap" bunlara rağmen hâlâ putperest kâfirlerle işbirliği yapıyor ve soğukkanlılıkla onların müminlerden daha iyi ve daha doğru bir yolda olduğunu söylüyorlardı. Allah müminleri bu tip haksızlıklara karşı uyarıyor ve onlara her zaman hakkı söylemelerini; dost olsun, düşman olsun, insanlara adâletle hükmetmelerini emrediyor. “Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir imtihan konusudur…” Dünya malı ve çocuklar, genellikle kişiyi münafıklığa, ihanete ve şerefsizce davranmaya yönelten eğilimlerin en büyük sebebi olmaktadır. İşte bu nedenle Allah mü'minleri para ve çocuk sevgisinin aşırılığına karşı uyarmaktadır "Bu dünya büyük bir imtihan sahasıdır. Çocuklarınız ve mallarınız ise iki imtihan sorunudur. Bunlar size, onların haklarına uyup uymadığınızı ve konulan sınırları aşıp aşmadığınızı denemek amacıyla verilmiştir. Bakalım sorumlulukları taşıyarak doğru yolda mı yürüyeceksiniz, yoksa arzu ve eğilimlerinizin cazibesiyle ondan sapacak mısınız ve bir taraftan Allah'ın kulu olmaya devam ederken, diğer taraftan O'nun belirlediği hakların dışına taşarak mal ve çocukların kölesi olmaya eğilimli olan "nefsinizi" kontrol edebilecek misiniz?" “Ey iman edenler, Allah'tan korkup sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış furkan verir…” 8/Enfâl, 29 Mü'minler, eğer Allah'tan korkarak hareket ederlerse, Allah'ın kendilerine doğru ile yanlışı ayırdetmelerini sağlayan Furkan'ı yani tüm isleri doğru bir şekilde anlamaya yarayacak gerçek bilgiyi kriteri vereceği konusunda te'min edilmektedirler. Böylece, mü'minler eğer isterlerse Allah'ın dileğini yerine getirebilir ve O'nun tasdik ettiği yolu takip edebilirler. Bu kriter Furkan, her zaman bir sinyal görevi görecek, onlara doğru yolu, Hakk'ın yolunu gösterecek ve onları sapık yollara, şeytanın yollarına karşı uyaracaktır Tefhîmu’l Kur’an. Yine Mevdûdi Teğâbün sûresi tefsirinde şunları söyler “Ey iman edenler, gerçek şu ki, sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler için birer düşmandırlar. Şu halde onlardan sakının. Yine de affeder, hoş görür kusurlarını yüzlerine vurmaz ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.” 64/Teğâbün, 14 Bu âyet iki anlama da gelebilir. Birincisi, Allah yolunda yürüyen inanmış bir erkek veya kadına, eşi, anne ve baba ise çocukları büyük sorunlar çıkartır. Dünyada bir mü’mine, mücahide bir eşin nasip olması ve çocuklarının da inanç, amel, ahlak bakımından onların gönüllerini ferahlatacak vasıflarda bulunması oldukça nadir rastlanır bir durumdur. Genellikle mü’min bir erkeğin hanımı ve eşi, onun bu imanını ve dürüstlüğünü kendileri açısından bir talihsizlik olarak değerlendirirler. Öyle ki onlar koca ve babalarının akibeti cehenneme gitmek bile olsa, haram-helal gözetmeksizin kendilerine refah ve zenginlik sunmasını isterler. Yine mü’min bir kadın, kendisinin İslâm'ın hükümlerine sıkı bir şekilde bağlanmasını istemeyen bir kocaya sahip olur ve çocuğu da babasının izinden giderek, annesine hayatı cehennem eder. Özellikle İslâm ile küfr arasında savaş olduğunda, imanının gereği olarak her türlü zararı ve tehlikeyi göze alarak, gerekirse ülkesinden hicret edeceği, hatta cihad edip canını tehlikeye atacağı zaman, bir mü’mine en büyük engel yine ailesi olur. İkincisi, bu âyetlerin nazil olmasına, o dönem Müslümanlarının şartlarını ilgilendiren özel bir durum neden olmuştur. Günümüzde de kâfir bir toplumda, İslâm'ı kabul eden kimseler için de aynı şey geçerlidir. O dönemde Mekke'de ve Arabistan'ın diğer bölgelerinde, öyle durumlar meydana geliyordu ki, bir kimse Müslüman oluyor, hanımı ve çocukları İslâm'ı kabul etmedikleri gibi, onu İslâm'dan döndürmeye çalışıyorlardı. Elbette aynı şeyler mü’min bir kadın için de sözkonusuydu. Bu tür sorunlar içinde olan Müslümanlara seslenerek, şu üç nokta vurgulanmıştır a "Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır." Öncelikle, her ne kadar beşeri nedenlerle, akrabalık bağları önemliyse de, bu kimselerin dinî açıdan mü’minlerin düşmanları olduğu vurgulanmaktadır. Bu düşmanlık, onların eş ve çocukların mü’minleri iyilikten alıkoyup kötülüğe sevketmek istedikleri veya imandan alıkoyup, küfre sürükleme arzusunda oldukları, ya da kâfirlere sempati beslediklerinden dolayı mü’minlerin sırlarını öğrenip, onlara aktarmak durumunda olmaları nedeniyledir. Bu bakımdan düşmanlıkları keyfiyet itibariyle farklı bile olsa, yine de onlar mü’minlerin düşmanlarıdır "Ey iman edenler! Şâyet iman sizin için daha önemliyse, bunları kâfir olan eş ve çocuklarınızı düşman olarak görün ve onlara duyduğunuz yakınlık, onlarla aranızda bir iman ve küfr, itaat ve isyan duvarının olduğunu sizlere unutturmasın!" b "Onlardan sakının"; Daha sonra mü’minler, dünyadaki çıkarları yüzünden ahiretlerini mahvetmemeleri için, uyanık olmaları konusunda uyarılmışlardır. Onlara, Allah ve Rasulü'ne sevginiz ve İslâm'a sadakatınız ile aranıza girecek kadar düşkünlük göstermeyin. Yine onlara çok güvenmeyin. Çünkü boş bulunduğunuz bir anda, ağzınızdan aldıkları Müslüman topluma ait bir sırrı, düşmanlarınıza ulaştırabilirler. Böyle bir zaafı Hz. Peygamber, bir hadisinde şu şekilde vurgulamıştır "Bir şahıs kıyamet günü getirilir ve ona tüm iyiliğini ailesinin alıp götürdüğü söylenir." c "Ama affeder, kusurlarından geçer ve bağışlarsanız, muhakkak ki Allah da çok bağışlayan, çok esirgeyendir." Bu, şu anlama gelmektedir. Sizlere onların düşmanlıkları hakkında, dininizi onlardan korumanız için bilgi verilmiştir. Ama şunu iyi bilin ki, size bu ikazın yapılmasının nedeni, eşinizi ve çocuklarınızı dövmeye başlayın, onlara şiddetle muâmele edin ve onlarla ilişkinizi bozarak ev hayatınızı bir azap haline getirin diye değildir. Bu ikaz, sözkonusu tutumun şu iki açık zarara yol açabileceği nedeniyle yapılmıştır. Birincisi, böyle bir tutum çocukların ıslahı konusunda tüm kapıların kapanması ve hiçbir imkanın kalmaması tehlikesine yol açar. İkincisi, böyle bir tutum, toplum içinde İslâm ile ilgili yanlış kanaatlerin doğmasına neden olabileceği gibi, ayrıca Müslümanlar kötü ahlaklı, geçimsiz, şiddete başvuran, zorba, ailesi ile bile geçinemeyen bir kimse olarak tanınırlar. Burada, hep İslâm'ı yeni kabul edenlerin bu tür sorunlar ile karşılaşmaları dikkate değerdir. Sözgelimi, Müslüman olan bir gencin anne ve babası müşrik ise, onlar çocuklarının yeni dininden dönmesi için baskı yapıyordu. Yahut erkek Müslüman olur da onun karısı ve çocukları kadın Müslüman olduğunda kocası ve çocukları müşrik iseler, onu bulunduğu hak yoldan vazgeçirmek için gayret gösteriyorlardı. Birinci durumla ilgili olarak Ankebut 8 ve Lokman 14-15'te, "Din konusunda anne ve babaya itaat etmeyin ama dünyevi meselelerde onlarla iyi geçinin" buyurulmuştur. İkinci durumla ilgili olarak, "Eşiniz ve çocuklarınız karşısında dininizi koruyun ama onlara karşı şiddete başvurmayın, bilakis yumuşak davranın ve onları bağışlayın" denilmiştir. İzah için bkz. Tevbe 23-24, Mücadile an 37, Mümtahine an 1-3, Münafikun an 18. Bir başka âyette şöyle buyrulur “De ki Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resulünden ve O'nun yolunda cihd etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun…” 9/Tevbe, 24. Yani, "Hüküm emri onları gerçek imanın nimetlerinden, onun meydana getireceği itidale sahip olaraktan ve dünyalarını onun hidâyet aydınlığına doğru sevketmelerinden mahrum eder ve bütün bunları diğer kimselere Allah'ın istediği gibi hareket edenlere bağışlar." Bu âyette, prensip usûl itibarıyla, iki hususa değinilmiştir. Prensip bakımından, hem hak dine iman etmek, hem de bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi iki zıt tavrın, bir kişide aynı anda bulunması imkansızdır. Kesinlikle bir yanda iman, diğer yanda Allah ve Rasulü'nün düşmanlarına sevgi beslemek gibi bir tavır olamaz. Çünkü bir insan hem kendi nefsini, hem de nefsinin düşmanlarını aynı zamanda sevemez. Dolayısıyla mü’minlik iddiasında bulunan bir kimse, aynı zamanda İslâm düşmanıyla da dostluk ilişkilerini sürdürüyorsa şâyet, bu kimsenin mü’minlik iddiasının doğru olabileceği şeklinde bir tereddüte düşülmemelidir. Ayrıca bir yanda Müslüman olduğunu söyleyip, diğer yandan, İslâm düşmanlarıyla dostluklarını devam ettiren kimselerin, kendileri hakkında mü’min mi, münafık mı olduklarını tekrardan ciddi bir şekilde düşünmeleri gerekir. Yani mü’min mi, münafık mı olmak istiyorlar, buna karar vermelidirler. Şâyet dürüst kimselerse, bunun ahlâkî bakımdan iki yüzlülüğün en aşağı tabakası olduğunu anlayacaklardır. Sonuçta da aynı anda iki ata birden binmekten vazgeçmelidirler. İman, onlardan açıkça şu iki seçenekten birini tercih etmelerini ister Mü’min olmak istiyorlarsa, İslâm'a zarar veren her türlü ilişkiyi kesmelidirler, fakat ilişkileri onlar için İslâm'dan daha önemli ise, bu sefer mü’minlik iddialarından vazgeçmelidirler. Bu anlatılanlar ilke itibarıyla böyledir. Fakat Allah Teâlâ sadece bu konuda ilkeleri beyan etmekle kalmamış, ayrıca yalan yere Müslümanlık iddiasında bulunan kimselere gerçek örnekler vermiştir. Ki zaten onlar bizzat bu kimseleri biliyorlardı. Yani onlar, gerçek mü’minlerin, İslâm'a zarar veren tüm ilişkilerini keserek, bir cemaat haline geldiklerini bizzat görüyorlardı. Bu öyle bir vakıadır ki, tüm Araplar Bedir ve Uhud savaşlarında bunu açıkça müşahede etmişlerdir. Mekke'den Medine'ye hicret eden sahabe, Allah rızası için kendi akraba ve kabilelerine karşı savaşmaktan asla çekinmemişlerdir. Ebu Ubeyde babası Abdullah b. Cerrah'ı, Mus'ab b. Umeyr kendi kardeşi Ubeyd b. Umeyr'i ve Hz. Ömer kendi dayısı As bin Hişam bin Muğiyre'yi öldürmüştür. Hz. Ebubekir oğlu Abdurrahman ile çarpışmaya hazırlanırken, Hz. Ali Hz. Hamza ve Hz. Ubeyde bin Haris en yakın akrabaları Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe'yi öldürmüşlerdir. Hz. Ömer Bedir esirleri hakkında, Hz. Peygamber'e "Bunların hepsini öldürelim, üstelik herkes kendi akrabasını bizzat öldürsün" demiştir. Aynı savaşta Musab bin Umeyr'in öz kardeşi Ebu Aziz bin Umeyr esir düşer. Ensardan bir sahebinin onu bağladığını gördüğünde Musab bin Umeyr, onu bağlayan sahebeye, "Onu sıkıca bağla, çünkü annesi çok zengindir. Bu yüzden sana oldukça fazla miktarda fidye verir" der. Bunun üzerine kardeşi Ebu Aziz, "Kardeşim olmana rağmen nasıl böyle konuşursun" diye söylenir. Musab ise, "Şimdi sen benim kardeşim değilsin. Benim kardeşim, seni şu anda bağlayan kimsedir" diye cevap verir. Yine Bedir Savaşı'nda, Hz. Peygamber'in damadı, Ebu-l As esir düşer ve hiç kimse kendisine özel bir muâmele yapmayarak, diğer esirlere nasıl davranıyorlarsa aynı şekilde davranırlar. İşte böylece İhlâslı mü’minlerin nasıl davrandıkları ve Allah'ın dinine nasıl bağlı oldukları gerçek bir şekilde sergilenmiştir. Deylemi, Hz. Muaz'dan mervî olarak, Hz. Peygamber'in şu duâsını nakleder. "Ey Allah'ım! Bana bir facirin, bir fasıkın bir şey ihsan etmesine izin verme ki, kalbimde ona karşı bir sevgi meydana gelmesin. Çünkü sen, inzal ettiğin vahiyde, Allah'a ve Ahiret gününe iman edenlerin, Allah ve Rasulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin diye buyurdun." Bir başka sûrede de şöyle buyrulur “Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size gelene küfretmişler, Rabbiniz olan Allah'a inanmanızdan dolayı peygamberi de, sizi de yurtlarınızdan sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, benim yolumda cihad etmek ve benim rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız nasıl onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlemekte olduklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp sapmış olur.” 60/Mümtehıne, 1 “Eğer onlar sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin küfre sapmanızı içten arzu etmişlerdir.” 60/Mümtehıne, 2 Konunun anlaşılması bakımından, öncelikle bu âyetin nüzulune neden olan hadise hakkında ayrıntılı bilgi vermek uygun olacaktır. İbn Abbas, Mücahid, Katade, Urve bin Zübeyr de dahil olmak üzere, tüm müfessirler bu âyetlerin, Hatib bin Ebi Belta'nın gönderdiği mektubun yakalanması üzerine nazil olduğu hususunda görüş birliği içindedirler. Bu hadise şu şekilde cereyan etmiştir Kureyşliler Hudeybiye Antlaşması'nı çiğnedikleri zaman, Hz. Peygamber Mekke'ye saldırı için hazırlıklar yapmaya başladı. Ancak Mekke'ye saldırı yapılacağı hususu birkaç sahabe dışında hiçkimseye bildirilmemişti. Bu sıralarda Beni Abdu-l-Muttalib'in azad ettiği bir cariye Mekke'den, Medine'ye gelir. Daha önceleri şarkıcılık yapan bu cariye, Medine'ye geldiğinde mali yönden sıkıntıya düşmüş ve bu nedenle Hz. Peygamber'e kendisine yardım etmesi için başvurmuştu. Bunun üzerine Hz. Peygamber de Abdulmuttalib oğullarına onun ihtiyaçlarını karşılamalarını söylemiştir. Bu kadın Mekke'ye geri döneceği zaman, Hatib bin Ebi Belta kendisi ile görüşür ve Mekke'nin ileri gelenlerine iletmesi için, ona gizli bir mektup verir. Kadın Medine'den ayrıldıktan sonra, Cenab-ı Allah bu olayı Rasûl'üne bildirir. Hz. Peygamber de hemen Hz. Ali, Hz. Zübeyr ve Hz. Mikdat bin Esved'i kadını takip etmeleri için görevlendirerek, onlara şöyle emreder "Hemen yola çıkın. Medine'den 22 mil uzaklıkta Mekke yolunda bir kadın göreceksiniz. O'nda Hatib'in müşriklere yazdığı bir mektup bulunuyor. Mektubu kadından alın. Mektubu verirse kadını serbest bırakın, vermezse öldürün!" Hz. Peygamber'in emri üzerine yola çıkıp kadını söylenilen mevkide bulur ve ondan mektubu isterler. Kadının kendisinde mektup olmadığını söylemesi üzerine onu ararlar, ama mektubu yine de bulamazlar. Ancak kadını mektubu vermediği takdirde soyup öyle aramak zorunda kalacaklarını söyleyerek tehdit edince, kadın kurtuluşun olmadığını anlar ve mektubu saçlarının arasından çıkararak onlara verir. Onlar da mektubu alarak, Hz. Peygamber'e götürürler. Hz. Peygamber mektubu açıp okuduğunda, Mekke'ye yapılacak olan saldırı hazırlıklarının, Kureyşlilere bildirildiğini görür. Çeşitli rivâyetlerde değişik lafızlar kullanılmış olmasına rağmen muhteva aynıdır. Hz. Peygamber, Hatib'e bu davranışının nedenini sorduğunda o şöyle cevap vermiştir "Ya Rasulallah! hakkımda hemen karar verme. Ben kâfir ya da mürted olduğumdan veya İslâm'dan sonra küfre sempati beslediğim için böyle davranmış değilim. Asıl sebep, ailemin hâlâ Mekke'de ikamet ediyor almasıdır. Bildiğiniz gibi ben, Kureyş kabilelerinden birine de mensup değilim. Bazı Kureyşlilerin dostluğu nedeniyle Mekke'de yaşıyordum. Diğer Muhacir kardeşlerimin aileleri de Mekke'dedir ama ailelerine sahip çıkacak akrabaları da vardır. Oysa benim ailemi sahiplenecek bir kabilem yok orada. Dolayısıyla ben bu mektubu, onlara bir iyilik yaparsam, onlar da kendilerini bana borçlu hissederek aileme dokunmazlar düşüncesiyle yazdım." Hz. Hatib'in oğlu Abdurrahman'ın rivâyet ettiğine göre, Mekke'de Hz. Hatib'in kardeşi ve çocukları, Hz. Hatib'in kendi rivâyetine göre bir de annesi vardı. Hz. Peygamber Hz. Hatib'in sözlerini dinledikten sonra, "Hatip sizlere doğru söylüyor" demiştir. Yani O, İslâm'dan inhiraf ettiği için veya küfre yardımcı olmak gâyesiyle böyle davranmamıştır. Hz. Ömer ise hemen ayağa kalkarak, "Ya Rasulallah! İzin ver de, Allah'a, Rasul'e ve Müslümanlara ihanet eden şu münafığın kellesini uçurayım" der. Fakat Hz. Peygamber "Bu şahıs, Bedir Savaşı'na katılanlardandır. Allah'ın Bedir Savaşı'na katılanlara, o vaziyeti görüp, "Ben sizi affettim" demediğini kim biliyor?" diye cevap verir. Son cümlenin kelimeleri bazı rivâyetlerde, farklı lafızlarla ifâde edilmiştir. Bazılarında, "Ben sizleri bağışladım", başka bir rivâyette "Ben sizleri affedenim", başka bir rivâyette ise "Ben sizleri affedeceğim" şeklindedir. Bu sözleri duyan Hz. Ömer ağlayarak, "Allah ve Rasulü daha iyi bilir" demiştir. Bu özeti, muteber senetlerle yapılan birçok rivâyetten almış bulunuyoruz. Buhârî, Müslim, İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, Taberî, İbn Hişam, İbn Hibban ve İbn Ebi Hakim Bu rivâyetler arasında en güveniliri, Hz. Ali'den, onun katibi Ubeydullah bin Muhammed bin Ebi Rafi'nin ve ondan da Hz. Ali'nin torunu Hasan bin Muhammed bin Hanefiyye'nin işiterek rivâyet ettiği ve başka ravilerin de bize ulaştırdığı hadistir. Tüm bu rivâyetlerde açıkça, Hz. Hatib'in mazeretinin kabul edilerek affedildiği bildirilmektedir. Nitekim hiçbir kaynak O'na ceza verildiğini nakletmemektedir. Bu bakımdan Ümmetin alimleri, Hz. Hatib'e mazereti kabul görülerek, bir ceza verilmediği hususunda görüş birliği içindedirler. Bu âyetler her ne kadar Hz. Hatib'in hadisesi üzerine nazil olmuşsa da burada sadece bu olayı yorumlamakla yetinilmemiş, ayrıca mü’minlere ebedi bir ders de verilmiştir. Küfür ile İslâm'ın birbirlerine karşı savaş ettikleri bir dönemde, bir mü’min, sırf iman ettikleri için mü’minlere karşı savaşan bir kâfir ile -sebep ne olursa olsun- İslâm'a zarar verecek bir işe girişemez. Böyle bir davranış imanla çelişir; dolayısıyla, kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için, niyeti kötü olmasa bile, bir mü’minin böyle davranması doğru değildir. Kim böyle bir girişimde bulunursa yoldan çıkmıştır. “Ne yakın akrabalarınız, ne çocuklarınız kıyamet günü size bir yarar sağlayabilir...” 60/Mümtehıne, 3 Burada anne, baba, kardeş ve çocuklarını düşmanlardan kurtarmak için böyle bir girişimde bulunan Hz. Hatib'e işaret olunmaktadır. Yani, "Sen onların uğruna büyük bir hata yaptın. Oysa Kıyamet günü onlar seni kurtaramazlar. Üstelik Allah huzurunda hiçkimse, bu benim babamdır, oğlumdur, kardeşimdir vs. benim yüzümden günah işlemiştir. Onun yerine bana ceza verin, demeye cesaret edemez. O gün geldiğinde herkes kendi derdine düşecektir." Kur'an'ın birçok yerinde bu husûsa değinilmiştir. "Suçlu, o günün azabından kurtulmak için, oğullarını, arkadaşlarını ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye versin de, tek kendisini kurtarsın ister." 70/Meâric 11-14 "İşte o gün, kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden, oğullarından kaçar. O gün onlardan her birinin kendisine yeter derecede işi vardır." 80/Abese 34-37 “…Allah Sizin aranızı ayıracaktır…” 60/Mümtehıne, 3. Yani, dünyadaki tüm ilişkiler orada kopacaktır, orada bir parti, bir grup, bir sülûk olarak hesap görülmeyecektir. Herkes kendi yaptığının hesabını kendi verecek ve bu dünyada dostluk, akrabalık, grup, parti uğruna İslâm'a göre caiz olmayan bir iş yapan kimse, yaptığının cezasını tek başına çekecek, onun sorumluluğuna bir başkası ortak olmayacaktır. “…Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.” 60/Mümtehıne, 3 Daha önce ayrıntılı bir şekilde açıkladığımız Hz. Hatib'in hadisesi ile bu hadise üzerine nazil olan âyetlerden, aşağıdaki sonuçları çıkarabilirz. a Bu şekilde davranmak, kişinin niyeti ne olursa olsun casusluktur. Üstelik bu casusluk, tehlikeli ve zarar verecek olaylara yol açabilecek bir dönemde yapılmıştır. Öyle ki saldırı öncesi düşmana haber verilmek istenmiştir. Ayrıca bu şüpheli bir mesele olarak kapalı kalmayıp, mücrim suçüstü yakalanmıştır. Zira mektup ortadaydı ve başka bir delile de gerek yoktu. Bu suç normal bir zamanda değil, savaş durumunda işlenmiş olmasına rağmen, Hz. Peygamber Hz. Hatib'i, ona kendini savunma şansı tanımaksızın hapse atmamış ve ayrıca mahkemeyi açık bir şekilde yapmıştır. Tüm bunlardan anlaşıldığına göre, İslâm'da yöneticiler ve hakimler, bir kimsenin suçunu kendileri bilseler veya şüphe duysalar dahi, o kimseyi hemen hapse atma yetkisine sahip değildirler. Ayrıca gizli kapılar ardında yargılamanın da İslâm'da yeri yoktur. b Hz. Hatib bin Ebi Belta'nın sadece Muhacir olmayıp, ayrıca Bedir ashabından olması, O'na sahabiler arasında imtiyaz kazandırmıştı. Bu özelliklerine rağmen, büyük bir suç işlediği için, Allah Teâlâ onu yukarıdaki âyette sert bir şekilde tenkit etmiştir. Ayrıca bu olay, hadislerde ayrıntılı olarak zikredilmiş ve müfessirlerin hemen hemen tümü bu hadisleri nakletmişlerdir. Bu ve diğer örneklerde de görüldüğü gibi sahabe hatasız değildir. Bilakis onlardan da beşerî zaaflar nedeniyle çeşitli hatalar sudur etmiştir. Allah ve Rasulü'nün bizlere, onlara hürmet etmeyi buyurmuş olması, onların hatalarını zikretmemek anlamında değildir. Şâyet böyle olsaydı, Allah bu olayı Kur'an'da zikretmez ve sahabe, tabiun, muhaddisler ve müfessirler de bunca ayrıntıyı beyan etmezlerdi. c Hz. Hatib'in mahkemesi esnasında, Hz. Ömer'in görüşü, Hz. Hatib'in davranışının zahirine bakılarak öne sürülmüştü. Onun delili, bu davranışının açıkça Allah'a, Rasûlu'ne ve Müslümanlara karşı ihanet mahiyetinde olmasıydı. Bu yüzden o bir münafıktı, dolayısıyla katli de vacipti. Ancak Hz. Peygamber O'nun görüşünü reddedip daha sonra İslâm'ın "Bir davranışın sadece zahiri gözönüne alınarak karar verilmez" şeklindeki bir ilkesini beyan etmiştir. Ayrıca suç işleyen bir şahsın geçmişi, yaşantısı, karakteri içinde bulunduğu ortam ve şartlar da dikkate elınmalıdır. Bu davranış biçimi kuşkusuz casusluktur ama bu suçu işleyen kimsenin İslâm'a ve Müslümanlara karşı tavrı nasıldır? Yani bu şahsi Allah'a Peygambere ve Müslümanlara hiyânet etmek için mi bu suçu işlemiştir? Ya da imanı için, yurdunu, ailesini vs. herşeyini terkederek hicret eden, bunca fedakarlıklar yapan bu şahsın imanından, ihlasından şüphe edebilir miyiz? Başka bir ifâdeyle söylenecek olursa, Bedir Savaşı'nda, düşmanın üç kat fazla gücü ve silâh üstünlüğünün bulunduğu nazik bir anda, sadece imanları uğruna canlarını ortaya koymuş bulunan kimselerin samimiyetinden şüphe etmek doğru mudur? Ayrıca onun kalbinde Mekke'deki müşrik Kureyşlilere karşı bir sevgi taşıyıp taşımadığı da düşünülmelidir. Hz. Hatip ise savunması sırasında, Mekke'deki ailesinin, diğer Muhacirlerin aileleri gibi kabile koruması altında olmadığından, savaşta Kureyşlilerin ailesine, çoluk-çocuğuna eziyet edecekleri korkusuyla böyle davrandığını açıkça söylemiş ve gerçekten de onun bu açıklaması teyid edilmiştir. Dolayısıyla Hz. Hatib'in bu açıklamasını kabul etmeyip, kendisini yalancı addetmenin ve onun maksadının aslında hiyanet ve Kureyşli kâfirlere yardım etmek olduğuna karar vermenin bir sebebi yoktur. Gerçi samimi bir Müslümanın iyi niyetle dahi olsa, bu şekilde davranması, yani kişisel çıkarları için Müslümanların savaş planlarını düşmanlara bildirmesi caiz değildir. Ancak böyle de olsa samimi bir Müslümanın yaptığı hata ile bir münafığın hiyâneti arasında büyük fark vardır. Bu bakımdan her ne kadar suçun keyfiyeti aynı ise de, cezaları aynı değildir. İşte mahkemede Hz. Peygamber de bu şekilde karar vermiştir. Allah Teâlâ da Mümtahine Sûresi'ndeki bu âyetlerle, O'nun verdiği kararı teyid etmiştir. Sözkonusu üç âyeti dikkatlice okuduğumuzda, Hz. Hatip hakkında vaki olan azarın, bir mü’mini azarlamak şeklinde olduğunu ve bir münafığın azarlanmasına hiç benzemediğini gâyet sarih bir şekilde görürüz. Ayrıca ona hiçbir mali ve bedeni bir ceza da verilmemiş, sadece yapılan davranış açıkça kötülenmiştir. Yani İslâm toplumunda bir mü’minin hata yapması, toplumun kendisine olan güvenini sarsar ve ona bu ceza tek başına yeterli olur. d Hz. Peygamber'in Bedir ashabının faziletleri hakkında, "Allah'ın Bedir Savaşı'na katılanlara, o vaziyeti görüp, "Ben sizi affettim" demediğini kim biliyor?" şeklindeki sözü "Bedir ashabı ne günah işlerse işlesin, onların affı önceden garanti edilmiştir" anlamında değildir. Zaten bu sözü Sahabe de böyle anlamadığı gibi, Bedir ashabı da bu sözleri duyunca, kendilerini suç işlemekte serbest görmüş değillerdir. Ayrıca İslâm hukukunda da, bu söze dayanılarak Bedir ashabından biri suç işlerse, ona ceza verilemez gibi bir kaide vaz' edilmemiştir. Aslında Hz. Peygamber'in bu mevki ve makamı vurgulamaktan kastının ne olduğunu, O'nun sarfettiği kelimelere dikkatlice baktığımızda anlayabiliriz. Yani Bedir ashabı Allah ve O'nun dini için samimiyetle öyle fedakarlıklarda bulunmuşlardır ki, buna karşı Allah onların geçmiş gelecek tüm günahlarını affetse bile, bu imkan harici olmaz. Dolayısıyla Bedir ashabından olan bir kimsenin hiyânetinden ve nifakından şüphe edilemez. Yaptığı hata ile ilgili söylediklerini doğru kabul etmek gerekir. e Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in açıklamalarından, kâfirler lehinde casusluk yapmasının bir Müslümanın mürted sayılmasına veya iman dairesinden çıkarılmasına ya da münafık kabul edilmesine yeterli olamayacağı anlaşılmaktadır. Ancak başka bir delil ya da şahidin olması müstesna. Çünkü bu davranış, bir kimsenin kâfir kabul edilmesine sebep teşkil etmez. f Kur'an'ın bu âyetlerinden, bir Müslümanın kâfirler lehine casusluk yapmasının en yakın akrabalarının malları ve canları tehlikede olsa bile, hiçbir zaman caiz olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. g Hz. Ömer, Hz. Hatib'i öldürmek için Hz. Peygamber'den izin istediğinde Hz. Peygamber, bu suçun cezasının ölüm olmadığını söylememiştir. Ancak Hz. Hatib Bedir ashabından olduğu ve bunun da onun ihlasının ispatına yetmesi dolayısıyla, Hz. Ömer'e izin verilmemiştir. Üstelik onun, düşmanlara iyilik etmek için değil, kendi çoluk çocuğunu korumak için böyle davrandığını bildiren açıklaması doğrudur. Bu bakımdan bazı İslâm hukukçuları, bu vak'ayı delil göstererek, İslâm'da casusluğun cezasının ölüm olduğu ancak çok önemli bir hafifletici sebep bulunursa daha az bir ceza ya da tazir verilebileceği sonucuna varmışlardır. Fakat bu mesele hakkında ihtilaf edilmiştir. İmam Şafii'ye göre, casusluk yapan bir Müslümanın öldürülmesi caiz değildir, ancak tazir edilebilir. İmam Ebu Hanife ve Evzaî ise, casusluk yapan Müslümana dayak vurulmalı ve uzun süreli hapis cezası verilmelidir, görüşündedirler. İmam Malik, "onu katletmelidir" diyorsa da, Malikî fakihlerinin görüşleri farklıdır. Eşbah'a göre bu konuda Devlet Başkanının İmamın geniş bir yetkisi vardır. O, suçlunun şartlarını gözönüne alarak gereken cezayı verir. Ayrıca bu görüş, İmam Malik ve İbn Kasım'dan da nakledilir. İbn el-Macişun ve Abdulmelik bin Hateb'e göre, suçluda casusluk yapmak adet halini almışsa, onu katletmek gerekir. İbn Vehhab ise, casusluğun cezasının ölüm olduğu, ancak bu suçtan tevbe edenlerin bağışlanmaları gerektiği görüşündedir. İbn Kasım'dan nakledilen bir görüş de bu şekildedir. Esbağ'a göre de, savaş sırasında casusluk yapmanın cezası ölümdür. Ama düşmana açıkça yardımda bulunmaları halinde. Müslüman ve Zımmî casuslara ölüm yerine dayak cezası verilmelidir. Ahkâmu’l Kur'an, İbnu’l Arabî, Umdetu’l Karî, Fethu’l-Bârî h Yukarıda zikredilen hadisten, suçlunun aranmasında gerekirse sadece erkeklerin değil, kadınların da elbiselerinin çıkarılmasının caiz olduğu sonucu çıkıyor. Gerçi Hz. Ali, Hz. Zübeyr ve Hz. Mikdat o kadını çırılçıplak soymamışlardır ama onu "mektubu vermezsen seni çırılçıplak soyarak arayacağız" diye tehdit etmişlerdir. Şâyet bu fiil caiz olmasaydı, elbette üç sahebe onu bu şekilde tehdit etmezlerdi. Yine akıl yürütecek olursak, onların gelip bu hadiseyi Hz. Peygamber'e anlatmış olacakları ve dolayısıyla Hz. Peygamber de bu davranışı tasvip etmemiş olsaydı, bunun bize rivâyet edileceği sonucuna varırdık. Bu bakımdan fakihler, bu davranışla ilgili olarak "caizdir" diye fetva vermişlerdir. Umdetu’l Karî “Ey iman edenler, ne mallarınız, ne çocuklarınız sizi Allah'ı zikretmekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymasın'; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir 63/Münâfıkun, 9. Burada "mal ve çocukların" özellikle zikredilerek vurgulanması, insanların umumiyetle mal ve çocuklarının hatırı için imanın sorumluluklarından yüz çevirmeleri nedeniyledir. Çünkü insan umumiyetle bunlar yüzünden nifak, iman zaafı, fısk ve itaatsizliğin bataklığına saplanır. Aslında kastedilen, insanı Allah'tan gafil eden dünyadaki herşeydir. Allah'tan gaflet, her kötülüğün asıl sebebidir. Şâyet insan her an başıboş olmadığını, Allah'ın bir kulu olduğunu, Allah'ın kendisinin her yaptığından haberdar olduğunu ve yaptıklarından bir gün hesaba çekileceğini hatırında tutarsa, işte o zaman hiçbir sapıklık ve dalâlete düşmez. Beşeri zaafları dolayısıyla bir hata yapsa bile, hata yaptığını anlar anlamaz kendine çeki düzen verir Tefhîmu’l Kur’an. Muhammed Esed diyor ki “O halde, siz ey imana erişenler, Allah'a ve Elçi'ye karşı hâince davranmayın; size tevdî edilen emânete bilerek ihanet etmeyin!” 8/Enfâl, 27 “Ve bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız sadece bir sınav ve bir ayartmadır ve yine bilin ki, Allah'tır, katında en büyük ecir bulunan!” 8/Enfâl, 28 “Siz ey imana erişenler! Eğer Allah'a karşı sorumluluk bilinci içinde olursanız O size, hakkı bâtıldan ayırmaya yarayan bir ölçü bahşedecek ve kötü işlerinizi silip örtecek, sizi bağışlayacaktır Çünkü Allah, bağış ve cömertliğinde sınır olmayandır.” 8/Enfâl, 29 “Size tevdî edilen emânete bilerek ihanet etmeyin!...” Lafzen, “bile bile emânetlerinize ihanet etmeyin”. Klasik müfessirler, bu örnekte geçen emânet terimi için akıllarına gelen her türlü açıklamayı yapmışlardır. Ama bu açıklamaların en ikna edici olanı, emânet'in “muhâkeme” yahut “akıl” intellect ve “irâde” -yani, iki veya daha fazla hareket tarzı veya eylem biçimi arasında, dolayısıyla iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneği- olduğu şeklindeki açıklamadır. “Ve bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız sadece bir sınav ve bir ayartmadır ve yine bilin ki, Allah'tır, katında en büyük ecir bulunan!” Dünyevî şeylere karşı duyulan tutku ve meyil, kişinin ailesi için beslediği kayırma ve koruma duygusu bazan insanı haddi aşmaya ve dolayısıyla Allah'ın mesajında öngörülen ahlakî ve manevî değerlere ihanete sevkettiği içindir ki, bunlar fitne olarak nitelendiriliyor. Fitne sözcüğü bu anlam akışı içinde en iyi karşılığını “sınav ve ayartma” sözcüklerinde buluyor. Bu âyetle yapılan hatırlatma, yukarıda 25. âyette yapılan “kötülükten yana öyle bir ayartmaya karşı uyanık ve duyarlı olun ki, ... yalnızca hakkı inkara kalkışanlara musallat olmaz” uyarmasıyla bağlantılıdır. Çünkü başka bakımlardan iyi olan kişiyi kendi yandaşlarına karşı tecavüzkar kılan, onların hakkını ketmetmeye zorlayan unsur bazan sadece açgözlülük ve kendi ailesine çıkar sağlama hırsı olabilmektedir. Ancak buradan şu da çıkarsanabilmektedir ki, Kur’an, Yeni Ahid'in İncil'in tersine, dünyevî uğraş ve bağlılıklara hor bakmayı öngörüp de böyle bir horgörüyü dürüst ve sâlihce bir yaşama biçimi için ön koşul olarak koymamakta, fakat insandan bu uğraş ve bağlılıkların onu ahlakî değerlerden uzaklaştırmasına izin vermemesini istemektedir. “…hakkı bâtıldan ayırmaya yarayan bir ölçü bahşedecek… Yani, ahlâkî ve mânevî planda değerlendirme yeteneği Menâr IX/648. Muhammed Abduh, el-furkân'ın, aynı zamanda, “doğruyu yanlıştan ayırd etmemizi sağlayan insan aklı” için de kullanıldığını Menâr III, 160 söyleyerek ve bu kapsamı geniş yorumunu Bedir Savaşı'nın yevmu'l-furkân “doğrunun yanlıştan ayrıldığı gün” olarak tanımlandığı 841. âyete dayandırarak el-furkân'ın yukarıdaki anlamını Taberî, Zemahşerî ve diğer büyük müfessirlerce kabul edilen anlam desteklemiştir. Furkân terimi, Kur’an'da, çoğunlukla vahyedilmiş metinlerden herhangi birini ve özellikle de Kur’an'ı tanımlamak için kullanıldığından, Abduh tarafından işaret edilen muhtevayı taşıdığı da kuşkusuzdur mesela, 829'da bu terim, Allah'a karşı sorumluluklarının tam olarak bilincinde olan insanları ötekilerden ayıran ahlakî değerlendirme melekesine işaret etmektedir Kur’an Mesajı. Yine, M. Esed Teğâbün sûresinin tefsirinde şunları söylüyor “Siz ey imana ermiş olanlar! Bakın, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazısı size düşmandır…” Yani, “bazan, eşleriniz...” vd. Kur’an öğretisinde ahlakî sorumluluklar kadına olduğu kadar erkeğe de yüklenmiş olduğundan, ezvâcukum terimi “hanımlarınız” şeklinde çevrilmemeli, tersine -klasik Arapça kullanımına göre- evliliğin hem erkek hem de kadın tarafını eşit şekilde kapsadığı dikkate alınarak ona göre çevrilmelidir. “Öyleyse onlara karşı dikkatli olun!” Ailesini sevmesi, bazan erkek veya kadın mü’mini, inancının ve bilincinin gereklerine aykırı davranmaya itebilir ve bazan da sevilen taraflardan biri veya diğeri -karı, koca veya çocuk- kişiyi, bazı gerçek veya sunî “ailevî çıkarlar”ı korumak amacıyla ahlakî taahhütlerini terk etmeye ve böylece ötekinin ruhsal “düşman”ı olmaya bilinçli olarak teşvîk edebilir. Bir sonraki cümlenin işaret ettiği, işte bu son durumdur. “Sizin malınız mülkünüz ve çocuklarınız, sadece bir sınama ve bir ayartma aracıdır…” Dünyevî şeylere karşı duyulan tutku ve meyil, kişinin ailesi için beslediği kayırma ve koruma duygusu bazan insanı haddi aşmaya ve dolayısıyla Allah'ın mesajında öngörülen ahlakî ve manevî değerlere ihanete sevkettiği içindir ki, bunlar fitne olarak nitelendiriliyor. Fitne sözcüğü bu anlam akışı içinde en iyi karşılığını “sınav ve ayartma” sözcüklerinde buluyor. Bu âyetle yapılan hatırlatma, yukarıda 25. âyette yapılan “kötülükten yana öyle bir ayartmaya karşı uyanık ve duyarlı olun ki, ...yalnızca hakkı inkara kalkışanlara musallat olmaz” uyarmasıyla bağlantılıdır. Çünkü başka bakımlardan iyi olan kişiyi kendi yandaşlarına karşı tecavüzkar kılan, onların hakkını ketmetmeye zorlayan unsur bazan sadece açgözlülük ve kendi ailesine çıkar sağlama hırsı olabilmektedir. Ancak buradan şu da çıkarsanabilmektedir ki, Kur’an, Yeni Ahid'in İncil'in tersine, dünyevî uğraş ve bağlılıklara hor bakmayı öngörüp de böyle bir horgörüyü dürüst ve sâlihce bir yaşama biçimi için ön koşul olarak koymamakta, fakat insandan bu uğraş ve bağlılıkların onu ahlakî değerlerden uzaklaştırmasına izin vermemesini istemektedir. Onlardan önce bu yöreyi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olanlar [arasındaki yoksullara da ganimetin bir kısmı verilecektir], bir sığınak arayışı içinde kendilerine gelenlerin hepsini seven ve başkasına verilmiş olanlara karşı kalplerinde hiçbir haset olmayan, aksine kendileri yoksulluk içinde bulunsalar bile diğerlerini kendilerine tercih edenler Sizin malınız mülkünüz ve çocuklarınız, sadece bir sınama ve bir ayartma aracıdır…” İşte böyleleri, açgözlülükten korunanlardır, onlardır mutluluğa ulaşacak olanlar! “Ve kendi iyiliğiniz için karşılıksız harcamada bulunun böylece açgözlülüklerinden kurtulmuş olanlar, işte onlardır mutluluğa ulaşacak olanlar!” Böylece, cimrilik, açgözlülük ve ihtiras, burada, insanın hem bu dünyada ve hem de öteki dünyada mutluluğu elde etmesinin önündeki başlıca engeller olarak gösterilmişlerdir Kur’an Mesajı. Allâme Tababaî de şöyle der “Ey mü'minler Allah'a, Peygamber'e hiyânet etmeyiniz. Yoksa üstlendiğiniz emânetlere bile bile hiyânet etmiş olursunuz. Biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız sizin için aslında birer sınav konusudur ve büyük ödül Allah katındadır.” 8/Enfâl, 27-28. Müslüman kitlenin yükümlülüklerini üstlenmekten kaçınmak Allah'a ve Peygamber'e ihânettir. Bu dinin ele aldığı ilk problem de "Lâ ilâhe illâllah Muhammedun Rasûlullah = Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah'ın Peygamberidir" problemidir. İlâh olarak Allah'ı birleme ve bu konuda sadece Peygamberimiz Muhammed'in bildirdiklerine uyma sorunudur. Bütün tarih boyunca insanlık, Allah'ı hiçbir zaman kesin olarak inkâra yeltenmemiştir. Sadece sahte tanrıları O'na ortak koşma yönüne gitmişlerdir. Bu şirk kimi zaman daha az olmak üzere, inanç ve ibâdet noktasında, kimi zaman da ve çoğunlukla, hakimiyet ve otorite noktasında belirmiştir. İnsanlık hayatında çoğunlukla işlenen en büyük şirk, ikincisi olmuştur. Bu yüzden bu dinin ele aldığı ilk problem, insanları Allah'ın ilâhlığına inandırmadan çok, ilâhlık noktasında O'nu birlemeyi kabul etmeye çağırmak olmuştur. Allah'dan başka ilâh olmadığına şahitlik etmeye, yani evrenin düzeni üzerindeki hakimiyetini kabul ettikleri gibi, yeryüzündeki hayatlarının üzerindeki hakimiyet açısından da O'nun tek ve ortaksız olduğunu ilan etmeye çağrı olmuştur. Bu dinin ele aldığı ilk sorun "O gökte de ilâh olandır, yerde de ilâh olandır." 43/Zuhruf, 84 Bu dinin ele aldığı problem aynı zamanda, Allah'ın direktiflerini duyuranın sadece Muhammed olduğunu bu yüzden onun duyurduğu her şeye uymayı kabul etmek olmuştur. Bu dinin vicdanda inanç, hayatta hareket olarak yer etmesi için ele aldığı başlıca sorun budur. Bu yüzden bu problemi gözardı etmek Allah'a ve peygamber'e ihanet etmektir. Yüce Allah, kendisine inanan ve bu inancını ilan eden müslüman kitleyi böylece bir ihanetten sakındırıyor. Bunun sonucu olarak müslüman kitlenin inancının pratik anlamını gerçekleştirmesi bu cihadın can, mal ve evlât konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiği anlaşılmış oluyor. Aynı şekilde Yüce Allah, müslüman kitleyi islâm üzerine Peygamber'e biat ettiği -bağlılığını ifâde ettiği- günden itibaren yüklendiği emânete ihanet etmekten de sakındırıyor. Çünkü islâm dille söylenen bir söz değildir. Sadece birtakım lâflar ve iddialardan ibâret değildir. İslâm, çeşitli zorluklar ve engellerle karşılaşan eksiksiz ve kapsamlı bir hayat sistemidir. Hayatın pratiğini "Lâ ilâhe illâllah = Allah'tan başka ilâh yoktur" temelinin üzerinde kurma metodudur. Bu da, insanları gerçek Rabblerine kulluk yapmaya, toplumları O'nun hakimiyetine ve şeriatına boyun eğmeye yöneltmek, Allah'ın ilâhlığını ve iktidarını gasbeden tâğutları azgınlık ve haksızlıktan alıkoymak, tüm insanlık düzeyinde hak ve adâleti gerçekleştirmek, değişmez bir ölçü uyarınca insanlar arasında denge sağlamak, Allah'ın sistemi uyarınca da yeryüzünü kalkındırma görevini ve Allah'ın halifesi olma sorumluluğunu yerine getirmektir. Tüm bu görev ve sorumluluklar birer emânettirler, bu emânetleri yerine getirmemiş olanlar emânete ihanet etmiş, Allah'a verdikleri sözü tutmamış O'nun peygamberine gösterdikleri bağlılığı -biatı- ihlâl etmiş olurlar. Kuşkusuz bunlar fedakârlığı, sabır ve dayanıklılığı, mal ve evlât imtihanını aşmayı ve yüce Allah'ın emâneti yerine getiren sabırlı, neyi seçeceklerini iyi bilen ve fedakâr kullarına ayırdığı mükâfatı tercih etmeyi gerektiren sorumluluklardır. "Biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız sizin için aslında birer sınav konusudur ve büyük ödül Allah katındadır." Bu Kur'an, insanın özüne hitap eder. Çünkü insanın yaratıcısı onun gizli bileşimini bilir. Onun gizlisini, açığını, iç dünyasının dönemeçlerini, gediklerini, eğilimlerini bilir. Yüce Allah, insanın yapısındaki zaaf noktalarını bilir. Mal ve evlât tutkusunun insanın en derin zaafı olduğunu da bilir. Bu yüzden insanın dikkatini, mal ve evlât bağışının altında yatan gerçeğe yöneltiyor. Yüce Allah insanları denemek ve imtihana tabi tutmak için onlara mal ve evlât vermiştir. Çünkü bunlar, imtihan ve sınanma aracı olan dünya hayatının süsleridirler. Yüce Allah kulun yaptıklarını ve tasarrufunu görmek için bunları imtihana tabi tutar Bunlara karşılık olarak şükrediyorlar mı, nimetin hakkını veriyorlar mı? Yoksa onlarla oyalanıp Allah'ın hakkını mı unutuyorlar? "Biz sizi iyilik ve kötülükle imtihana tabi tutarız. Enbiya, 35 İmtihan sadece zorluk ve yoklukla olmaz. Rahatlık ve bollukla da olur. Mal ve evlât da rahatlık ve bolluğun kapsamına girer. İlk uyarı budur "Biliniz ki mallarınız ve evlatlarınız aslında birer sınav konusudur." Kalbin imtihan ve denemeye tabi tutulacağı konudan haberdar edilmesi, kendinden geçmemesi, unutmaması, imtihan ve sınav esnasında başarısız olmaması için sakındırma, uyarma ve hazırlıklı olmasını sağlama amaçlı bir yardımdır bu. Sonra Yüce Allah insanı yardımsız ve karşılıksız olarak bırakmıyor. Çünkü fedakârlığın ağırlığı ve sorumluluğun büyüklüğü nedeniyle -uyarılmış olmasına rağmen- görevini yerine getirirken insan, yine de zaaf gösterebilir. Özellikle imtihan konusu, mal ve evlât ise. Bu yüzden yüce Allah insana hangisinin daha iyi ve daha kalıcı olduğunu gösteriyor. Amaç imtihanda zaaf gösterebilen insana yardım etmek onu korumaktır kuşkusuz. "Büyük ödül Allah katındadır." Mal ve evlâdı bağışlayan yüce Allah'dır. Mal ve evlâd imtihanını aşanlar için O'nun katında büyük mükâfat vardır. O halde kimse emânetin sorumluluğundan ve cihadın gerektirdiği fedakârlıklardan kaçınmamalıdır. İşte bu, içindeki zaaf noktalarını bilen yüce yaratıcıdan zayıf insana bir yardım ve destektir. "İnsan zayıf olarak yaratıldı." 4/Nisâ, 28. Bu inanç, düşünce, eğitim ve yönlendirmeye ilişkin eksiksiz bir hayat sistemidir. Her şeyi bilen Allah'ın sistemidir bu. Çünkü yaratan O'dur. "Yaratan hiç bilmez mi? O latiftir, her şeyden haberdardır." 67/Mülk, 14 Allah Korkusu Sûrenin bu bölümünde mü'minlere yönelik son çağrı, Allah'dan korkmaya ilişkin bir çağrıdır. Kendi inancına ilişkin olarak kesin bir kanıta dayanmadıkları, kuşkuları ortaya çıkaran, vesveseleri gideren, uzun ve dikenli yolda ayakları dirençli kılan bir nur olmadığı sürece kalpler, bu ağır yükün altından kalkamazlardı. Takvâ duyarlılığı ve Allah'ın nuru olmasaydı, hakkı batıldan ayıran nosyona, bu kritere sahip olmayacaklardı. "Ey mü'minler, eğer Allah'dan korkarsanız, O size iyiyi kötüden ayırd edebilecek bir nosyon, bir kriter bağışlar, kötülüklerinizi örter ve sizi affeder. Allah büyük lütuf sahibidir." 8/Enfâl, 29. İşte azık budur. Budur yol hazırlığı. Kalpleri dirilten, onları uyaran, içlerindeki uyarı, sakınma ve korunma cihazlarını harekete geçiren takvâ azığı... Yolun dönemeçlerini ve kavşaklarını göz alabildiğince ortaya çıkaran yol gösterici nur hazırlığı... Tam ve sağlıklı görüşü engelleyen kuşkular ortadan kalkmıştır artık. Sonra bu, hataların bağışlanması azığıdır. Huzur ve istikrarı sağlayan güven azığı... Azıkların tükendiği, çalışmaların yetersiz kaldığı bir günde yüce Allah'ın engin lütfunu düşünme azığı... Allah korkusunun kalpte yolun kıvrımlarını ortaya çıkaran bir kriter işlevi gördüğü bir gerçektir. Ancak bu gerçek de -tıpkı inanca ilişkin diğer gerçekler gibi- pratik olarak yaşayandan başkası tarafından algılanmaz. Sadece anlatmak bu gerçeğin tadını, fiilen yaşamamış olanlara ulaştırmaz. Allah korkusu olmadığı zaman, işler duygu ve akıl planında karmaşıklığını, yollar görüş ve fikir planında griftliğini sürdürür. Yolların ayrılış noktasında batıl hak kisvesinde görünür. Kanıt son derece kesin olmasına rağmen, ikna edici olamaz. Susturucu olur, ancak akıl ve kalbi harekete geçirmeye yetmez. Tartışma gereksiz olmaya başlar, münakaşa boşa gitmiş bir emeğe dönüşür. Evet Allah korkusu olmadığı zaman durum böyledir. Ama Allah korkusu olduğu zaman akıl aydınlanır, gerçek açığa kavuşur, yol belirginleşir, kalbe güven duygusu yer eder, vicdan huzura kavuşur, ayaklar doğrulur ve doğru yolda kalıcı olur. Gerçek, özü itibariyle fıtrata gizli değildir. Fıtratta gerçeğe yönelik bir uyum sözkonusudur. Nitekim fıtrat, bu gerçekten almıştır varlığını. Göklerle yer, gerçeğe dayalı olarak yaratılmıştır. Ancak fıtratla gerçek arasına giren ihtirastır, insanın arzusudur. Karmaşıklığa neden olan bu ihtirastır işte. Görüşü engelleyen, yolları kördüğüme dönüştüren, dönemeçleri görünmez hale getiren insanın ihtirasıdır. Kanıt ne kadar kesin olursa olsun, ihtirasa gëm vuramaz. Onu durduran ve bertaraf eden Allah korkusudur. İhtirası engelleyen takvâ ve gizli açık denetimdir. Bunun için yüce Allah'ın kalbe kazandırdığı bu nosyon, bu kriter gözleri aydınlatır, örtüyü kaldırır,' yolu iyice belirginleştirir. Kuşkusuz bu, paha biçilmez bir durumdur. Öte yandan Allah'ın lütfu bu göz kamaştırıcı duruma bir de hataların giderilmesini, günahların bağışlanmasını ekliyor. Bunlara da "büyük lütfu" ilave ediyor. Bu öylesine geniş ve kapsamlı bir bağıştır ki, büyük lütuf sahibi "kerim" olan Rabbden başkası onu bağışlayamaz Tefsiru’l-Mizan. Evlâdın Fitne Olmasıyla İlgili Bir Okuma Parçası Sakın bu, senin hikâyen olmasın Evlât Katili Bir Babanın İtirafları Bir evlât katiliyim ben. İşlediğim cinâyetin farkına yeni varan bir sarhoşluk içinde, et-kemik yığını ruhsuz bir ceset karşısında avazım çıktığı kadar bağırıyorum "Yavrum, seni ben öldürdüm; Affet beni evlâdım!.." Aman Allah'ım, evlât katili olmak! Ne fecî şey yâ Rabbî! Katil olmak, hem de çok sevdiği, doğunca dünyaların kendisinin olduğu, yiyeceğinden kesip yedirdiği, yetişmesi için her şeyini seferber ettiği evlâdının, öz çocuğunun katili olmak... Nasıl mı oldu bu iş? Anlatmaya çalışayım Efendim, aslında çok farklı şey değildi yaptıklarım. Anlayacağınız, uydum kalabalığa, el ne yapıyorsa ben de onu yaptım; ne bir fazla ne bir eksik. Ele baktım, onlar ne yapıyorsa ben de yaptım, doğru yoldan öyle saptım. Nereden bilebilirdim işin sonunun böyle fecî bir cinâyetle noktalanacağını? Ne bileyim herkesin bal dediği, benim de câhil olduğum için kanıp öyle zannettiğim şeyin aslında zehir olduğunu? Kendi ellerimle yavaş yavaş çocuğuma o zehirden içirdim. Sonra, bir de baktım ki tümüyle zehirlenmiş çocuğum. "Çocuğun sağ, ölmedi ki, nereden çıkarıyorsun bunları?" mı diyorsunuz? Şu zibidi mi, şu ruhsuz zavallı mı, şu canlı cenâze mi, şu hayat süren leş mi benim çocuğum? Hayır, hayır yanılıyorsunuz! Çoktan öldü, daha doğrusu öldürüldü benim çocuğum. Hem de katillerden biri ve en büyüğü benim, ben! Evet, asacak mısınız, kesecek misiniz, her cezaya hazırım; bu evlât ölü, ben de katilim. Daha onun ölü olduğunu hâlâ anlayamıyorsanız -ki dün ben de farkında değildim- öyleyse... Evet, evet, öyleyse siz de evlât katili ve benim de suç ortağımsınız. İlk câhiliyye asrında çocuklarını diri diri toprağa gömüyormuş câhil Araplar. Sizi bilmem, ama artık ben ayıplayamıyorum onları. Çünkü yeni yeni anladım kendi yaptığımın daha fecî olduğunu. Onlar, çocuklarının sadece maddesini öldürüyormuş; bense mânâsını öldürdüm. Onlar, çocuklarının üç-beş günlük dünya hayatlarını yok ediyorlarmış; bense âhiretlerini mahvettim. Onlar, sadece kız çocuklarını öldürüyorlarmış; bense kız-erkek hepsini öldürdüm. Gerçek katillik, asıl barbarlık câhiliyye Araplarının yaptığı gibi değil; benim yaptığım gibi olur. Onlar, çocuklarını günahsız yaşta öldürerek, onları cehennemlik olmaktan farkında olmadan kurtarıyorlarmış. Çocuklar için gerçek ölüm değil; kurtuluşmuş bu. Bense kendi ellerimle ateşe ittim onları, hem de bu dünyanın basit ateşine değil, cehenneme sürükledim, oraya ellerimle attım onları... Çocuklarım da şimdi beni oraya çekiyorlar, bana kendi yanlarında yer ayırmışlar, dâvetiye üstüne dâvetiye gönderiyorlar. Bilmem bu çağrıyı geri çevirebilecek miyim? Evlâdım! Senin terbiyenin, daha senin anneni seçmekle başladığını, bülûğ yaşına kadar tümüyle, ondan sonra da tavsiyelerle, yetişmen için bütün sorumluluğun bana ait olduğunu nereden bilebilirdim o zamanlar. Beni câhil bırakanlar, İslâm'dan habersiz yetiştirenler, hele hele anneni daha bir câhil bırakanlar, gâvur gibi yaşamamız için çabalayanlar da benim kadar suçlu değil mi? Ama, esas suçlu yine de benim, ben! Affet beni evlâdım... Sana ilk kelime olarak ALLAH demesini öğretmeliymişim. Yeni yeni öğrendim bunu. Gerçi sık sık duyardım sana helâl lokma yedirmenin şart olduğunu. Ama nereden, nasıl, ne kadar helâl bulacaktım? Düzen buydu, mutlaka helâla haram da karışıyordu. Eh ben de tümüyle dikkat edemezdim; zâten kim ediyordu? İşimden başımı kaşıyamıyordum, eşim de başından savmaya bakıyordu. Sağolsun yok, sözün gelişi dedim, "yok olsun!" bizim yerimize çocukla ilgilenenler oluyordu Sokakta birçok fesat, evde televizyon denen âlet, çocuğu avutuyordu. Sonradan anladım ki, avutmuyor, eğitiyor, öğütüyordu. Ağaç yaşken eğilirdi. Benim körpe fidanım da yaşken her yana yamuluyor, küfrün her boyasıyla boyanıyordu, hem de hayat boyu çıkmayacak boyayla. Artık; inancı, fikirleri, düşünce ve davranışlarıyla, her şeyiyle müslüman çocuğuna hiç benzemiyordu. Bir gâvurun çocuğuyla yan yana konulsa, benimkinin müslüman olduğunu, diğerinden farklı bulunduğunu nesiyle isbat edeceklerdi? Mümkün değildi mü'min olanını ayırdetmek. Beş bilinmeyenli denklem uğraşılarak çözülebilirdi, ama bu sorunun altından kalkmak her babayiğidin, hatta Pentium 4 PC'nin harcı değildi. Halbuki her temel esasta çok farklı bir inancı, yaşayışı ve ahlâkı olacaktı; böyle istiyordu Mevlâ. En güzel boya Allah'ın boyasıydı. Boyacılar da çocuk babası, sonra çocuğun hocasıydı, böyle olmalıydı. Ben bunları o zamanlar hiç görmüyor, düşünmüyor, çaresini aramıyor değildim. Çevremde namazlı niyazlı insanlar çocuğunun dini için, ne yapıyorsa, ben de onu yapmaya karar verdim. Ben din bakımından câhil sayılırdım. Anası ise ooo, zır câhil. Kendimiz ne öğretecektik çocuğa. Hocaya gönderdim yaz tatilleri, bazen de hafta sonları Pazar günleri. Çocuk hocadan şikâyetçiydi, önemsemedim şikâyetlerini. Ama niye çocuk, öğretmeninden hiç şikâyetçi olmadığı halde, hocadan hiç hoşlanmıyordu. Kafama takılıyordu bu. Çocuğun dediğine bakılırsa hoca pek bir şey öğretmiyor, bir sürü çocuğu ancak zorla susturuyor, çok da dövüyormuş... Olsun, yine de gidecekti çocuk hocaya. Çünkü evlâdım dinini iyi bilsin istiyordum. Nereden bilebilirdim o zamanlar dinin üç-beş gün hocaya gitmekle öğrenilmeyeceğini. Ben hocaya yardımcı olmadan, düzen her kurumuyla, çevre de her yönüyle hocanın vermek istediklerini bozup tam tersini her türlü zengin imkânlarıyla vermeyi terk etmeden mümkün müydü çocuğa dinini gerçekten öğretmek, öğrendiği dini yaşatmak? O zamanlar bilemezdim bunları. O zamanlar biliyordum çocuğun nasıl dindar olacağını, dinini nasıl öğreneceğini Hocaya/câmiye arada sırada gönderirsem iş tamamdı. O öğretirdi nasıl olsa çocuğa dinini. Çocuk böylece otuz iki farzı ezberleyecek, Kur'an'ı hatim edecekti. Namaz kılmasını da öğrenince, eh ne kaldı geriye, iş tamamdı. Ben böylece vazifemi yapmış olurdum. Allah bana "çocuğunu niye okutmadın?" demez, kurtulurdum. Mes'ûliyetten kurtulmak! için çok gayret ederek, zorla da olsa, çocuğu hocaya gönderdim. Bazen kaytarıp kaytarmadığını takip edemedim, ama başkasından daha çok uğraşarak, çocuğun oyunundan, eğlencesinden kısarak câmiye gitmesine çalıştım. Bir gün olsun, çocuk ne okuyor, hocanın şikâyeti var mı, merak ederek sorup kontrol etmedim, ama yıllarca tatilleri hep gönderdim. Veee sonunda, zorla da olsa, unutup unutup tekrar elife dönse de hatim ettirdim. Otuz iki farzı da su gibi sayacak şekilde kerataya ezberlettim. Ehh, artık görevimi yapmış olmanın mutluluğu vardı bende. Çocuk dinini de öğrenmiş, benden sorumluluk da gitmişti. O zaman bana göre din bundan ibâret, çocuğu yetiştirmek için bunlar gerekti. Bunları da senelerce uğraştan sonra halletmiştim. Çok sonraları anlayacaktım ki, bunlar, vicdanımdaki din yarasını pansumana yarayan fantezilerden ibâretti. Hiç yoktan iyiydi ama çocuğumu İslâmlaştırmaya, fıtratını korumaya, keferenin istediği ve şekillendirdiği yapıyı kökten değiştirip çocuğun hayatını yönlendirerek âhiretini kurtarmaya kâfi gelmekten öyle uzaktı ki... Ve benim sorumluluğumu gidermekten... Çocuğuma hatim ettirdiğim halde, hayret! Benim de ara-sıra hatırlatmama rağmen çocuk hiç namaz kılmıyordu. "Oğlum, hiç olmazsa Cuma'ya git, Cuma akşamları dedelerine Kur’an oku!" Nerdeee? Peki, “ben günahkârım, çocuğum arkamdan Kur’an okusun, ben de onun yüzünden kurtulayım” diye -aslında kendim için- okutmuştum onu, şimdi hiç Kur’an okumadığına göre, ben ölünce arkamdan, herhalde elinden düşürmediği romanları okuyacaktı. Öğrendiği halde Kur’an okumuyor, nasıl kılınacağını bildiği halde namaza yaklaşmıyordu. Ne yapsam nâfile! Gerçi, söz aramızda, fazla da bir şey yapamıyordum ya... Yavaş yavaş delikanlı olmaya başlıyordu, ama cennetle müjdelenen gence, Peygamberimiz'in ashâbına, hatta sıradan bir ümmetine, İslâm tipine hiç benzer yanı yoktu bizim delikanlının. Kızım da başını zorla kapatıyor, ben olmadığım veya zorlamadığım zaman biliyordum ki başını hiç örtmüyordu. Senelerce alıştırmış olacaklar, körpe fidanımı iyice bükmüş olacaklar, sevdirmiş olacaklardı benim yerine çocuğa yön verenler. Bu ortamı ben hazırlamış, ben vekiller tutmuştum. "Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra ana-babası onu gâvurlaştırır." Buna yakındı hadis meâli. Çocuğun gâvurlaşmasından, önce ana-baba sorumluydu. Evet suç benimdi; affet beni Allah’ım! Bir tavuk kadar bile olamadım. Allah'ın emânetine onun kadar bile sahip çıkamadım. Bir tavuk, yavru civcivine zarar verecek bir düşman, yavrusunu çalmaya kalksa, hayatını tehlikeye atarak, atılırdı düşmanının üstüne. Ölümü göze alırdı da vermezdi yavrusunu hiçbirine. Bense, yapamadım bu kadarını bile. Hiçbir hayvanın yapamayacağı vahşîliği yaptım. Çocuğumu düşmanın önüne kendim attım. Bir hırsızlık olayı ile karşı karşıya idim. Hem de en sevdiğim dünya nimeti olan yavrumu çalmışlardı. Kimler mi? Hırsızların kiminin adını bile anamıyorum, çevre deyip geçeyim; sokaklar, kanallar, gazeteler, kitaplar, partiler, topçular, popçular... Evet, hem de göz göre göre çalmışlardı çocuğumu herkes seyirciydi sadece. Sessiz çığlığımla ciğerlerimi yırtarcasına bağırıyorum “Geri verin çocuğumu! Geri verin çocuğumun dinini, imanını, ahlâkını. Geri verin onun ruhundan, gönlünden kopararak çaldıklarınızı. Geri verin namazını, niyazını. Geri verin! Geri verin!...” Ama nâfile. Siz vermek isteniz bile veremezsiniz ki! Çocuk istemiyor geri vermenizi. Babasından daha önemlisi Rabbından koparılan çocuğum hırsızlarla işbirliği içinde, onların safını seçmiş... Aman Allah'ım, benim elimde cennetin yollarını öğrenmesi ve o yola koyulması için bana emânet olarak verilen yavrum, cehenneme doğru son sürat gitmekten o kadar memnun ki... Çalmışlardı çocuğumu. Çalarken bahane de bulmuşlar, minareyi çalanların kılıf hazırladığı gibi kılıf da uydurmuşlardı Güya beni ve çocuğumu düşündükleri için, çocuğumu kurtarmak, yetiştirmek içindi bu yapılanlar. "Bırakın benim çocuğumu, kurtulmasını istemiyorum ben!" diye ortalığı birbirine katmak geliyor içimden. Çocuğun, insanın âhiretini mahvetmenin, esas kurtuluşunu engellemenin adı olmuş kurtarmak, yetiştirmek, eğitmek. Çalmışlardı çocuğumu ve onun yerine başka birini "Al, senin çocuğun bu!" diyerek, zibidi bir genci teslim etmişlerdi bana, daha doğrusu beni teslim etmişlerdi ona. Ama, hayır, bin defa hayır! Bu değildi benim çocuğum. Hiç bana, dedesine benzer yanı yoktu bunun. Müslüman çocuğu olamazdı bu, Peygamberime benzeyen hiçbir tarafı yoktu bu yabancının. Benim çocuğum değildi bu. Ölmüştü benim çocuğum. Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise toprağın gülü; o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz "Sahipsiz nesillerin çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!" Ben sahip çıkmadığım içindi bütün bunlar. Çalmışlardı çocuğumu. Kimlerin çaldığını öğrenmiş, hırsızı da yakalamıştım. Ama, “yakaladım” hırsızı derken, aslında benim yakam hırsızın elindeydi, asıl o beni bırakmıyordu. Ne? Beni de mi çalmışlar? Biriktirdiğim üç-beş kuruşumu çalsalar, oturduğum evimi beni kandırarak elimden alsalar, her tarafı velveleye verir, ciyak ciyak bağırır feryad ü figan ederdim. Çocuğumu çaldılar, bunları bile yapamadım. Demek beni de çalmışlar çalanlar ki, sesimi bile çıkaramadım. Çalınan çocuğumu geri vermediler, veremezlerdi tabii. Çünkü ölmüştü artık o. Öldürmüşlerdi onu. Ama katillerden biri, hatta en büyüğü bendim Ben öldürdüm onu, ben, ben, ben... Hem de Firavun'un erkek çocuklarını doğramasından daha fecî bir şekilde öldürdüm. Modern bir şekilde, incitmeden, nâzikçe; ama bu idamların en vahşîcesiydi. Çağdaş câhiliyye döneminin yöntemiyle. Çocukların et ve kemiklerinden çok kıymetli olan dinini, imanını, hayâ ve iffetlerini, nâmus ve faziletlerini, âhiretlerini, topyekün onları insan yapan her şeylerini öldürmüştüm. Bu cinâyetin en büyük suç ortağı benim, ben! Ben yardım etmeseydim, ben râzı olmasaydım dönemezdi bu zulüm çarkları. Gerekirse cesedim bile durdurmaya yeterdi onları. Ölümüm bile işe yarardı. Direnmeliydim sonuna kadar. Kâfir babası olmaktansa, hatta onun yüzünden küfre yaklaşmaktansa, büyük sıkıntılar çekmem, ölmem elbet daha iyiydi. Benim gibi korkak babalar, büyük zulümlerin suç ortağı babalar yüzünden değil miydi bunca cinâyetler? Doğduğunda kulağına ezan okunmuş, Allahu Ekber denmişti. Öldüğünde yine "En büyük sadece Allah'tır, O her şeyden daha büyük ve daha önemlidir" denilecek, arkasında namaza durulacaktı. Ama doğumla ölüm arasındaki tüm hayatı ezan ve Allah kelimesinden, bu mânâlardan çok uzaktı. Ben bir baba olarak, sadece doğarken mi, şimdiki gibi ceset haline geldikten sonra mı, ölünce mi hatırlatacaktım çocuğuma Allah'tan başka büyük olmadığını, diğerlerinin değer olmadığını? Başkaları başkalarının büyüklüğünü değerini anlatmışlardı Allah'ın büyüklüğü yerine ona; ben de dolaylı da olsa yardımcı olmuştum buna. Artık şimdi o, ezandan, namazdan değil; castık-custuk seslerinden zevk alıyor. Allah'ın karşısında eğilmeyen vücudu tâğutlar, cıvık kızlar karşısında eğiliyordu. Şimdi artık, çocuğumun taparcasına sevdikleri artistler, şarkıcılar, futbolcular, biraz da kızlardı. İlâhların kurbanıydı benim yavrum. Benim ellerimle kanı akıtılmış, sahte tanrıların önüne atılmıştı. Esas suçlu bendim, ben, ben! Affet beni evlâdım! Gerçi sen, şimdi henüz beni suçlamıyorsun ki affedesin. Ama yarın... Ahzâb sûresinin 66-68. âyetleri aklıma geliyor sık sık. Özellikle geceleri, devamlı senin suçlamaların, yakama yapışıp hesap sormalarınla sıçrayıp uyanıyorum. Şöyle buyuruyordu o âyetlerde Cenâb-ı Hak, senin gibi mazlum kurbanların fecî durumunu anlatırken "O gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken 'Vah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e itaat etseydik!' diyecekler. Yine şöyle diyecekler 'Ey Rabbımız! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize ana-babamıza ve diğer büyüklerimize itaat ettik de onlar bizi dalâlete yanlış ve sapık yola götürdüler. Ey Rabbımız! Onlara azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle rahmetinden uzaklaştır." Bu âyetlerin meallerini öğrendim, bir de tefsirlere baksam, âhiretteki o acıklı sahneyi düşünerek iyice kahrolacağım. Ama dünyada kahrolmak belki benim kurtuluşum, âhiret cezam için keffâretim olacak. Hele yatağa girip gözlerimi yumayım, hemen bir tablo çıkıyor karşıma Çocuklarım yakama yapışmış beni cehenneme doğru sürüklüyorlar. "Esas suçlu bu!" diye zebânîlere beni gösteriyorlar. Lânetlerin en büyüğünü yapıyor, kendi çektikleri azâbın iki mislini çekmem için Allah’a yalvarıyorlar. Kızamıyorum onlara. "Dünyada ben sizin için ne fedâkârlıklar yaptım, şimdi niye bana böyle davranıyorsunuz? Bırakın yakamı, ben size ne yaptım?" diyemiyorum. Çünkü çok şeyler yaptım, çok şeylerini yıktım, mahvettim biliyorum. Esas suçlu ben olmasam, Cenâb-ı Hak onların bu davranışlarını anlatıp beni ikaz etmezdi zaten. Evet, esas suçlu benim, ben! Affet beni evlâdım. Sen affetmezsen, Cenâb-ı Hak da herhalde affetmeyecek. Senin affetmen de dilinle değil; imana ve sâlih amele dönüşünle olacak. Affet beni evlâdım! Seni yarının bile haram ve şirklerinden koruyacak köklü bir iman vermeliydim. Böyle tavsiye ediyordu Hz. Ali. Fakat sen bugünlere bile dayanamadın. Ne ektim ki onu biçeyim, ne verdim ki iman nâmına, küfre ve haramlara silâh adına; bugün senden ne bekleyeyim? Senin istikbâlin için câhillerin mektep ve sokağına, iş tezgâhlarına, gazete ve televizyonuna seni teslim etmiştim. İnan, senin istikbâlini düşündüğüm içindi bunlar. Halbuki yeni yeni anlıyorum ki, istikbâl gelecek demekti. Gelecek de âhiret ve âkıbetti, dönüş Allah'a idi. Senin geleceğini, âhiretini düşünseydim, senin değerlerini parçalayacak olan canavarların önüne seni atar mıydım? Âhiretini üç-beş kuruşa satar mıydım? "Otuz iki farzı öğrettim, Kur'an'ı hatim ettirdim" diyerek yan gelip yatar mıydım? Sonra da "vah benim yavrum!" deyip ortalığı velveleye katar mıydım? Seni cehenneme ellerimle atar mıydım? Söyleyin, çocuğumun istikbâlini gerçekten düşünseydim, bütün bunları yapar mıydım? "Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden mes'ulsünüz." Böyle buyuruyordu o sözlerin en güzelini, en doğrusunu konuşan. Çobanlık yapabilmiş miydim? Allah'ın yasakladığı, sınır koyduğu hudûdu aşarken o ekin tarlasından çıkarabildim mi onu? Yoksa ben mi o yasak yerlerde otlattım çocuğumu? En azından göz yummadım mı o yasak ekinlerde otlamasına? Öyleyse güttüğüm sürünün değil; suç benim gibi çobanındı. Kabahatin çoğu evlâdın değil; babanındı. En kıymetli varlığıma, Allah'ın emânetine ne yaptım? Emânete ihânet etmeden koruyabilmek için emâneti iyi tanımak ve nasıl korunacağını bilmek şarttır. Emâneti niçin vermişti esas sahibi? Hâin olmamak için nasıl koruyacaktım, onu öğretmemiş miydi âlemlerin Rabbi? Târifesi yok muydu bunun? Öyleyse emânete ihânet eden hâin damgası yemeyi hak eden bendim, ben, ben! Enfâl sûresi 27-28. âyetlerde öyle denmiyor muydu? "Ey mü'minler! Allah'a ve Peygamber'e hâinlik etmeyin. Bile bile aranızdaki emânetlere de hâinlik etmeyin. Bilin ki, mallarınız ve evlâtlarınız ancak bir fitnedir sizi günaha sokmaya sebeptir. Allah yanında ise büyük mükâfat vardır." Teğâbün sûresinin 14 ve 15. âyetleri ise şu mealdeydi "Ey iman edenler! Zevcelerinizle evlâtlarınızdan bir kısmı sizi ibâdetten alıkoymak, emirlerinize uymamak sûretiyle size bir nevî düşmandır. O halde onlardan sakının kötülüklerinden emin olmayın. Mutlaka mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir belâ ve imtihandır; çünkü sizi birtakım günahlara sokabilirler. Allah ise, büyük sevap O'nun katındadır." Affet beni evlâdım! Okuduğun kitapları, gazeteleri, konuştuğun arkadaşlarını, sana terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiğin filmleri, oynadığın oyunları... kontrol altında tutamadım; gerektiğinde ambargo koyamadım. Kalbine ve kafana gireceklere gümrüksüz gel geç dercesine tavrımla, bahçedeki korkuluk kadar bile olamadım. Bütün bunları benim yerime ve benden daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştiremedim. Gecemi gündüzüme katıp, seni "nasıl müslümanca yetiştirebilirim?" diye planlar, programlar yapamadım. Dinim seni nasıl yetiştirmemi emrediyor, öğrenip uygulayamadım. Ben suçluyum Rabbim, Affet beni Allah'ım! Bir zamanlar bana karşı yeterince hürmetli ve saygılı davranmıyor, emirlerimi yapmıyorsun diye kızıyordum sana. Şimdi ise o kızdığıma kızıyorum yavrum. Öyle görmüştük biz çocukluk ve gençliğimizde Zerre kusur etmezdik saygı ve hürmette atalarımıza, hatta yaşça büyük herkese. Ben de bir zamanlar senden bunu bekliyordum. Çok önemliydi o demler, çocuğumun beni sayıp hürmet etmesi. Şimdi kızarak gülüyorum bu halime. Allah'a saygısız olan, O'nun emirlerini çiğneyen, Kur'an'ın hükümlerini umursamayan çocuk bana saygı gösterse ne olurdu? Allah'a saygı mı, bana saygı mı, hangisi daha önemliydi? Bir çeşit ilâhlık taslamış oluyordum o zamanlar. Allah'a saygıdan çok kendime hürmet istiyordum. Ölçü bendim, önce kendime istiyordum itaati ve saygıyı. Önce benim sözüm tutulacak, emirlerim yerine getirilecekti. Allah'ın emirlerinin tutulup tutulmaması benim için o günler önemli değil; benimki önemliydi. Şimdi kızarak gülüyorum bu halime; ben neydim ki Allah'ın yanında, zerre bile olabilir miydim? Ben neydim ve neyim ki, Yaratan'a isyan ederken çocuk, ben kendimi düşünüp bana itaat ve saygı isteyeceğim? Ana-babanın veya başka bir beşerin koyduğu kurallara karşı gelenler isyankâr olur, anarşist kabul edilir de, Allah'ın kanunlarına boyun eğmeyen, her şeyiyle isyan edip baş kaldırana anarşist ve isyankâr denmez de ne denirdi? Esas anarşist ve isyankâr, benim namaz kılmayan oğlumla, İslâmî örtüye bürünmeyen kızımdı. Anarşiyi batılı ve bâtıl rejimler üretiyordu ama gençleri kurban eden bu rejimleri besleyen, anarşist yapanlara fırsat veren biraz da bendim, ben. Anarşist babasıyım ben! Zehirli yılanları iyice besleyip büyüttükten sonra sokağa salıveren insan, yılandan daha suçlu, daha zararlı değil miydi? Kendi elleriyle yılanın zehirlerini takviye eden, ettiren terbiyeci, hele benim gibi tedbir de alamamış ise, kendisi de zehirlenip ölecekti. Keşke büyüttüğüm yılan, zehriyle sadece bana zarar verip beni öldürseydi de dâvâma saldırmasaydı, toplumu ifsâd etmeseydi! Pek önemsemiyordum eskiden evlât terbiyesini. Birkaç beylik lâfla oluverecek zannediyordum "Oğlum namaz kıl, kızım başını ört!" Niçin kılacaklardı namazı, başını niye örtecekti kızım? Öğretmiyor, öğretemiyordum. Öncelikle Allah'ın her şeyden fazla sevilip emirlerine itaat edilmeye lâyık biricik Rabbımız olduğunu, emirlerinin hikmetini, dünyâ ve âhiret saâdetine eriştireceğini... Şimdiki gençler öyle bir toplum içinde yaşıyorlar ki, namaza, örtüye giden yollar tümüyle tıkalı. Kolay mıydı bu devirde gencin namaz kılması, ahlâklı-iffetli olması, başını örtmesi? Köklü, çok sağlam bir iman olmadan mümkün müydü bunlar? Gerçek iman olmadan sâlih amel olmayacak, tevhidî imanın adına ise düzen irticâ koyacak, toplum da bu zokayı yutacak... Her şeyin başı imandı. Motor olmadan veya motora enerji konmadan araba çalışabilir miydi? İnsanın motoru da kalbi idi; Kalbin ihtiyacı da iman. Kalp motoru, iman enerjisi olmadan elbette çalışamazdı. Kalp bütün vücuda kan pompalayacak güçte olmalıydı. İman da her uzvu sâlih bir şekilde harekete geçirecek yeterlikte/sağlamlıkta olmalıydı. İman olmadan ya da yeterliliği bulunmadan hareket/amel/ahlâk beklenebilir miydi? "Kalp sağlam olursa bütün vücut sağlam olur" diyordu Allah'ın Rasûlü. Kalbi/imanı sağlamlaştırmalıydı her şeyden önce. Sonraları anladım, işin hiç de kolay olmadığını. Yaptıklarımın kendimi avutmak, içimden gelen duyguları, vicdanımı bastırmak olduğunu; çocuğa hatim ettirmekle işin bitmediğini, belki başladığını. Çocuğum yedi yaşına girince namaz ve örtüyle emredecek, emrimi yerine getirtmek için bir komutan edâsı takınacak; on yaşlarına geldiklerinde artık namaz ve tesettürün karşısındaki tüm iç ve dış engelleri kaldıracak, her nasılsa bunları hâlâ yapmazlarsa, onları hafifçe dövecektim; Böyle emrediyordu Yüce Peygamberim. Namaz ve örtü prototipti, bir baş örnekti. Diğer İslâmî emirler için de terbiye yolu bu idi. Yapmış mıydım bütün bunları? İslâm'ı yaşamaya engel olacak kültürel, siyasal, sosyal, psikolojik tüm baskı ve engelleri ortadan kaldırmış mıydım? Ona müslümanca yaşayabileceği bir çevre hazırlamış mıydım? Hayır! Öyleyse esas suçlu bendim, ben! Biri bana materyalist deseydi, kızardım eskiden. Ama şimdi, eski hayatıma kendim bu sıfatı takıyorum. Maddeci olmasaydım, çocuklarımın evvelâ rızıklarını mı düşünürdüm, yoksa müslümanca yetişmelerini mi? Ancak bir maddeperest yapabilirdi benim yaptıklarımı. Yorgun argın, posam çıkmış vaziyette, dilim bir karış dışarıda işten eve dönüyordum. Çocuklarla meşgul olacak zaman bile bulamıyordum gerçi, söz aramızda; televizyona, kahveye yer yer vakit bulabiliyordum. “Bu kadar çalıştığım, sadece çocuklarım için” diye teselli buluyor, çocuklarımı düşündüğümü sanıyor, kendimi kandırıyordum. Çocukların midesini düşündüğüm kadar dinlerini düşünseydim, en az karınları kadar ruhlarını doyurmanın babanın esas görevi olduğunu hesap etseydim, herhalde sekiz saat de onların dinleriyle uğraşırdım; sekiz saat rızıkları için çalıştığım gibi. Ama, dedim ya materyalistmişim, maddeye tapıyormuşum o zaman. Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engellerdim; ille de yanmak istese de kendi haline bırakmaz, müsâade etmez, gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlardım onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl davranınca yanacağını bilemezdi. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp, çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla kendini ebedî alevlerin içine atarken seyirci kalmam, hatta bu yanma olayına yardımcı olmam neyle izah edilebilirdi? Evlâdımı sevseydim, ama Allah için ve gerçek sevgiyle sevseydim, onun cehenneme doğru yuvarlanmasına seyirci kalmaz, göz yummazdım. Demek ki sevmiyormuşum seni; affet yavrum beni! Sahibi bulunduğum bir sığır, bir koyun eve akşam birkaç saat gelmeyince, merak eder, aramaya çıkardım onu. Evlâdım akşam eve geç geldiğinde bu kadar bile merak etmemiştim. Koyunumu bir canavar, bir kurt yemesin diye araştırıp tedbir alıyordum da, evlâdımı nice kurtlar ve canavar tehdit ederken boş veriyor, hatta bazı kurtların eline kendim teslim ediyordum. Kuzuyu kurttan çoban korur, ya çoban kurt olursa o sürünün hali ne olur? Bunu düşünmüyordum. Hem kurtları kendi sürüme saldırtıyor, onlara fırsat veriyor, hem de güya çobanlık yapıyordum!.. Aslında çocuğun pek suçu yoktu. O taklit etti yanlışlarımla beni, benim vekillerimi. O örnek aldı; kanallarda seyrettiği artistlerin, şarkıcıların, futbolcuların hayatını. Kızım, yıldız diye göklere çıkartılan şıfrıntıların kıyafetini, modasını, dansını. Çocuk su gibi renksiz ve temiz geliyordu hayata. Hangi kaba koyarsan onun rengini ve şeklini alıyordu. Bendim, o suyu kirleten, o suyu çirkin boyalı pis bir kaba koyan. Oğlum! Sana peygamberini ve ashâbını tanıtıp sevdiremedim; topçuları ve popçuları sevdirdiğim kadar. On tane ashâbın adını sayamazdın ama, onlarca belki tonlarca futbolcu ve sanatçıları sayar, hayat hikâyelerini anlatırdın. Ben hazırladım bu ortamı sana; televizyon adındaki öğretmeni ben tutup getirmiştim eve, sana bunları belletsin ve sevdirsin diye. Kızım! Sana da Hz. Âişe'yi, Hz. Fâtıma'yı tanıtıp örnek gösteremedim. Sen Sümeyye'leri, Sümeyrâ ve Rümeysâ'ları nereden bilecektin? Kim öğretecekti, evdeki o özel öğretmen mi? Onları değil; sanatçıları! örnek almana ben sebep oldum. Evdeki ekrandan tepinme pardon dans dersini ve bin bir çeşit ahlâksızlık/hayâsızlık derslerini tâkip etmene ben seyirci oldum, ben sebep oldum, ben! Sen tabii, çocuk olarak, gözünle düşünecektin; aklınla değil. Ve gördüklerine uyacaktın; dinine değil. Onları gördün, onları belledin, onlara benzedin. Artık ne hayâ kaldı, ne din... Televizyon ilk öğretmenindi. Sen büyüdükçe öğretmenlerinin dereceleri de büyüyordu. Tv. Kanallarının öğretemediklerini de öğretsin diye video, sonra video CD player adlı özel ders veren öğretmeni eve getirdim; seni iyice eğitsinler, benim yerime yetiştirsinler diye. DVD ve VCD adlı yabancı öğretmenler özel kitaplarla ders veriyordu Özel filmlerle ev bir sinemaya, özel cliplerle gazinoya benziyordu. Hayat, bir filmden, bir oyundan, müzikten ve futboldan ibâretti çocukların gözünde. Böylece hem vakitlerini, hem kendi inanç ve ahlâklarını bu yabancı markalı silâhlarla öldürüyorlar, bir anlamda intihar ediyorlardı çocuklar. Baba olarak ben kahveden çıkmazsam, çocuklarım da tabii bana, benim modern tarzıma benzeyeceklerdi. Öyle bir ortamda, öyle bir çevrede büyüttüm yavrum seni ki, o yerlerde haramlar şiirleşmiş, günahlar süslenmişti. Buradaki yollarda trafik işaretleri “geri dönülmez tevbe edilmez, yasaktır”, “tek yönlü yol” gibi işaretlerdi. Ama “tehlike!” ve “kaygan yol!” tabelalarına, hele “çıkmaz yol!” işaretine aldıran, hatta onları gören de yoktu. Mecbûrî istikamet okları hep şirk ve isyanı gösteriyordu. Hırçın dalgaları olan canavar bir denize, yüzmeyi öğretmeden, can simidi takmadan ben bıraktım seni! Nasıl tahammül edecektin buna? Boğulunca seni suçlamaya başladım. Ama yeni yeni anladım Esas suçlu sen değil; bendim, ben! Uykusuz geceler geçiriyorum hep, Allah’a isyankâr birinin babasıyım diye. Artık dünyanın hiçbir zevki önemli değil, İslâmî örtüden nefret eden bir kızın babasıyım çünkü. Diyebilirsiniz ki; “Hz. Nuh’un ve bazı başka peygamber ve kâmil mü’minlerin de çocuğu iman sahibi, ahlâklı kişiler değildi!” Ben de derim ki Onlar mes’ul değiller; çünkü terbiye ve tebliğ görevlerini tümüyle yaptılar. Ondan sonrası, yani hidâyeti vermek Allah’a âitti. Mesele, çocukların şöyle veya böyle olmalarından daha çok; benim, vazifemi, bu konudaki dinimin tüm emirlerini yapıp yapmadığım idi. Ve ben görevimi hemen hiç denilecek kadar yapmamıştım. Suçluydum ben, suçluyum ben; Affet beni Allah’ım! Ah! Şimdiki aklım ve imanım olsaydı... Ah bir olsaydı, çocuklarımı nasıl yetiştireceğimi bilirdim. Bilirdim ama; çevre, sosyal ve siyasal yapı, kapitalist ilkelere uyan çalışma şartları, eğitim... düzelmeden kendine bile sahip olamıyorsun ki çocuğuna sahip olasın. Çöplükte belki, ama, gübrelikte gül yetiştirmek mümkün mü? O yüzden gübreliği temizlemeye, gül devrini oluşturmaya çalışırdım bir yandan. Sivrisinekle mücâdelenin kesin yolu, bataklığın kurutulmasıydı çünkü. Gerekirse hicret ederdim sırf bu yüzden; hiç olmazsa olumsuz çevreden, sürüden ayrılırdım. Ben hayvan değilim ki... Ne işim var sürüde? Uydum kalabalığa demezdim o zaman. İnsanların çoğuna uyarsa, Peygamberimiz’i bile çoğunluğun saptıracağını söylüyor Kur’an En’âm sûresi 116. âyette. Kalabalıkların yaptıklarını değil; yapılması gerekeni, yani Rabbımın yap dediklerini yapardım o zaman. Teslim etmezdim kâfirlerin ve küfrün eline en kıymetli varlığımı. Sahip çıkardım İlâhî emânete, birinci işim o olurdu, her şeyden önce gelirdi onları müslümanca yetiştirmek. Çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi verirdim; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatır, her konuda şuurlandırmaya çalışır, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacımız bulunduğunu... öğretir ve sevdirirdim ona. Allah ve Peygamber sevgisini, Kur’an ve ibâdet şuurunu verince, bu konuyla ilgili aradan engelleri kaldırınca, evet o zaman zorlayan olsa da sevemezdi Allah ve Rasûl'ün sevmediklerini; benzemek istemezdi dinsizlere, donsuzlara. Nefret ederdi o zaman küfür ve kâfirin her çeşidinden. Ya kendim İslâm’ı iyice öğrenip öğretirdim çocuğuma ki en güzeli buydu, ya da aldığım aylığın yarısını, hatta daha fazlasını seve seve gerekirse verirdim uzmanına, özel hocalar tutardım. Evet, şimdiki aklım olsa mutlaka bunları yapardım. Aslında, zamanımızda ilim konusunda müslümanın işi çok kolaydı Her konuda çeşit çeşit güzel kitaplar yazılıyor, nice konular araştırılarak hazır lokma haline getirilip kitap diye, dergi diye, CD diye sunuluyordu. Evlât terbiyesi, çocuk eğitimi konusunda da onlarca kitap vardı; alır okurdum birini, nasıl terbiyeyi emrediyordu İslâm, öğrenir, tatbik etmeye çalışırdım. Uğraşır mıydım bu kadar onların sadece dünyada çokça rahat etmeleri, çokça karınlarını doyurmaları için? “Daha çok para kazanıp onlara bırakayım da, benden sonra daha çok haramları daha kolayca işlesinler” diyebilir miydim? Bırakacağım mirasla eğer dinlerini, yaşayışlarını kuvvetlendirmemişsem onların, kolaylıkla bir sürü günah işlemelerine fırsatı böylece ben vermiş olmaz mıydım? Şimdiki aklım olsaydı böyle düşünürdüm tabii. Beşinci büyük halîfe kabul edilen zâtın hayatını öğrendim yeni yeni. Öyle diyordu Ömer bin Abdülaziz ölüm döşeğinde, “her şeyini infak ettin; iyi de, çocuklarına bir şey bırakmadın. Onları hiç düşünmedin mi?” diyen yakınlarına “Onlar müslüman iseler ne âlâ! Onlara Allah’ı bırakıyorum sadece; yetmez mi? Onları müslüman olarak yetiştirmişim; Allah da, onlar da bunu kâfi görür. Yok, onlar kâfir iseler, ben onları müslüman olarak yetiştiremediysem, onlardan bana ne? Ne yiyecekler, ne edecekler, bana ne o gâvurlardan? İster benim evlâdım olsun, ister yabancı, kâfirlere mal bırakıp daha mı azdıracaktım? Benim bıraktığımla işledikleri haramdan ben mi sorumlu olacaktım? Bunu mu isterdiniz?” Evet, böyle diyordu o zât. Ben de onu örnek alır, ben de öyle derdim. Çünkü öğrendim ki Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz” diyordu. Ben de onlara dünyalık bırakacağım diye çokça rezillik çekip çokça yorulmaz, hem de esas olarak, âhiret azığı olacak terbiyeyi verirdim olanca gücümle. Hem onları, hem kendimi kurtarırdım böylece. Ne bırakmıştı o merhamet peygamberi kendi çocuklarına; onu düşünürdüm. O ne yaptıysa güzel yapmıştır derdim. Nerelerde yetiştirdi, kimlerin eline teslim etti sahâbeler çocuklarını, inceler, o yıldızlardan ışık alırdım. Yaşatamıyorsam müslümanca çoluk-çocuğumu, giderdim daha müslümanca yaşayabileceğimiz bir yere; Göçerdik âilece. Değmez miydi bunca çile Allah’ın güzel bir emâneti olan bebelere? Ve duâ ederdim çocuklarım için devamlı; onların ıslâhı, ihlâsı... için. Bir hadis-i şerifte “Ana-babanın çocuklarına duâsı, Peygamberlerin ümmetine duâsı gibidir Geri çevrilmez, kabul olunur.” buyuruluyor. Maddî tedbirlerimi alır, terbiyesi için son imkânıma kadar uğraşır, gerisini Allah’a bırakır, O’ndan yardım beklerdim. Bilirdim ki ben O’nun için bir adım atsam, O bana doğru koşarak gelecek, kapılarını açacaktır. Bugünkü ölümden beter hayatın zilletine katlanıp kâfirlere benzer şekilde, hayvan gibi yaşayıp ölümden sonraki azâba hazırlanacağıma, ölümsüzleşirdim böylece. Öldükten sonra yaşamak, ecir almaya devam etmek mümkündü; canlı cenâze olmanın mümkün olduğu gibi. Amel defteri kapanmayan müslümanlardan biri, hadis-i şerife göre, “arkasından duâ edecek hayırlı bir evlât yetiştiren” olacaktı. Ben öldükten sonra bile sevâbım artmaya devam edecekti. Sevaplarla yaşayacaktım çocuğum yaşadıkça... Ve... olmadı bütün bunlar. Affet beni Allah’ım! Hayâl-meyâl seni gördüm yavrum az önce bir sis perdesi arkasında, bulutların arasında. Benim sapladığım modern bıçakla kanlanan kefen içinde. Ayaklarına kapanmak istedim yavrum senin “Affet beni!” diye. Sen, hem benden korkarak kaçıyor, hem “dosdoğru inan ve inandığın gibi yaşa!” diyordun. Demek, suçumun keffâreti buydu. Affedebilmen, affedilebilmem için dediğini yapmalıydım; onu anlatıyordun. Gerçek mü’mine yakışır şekilde yaşayacağım, müslüman olarak ölmeye çalışacağım... Söz veriyorum, söz veriyorum yavrum! Ahmed Kalkan, Vuslat, Sayı 9-10, Mart-Nisan 2002 1- Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 1, s. 345-349 2- Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 52-53 3- Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 381-382 4- s. 206-210 5- Hayati Hökelekli, TDV İslâm Ansiklopedisi, s. 357-358 6- S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, 5/543-545 7- Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an,7/298-300 8- Geniş bilgi için bkz. Sâlih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, s. 45-90 9- Hüseyin K. Ece, s. 216-218 10- M. İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, s. 297 vd. 11- S. Ateş, c. 13, s. 34-38 12- c. 11, s. 380-386 13- İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 16/74-77 14- Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 411-414 15- Halid Ünal, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 426-427 Mal ve Evlât Fitnesiyle İlgili Âyet-i Kerimeler A- Evlâd, Veled Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimelerin Geçtiği Yerler Toplam 103 Yerde 2/Bakara, 83, 116, 133, 180, 215, 233, 233, 233, 233, 233, 233, 233; 3/Âl-i İmrân, 10, 11, 47, 116; 4/Nisâ, 7, 7, 11, 11, 12, 12, 12, 12, 33, 36, 75, 98, 127, 135, 171, 176, 176; 5/Mâide, 110; 6/En’âm, 101, 137, 140, 151, 151; 8/Enfâl, 28; 9/Tevbe, 55, 69, 85; 10/Yûnus, 68; 11/Hûd, 72; 12/Yûsuf, 21; 14/İbrâhim, 41; 17/İsrâ, 23, 31, 64, 111; 18/Kehf, 4, 39; 19/Meryem, 14, 15, 32, 33, 35, 77, 88, 91, 92; 21/Enbiyâ, 26; 23/Mü’minûn 91; 24/Teğâbün, 14, 15; 25/Furkan, 2; 26/Şuarâ, 18; 27/Neml, 19; 28/Kasas, 9; 29/Ankeb^T, 8; 31/Lokman, 14, 14, 33, 33, 33, 33; 34/Sebe’, 37, 35, 37; 37/Sâffât, 152; 39/Zümer, 4; 43/Zuhruf, 81; 46/Ahkaf, 15, 15, 17; 56/Vâkıa, 17; 57/Hadîd, 20; 58/Mücâdele, 2, 17; 60/Mümtehıne, 3, 3, 12; 63/Münâfıkun, 9; 64/Teğâbün, 14, 15; 71/Nûh, 21, 27, 28; 72/Cinn, 3; 73/Müzzemmil, 17; 76/İnsan, 19; 90/Beled 2, 3; 112/İhlâs, 3, 3. B- Oğul ve Kız Çocuğu Anlamındaki “İbn”, “İbnetun” veya Çoğulu Benûn ve Benât Kelimelerinin GeçtiğiYerler Toplam 162 Yerde 2/Bakara, 40, 47, 49, 83, 122, 132, 132, 133, 146, 211, 246; 87, 177, 215, 246, 253,; 3/Âl-i İmrân, 14, 45, 49, 61, 61, 93; 4/Nisâ, 11, 23, 23, 23, 23, 36, 157, 171; 5/Mâide, 12, 17, 17, 18, 27, 32, 46, 70, 72, 72, 75, 78, 78, 110, 110, 112, 114, 116; 6/En’âm, 20, 100, 100; 7/A’râf, 26, 27, 31, 35, 105, 127, 134, 137, 138, 141, 150, 172; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 24, 30, 31, 31, 60; 10/Yûnus, 90, 90, 93; 11/Hûd, 42, 42, 45, 78, 79; 12/Yûsuf, 5, 67, 81, 87; 14/İbrâhim, 6, 35; 15/Hicr, 71; 16/Nahl, 57, 72; 17/İsrâ, 2, 4, 6, 26, 40, 70, 101, 104; 18/Kehf, 46; 19/Meryem, 34; 20/Tâhâ, 47, 80, 94, 94; 21/Enbiyâ, 91; 23/Mü’minûn, 50, 55; 24/Nûr, 31, 31, 31, 31; 26/Şuarâ, 17, 22, 59, 88, 133, 197; 27/Neml, 76; 28/Kasas, 4, 27; ; 30/Rûm, 38; 31/Lokman, 13, 13, 16, 17; 32/Secde, 23; 33/Ahzâb, 4, 7, 50, 50, 50, 50, 55, 55, 55, 59; 36/Y3asin, 60; 37/Sâffât, 102, 149, 149, 153, 153; 40/Mü’min, 25, 53; 43/Zuhruf, 16, 16, 57, 59; 44/Duhân, 30; 45/C$üseiya, 16; 46/Ahkaf, 10; 52/Tûr, 39, 39; 57/Hadîd, 27; 58/Mücâdele, 2, 22; 59/Haşr, 7; 61/Saff, 6, 6, 14, 14; 66/Tahrîm, 12; 68/Kalem, 14; 70/Meâric, 11; 71/Nûh, 12; 74/Müddessir, 13; 80/Abese, 36. C- Çocuk Anlamında Diğer Kelimeler a- Çocuk kelimesinin Arapça karşılığı olan “tıfl” 4 yerde 22/Hacc, 5; 24/Nûr, 31, 59; 40/Mü’min, 67 b- Bülûğ çağına ermemiş çocuk anlamında “sabî” 2 yerde 19/Meryem, 12, 29 c- Bıyığı terlemiş delikanlı, genç ve çocuk anlamına gelen “ğulâm” kelimesi 13 yerde 3/Âl-i İmrân, 40; 12/Yusuf, 19; 15/Hicr, 53; 18/Kehf, 74, 80, 82; 19/Meryem, 7, 8, 19, 20; 37/Sâffât, 101; 51/Zâriyât, 28; 52/Tûr, 24. d- Madde, mânevî, mertebe, kıymet, miktar, cisim yönüyle küçük anlamında “sağîr” kelimesi 13 yerde 2/Bakara, 282; 6/En’âm, 124; 7/A’râf, 13, 119; 9/Tevbe, 29, 121; 10/Yûnus, 61; 12/Yusuf, 32; 17/İsrâ, 24; 18/Kehf, 49; 27/Neml, 37; 34/Sebe’, 3; 54/Kamer, 53. e- Nesil, zürriyet anlamında “zürriyyet” 32 yerde 2/Bakara, 124, 128, 266; 3/Âl-i İmrân, 34, 36, 38; 4/Nisâ, 9; 6/En’âm, 84, 87, 133; 7/A’râf, 172, 173; 10/Yûnus, 83; 13/Ra’d, 23, 38; 14/İbrâhim, 37, 40; 17/İsrâ, 3, 62; 18/Kehf, 50; 19/Meryem, 58, 58; 25/Furkan, 74; 29/Ankebût, 27; 36/Yâsin, 41; 37/Sâffât, 77, 113; 40/Mü’min, 8; 46/Ahkaf, 15; 52/Tûr, 21, 21; 57/Hadîd, 26. f- Küçük torunlar anlamında “hafede” 1 yerde 16/Nahl, 72. g- Ehil, âile, aşiret, yakınlar, halk gibi anlamlara gelen “ehl” kelimesi 127 yerde h- Yine yaklaşık aynı anlamlarda, ehil, âile, akraba, yakınlar, hânedan anlamlarına gelen “âl” kelimesi de 88 yerde i- “Yetim, bülûğ çağına girmeden önce babasını kaybetmiş çocuk anlamında “yetîm” kelimesi 23 yerde j- Üvey kızları anlamındaki “rebâib” kelimesi de 1 yerde 4/Nisâ, 23 kullanılır. Ç- Evlât/Çocuklar Hakkında Âyet-i Kerimeler a- Hayırlı Nesil İçin Duâ 2/Bakara, 128-129; 3/Âl-i İmrân, 38-41; 7/A’râf, 189; 14/İbrâhim, 40; 25/Furkan, 74; 46/Ahkaf, 15. b- Üremek ve Çoğalmak 2/Bakara, 187; 41/Fussılet, 47. c- Hayırlı Evlât Yetiştirmek 2/Bakara, 223. d- Evlât Sevgisi 3/Âl-i İmrân, 14; 34/Sebe’, 37. e- Evlât, Dünya Hayatının Süsüdür 18/Kehf, 45. f- Evlât, Fitne ve İmtihan Sebebidir 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 14-15. g- Evlâdı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü 9/Tevbe, 24; 60/Mümtehıne, 3; 62/Münâfıkun, 9. h- Ergenlik Çağına Ulaşmamış Çocuklara Bakmak 4/Nisâ, 127. i- Kâfirlere Malları ve Evlâtları Fayda Vermez 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’r3af, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3. j- Fakirlik Korkusuyla Çocukları Öldürmek 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 31. k- Mekke Müşrikleri Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-59; 42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9. l- Allah, Dilediğine Kız, Dilediğine Erkek Evlât Verir; Dilediğini de Kısır Bırakır 42/Şûrâ, 49-50; 53/Necm, 45-46. m- Rahimlerde Yaratılanın Ne Olduğunu Allah Bilir 3/Âl-i İmrân, 6; 31/Lokman, 34. n- Allah’ın Dilemesi Olmadan Hiçbir Dişi, Gebe Kalmaz ve Doğurmaz 35/Fâtır, 11; 41/Fussılet, 47. o- Gerçek Zürriyetsiz Olanlar 108/Kevser, 3. p- Gebeliğin Süresi 31/Lokman, 14. D- Evlâtlıklar r- Evlâtlıklar, Gerçek Oğullar ve Kızlar Değildir 33/Ahzâb, 4, 40. s- Evlâtlıkların Babalarının Adına Çağırılmaları 33/Ahzâb, 5. t- Evlâtlıklar Mü’min Kardeşlerdir 33/Ahzâb, 5. E- Ana-Babaya Davranış a- Ana Babaya İyilik Etmek 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23-24; 29/Ankebût, 8; 46/Ahkaf, 15. b- Ana Babaya Vermek 2/Bakara, 215. c- Ana Babaya Karşı İyi Niyetli Olmak 17/İsrâ, 25. d- Ana Babaya Kötü Söz Söylemekten Sakınmak 17/İsrâ, 23. e- Ana Babaya Güzel Söz Söylemek 17/İsrâ, 23. f- Ana Hakkı 31/Lokman, 14; 46/Ahkaf, 15. g- Ana Babaya İtaat 31/Lokman, 14. h- Ana Babanın İman Dâvetine katılmayanlar 46/Ahkaf, 17-18. i- Allah’a Şirk Koşma Konusunda Ana Babaya İtaat Yoktur 29/Ankebût, 8; 31/Lokman, 15. j- Ana Babayı ve Akrabayı Allah’tan ve Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü 9/Tevbe, 24. k- Kâfir Ana Babanın Dostluğu 9/Tevbe, 31/Lokman, 15. l- Ana Baba İçin Duâ 14/İbrâhim, 41. F- Akrabaya İyilik a- Akrabaya İyilik Etmek 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36. b- Akrabaya Vermek 2/Bakara, 177, 215; 16/Nahl, 90; 17/İsrâ, 26; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38. c- Akrabalık Bağlarını Korumak 4/Nisâ, 1; 13/Ra’d, 21, 25. d- Münâfıklar, Akrabalık Bağlarını Keserler 47/Muhammed, 22. e- Kâfir Akrabanın Dostluğu 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47. G- Sıla-i Rahim Akrabayı Ziyaret Akrabayı Ziyaret Etmek 30/Rûm, 38. Sıla-i Rahmi Kesmekten Sakınmak 47/Muhammed, 22. Akrabalık Bağlarını Korumak 4/Nisâ, 1; 13/Ra’d, 21, 25; 47/Muhammed, 22. H- Mal ve Çoğulu Emvâl Kelimelerinin Geçtiği Âyetler 86 Yerde 2/Bakara, 155, 177, 188, 188, 247, 261, 262, 264, 265, 274, 279; 3/Âl-i İmrân, 10, 116, 186; 4/Nisâ, 2, 2, 2, 5, 6, 6, 10, 24, 29, 34, 38, 95, 95, 161; 6/En’âm, 152; 8/Enfâl, 28, 36, 72; 9/Tevbe, 20, 24, 34, 41, 44, 55, 69, 81, 85, 88, 103, 111; 10/Yûnus, 88, 88; 11/Hûd, 29, 87; 17/İsrâ, 6, 34, 64; 18/Kehf, 34, 39, 46; 19/Meryem, 77; 23/Mü’minûn, 55; 24/Nûr, 33; 26/Şuarâ, 88; 27/Neml, 36; 30/Rûm, 39; 33/Ahzâb, 27; 34/Sebe’, 35, 37; 47/Muhammed, 36; 48/Fetih, 11; 49/Hucurât, 15; 51/Zâriyât, 19; 57/Hadîd, 20; 58/Mücâdele, 17; 59/Haşr, 8; 61/Saff, 11; 63/Münâfikun, 9; 64/Teğâbün, 15; 68/Kalem, 14; 69/Haakka, 28; 70/Meâric, 24; 71/Nûh, 12, 21; 74/Müddessir, 12; 89/Fecr, 20; 90/Beled, 6; 92/Leyl, 11, 18; 104/Hümeze, 2, 3; 111/Mesed, 2. I- Mülk Anlamında M-l-k Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler 118 Yerde 1/Fâtiha, 4; 2/Bakara, 102, 107, 247, 247, 246, 247, 247, 248, 251, 258; 3/Âl-i İmrân, 26, 26, 26, 26, 189; 4/Nisâ, 3, 24, 25, 36, 53, 54; 5/Mâide, 17, 17, 18, 20, 25, 40, 41, 76, 120; 6/En’âm, 73, 75; 7/A’râf, 158, 185, 188; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 49; 12/Yûsuf, 43, 50, 54, 72, 76, 101; 13/Ra’d, 16; 16/Nahl, 71, 73, 75; 17/İsrâ, 56, 100, 111; 18/Kehf, 79; 19/Meryem, 87; 20/Tâhâ, 87, 89, 114, 120; 22/Hacc, 56; 23/Mü’minûn, 6, 88, 116; 24/Nûr, 31, 33, 42, 58, 61; 25/Furkan, 2, 2, 3, 3, 26; 27/Neml, 23, 34; 29/Ankebût, 17; 30/Rûm, 28; 33/Ahzâb, 50, 50, 52, 55; 34/Sebe’, 22, 42; 35/Fâtır, 13, 13; 36/Yâsîn, 71, 83; 38/Sâd, 10, 20, 35; 39/Zümer, 6, 43, 44; 40/Mü’min, 16, 29; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 51, 77, 85; 45/Câsiye, 27; 46/Ahkaf, 8; 43/Zuhruf, 86; 48/Fetih, 11, 14; 54/Kamer, 55; 57/Hadîd, 2, 5; 59/Haşr, 23; 60/Mümtehıne, 4; 63/Cum’a, 1; 64/Teğâbün, 1; 67/Mülk, 1; 70/Meâric, 30; 72/Cinn, 21; 76/İnsân, 20; 78/Nebe’, 37; 82/İnfitâr, 19; 85/Bürûc, 9; 114/Nâs, 2. İ- Mal ve Malı Kullanmak Konusunda Âyetler a- Mal, Fitnedir, İmtihan Sebebidir 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15. b- Mal, Dünya Hayatının Süsüdür 18/Kehf, 46. c- Zenginlik, Bir Üstünlük Sebebi Olamaz 6/Er’âm, 52-53. d- Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Devlet/Servet Olmamalıdır 59/Haşr, 7. e- Malı Kullanmakta Reşit Olmak 4/Nisâ, 5-6; 17/İsrâ, 34. f- Sefihlere malını İyi Kullanamayacak Akılsızlara Mal Verilmez 4/Nisâ, 5. g- Ekonomik Esâret 59/Haşr, 7. h- Malı ve Parayı Biriktirmek Stokçuluk 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 14-18; 104/Hümeze, 1-4. i- Mal Sevgisi 3/Âl-i İmrân, 14; 9/Tevbe, 35; 89/Fecr, 20. j- Mal Sevgisini, Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmak 9/Tevbe, 24, 34- 35; 63/Münâfıkun, 9; 92/Leyl, 8-11; 96/Alak, 6-8. k- Mal, Dünyada Kalacaktır 6/En’âm, 94. l- Kâfirlere Malları ve Evlâtları Fayda Vermez 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Haakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3. m- Münâfıklar, Mal Sevgisi ile Doludurlar 9/Tevbe, 58-59, 67, 75-76; 48/Fetih, 15; 49/Hucurât, 14, 16-17. n- Mûsâ Ümmetinden Karun’un Mal Sevgisinin Sonu 28/Kasas, 76-84; 29/Ankebût, 39-40. J- Mülk Kavramıyla İlgili Âyetler a- Mülk Allah’ındır 35/Fâtır, 13; 57/Hadîd, 10; 64/Teğâbün, 1; 67/Mülk, 1. b- Allah, Mülkü Dilediğine Verir 2/Bakara, 247; 3/Âl-i İmrân, 26. c- Göklerdeki ve Yerdeki Her Şey, Allah’ındır 2/Bakara, 255, 284; 3/Âl-i İmrân, 109, 129; 4/Nisâ, 126, 131-132; 5/Mâide, 120; 10/Yûnus, 55; 14/İbrâhim, 2; 16/Nahl, 52; 20/Tâhâ, 6; 22/Hacc, 64; 24/Nûr, 64; 30/Rûm, 26; 31/Lokman, 20, 26; 34/Sebe’, 1; 42/Şûrâ, 4; 53/Necm, 31; 57/Hadîd, 2, 5. d- Göklerin ve Yerin Tasarrufu Allah’ındır 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 25/Furkan, 2; 36/Yâsîn, 83; 39/Zümer, 62-63; 42/Şûrâ, 49; 43/ Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9. K- Dünya Nimetleri a- Cennetin Nimetleri Dünya Nimetlerinden Hayırlıdır 3/Âl-i İmrân, 14-15; 16/Nahl, 30. b- Dünya Nimetleri Fânîdir; Âhiret Nimetleri Son Bulmaz 4/Nisâ, 77; 16/Nahl, 96; 35/Fâtır, 5; 42/Şûrâ, 36. c- Dünya Nimetleri İle Âhiret Nimetlerinin Karşılaştırması 28/Kasas, 60; 29/Ankebût, 64. d- Sâlih Amel, Dünyanın Süsünden Hayırlıdır 18/Kehf, 46; 19/Meryem, 76. L- Kur'ân-ı Kerim'de Fakirlik Anlamındaki "Fakr" ve Türevleri 13 Yerde 2/Bakara, 268, 271, 273; 3/Âl-i İmrân, 181; 4/Nisâ, 6, 135; 9/Tevbe, 60; 22/Hacc, 28; 24/Nûr, 32; 28/Kasas, 24; 35/Fâtır, 15; 47/Muhammed, 38; 59/Haşr, 8. M- Fakir Anlamında "Miskîn" Kelimesi Tekil ve Çoğul Olarak 23 Yerde 2/Bakara, 83, 177, 184, 215; 4/Nisâ, 8, 36; 5/Mâide, 89, 95; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 60; 17/İsrâ, 26; 18/Kehf, 79; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 58/Mücâdele, 4; 59/Haşr, 7; 68/Kalem, 24; 69/Hâakka, 34; 74/Müddessir, 44; 76/İnsân, 8; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 16; 107/Mâûn, 3. N- Zenginlik Anlamında “Ğınâ” ve Türevleri 73 Yerde 2/Bakara, 263, 267, 273; 3/Âl-i İmrân, 10, 97, 116, 181; 4/Nisâ, 6, 130, 131, 135; 6/En’âm, 133; 7/A’râf, 48, 92; 8/Enfâl, 19; 9/Tevbe, 25, 28, 74, 93; 10/Yûnus, 24, 36, 68, 101; 11/Hûd, 68, 95, 101; 12/Yûsuf, 67, 68; 14/İbrâhim, 8, 21; 15/Hıcr, 84; 19/Meryem, 42; 22/Hacc, 64; 24/Nûr, 32, 33; 26/Şuarâ, 207; 27/Neml, 40; 29/Ankebût, 6; 31/Lokman, 12, 26; 35/Fâtır, 15; 36/Yâsin, 23; 39/Zümer, 7, 50; 40/Mü’min, 47, 82; 44/Duhân, 41; 45/Câsiye, 10, 19; 46/Ahkaf, 26; 47/Muhammed, 38; 52/Tûr, 46; 53/Necm, 26, 28, 48; 54/Kamer, 5; 57/Hadîd, 24; 58/Mücâdele, 17; 59/Haşr, 7; 60/Mümtehine, 6; 64/Teğâbün, 6, 6; 66/Tahrîm, 10; 69/Haakka, 28; 77/Mürselât, 31; 80/Abese, 5, 37; 88/Ğâşiye, 7; 92/Leyl, 8, 11; 93/Duhâ, 8; 96/Alak, 7; 111/Mesed, 2. O- Fakirlik ve Fakirler Konusuyla İlgili Âyetler a. Gerçek Fakirler 2/Bakara, 273. b. Fakir ve miskin Kavramı 9/Tevbe, 60 c. Fakirlerin Dokunulmazlığı 6/En'âm, 52-53. d. Fakir Düşmekte Hikmet Vardır 6/En'âm, 42; 9/Tevbe, 28. e. Fakirlik Korkusu ile Çocukları Öldürmekten Sakınmak 6/En'âm, 151; 17/İsrâ, 31. f. Fakirlere İyilik Etmek 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36. g. Fakirlere Vermek 2/Bakara, 177, 215, 273; 17/İsrâ, 26; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 70/Meâric, 24-25. h. Fakirlere Yedirip İçirmek 76/İnsan, 8-12; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 12-16. i. Sâili İsteyeni Azarlamaktan Sakınmak 93/Duhâ, 10. j. Kâfirler Fakirleri Küçük Görürler 6/En'âm, 52-53; 7/A'râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114. k. Kâfirler ve Müşrikler Fakirlere Vermezler 36/Yâsin, 47; 68/Kalem, 17-40; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3. Ö- Zenginlik ve Zenginler Konusuyla İlgili Âyetler a- Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 27, 37; 28/Kasas, 79-82; 29/Ankebût, 62; 42/Şûrâ, 19. b- Zenginliği Veren Allah'tır 53/Necm, 48. c- Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir 6/En'âm, 52-53. d- Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz 59/Haşr, 7. Kâfirler Mal Gururuna Kapılırlar 6/En'âm, 52-53; 7/A'râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114. Câhil ve Gururlu Zenginler 96/Alak, 6-7, 12. Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15. P- Ekonomik Eşitliğin Anlamı a- Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır 16/Nahl, 71; 17/İsrâ, 21; 42/Şûrâ, 27; 43/Zuhruf, 32. b- Zengin Fakir Ayırımı Yoktur 6/En'âm, 52-53. R- İsraf ve İktisat Savurganlık ve Tutumluluk a- İsraf Etmekten Sakınmak 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31. b- Saçıp Savurmaktan Sakınmak 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31; 17/İsrâ, 26-27, 29. c- Mü'minler İsraf Etmezler 25/Furkan, 67. d- Allah İsraf Edenleri Sevmez 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31. S- Cimrilik a- Cimrilik Etmek 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 180; 4/Nisâ, 36-37; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd, 23-24; 92/Leyl, 8-10. b- Malı ve Parayı Biriktirmek 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 15-18; 104/Hümeze, 1-4. c- İnsan Cimridir 17/İsrâ, 100; 70/Meâric, 19-21; 100/Âdiyât, 8-11. d- Şeytan Fakirlikle Korkutur 2/Bakara, 268. e- Cimrilik Etmekten Sakınmak 17/İsrâ, 29, 31; 47/Muhammed, 37-38; 59/Haşr, 9; 64/Teğâbün, 16. f- Mü'minler Cimrilik Yapmaz 25/Furkan, 67. Ş- Cömertlik a- Cömert Olmak 17/İsrâ, 29. b- Allah Cömerlere Bolluk Verir 2/Bakara, 268. T- Yedirip İçirmek a- Fakirlere Yedirip İçirmek 22/Hacc, 28, 36; 76/İnsan, 8-12. b- Yetimlere Yedirip İçirmek 76/İnsan 8-12. c- Esirlere Yedirip İçirmek 76/İnsan, 8-12. d- Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler 36/Yâsin, 47; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3. U- Rızık a- Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir Bakara, 212; Al-i İmran, 27, 37; Kasas, 79-82; Ankebut, 62; Şura, 19. b- Allah, Rızkı Daraltır veya Genişletir Bakara, 245; Ra'd, 26; İsra, 30; Kasas, 82; Ankebut, 62; Rum, 37; Sebe'36, 39; Zümer, 52; Şura, 12, 27; Mülk, 21. c- Rızkı Veren Allah'tır Yunus, 31; Hicr, 21; Ankebut, 17, 61; Rum, 40; Sebe',24, 39; Fatır, 3; Zariyat, 58. d- Rızık Konusunda Kimi kiminden Farklıdır Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32. e- Allah, Bütün Canlıların Rızkını Verir Hud, 6. f- Rızık Verenlerin En Hayırlısı Allah'tır Hacc, 58; Mü'minun, 72; Cum'a, 11. g- Allah, En Temiz Nimetlerden Rızıklandırır Mü'min, 64. h- Allah, Cimrilik Etmeyenlere Bol Rızık Verir Bakara, 268. i- Yer Üzerinde Rızık Sebepleri Yaratılmıştır Hıcr, 20. j- Rızık Endişesi, Hakka Dâvet Görevine Engel Olamaz Taha, 132. k- Yağmurla Gökten Rızık İner Zariyat. 22. l- Rızık Aramak Cum'a, 10. m-Rızkın Bolluğu ve Darlığında, İbretler Vardır Zümer, 52 n- Yaratılan Her Şeyin İnsan İçin Olmasında İbretler Vardır Casiye, 13 o- Rızık Endişesi, Tebliğ Görevine Engel Olamaz Taha, 132 p- Zenginliği Veren Allah'tır Necm, 48 r- Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir En'am, 52-53 s- Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz Haşr, 7. t- Kâfirler, Mal Gururuna Kapılırlar En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114 u- Cahil ve Gururlu Zenginler Alak, 6-7, 12 ü- Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir Enfal, 28; Teğabün, 15. v- Fakir Düşmekte Hikmet Vardır En'am, 42, Tevbe, 28. y- Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32. z- Zengin Fakir Ayrımı Yoktur En'am, 52-53. V- İnfak a- İnfak/Allah Yolunda Harcamak Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra'd, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Münafıkun, 10-11; Teğabün, 16-17. b- Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak Bakara, 177; İnsan, 8. c- Harcamada Ölçü Furkan, 67; Muhammed, 36-38. d- Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21 e- Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak Bakara, 267; Al-i İmran, 92. f- Harcama Yapılacak Mal Bakara, 3, 219; Şura, 38. g- Kendilerine Verilecek Kimseler Bakara, 215, 273; Nur, 22. h- Harcadıklarını Başa Kakanlar Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20. i- Gösteriş Olsun Diye Harcamak Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39. j- İnfaktan Kaçılmaz Bakara, 268; Hadid, 10. k- İnfaktan Kaçanlar Mearic, 18-21. l- İnfak Edenler Takvâ Sahibi Mü'minlerdir Al-i İmran, 16-17, 134. m-İnfak Edenlerin Mükâfatı Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18. n- Kâfirler ve Müşrikler İnfak Etmezler Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Mâûn, 1, 3. o- Kâfirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar Enfal, 36; Beled, 5-12. p- Fakirlere Yedirip İçirmek Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18. r- Yetimlere Yedirip İçirmek İnsan, 8-12. s- Esirlere Yedirip İçirmek İnsan, 8-12. t- Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3. u- Cömert Olmak İsra, 29. ü- Allah, Cömertlere Bolluk Verir Bakara, 268. v- Fakirlere İyilik Etmek Bakara, 83; Nisa, 36. w- Fakirlere Vermek Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25. x- Sail'i İsteyeni, dilenciyi Azarlamaktan Sakınmak Duha, 10. y- Kâfirler, Fakirleri Küçük Görürler En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114. z- Kâfirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler Yasin, 47, Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Mâûn, 1-3 Y- Fitne a- “Fitne” ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler 60 Âyet 2/Bakara, 102, 191, 193, 217; 3/Âl-i İmrân, 7; 4/Nisâ, 91, 101; 5/Mâide, 41, 49, 71; 6/En’âm, 23, 53, 7/A’râf, 27, 155; 8/Enfâl, 25, 28, 39, 73; 9/Tevbe, 47, 48, 49, 49, 126; 10/Yûnus, 83, 85; 16/Nahl, 110; 17/İsrâ, 60, 73; 20/Tâhâ, 40, 40, 85, 90, 131; 21/Enbiyâ, 35, 111; 22/Hacc, 11, 53; 24/Nûr, 63; 25/Furkan, 20; 27/Neml, 47; 29/Ankebût, 2, 3, 10; 33/Ahzâb, 14; 37/Sâffât, 63, 162; 38/Sâd, 24, 34; 39/Zümer, 49; 44/7Duhân, 17; 51/Zâriyât, 13, 14; 54/Kamer, 27; 57/Hadîd, 14; 60/Mümtehıne, 5; 64/Teğâbün, 15; 68/Kalem, 6; 72/Cin, 17; 74/Müddessir, 31; 85/Bürûc, 10. b- Fitne Katilden Beterdir 2/Bakara, 191, 217. c- Bazı Fitnelerin Cezâsı Geneldir 8/Enfâl, 25. d- Mal ve Evlât, Fitne Sebebidir 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 14-15. e- Fitneyi Uyandırmamak İçin İnsanlara İpucu Vermemek Gerekir 12/Yûsuf, 13, 15-17. Z- Fitne Kavramıyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları Buhârî, Fiten 3, 4, 5, 9, 17, 26, 31; İ’tisâm 2; Vüdû 37; Ezan 60, 63, 149; İlm 24; Muhsar 4; Mevâkît 4; Mezâlim 25; Cenâiz 86-88; Meğâzî 12; Menâkıb 25; Cihad 25; Tefsir 2/30; Deavât 38, 39, 44-46; Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. 2/469; Müslim, Fiten 3, hadis no 2885, 4/2211, Fiten 9, 10, 13; Mukaddime 7; İman 186; Salât 179; Küsûf 8, 11, 12, 22; Mesâcid 128, 130, 132; Zikir 49; Cenâiz 86; Ebû Dâvud, Fiten 2, hadis no 4259-4262, 4/100, 101, Fiten 24, 149; İbn Mâce, Fiten 25; Cenâiz 65 ; Riyâzu’s-Sâlihîn Terc. 1/512 ; Tirmizî, Fiten 30, hadis no 2197, 4/488, Fiten 11, 25, 29, 33, 48; Ahmed bin Hanbel, 1/169, 185, 320; 2/172, 173, 282, 408; 3/346, 422; 4/226; 5/39, 48, 110; Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi 1/435-436; 3/381; 6/198; 13/356-357, 360, 365-366, 370-373, 375-387, 390-395, 398-399, 418-419, 426, 428, 441, 447-449, 450-452, 454-464, 466-467, 471-473, 482-484, 519-522, 527-528; 14/238-242; 15/422-423, 428-429; 17/156, 529, 532, 545. Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar FİTNE 1. Kur’an’da Fitne Kavramı, Hasan Keskin, Rağbet Y., İst. 2003 2. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Sâlih Asğar, Hanif Y., İst. 1994 3. Kur’an’da İmtihan, Süleyman Kaya, İnsan Y. İst. 2003 4. TDV. İslâm Ansiklopedisi Mustafa Çağrıcı, Y. c. 13, s. 156-159 5. Şâmil İslâm Ansiklopedisi Talat Sakallı, Şâmil Y. c. 2, s. 196-197 6. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 6, s. 286-296 7. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi Hüsnü Aktaş, Risâle Y. c. 2, s. 56-59 8. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 151-153 9. Fıkhî Meseleler, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y. c. 3, s. 47 10. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 206-218 11. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. 12. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 20-35 13. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 270-272 14. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 243-254; 282-283 15. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 33-38 16. İlâhî Kanunların Hikmetleri Sünnetullah, Abdulkerim Zeydan, İhtar Y. s. 102-145 17. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. c. 3, s. 179-193 ÇOCUK EĞİTİMİ 18. Çocukluk ve Gençlik Çağında İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer Özyılmaz, Pınar Y. 2003 19. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y. İst. 2001 20. Hz. Muhammed ve Öğretim Metodları, Abdulfettah Ebû Gudde, Umran Y. İst. 1998 21. Hz. Peygamber ve İlim, Yusuf el-Kardavî, Şule Y. İst, 1993 22. İslâm’da Aile Eğitimi Terbiyetü’l-Evlâd fi’l-İslâm I-II, Muhammed Ali Sabuni, Uysal Y. 23. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, Heyet, İSAV, İlmî Neşriyat, İst. 1995 24. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi 2, İSAV, Ensar Neşriyat, İst. 1996 25. Ailede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y., İst, 1996 26. Aile Okulu, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1991 27. Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Yengeç Kitabı, Salzmann, Çocuk Vakfı Y., İst. 1991 28. Ailede Eğitim, Hüseyin Ağca, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1993 29. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank, 1991 30. Türkiye’de Din Eğitimi ve Öğretimi, Heyet, İslâm Medeniyeti Vakfı, İst. 1993 31. İslâm’ın ve İlmin Işığında Çocuk Eğitimi, H. Hüseyin Korkmaz, Feza Y. 93; Tuna Y. İst. 95 32. Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, İbrahim Canan, DİB. Y., Ank. 1980 33. Kur’an’da Çocuk Eğitimi, İbrahim Canan, Nesil Y., İst. 1996 34. Ras. Göre, Âilede ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan, Yeni Asya Y. İst. 79; Türdav, 9. bs. İst. 35. İslâm’da Temel Eğitim Esasları, İbrahim Canan, Yeni Asya Y., İst. 1980 36. İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, Ahmed Çelebi, Çev. Ali Yardım, İst. 1976 37. Din Eğitimi ve Öğretimi İman-İbâdet, Halis Ayhan, DİB Y. Ank. 1985 38. Din Eğitimi ve Öğretiminde Mükâfat ve Ceza, M. Emin Ay, Nil Y., 2. bs. İzmir 1994 39. Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, M. Emin Ay, 2. bs. İst. 1990 40. Allah’ı Nasıl Anlamalı, Çocuklarımıza Nasıl Anlatmalı, Vehbi Vakkasoğlu, Sevgi Y., 4. bs. 2004 41. Çocuğumuzu Nasıl Eğitelim, Bakiye Marangoz, Mektup Y., İst 1988 42. İslâm’da Çocuk, Beyza Bilgin, DİB. Y. Ank. 1987 43. Çocuk ve Peygamber, Mehmet Emin Ay, Timaş Y. 44. Çocuk Eğitim Rehberi, Ana-Babanın El Kitabı, Nurhan Şener, Toker Y., 2. Bs., İst. 1976 45. Öğretmenler ve Aileler İçin Rehber Kitap, Pınar Koç Yıldırım, Mustafa Otrar, Nobel/EdamY 46. İslâmî Hayatta Âile ve Çocuk Terbiyesi, Ayşenur Zehra, İttihad Y., İst. 1993 47. Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst. 1993 48. Sınıfta Pozitif Disiplin, J. Nelsen, L. Lott, S. Glenn, Hayat Y. İst. 1999 49. SOS! Ana Babalara Yardım, Lynn Clark, Ph. D., Evrim Y., İst. 1996 50. Her Yönüyle Çocuğunuz, Şule Bilir, Pelin Bilir Adıyaman, Alkım Y., İst. 51. Yaratıcı Bir Çocuk Yetiştirme, Cynthia MacGregor, Papirus Y., 2. Bs. İst. 1997 52. Sevgi Eğitimi, Veysel Sönmez, Anı Y., 5. Bs. Ank. 1997 53. Çocuğunuz ve Oyun, Arnold Arnold, Fitzhugh Dodson, Denge Y., İst. 1998 54. Çocukta Oyunla Tedavi, Hans Zulliger, Bozak Y., İst. 1974 55. Eğitimi Zor Çocukların Psikolojisi, Alfred Adler, Baha Matbaası, İst. 1965 56. Çocuklar Nasıl Öğrenir, Ahmet Rahmi Ercan, Alkım Y. Ankara 57. Nasıl Bir Aile, İslâmî Bakışın İmkânları, Hammude Abd el-Âti, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y., İst. 2000 58. Muvahhid Aileyi Kurmak, Kul Sadi Yüksel, Yenda/Ölçü Y., İst. 1998 59. Yitirilmiş Emniyet, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y., İst. 1998 60. Aile Bilinci, Aysel Zeynep, Denge Y., IV. Bs. İst. 1997 61. Eyyühe’l-Veled, Ey Oğul! İmam Gazâli 62. Dinde Edeb, İmam Gazâli, İslâmî Neşriyat Y., İkinci bs. Konya, 1972 63. İlmihal II, İslâm ve Toplum, İSAM Y. 64. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Hilâl Y/Petek Y. 65. El-Edebu’l-Müfred, Ahlâk Hadisleri I-II, Buhârî, Sönmez Neşriyat, İst. 1974 66. Lokman Sûresi ve Ahlâkî Öğütler, Muhsin Demirci, Çamlıca Y. İst. 2001 67. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilâlî I-II, Şafak Y. 1st. 1992 68. Eğitimde Bediüzzaman Modeli, Halit Ertuğrul, Nesil, İst. 1996 69. İslâm’da Öğretmen ve Öğrenci Münasebetlerine Dair Geniş Risale, el-Kâbisî, Terc. Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. 70. Üçüncü Neslin Eğitimi, Osman Sezgin, T. Diyanet Vakfı, Ank. 1991 71. Çocuk ve Anne-Baba İlişkileri, Aydın Demirsar, Redhouse Y. İst. 1985 72. Çocuğun Duygusal Sorunları, Bebeklikten Yetişkinliğe, Dr. Lee Salk,Remzi Kitabevi, 2. basım, İst. 1982 73. Bizden Çocuğa, Rafet Erten, Bilgi Y., Ank. 1984 74. Örnekleriyle İslâm Ahlâkı, M. Yaşar Kandemir, Nesil Y. 75. Anahatlarıyla İslâm Ahlâkı, Mustafa Çağrıcı, Ensar Neşriyat 76. İslâm’da Eğitimin İncelikleri, M. Es’ad Coşan, Seha Neşriyat, İst. 1997 77. Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur? E. A. Rauter,Gözlem Y., ikinci bs, İST 1976 78. Eğitim Üretim İçindir, Harun Karadeniz, Gözlem Y. 8. bs. İzt. 1978 79. Aydınlığa Doğru, Gerçekçi Bir Eğitim Denemesi, Gözlem Y., 3. bs, İst. 1979 80. İmanı, Heyecanı, İdealıi, Kimliği ve Hedefleriyle Genç Adam, Osman Öztürk, 5. bas. Rağbet Y. İst. 2004 81. Kur’an Okurken Zihne Takılan Âyetler, Müşkilu’l-Kur’an, Abdülcelil Candan, Elest Y., İst. 2004 82. İslâm’da Çocuk Terbiyesi, Osman Karabulut, şahsi Y., Konya, 1975 83. Çağdaş Eğitim Sistemleri, İrfan Erdoğan, Sistem Y. İst. İst, 1995 84. İnsan ve Eğitim, Şadi Eren, Yeni Asya Y., 1996 85. Müslüman Ailede Çocuğun Terbiyesi, Ahmed Hamdi Savlu, Hayra Hizmet Vakfı Y. Konya, 1978 86. Okul Öncesinde, Okulda, Sosyal Yaşamda Çocuğun Başarısı Nasıl Sağlanır, Heyet, Altınköprü Y., İst. 1979 87. İslâm Eğitiminde Yeni Ufuklar, Seyyid Ali Eşref, Fikir Y., İst. 1991 88. Kur’an Eğitimin Eşsiz Metodu, Said Ramazan el-Bûtî, Madve Y., İst. 1997 89. İslâm’daTerbiye Metodu, Muhammed Kutub, Hisar Y., İst. 1975 90. Kur’an Ahlâkı, M. Abdullah Draz, İz Y., 2. bs. İst. 2002 91. Müslüman Olmam Neye Gerektirir, Fethi Yeken, İslamoğlu Y., İst. 1992 92. Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazâlî, Ribat Y., 3. 1996 93. Kur’ân-ı Kerim’de Sosyal Münasebetler Âdâb-ı Muâşeret, M. Zeki Duman, Özel Y. 94. Kaynaklarımıza Göre İslâm Terbiyesi, Osman Şekerci, Çanakkale Seramik Kültür ve Araştırma Hizmetleri Y. 95. Görgü ve Nezaket Kuralları, Heyet, Timaşy Y. 96. Günlük Hayatımızda Nezaket ve Görgü, Ayşenur Kurtoğlu, Timaş Y., 2. bs. İst. 97. Köprü Üç Aylık Fikir Dergisi, Eğitim Özel Sayısı, Güz 1999 Ekim, Kasım, Aralık, No 68 98. Değerler Eğitimi Dergisi, Aylık Ahlâkî Değereler Üzerine, Edam Y./Ensar Y. 99. Otoriter ve İlgisiz Olarak Algılanan Ana Baba Tutumlarının Çocuğun Kaygı Düzeyine Etkisi, Ramazan Abacı, Yayınlanmamış doktoro tezi, Ank. 1984 100. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Evlâd maddesi, KUBA Y., c. 5, s. 539-551 101. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y., Çocuk maddesi, c. 1, s. 345-349 Cengiz Yağcı 102. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y., c. 8, s. 355-365 çocuk maddesi MAL VE EKONOMİ 103. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, Y. Ank. 1988 104. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995 105. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990 106. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 381-382 105. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 4, s. 52-54; 133-134; 342-343; 345-348 106. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 419-425; c. 11, s. 380-386; c. 13, s. 34-40; c. 15, s. 250-256 107. Nur'dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 2, s. 130-136 108. İslâm’da Mülk ve Hilâfet, Şahin Uçar, İz Y. 109. Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y. 110. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989 111. Hayatın Pahalılanmasını Nasıl Engelleyebiliriz? Birlik Y. Ank. 1979 112. Zenginlere ve Zengin Olmak İsteyenlere, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 1993 113. Fakirler ve Zenginler, Vehbi Karakaş, Timaş Y. İst. 1993 114. Niçin Yoksuluz? Birlik Yayıncılık, Ank. 115. İslâm'ın İktisadî Görüşü, Sabahaddin Zaim, Yeni Asya Y. İst. 1981 116. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, Y. İst. 1987 117. İslâm'a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992 118. İslâm'da Para, Ahmed el-Hasenî, Çev. Adem Esen, İz Y. İst. 1996 119. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993 120. İdeal Ekonomik Politikası, Abdurrahman Maliki, Ta-ha Y. 121. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y. 7. bs. İst. 1996 122. Para, Faiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987 123. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsi Y. İst. 1979 124. Herkes İçin Ekonomi, George Soule, Gerson Antell, Çev. Nejat Muallimoğlu, Avcıol Y. 3. Bs. İst. 996 125. İnfak Allah Yolunda Harcama, Veysel Özcan, Mirfak Y. 126. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat, İst. 1992 127. İslâm Hukukuna göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Hamdi Döndüren, İstanbul 1983 128. İslâm'da İşçi-İşveren Münâsebetleri, Hayreddin Karaman, Marifet 1981 129. İslâm'da Ticaret Prensipleri, M. Cevat Akşit, Gâye Vakfı, İst. 2001 130. İslâm'da Ticaret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gaz. Kültür Y. İst. 1977 131. İslâm'da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1994 132. Ulusların Yeni Zenginliği, Guy Sorman, Afa Y. 133. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988 134. İktisat, Siyaset ve Din, Mustafa Özel, Yeni Şafak, İst. 1995 135. Amerikan Yüzyılının Sonu, Mustafa Özel, İz Y. İst. 1993 136. Aksiyon, Ahlâk, Ekonomi, Zübeyir Yetik, Çığır Y. İst. 1975 137. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991 138. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y. İst. 1978 139. Gazâlî’nin İktisat Felsefesi, Sabri Orman, İnsan Y. İst. 1984 140. Alışverişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Heyet, İlmî Neşriyat 141. İktisadî Kalkınma ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat 142. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat 143. İşçi İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1990 144. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988 145. Sosyal Siyaset Açısından İslâm'da Ücret, Adem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995 146. Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984 147. Küreselleşen Dünyada Özgür Birey, Zengin Toplum, Mehmet Traş, Birey Y. İst. 2003 148. Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989 149. Ana Hatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y. 150. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, İ. M. İsmail, Boğaziçi Y. 151. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y. 152. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y. 153. El-Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y. 154. Hz. Muhammed’in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat 155. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kellek, Bilim ve Sanat Vakfı Y. 156. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y. 157. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. İst. 1996 158. İslâm Devlet Bütçesi, Celâl Yeniçeri, Şamil Y. 159. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y. 160. İslâm Ekonomisi Sistemi, M. Ömer Çapra, Fikir Y. 161. İslâm Ekonomi Düşüncesi, Sıddıkî, Bir Y. 162. İslâm Ekonomi Toplumunun Kuruluşu, Muhammed Abdülmennan, Fikir Y. 163. İslâm Ekonomisi Teori ve Pratik, M. A. Mannan, Fikir Y. 164. İslâm Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y. 165. İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Heyet, Ensar Neşriyat 166. İslâm Ekonomisinde Gelir ve Sermaye, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y. 167. İslâm Ekonomisinde Tasarruf ve Ekonomik Gelişme, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y./Marm. Ü. İl. 168. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y. 169. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat 170. İslâm İktisadının Esasları, Celâl Yeniçeri, Şamil Y. 171. İslâm İktisat ve Metodolojisi, Yusuf Mısri, Birleşik Yayıncılık İst. 172. İslâm İktisat Tarihine Giriş, Abdulaziz Durî, Endülüs Y. İst. 1991 173. İslâm’da İktisadî Nizamı, Ömer Çapra, Çev. Hulûsi Yavuz, Sebil Y. 174. İslâm Şirketler Hukuku Emek-Sermaye Şirketi, Osman Şekerci, Marifet Y. 175. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Konular, M. A. Mannan, Fikir Y. İst. 1984 176. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, Muhammed İsmail, çev. Cemal Karaağaçlı, Serda, Yeni Neşr. 177. İslâm Ekonomisinin Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y. 178. İslâm’da Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Heyet, Düşünce Y. İst. 1978 179. İslâm Devletinde Malî Yapı, S. A. Sıddıkî, Çev. Rasim Özdenören, Fikir Y. 2. bs. İst. 1980 180. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, Y. 181. İslâm ve İktisadi Ekoller, M. Bakır es-Sadr, Akademi Y. İst. 1991 182. İslâm ve Mülkiyet, Mahmud Talegani, Yöneliş Y. 183. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. 184. İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, Kültür Basın Yay. Birliği 185. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat 186. İslâmî İktisadın Felsefesi, Murtaza Mutahhari, İnsan Y. 187. İslâm İktisadında Narh, Davut Aydüz, Işık Y. x 188. İslâm’da İktisat Anlayışımız, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. 2. bs. Malatya, 1994 189. Çağdaş İktisadi Sistemleri, Beşir Hamitoğulları, Savaş Y. 190. Adil Ekonomik Düzen, Necmettin Erbakan, Ank. 1991 191. Modern İktisat ve İslâm, Sabahaddin Zaim, MTTB Basın-Yayın Md. Neşr. 3. bsk. İst. 1969 192. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, Yahya S. Tezel, Tarif Vakfı Yurt Y. 193. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. 194. Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İsmail Özsoy, Timaş Y. İst. 1987 195. Türkiye’de Ekonomik Güçlükler ve Çözüm Yolları, Emin Çarıkçı, Adım Y. 196. Türkiye’de Enflasyonla Mücadele, Tuncay Artun, Tekin Y. 197. Türkiye’de Özelleştirme, Cevat Karataş, Ziya Öniş, Yeni Yüzyıl Kitaplığı Y. 198. Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990 199. Yabancı Sermaye, Komisyon, TÜGİAD Y. 200. Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Bireşim Y. 201. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985 202. Ekonomik Çözüm, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. İst. 1991 203. Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, Murat Çizakça, İlmî Neşriyat 204. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat 205. Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y. 206. Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y. 207. Parasal Bunalımlar ve Uluslar arası Reform, İsmail Şengün, T. Ekonomi Kurumu Y. 208. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. 209. Bireysel Yatırım Araçları, Mehmet Çavaş, İletişim Y. 210. Tarikat Sermayesinin Yükselişi, Faik Bulut, Öteki Y. 211. Faiz, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî, Çev. M. Hasan Beşer, Hilâl Y. İst. 1966 212. Faiz, Seyyid Kutup, Çev. Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y. 213. Faiz, Mehmet Zahid Kotku, Seha Neşriyat 214. Faiz ve Problemleri, İsmail Özsoy, Nil Y. 215. Faizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Cihangir Akın, Kayıhan Y. 216. Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat İSAV, İst. 1987 217. Türkiye’de Dünyada Faizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, Mustafa Uçar, Fey Vakfı Y. 218. Faiz Politikalarının Enflasyon Üzerindeki Etkileri ve Türkiye, Muhammed Akdiş, Yimder Y. 219. İslâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. İst. 1988 220. Alternatif Faizsiz Banka, Süleyman Karagülle, İz Y. İst. 1991 221. Teşvik Kredileri ve Faiz, Ali Özek, İlmî Neşriyat 222. Tefsîr-i Âyeti’r Ribâ, Seyyid Kutup, İslâmoğlu Y. 223. İslâm’a Göre Faizsiz Banka, Kalkınma ve Sigorta, M. Ahmet Zerkâ, Kalem Y. 224. Türkiye’de Faiz Politikaları, Adnan Büyükdeniz, Bilim ve Sanat Vakfı Y. 225. Türkiye’de Serbest Faiz Politikası, Tuncay Artun, Tekin Y. 226. Para, Faiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987 227. Para, John Kenneth Galbraith, Altın Kit. Y. 228. Para Bulma ve Yatırım, Ali Sait Yüksel, Beta Basım Yayım 229. Para ve Banka, Halil Dirimtekin, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y. 230. Finansal Kurumlar ve Piyasalar, Mustafa Çıkrıkçı, Derya Kitabevi Y. 231. Finsal Kurumlar, Güven Sevil, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y. 232. Finansal Teknikler, Ali Ceylan, Ekin Kit. Y. 233. Finansal Yönetim, Niyazi Berk, Türkmen Kitabevi Y. 234. Dünyada ve Türkiye’de Yatırım Fonları, Gürman Tevfik, T. İş Bankası Y. 235. 100 Soruda Para ve Para Politikası, Sadun Aren, Gerçek Y. 236. Akdeniz Dünyasında Para, Fiyatlar ve Medeniyet, Carlo M. Cipollo, Bağlam Y. 237. Kriz Ekonomisi, M. İlker Parasız, Ezgi Kitabevi Y. 238. Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, S. Rıdvan Karluk, Tütünbank Y. 239. Dünya Ekonomisi ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler, Tuba Ongun, Evrim Y. 240. Döviz Ekonomisi, Emin Ertürk, Der Y. 241. Altın, Nedim Şener, Dünya Y. 242. Altın, İstanbul Altın Borsası ve Dünyadaki Örnekler, Nedim Şener, Dünya Y. 243. Sınıf Açısından Azgelişmişlik, Yves Lacoste, Göçebe Y. 244. Tek Pazardan Ekonomik ve Parasal Birliğe Avrupa Birliğinin Yetkileri, Komisyoın, İKV Y. 245. Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu Ortaklığı Anlaşmalar, Tevfik Saraçoğlu, Akbank Y.

bir kızı bozup terketmek günahı